Popüler Yayınlar

İNTERDİSİPLİNER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İNTERDİSİPLİNER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2013 Pazar

İnterdisipliner Araştırmalar Neden Önemli?



Varlıklar kendilerini oluşturan alt birimlerden, parçalardan ve yapıtaşlarından inşa edilirken, her örgütlenme seviyesinde yeni özellikler kazanır.

Bu açıdan her katmanda, her varlık veya hâdise, kendini oluşturan parçalardan daha fazla bir şeydir.

Her hâdise, uzay-zamanda etkileştikçe, sürece ve etkileşme sayısına, durumuna bağlı olarak girift hâle gelir.

Bilimler, bu kompleks süreçleri anlama noktasında sistematik ve örgütlü insan faaliyetlerinin neticesinde ortaya çıkmaktadır. Bilimlerin öznesi olan insan bu âlemde hem etkileyen~etkilenen, hem de gözleyen~gözlenen bir varlıktır.

Kendi tabiatında ve kâinatta cereyan eden hâdiseleri, akıl, hipotez, gözlem ve tecrübe yoluyla olduğu kadar, sağlam vahiy, ilham, sezgi ve aktarmalar (tevatür) gibi kaynakları da kullanarak anlamaya çalışır.

Gözlem ve tecrübeye, akıl yürütmeye dayalı bu keşif ve anlama yolculuğu, kurum ve sektör seviyesinde gerçekleştirildiğinde, araştırma-geliştirme faaliyetleri ismini alır.

Kabiliyet, zekâ ve anlama seviyeleri bakımından farklı yetkinliklerde yaratılan insanların her konuda araştırmacı (kâşif veya mucit) bir zihin yapısına sahip olması mümkün değildir.

Çünkü insanlar, gelişimleri sırasında 3–16 kadarı tanımlanabilmiş kısmî, fraktal bakış açılarından birkaçını, baskın ve yoğun kullanarak algı-idrak ve düşünce fonksiyonlarını şekillendirir.

Fraktal kavramını açarsak, o tek başına hiçbir varlığı 360 derece bütün boyutlarıyla algılayamadığı gibi, üzerinde bütüncül analiz ve sentezler yapmaktan acizdir.

Bir hâdisenin en az altı (ön-arka, sağ-sol, alt-üst) farklı boyutundan, eş zamanlı olarak bir kaçını algılayabilir.

Bu açıdan insanoğlu bir veya birkaç ilim dalında (konuda) uzmanlaşabilir ve derinleşebilir.

Hayal kurabilme, zihinde canlandırma, modelleyebilme, sorgulama, eleştirme, analiz ve sentez, ön görme gibi zihin fonksiyonlarını içine alan entelektüel merak kapasitesi yüksek kişilerin, dış âlemde ve(ya) kendileri üzerinde hangi hâdiseye odaklanacaklarına birçok değişken tesir eder.

Meselâ, kendi iç motivasyonları ve ilgileri kadar, içine doğdukları sosyo-kültürel-politik sistemin ve eğitimin neyi ne ölçüde destekleyip teşvik ettiğine de bağlıdır.

Ayrıca varlık üzerinde gözlem yapan, düşünen ve sorgulayan insanın bilme-anlama vasıtaları, örtük biyolojik-psikolojik-zihinsel-kültürel zeminlerle kompleks etkileşimler gösterir.

Dolayısıyla bilimsel araştırmalarda üretilen bilgi, belli ölçüde sosyokültürel olarak inşa edilir, sosyopolitik ve kültürel renklerle zenginleşir ve yorumlanarak tüketiciye ulaşır.

Bu açıdan, bilimde mutlak objektiflik yoktur. Bunun yerine, işe yarayan, çözümleme gücü yüksek ön kabuller ve aksiyomlara (referans standartlara) dayalı göreceli objektiflik vardır.

Bu da bilimi sürekli gelişen ve daha az yanlışa doğru tekâmül eden bir bilme ve anlama yolculuğuna dönüştürür.

Bundan dolayı, çalışma takımlarını, tamamlayıcı zihin fonksiyonlarına ve kabiliyetlere sahip kişilerden oluşturmak son derece önemlidir.

Zîrâ varlık ve hâdiseleri, 360 derece perspektiften sistemci ve bütüncül şekilde ancak böyle bir ekip analiz edebilir, açığa çıkan bilgileri, işe yarayacak formatlara dökebilir.

İki algı ~ odaklanma çeşidine bağlı ilmî araştırma usulü

İnsanlar algı~odaklanma bakımından, dar ama derin (1) ve geniş ama yüzeysel (2) odaklı şeklinde iki kategoriye ayrılır.

Dar odaklı zihin yapısına sahip kişiler, derinlemesine odaklanabildiklerinden uzmanlaşmaya çok uygundurlar.

Geniş odaklı zihin yapısındaki kişiler, dikeyden ziyade yatay bilgi toplamaya ve göreceli olarak bütünü daha iyi görmeye yatkın derleyicilerdir.

İnsanın bilme ve anlama fakültelerinden olan akıl ve kalb (gönül), her insanda değişik baskınlıklarda ve şiddetlerde tercihen kullanıldığından, varlık ve hâdiselerin farklı boyutlarını bizlere tanıtırlar.

Akıl ve duygular, insanda rasyonel ve irrasyonel tutum ve davranışların ortaya çıkışını da örgütlerler.

Görünüşte birbirine zıt gibi dursalar da, akıl ve kalb, hakikatte varlık ve hâdiseleri, bütüncül seviyede kavramanın tamamlayıcı parçalarını oluştururlar.

Kâinatta her seviyede varlık ve hâdiselerin yaratılışında zıtların kullanılmasının hikmeti, bir şeyin zıddının olması, o şeye ait izafi hakikatlerin var oluşuna ve ortaya çıkışına sebeptir.

Ayrıca zıtlar, varlığın (bütünün) inşa ve yıkılış sürecini koordine etmede, varlığa dinamizm katmada, tamamlayıcılık fonksiyonu görür.

Bu açıdan araştırma-geliştirme faaliyetlerinde, akıl, tecrübe ve gözlem kadar, sezgi, ilham ve altıncı his, rüyalar (tasavvufi bilme yolları) önemlidir.

Bu hakikate M. F. Gülen Hocaefendi makalelerinde şöyle değinir: "...varlığı tam kavrayabilmek için hem tasavvufî düşünce hem ilmî araştırma çifte usülünü kabul etme mecburiyetindeyiz.

Batı temelde kendinde olmayan bir cevherin yerini doldurmada oldukça zorluk çekmiş ve bu ihtiyacı bir ölçüde mistisizme sığınarak karşılamaya çalışmıştı.

Her zaman İslâm ruhuyla içli dışlı olmuş bizim dünyamız için, yabancı herhangi bir şey aramaya veya herhangi bir şeye sığınmaya ihtiyaç yoktur.

Bizim bütün güç kaynaklarımız düşünce ve iman sistemimizin içinde vardır; elverir ki, o kaynağı ve o ruhu ilk zenginliğiyle kavrayabilelim.

O zaman, varlık içindeki bir kısım sırlı münasebetleri ve bu münasebetlerin ahenkli cereyanını görecek ve her şeyi daha bir değişik temaşa ve zevk irfanına ulaşacağız."
Ekim 2010
İnceleme - Ekim 2010 Sayı: 381

İndirgemecilikten sistemci/bütüncül yaklaşımlara geçiş

Küreselleşen dünyada, insanlar, mallar, hizmetler, kültürler, düşünce ve anlayışlar, zihniyetler, geçmişe göre daha fazla iç içe girmekte, etkileşmekte ve birbirleriyle alışveriş içinde, yeni dinamik motiflerin, sosyal yapıların ve hayat tarzlarının, anlayışlarının oluşmasını kolaylaştırmaktadır.

Günümüzde yaşadığımız her hâdise ve o hâdiseye sebep olan varlıkların yapı ve işleyişi, çok katmanlı, modüllü ve çok fonksiyonlu özellikler göstermektedir.

Bunun önemli bir sebebi, uzay-zamanın her ölçeğinde daha fazla etkileşime girmemiz ve her şeyin çok daha hızlı etkileşim motifleri içinde akışıdır.

Her geçen gün daha fazla yoğunlukta, varlığın ve hâdiselerin birbirleriyle dinamik olarak etkileştiği ağlar içinde yaşadığımızı fark ediyor ve hiçbir hâdisenin tek bir sebebi ve neticesi olmadığını, günümüzde daha iyi hissediyoruz.

Bu durum, bizleri kendi içimize kapanarak izole bir hayat sürmemizi, bilgi üretmemizi ve ar-ge yapmamızın, günümüzde çok geçerli bir çözüm stratejisi olmadığı mesajını da veriyor.

Aksine bilimler ve uzmanlıklar birbiriyle diyaloğa girerek ve etkileşerek, onlarca yeni araştırma sahaları ve interdisipliner bilim dalları (biyofizik, biyomatematik biyomühendislik, biyomüzik,biyoilahiyat, ekoilahiyat, egonomi, biyonomi, biyopsikoloji, nöroekonomi gibi) oluşmaktadır.

Hastalıkları şimdilerde, parça ve ağ patolojisi şeklinde sınıflandırıyoruz ve parçanın sağlığı kadar, ilişkilerin, etkileşimlerin ve ağ sağlığının da önemli olduğunu kabul ediyoruz.

Buna güzel bir örnek, psikosomatik bilim dalı ve içindeki psikonöroendokrinimmünoloji araştırma sahasıdır.

Stres, psikosomatik rahatsızlıkların ana faktörü olup, ancak interdisipliner perspektifden araştırıldığı takdirde, anlaşılabilecek bir fenomendir.

 Pozitif ve negatif duygu ve düşünceleri tecrübe etme sıklığımız, beden sağlığımızı doğrudan ve dolaylı olarak aşağıdaki sırada zincirleme etkiler.

Psikolojik ruh hâlimiz, sinir hücrelerimizin cevabına, bu cevap oradan salgılanan nörokimyevî maddelere, onlar da hormonal cevaba, salgılanan hormonların çeşidi ve seviyesi de bağışıklık sistemimizin performansına tesir eder.

Bağışıklık sistemimizdeki zafiyetler de çeşitli hastalıklara davetiye çıkarır.

Varlığın sırlarını deşifre etme potansiyelinde yaratılan ve kendisine entelektüel (bilgi) sermayeyi inşa etme izni verilen insanoğlunun elinde, indirgemeci (bütünü oluşturan parçaları analizle çözümleme yolu) ve sistemci (interdisipliner) olmak üzere birbirini tamamlayıcı iki bilgi üretim usulü (ar-ge yaklaşımı) vardır.

Bilimleri, varlık ve hâdiselerin sırlarını deşifre eden puzzle çözümleyicileri olarak tanımlarsak, indirgemeci yaklaşımlar ve uzmanlıklar, bilmecenin (puzzle) tek tek parçalarını çözmek için idealdir.

İndirgemeci veya sistemci yaklaşımlar tek başına kullanılırsa, varlık ve hâdiseler kısmî ve parçalı ölçekte çözümlenebilir; ama her varlık ve hâdisenin bütün ve dinamik bir sistem olarak anlaşılmasını göz ardı etmiş oluruz.

Nitekim insanoğlu, 18. asırdan itibaren varlık ve hâdiseleri anlamada indirgemeci yaklaşımları kullanmayı tercih etti.

Her varlık ve hâdise kendisini oluşturan bileşenlerine indirgendiğinde ve parçalar anlaşıldığında, bütüncül seviyede varlığın sırlarının deşifre edilebileceğine inandı.

Bu yaklaşımla belli ölçekte başarılı olundu ve birçok buluşa, teknolojiye imza atıldı. Ama bu yöntem, bir o kadar da, yeni problemlerin doğmasına sebep oldu.

Çünkü indirgemeci yaklaşım, varlığın bir bütün olarak işleyişini ve sistemdeki diğer varlıklarla ve hâdiselerle etkileşimini göz ardı etmişti.

20. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde, varlık ve hâdiselerin bütüncül seviyede sistem dinamiği yaklaşımlarıyla analiz ve sentezine izin veren, aynı zamanda yeni bilim anlayışlarını doğuracak onlarca kavram, teori ortaya çıkmaya başladı.

Meselâ, kaos, garip çekerler, doğrusal olmama prensibine dayalı modeller ve simülasyon denklemleri, başlangıç şartlarına hassasiyet (kelebek tesiri), fraktallar, komplekslilik, sistem dinamiği, kompleks uyum sağlayıcı sistem dinamikleri bu yeni yaklaşımlardan bazılarıdır.

Bilimlerin piramit tarzında organizasyonu

Günümüzde araştırma-geliştirme eksenli bilim üretimi, ferdi bir hobi uğraşısı veya dinî bir ibadet motivasyonuyla yapılan faaliyet olmaktan çıkmış; özel sektör, kurum ve devlet ölçeğinde, ekonomik katma değer (güç) oluşturmak ve bunu sürdürülebilir kılmak için yapılmaktadır.

Fertlerin, ailelerin olduğu kadar, özel müesseselerin ve devlet kurumlarının sürdürülebilir bir yapıya kavuşması ve gelenek oluşturabilmesi, bilim dallarını güç veya faydalı bilgi üretecek tevhidi bir sistematiğe yerleştirmeye ve bu tevhidi model üzerinden insanların öğretim ve eğitimini gerçekleştirmelerine bağlıdır.

Bilimler piramidinin en temelinde, tabiat bilimleri (matematik, sistem bilimi, fizik, kimya, jeoloji, astronomi, astrofizik, biyolojik bilimler gibi) ikinci katmanda, uygulamalı bilimler (sağlık bilimleri, ziraat, gibi) ve mühendislik bilimleri, üçüncü katmanda sosyal bilimler (siyaset bilimi, kamu yönetimi, iktisat, işletme, sosyoloji gibi), dördüncü katmanda, beşerî (insanî) bilimler (psikoloji, pedagoji, felsefe, güzel sanatlar, insan kaynakları, antropoloji, arkeoloji gibi) beşinci ve son katmanda ise ilâhiyat yer alır.

Bu model, bilginin ve bilimlerin bir piramit yapısı şeklinde katman katman örgütlendiğini, her birinin bir öncekinin neticesi, bir sonrakinin sebebi olduğunu, birbirini tamamlayıcı fonksiyon gördüğünü kabul eder.

Hiçbir bilgi, bir diğerinden üstün değildir, Her bilgi kümesi, birbirine muhtaçtır.

Piramit organizasyonundaki bilim dallarından güzel bir seçkin derleme yaparak, ancak insanın gerçek bir insan olması sağlanabilir.

 Çünkü insanın içinde biyolojik, psikolojik, zihnî, sosyokültürel, tarihî, ahlâkî ve ruhî alt boyutlar olup, sağlıklı insan bu alt boyutların dengeli ve uyumlu etkileşimiyle ortaya çıkar.

Dolayısıyla bu alt boyutlar birlikte interdisipliner perspektifte çalışılırsa, insanın problemleri büyük ölçüde çözülebilir.

Bu bilim dallarının her birinde vurgulanan kritik başarı ve sağlıklı bir hayat sürmeyle ilgili farkındalıklardan asgari ölçülerde, insanı ve işletmeleri besleyemezseniz, o zaman, bütünü ve ağ tabanlı etkileşimi ihmal etmenin faturasını bir şekilde ödersiniz.

Bundan dolayı, insanların mânevî ihtiyaçlarını öncelikle karşılamayı hedef belirlemiş ilahiyatçılarımızın, interdisipliner bakış açısıyla meselelere yaklaşmaları;

bütün bilimlerin katmanlarından az çok nasipdar olmaları gerekmektedir ki, hem insanlara ulaşmada problem yaşamasınlar, hem de dinî ve mânevî bilginin, kâinat-insan-hayat kitabının prensipleri ışığında, çağın kokusu ve tadıyla renklenen bir üslûpla sunulamamasından dolayı, dinî ve mânevî değerlere karşı alerji oluşturmasınlar.

Çünkü beş katmanda örgütlenen farklı bilgi kümeleri, birbiriyle etkileştiğinde, mânâlı ve uyum sağlayıcı fonksiyonel bütünler oluşturduğunda, bir katma değer ve anlam oluşturur.

Bilgi katmanlarını birbirinden izole edip kopardığınızda ise, bilginin fonksiyonel değeri, çeşitli derecelerde hasar görür.

Kişi, aile, kurum ve toplumlar bu eksikliğin bedelini öderler. Çocuğun sağlığı, annesi ona hamile kaldığında başlar.

Annenin beslenme alışkanlıkları, ruh hâli, psikolojisi, bilhassa çocuğun beyin gelişimine doğrudan tesir eder. Bir başka örnek olarak, kanser ve kalb-damar hastalıklarını verebiliriz.

Kanserin, kalb-damar hastalıklarının ortaya çıkışı, kişinin genetik yapısından beslenmesine, hayat tarzından duygularının yönetimine kadar maddî ve mânevî birçok sebebi içinde barındırır.

Dolayısıyla interdisipliner bir bakış açısıyla ve takım ruhuyla çözüm aranmasını mecburi kılar.

Hâdiselere interdisipliner yaklaşmak mecbur.

Sağlıklı bir evliliğin kurulması ve devam ettirilmesi, interdisipliner bakış açılarıyla konunun çok yönlü araştırılmasını ve bilgi sahibi olunmasını gerektirir.

Çünkü evlilik, biyolojik ve fizyolojik bir vakıa olduğu kadar, psikolojik ve pedagojiktir.
Bir o kadar da, dinî, mânevî, sosyolojik, kültürel ve hukukî bir vakıadır.

Benzer şekilde işletmeler de interdisipliner pespektiften sistem dinamiği yaklaşımlarıyla modellenip kurgulanmalıdır ki, çınar gibi uzun ömürlü yaşayan bir ekosistem yapısına kavuşsunlar.

Çünkü her işletmede, etkileyen ve etkilenen yapı ve fonksiyonlar birbiriyle girift bir yapı oluşturarak anlam ve değer kazanırlar.

Meselâ, altyapı, teknoloji, insan kaynakları, çalışanların motivasyonu, stratejik işletme yönetimi, finans ve bilgi yönetimi, yatay ve dikey iletişim, kurum kültürü, kalite kontrol sistemleri, iç ve dış denetleyiciler, performans kriterleri, vizyon, misyon ve hedeflerin periyodik güncellenmesi, sosyokültürel çevre, hukukî zemin, mikro ve makro ekonomik göstergeler gibi işletmeye doğrudan tesir eden unsurları, birlikte çalışıp analiz etmezseniz sistemde katma değer karşılığı olan fonksiyonel iyileştirmeler yapamazsınız.

Çünkü bütün bu sayılan unsurlar birbiriyle bağlantılı ve etkileşim hâlindedir.

Bundan dolayı, işletmelerde ve kurumlarda hiçbir problem, tek başına indirgemeci bir anlayışla analiz edilerek, sağlıklı şekilde çözümlenemez.

İnterdisipliner yaklaşımlarla eğitim ve öğretimi yeniden kurgulamak

20. yüzyılın son çeyreğinde başlayan ve giderek artan hızlarda, eğitim ve öğretimde kendi içine kapalı uzmanlık anlayışından, etkileşime açık interdisipliner eksene doğru kayış yaşanmaktadır.

Bunun bir örneği, uzmanlaşmayı lisans eğitiminin son iki yılına veya lisansüstüne kaydırıp, ilk iki-üç yıl, öğrencinin varlığı, hayatı ve insanı birlikte etkileşen bütüncül ağ yapıları olarak görmesini sağlayacak bilgileri ve becerileri, interdisipliner perspektiften kazandıracak müfredatı izlemesine imkân sağlamaktır.

Bilhassa son 30 yıldır dünya genelinde interdisipliner bakış açılarıyla yapılan araştırma ve geliştirme faaliyetlerine destek giderek artmaktadır.

Hattâ 2000'li yıllardan itibaren, interdisipliner araştırma projeleri, öncelikle desteklenir hâle gelmiş, üniversitelerde, araştırma merkezleri, bölümler, interdisipliner perspektiften yeniden yapılandırmaya başlanmıştır.

Hattâ bu perspektiften sanayinin ve toplumun problemlerinin tanımlanıp çözümlendiği araştırma ve mükemmeliyet merkezlerinin varlığı ve araştırmacı sayısının çokluğu, 21. yüzyıl üniversitelerinin ayırt edici özellikleri arasında sayılmaktadır.

Bazı özel üniversitelerde yeni bir tecrübe olarak tematik bölümler, fakülteler (tabiat ve mühendislik bilimleri, mimarlık-mühendislik, biyomühendislik, tabiat bilimleri gibi) kurulmuş ve bu trend devam etmektedir.

Bunların olumlu netice vermesi, üst düzey yöneticilerin, akademisyen seçiminde ve akademik birimlerin yapılanmasında ve işleyişinde, interdisipliner yaklaşımlara ne kadar öncelik vereceğine ve kararlı duruş sergileyeceğine bağlıdır.

Günümüzün ana problemi, interdisipliner bakış açılarıyla hâdiseleri, problemleri analiz edememek ve çözümler geliştirememektir.

Bilimler arası diyaloğun olmayışıyla tesiri daha da fazla hissedilmekte olan uzmanlaşma körlüğü, indirgemeci, içine kapalı uzmanlık anlayışının yan tesiridir.

Çözüm, interdisipliner yaklaşımları kullanarak, insanı bütün boyutlarıyla ele almak; her bir bilim katmanından bir şeyler alarak onun temel ihtiyaçlarını karşılamaktır.

Bir sonraki adım ise, kurum ve işletmeleri interdisipliner perspektifte sistem yaklaşımıyla kurgulamaktır.

Üçüncü adımda, işlerin tabiî sahiplerini, tanımlanmış iş paketleriyle, görev-makamlarla buluşturmaktır.

Dördüncü adımda, interdisipliner perspektife uygun bir uzmanlık alanı seçerek, o noktada derinlemesine ar-ge yapmaktır.

Bir başka deyişle, önce ormanı görüp modelledikten sonra, ağaca odaklanmak ve onda derinleşmektir.

Böylesine zor bir işi, interdisipliner eksende kurgulanmış zihin motiflerine sahip takımların başarabileceğini kabul etmek gerekiyor.

Varlık ve hâdiseler karşısında, riskleri ve beklenmedik sürprizleri tahmin etmenin ve azaltmanın yolu, matematikî-fizikî modellerin yoğun kullanıldığı sistem dinamiği, kaos ve komplekslilik biliminin kavramları ve bakış açılarıyla varlık ve hâdiseleri, interdisipliner perspektifte anlamaya çalışmaktır.

Bu tür anlayışlara sahip takımlar, işletmeler ve kurumlar oluşturulabilirse, birçok kronik problem daha kolay çözümlenebilecektir.


 İNTERDİSİPLİNER NE DEMEK? 

1. insan hakları gibi ulusal ve uluslararası bir hukuk anlamına gelir. belli bir zamanda, belli bir ülkede anayasa ve yasalarla tanınan özgürlükler değil, insanlığın ulaştığı her gelişme aşamasında bütün insanlara tanınması gereken hak ve özgürlüklerdir.

2. disiplinler arası demektir, aynı anda birden çok anabilim dalının inceleme alanına giren konular için kullanılır.

http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/interdisipliner-arastirmalar-neden-onemli-ekim-2010.html

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Medaim Yanık “Y Kuşağı”nı yazdı

PROF. DR. MEDAİM YANIK
07 Temmuz 2013 
y kusagi medaim yanik manset Medaim Yanık Y Kuşağını yazdı

İstanbul Şehir Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Medaim Yanık, Taksim Gezi Parkı ile daha fazla konuşulmaya başlanan Y Kuşağı’nı Star Gazetesi Açık Görüş ekinde değerlendirdi.

Prof. Dr. Medaim Yanık’ın yazısı;

Hangimizin Y kuşağı?

Gezi Parkı etrafında yaşananlar “Y Kuşağı” ile izah edilmeye başlandı. Olayların vitrinine, 1990’lı yıllarda doğanlar ön plana çıktığı için, Y Kuşağı romantikleştirilerek, eylemlerin sahibi olarak gösterildi.

Kuşak kavramı ne kadar gerçek bir mesele? Önce bu sorunun cevabını aramaya çalışacağım. İkinci soru şu:

Eğer bir “Y Kuşağı eylem tarzı” ile karşı karşıya isek, Y Kuşağı bir bütün olarak Taksim eylemleri içinde mi?

Örneğin muhafazakarlar/dindarlar, Ülkücüler veya Kürtler arasında Y Kuşağı’ndan kimse yok mu?

Sosyal psikoloji, bireylerin biyolojik ve gelişimsel özelliklerinin yaşadığı sosyal çevre ile etkileşime girdiği konusunda hemfikir.

Bireyler, yaşadıkları politik, kültürel, ekonomik ve sosyal çevrenin izlerini taşımakla birlikte, bunlar tarafından tam olarak belirlenmezler.

Yani aynı sosyal dünyada yaşayan insanlar tek tip olmazlar, ama grup ve kuşak özelliği gösterebilirler.

Kuşak yaklaşımı, her 20 yılda farklı özellikler taşıyan nesillerin oluştuğu tezine dayanır. Her kuşak, kendi döneminde gerçekleşen siyasi, kültürel, teknolojik, ekonomik olaylardan etkilenir.

Bu olayların, o kuşağa ortak özellikler kattığı varsayılır. Farklı kuşaklar arasında hem çatışma, hem değer aktarımı, hem de etkileşim olur.

Y Kuşağı, 1980 ile 2000 arasında doğanlar için kullanılır. Şu anda Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 25’i bu kuşaktan.

Kuşak kavramı güvenilir mi?

Aslında sosyal bilim açısından kuşak kavramı; yaş, cinsiyet, din, etnik köken, ideoloji vb kavramlar kadar güvenilir bir kavram değil.

Hatta yerleşik bir analiz kavramı bile değil. Çünkü, aynı kuşak dediğimiz kişilerde yeterince ayırıcı ortak özellik yok.

Ayrıca aynı kuşaktaki bireyler ve sosyal topluluklar arasında oldukça fazla farklılık var. Yine de kuşak kavramı, özellikle iş dünyasında ve insan kaynakları literatüründe kullanılıyor.

Politik alanda kullanımı daha az. Anlaşılan bilimsel olarak güçlü bir kavram değil, ama özellikle iş ve reklam dünyasında kullanışlı bir kavram.

Y Kuşağı’nın en başat özelliği, iletişim teknolojileri ve sosyal medyayı bir hayat biçimi olarak yaşamaları. Bu kuşak iletişim çağının ortasında büyüdü. Onlar sosyal medyanın hem üreticileri, hem de tüketicileri.

Bu kuşak eğitimin yaygınlaştığı ve kitleselleştiği bir döneme denk geldiği için, önceki kuşaklardan daha fazla eğitimli.

Dünyanın global bir köye döndüğü dönemde var oldukları için, daha fazla uluslararası etkileşim içindeler.

Sadece yaşadıkları toplumun değil, global dünyanın siyasetinden, sinemasından, müziğinden, sporundan ve sosyal hareketlerinden haberdarlar.

Bir uçta global dünyanın evrenselci bir parçası olma cevabı veriyorlar, diğer uçta yerelliğe vurguyu arttıran bir cevapları var.

Bu nesil “kişisel gelişim hareketi” içinde büyüdükleri için, bu harekete karşı da tutum almak zorundalar.

Büyükçe bölümü, kendilerine, kişisel kariyerlerine, zevklerine düşkün kişisel gelişimci oluyorlar. Az bir kısmı da bu harekete entelektüel karşı durmak için çaba gösteriyor.

Ekonomik globalleşme döneminde büyüdükleri için ticari markaları, ekmek ve suyun ismini öğrendikleri gibi öğrendiler. Genellikle markayı seviyorlar. Bir kısmı da markalara karşı mesafe koymaya çalışıyor.

Bu nesil cinselliğin, estetik ve pornografik materyalleri ile direk karşı karşıya geldi. Daha önceki nesillerden daha fazla cinsel uyaranla karşı karşıyalar. Bu sebeple cinselliğe, birlikteliğe ve evliliğe bir cevap oluşturmak zorundalar.

Alkolün ve zevk verici maddelerin ulaşımının kolay olduğu bir dünyada doğdular. Bu kuşağın bir kısmı erkenden alkolle tanıştı, diğer kısmı ise aileleri ve dini inançları sebebiyle alkolden uzak durmaya devam ediyor.

Hiyerarşik değil yatay ilişkilerin öne çıktığı postmodern bir dünyada var oldular. Bu sebeple, çoğunluğu otorite yerine yatay ve gevşek ilişkilerden hoşlanıyor. Aktör olmayı ve takdir edilmeyi seviyorlar.

İletişim teknolojilerinin hızından dolayı, kendileri de hızlı ve daha hareketliler. Çok fazla bilgiye muhataplar ve bu bilgiyi seçip, düzenleyecek zamanları az.

Onlar twitter’ı yarattı, twitter da onları dönüştürdü. Kısa cümlelerle, reklam spotları gibi düşünme becerileri gelişti.

İş dünyasının rekabet için yaratıcılığa ihtiyaç duyması, onları yaratıcılık açısından geliştirdi. İş yerleri bu yeni nesli dikkate alacak şekilde yeniden örgütlenmeye çalıştı.

Bu çocuklar iş yerlerinde kravat ve takım elbise giymeden, ihtiyaç duyulan parlak işleri yapabileceklerini gösterdiler.

Patronlar bu nesli faydalı buldu, ama onların sadakatsiz olduğunu düşündü.Çünkü bu nesil çok hızlı kariyer ve iş değiştiriyordu.

Çevrenin zarar gördüğü ve çevreci hareketlerin söylemlerinin büyüdüğü bir dönemde var oldukları için, çevre bilinci ve duyarlılığına sahipler.

Çoğunluğu bir domates fidanına elleri değmemişken, çevreci söylemlere yönelik duygusal bir bağlılık geliştirdi.

Y Kuşağı siyaseten neler yaşadı?

Bu kuşak 12 Eylül öncesinin deneyimine sahip değil, ama Kürt Sorunun içinde doğdu, onunla büyüdü.

28 Şubat’ı az bir kısmı direk yaşadı, ama yakınlarının hikayelerini dinledi. Türkiye’nin siyasi figürlerini yakından biliyorlar.

Başbakan Erdoğan’ı biliyorlar. Fetullah Hoca’yı ve cemaati tanıyorlar. Ulusalcılık hareketine şahit oldular. Türkiye’nin siyasi ve ekonomik değişiminin içinde oldular.

Türkiye’nin siyaseten gerilimli olduğu yıllarda büyüdüler. Dünyada; 11 Eylül’ü, Gazze’ye yönelik İsrail saldırılarını, Irak’ın işgalini, Arap Baharını biliyorlar.

Eğer Y Kuşağı’nın varlığını kabul edeceksek, sorulardan biri şu olur? Türkiye nüfusunun yüzde 25’lik kısmını oluşturan (yaklaşık 18-20 milyon kişi) bu kuşak, Taksim eylemlerinin neresinde?

Tüm kuşak, hep birlikte mi bu eylemlere katıldılar? Muhafazakarlar/dindarlar, Ülkücü ve Kürt Milliyetçi Hareketleri’nde Y Kuşağı’ndan kimse yok mu?

Aslında cevap açık: Y Kuşağı’nın çevreci, sol, liberal ve ulusalcı kesimi Taksim olaylarının başat aktörü.

Y Kuşağı’ndan olup da, Muhafazakar/Dindar, Ülkücü, Kürt Milliyetçisi olanlar bu süreçte sessiz kaldı, desteklemedi veya karşı durdu.

Öyleyse Y Kuşağı’nın toplu bir hareketi ile karşı karşıya değiliz. Yeni olan şey “Y Kuşağı’nın eylem tarzının” baskın hale gelmesi. Ta ki “kart solcuların” meydanı kaplamasına kadar.

Çünkü radikal sol örgütlerin eylem alışkanlığı, bir önceki kuşak olan X kuşağı solcularının eylem şekli olmaya devam ediyor. Yani onlarda hala başat aktör Y kuşağı değil.

Eğer eylemi başat aktörü Y Kuşağı’ndan İslamcılar, Ülkücüler veya Kürtler yapsaydı, benzer gevşek grup dinamikleri, sosyal medya kullanımı ve eylem yaratıcılığı görebilirdik.

Nitekim daha önce Kürt Milliyetçisi gruplar sosyal medya üzerinden hızla örgütlendiler. Şimdilerde “Erdoğan’ı yedirtmeyiz hareketi” de sosyal medya kullanımı üzerine kurulu.

Şimdilerde “Esat Ç” gibi İslamcı mahalleden yeni troller var. Yani, Y Kuşağı özellikleri sadece belirli bir sosyal grubun politik hareketliliğinin özelliği değil.

Bu aralar Y Kuşağı üzerinden yapılan analizler bu sebeple de hem eksik, hem de yanlış. Bu kişiler şöyle deselerdi tutarlı olabilirlerdi:

“Bizim Y Kuşağımız, onların Y Kuşağı’ndan daha güzel” O zamanda biraz naif, hatta gülünç olurlardı.

Aslında Taksim’de tek bir kuşak yok. Kuşaklar bir arada. Gerçek hayatta işler böyle yürür. Bir iş yerinde sadece Y Kuşağı çalışmaz.

Bir kaç kuşağın birlikteliği olur. Taksim’de öyle oldu. Taksim eylemcileri solun çeşitli renklerinin bir araya geldiği bir platform dinamikleriyle oluştu.

Eylemin başlangıcına sebep olan ve meşruiyet sağlayan çevreciler ve onların “Y Kuşağı eylem tarzı” oldu. Eylemin ikinci aşamasında, radikal sol örgütler devreye girip, polisle çatışan gücü oluşturdular.

Bu radikal sol grupların eylem tarzı, bildik ve eskiydi. Bu dönemde Ulusalcılar da destek verince eylem kitleselleşti. Polis bu aşamada çekilmek zorunda kaldı.

Bu eylemlere toplumsal destek muhtemelen yüzde 25-30’lara kadar çıktı. Bu sınırı ancak dindarları veya Kürtleri ikna ederek genişletebilirlerdi.

Bunu beceremediler. Eylemlerin üçüncü aşamasında, “kart abilerin” yönettiği sol radikal örgütlerin şiddete dayalı eylem biçimleri, Y Kuşağı’nın eylem tarzıyla uyuşmadığı artık açıkça görülür oldu.

Çevrecilerin, radikal sol örgütleri istemeyiz ifadeleri karşılık bulmadı. Onlar da Gezi Parkı’na yerleşti ve eylem sürecine damgalarını vurdular.

Eylem yaratıcılığı

Taksim eylemcilerinin bir kısmı protestoyu eğlenceye dönüştürmeye çalıştı. Y Kuşağı ile ilgili “bu çocuklar çok zeki ve yaratıcı” ifadeleri bolca kullanıldı.

Buna neredeyse hepimiz inanacaktık. Sonra “Otpor” ve “Gene Sharp”ı öğrendik. “Revolution business” adlı youtube videosunda, Otpor’un başkanı “mizah” en büyük silahtır diyordu.

Taksim eylemcileri Otpor eylem tarzlarını kopya ettikleri fark edilince, üretkenlikleri hakkında şüpheler oluştu.

Bu şartlarda, kendilerine ancak iyi öğrenciler denebilir. Henüz Otpor ve Gene Sharp’ın kitabında tanımlanan eylemler menüsü dışında bir eylem şekli görmedik.

Bakalım kitabın dışına çıkabilecekler mi?
medaim@gmail.com

Kaynak: http://haber.stargazete.com/sondakika/hangimizin-y-kusagi/haber-769211