Popüler Yayınlar

PEYGAMBER EFENDİMİZ S.A.V. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PEYGAMBER EFENDİMİZ S.A.V. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2013 Cuma

HOMO ECONOMICUS olmayalım lütfen!

Ahmet Kurucan
a.kurucan@zaman.com.tr

Batılı ekonomistlerin piyasa fiyat belirlenmesinde etkili olan faktörlerden biri olan ve Adam Smith’in “invisible hand; görünmez el” metaforu ile ele aldığı husus, Efendimiz’in (sas) narh koyma teklifine: “Hayır! Fiyatları belirleyen Allah’tır. Rızkı veren, artırıp eksilten O’dur.” (Ebu Davud, Buyu, 51) hadisi ile anlatılan noktaya hangi ölçüde tetabuk eder tam kestirememekle beraber, kâr sınırının piyasa şartlarına bırakılmış olması açısından oldukça önemlidir. 

Zira narh koyma, teşebbüs ruhunu öldüren, son tahlilde devletin müdahalesine kapı açan bir uygulamanın hem sebebi hem de sonucudur. Nitekim Osmanlıların son asırlarında hem de çok katı ve sert biçimde uygulanan narh sistemi, onun yıkılışında rol oynayan temel unsurlardan biri olarak anlatılır uzmanları tarafından. Lonca sınıfının kâr sınırının belirlenmesinde menfi bir rol oynadığını da buraya ilave etmek lazım.

Tamam; kâr sınırlaması yok; yok ama kâr oranı belirlenirken üretimden son tüketiciye mal ulaşıncaya kadar hiçbir safhada zulüm etmeme, aldatmama, kul hakkını çiğnememe temel prensibinden de taviz vermemek esas olmalıdır.

Son günlerde bu mesele üzerinde o kadar e-posta aldım ki; insana “Ne oluyor; sistematik ve kurumsal bir zulüm mü var?” sorusunu sorduruyor.

Allah’a hamdolsun; teşebbüs ruhu, iş bilirlik, bugünü iyi okuyup yarını bugünden görüp değerlendirme, ticari manada dünya ile entegre olup küçük ve büyük çaplı ortaklıklar geliştirme vb. gözümüzü aydın edecek öylesine gelişmeler var ki son dönemlerde ülkemizde, bu gelişmeler karşısında sevinmemek elde değil.

Fakat aldığım e-postalarda gözüken o ki, bir taraftan bu gelişmeler olurken, diğer taraftan sahne gerisinde işçi-memur-mühendis olarak bu sürece katkı sağlayan insanların hak ve hukukları hiçe sayılıyor. Aşırı kâr elde etme düşüncesi önce hırsa, sonra inanca dönmüş durumda.

Ne ahlâki ne de moral hiçbir değer tanınmıyor. Bir karikatürist bunu resmetse, sanırım alabildiğine açgözlü, dünyayı yese doymayan bir insan tiplemesi ile bunu anlatır. Böyle olunca materyalizm ile özdeşleştirilen bir kapitalizm karşımıza çıkıyor.

Dini inancı hayatından çıkartmış, hiçbir dine, dini ve ahlâki değere inanmayan, evrensel manada etik ve moral olgulardan yoksun insanlar/patronlar, kanuna karşı hilelerin rüzgârını arkasına alarak bunları yapsa bir derece izahı yapılabilir.

Fakat söz konusu kervana beş vakit namazında, imanı-Kur’an’ı, namazı-niyazı, cenneti-cehennemi dilinden düşürmeyen Müslümanlar yapınca nasıl izah edeceksiniz ki? Tamam; bir lokma bir hırka anlayışını terk edelim; küçük-büyük sermayelerle istihdamı da içinde barındıran üretim faaliyetlerine imza atalım; ekonomik kalkınmada inkârı kabil olmayacak roller oynayalım.

Bütün bunlara amenna; ama bunları yaparken aşırı kâr elde etme pahasına dini değerlerimizden taviz vermeyelim. Vicdanımızın sesini dinlemekten dûr olmayalım. “Abdestli kapitalist” söylemlerine malzeme verecek uygulamalardan uzak duralım.

Aksi halde materyalizmi merkeze alan kişilerden ne farkımız kalır ki?

Dünyevî ve uhrevi sorumluluğu nazara veren nice ayet ve hadisler bizim rehberimizdir. “İşçinin emeğinin karşılığını alnının teri kurumadan veriniz”den tutun, ahirette ilk sorulacak sorulardan birinin malını nasıl kazandın ve nasıl harcadın –ki siz bunu nereden kazandın ve nereye harcadın şeklinde de okuyabilirsiniz- hadisine kadar, helal kazancı merkeze koyan ilke ve prensipleri nazara alalım.

Yazının başlığına “Homo economicus olmayalım” dedim. Tarihi bilgilerimize göre “Homo economicus”, Vatikan kontrolünün devre dışı kalmasıyla ahlâki değerlerden yoksun ve sadece kendi çıkarını düşünen tüccar için kullanılan bir kavram. Biz de o duruma düşmeyelim.

Ne diyordu Hz. Mevlânâ: “Nasihat istersen ölüm yeter.”
a.kurucan@zaman.com.tr

5 DAKİKA DAHA BEKLESİN DÜNYA!


5 Nisan 2013

- İSTANBUL

Aceleyle kılınan namazlar, çekilmeyen tesbihler, edilmeyen dualar… 

Günlük işlerimizi bahane ederek çoğu zaman namazlarımızı hızlı bir şekilde kılıp ardından tesbihimizi çekmeden, duamızı yapmadan topluyoruz seccademizi. 

Peki böyle yaparak neler kaybediyoruz farkında mıyız? Gün içinde dünya telaşına o kadar dalıyoruz ki çoğu zaman farz ibadetlerimizi bile son dakikada yerine getiriyoruz. Hal böyle olunca Allah’ın bize sunduğu birçok bağışlanma fırsatını elimizden kaçırıyoruz. 

Namaz sonrası tesbih ve dua bu fırsatlardan biri, belki de en önemlisi. Bediüzzaman Said Nursi namaz sonrası çekilen tesbihlerin namazın çekirdekleri hükmünde olduğunu söylüyor. 

“Namazın manası Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve ta’zim ve şükürdür. Yani, celaline karşı, kavlen ve fiilen ‘Sübhanallah’ deyip takdis etmek; hem kemaline karşı, lafzen ve amelen ‘Allahu Ekber’ deyip ta’zim etmek; hem cemaline karşı, kalben ve lisanen ve bedenen ‘Elhamdülillah’ deyip şükretmektir. Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedir.” 

Birçok yerde duası ve tesbihi eksik namaz zarfa konduktan sonra yollanmamış mektuba benzetilir. Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte namaz sonrası çekilen tesbihlerin önemini Peygamber Efendimiz (sas) şöyle ifade etmiştir:

“Her namazdan sonra kim 33 defa sübhânallah, 33 defa elhamdülillah, 33 defa Allahüekber der, yüze tamamlamak için de Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh lehü’l mülkü ve lehü’l hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr derse günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile affedilir.”


Tesbihin faziletini anlamak için şu rivayet yeterli: Bir gün Ebû Zerr Peygamber Efendimiz’e gelerek “Yâ Rasûlallah! Zenginler cennetin derecelerini, ebedî nimetleri kaptılar.

Çünkü onlar da bizim gibi namaz kılıyorlar, bizim gibi cihad ediyorlar, mallarının fazlasını sadaka veriyorlar. Bizimse malımız yok ki, Allah yolunda sadaka olarak verelim.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (sas), “Ey Ebû Zerr!

Sana bir şeyler öğreteceğim, eğer onları yaparsan senden önde olanlara yetişirsin, senden arkada olanlar da sana yetişemez. Ama onlar da aynı şeyleri yaparlarsa, aynı sevabı kazanırlar.” dedi ve “Her namazın ardından, 33 defa ‘sübhânallah’, 33 defa ‘elhamdülillâh’, 33 defa ‘Allâhüekber’, sonra da Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh lehü’l mülkü ve lehü’l hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr dersin.” buyurdu.

Çok kısa bir vaktimizi alacak bu namaza veda anı belki de bize affolunuşun kapılarını aralayacak. Sizce de bu fırsatı kaçırmak ahmaklık değil mi?

 

‘Tesbih ve duasız namaz dört başı mamur bir namaz değildir’

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Mehmet Atalay konuyu psikolojik açıdan ele alıyor: “Namazdan sonra çekilen tesbihler zikir ibadeti için de önemlidir.

Dua ise ibadetin özü ve bir anlamda semeresidir. Psikolojik açıdan şunu söyleyebiliriz ki, zikir ibadet ve ubûdiyette hayati öneme sahiptir.

Zikir, Allah sevgisini gönle yerleştirme çabasının en somut yöntemidir. Bu sebepledir ki Kur’an’da mesela ‘çok namaz kılın’ ya da ‘çok oruç tutun’ denmezken ‘Allah’ı çok zikredin’ denir.

Elbette ki namaz da bir zikirdir; bununla beraber asıl zikir, yani birinci anlamıyla zikir, dilin “Allah, Sübhanallah, Allahu Ekber” demesidir. Yine psikolojik açıdan dua da bireyin Allah ile kişisel ve özel bir iletişim hali olarak değerlendirilebilir. Namazdan sonra dua yapmayan ve bunu alışkanlık haline getiren insan dini mükellefiyetini yerine getirmiş olsa da Allah ile bu çok özel irtibat ve iletişimden kaçınıyor, metafizik ve manevi bir olgu olarak ‘dua’nın gerektirdiği samimiyet ve tevazu durumuna yükselemiyor demektir. Tesbih ve duasız bir namaz eksik değildir ama dört başı mamur bir namaz da değildir.”

 

‘Kulluk bilincini artırır’

İlahiyatçı Enes Ergene konunun fıkhi açıdan şart olmadığını ancak kulluk bilincini artırdığını söylüyor: “Meseleye fıkhi açıdan bakarsak namaz sonrası tesbih ve dua namazın şartlarından değil elbette.

Ancak yalnızca zahiri sıhhat şatlarına indirgenmiş bir namaz Efendimiz’in namazını ifade etmez diye düşünüyorum.

Bir maç bile yalnızca sahada ve doksan dakikada bitmiyor. Ardından saatlerce spor kanallarında üzerine yorumlar yapılıyor, zihinleri meşgul ediyor. Bir maç zihni bu kadar meşgul ederken namaz beş dakikada bitse ne olur?

Namaz öncesi ve sonrasında yapılan duaları, okunan evrad, tesbih ve zikirleri böyle değerlendiriyorum. Evrad ve tesbihler bizde namaz duygusunun ve kulluk bilincinin sürekliliğini sağlıyor. Bizi ne kadar namazın manevi ve psikolojik zemininde tutarlarsa o kadar iyidir.”

 

‘En hayırlı amel Allah’ı zikretmek’

Prof. Dr. Reşat Öngören (İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi): “Kur’an-ı Kerim’deki birçok âyet ve Efendimiz’in söz, davranış ve tavsiyeleri dikkate alındığında insanın mümkün olan her durumda Allah’ı tesbih etmesi ve zikretmesi gerekmektedir.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ı anmanın bütün ibadet ve itaatlerden üstün olduğu ifade edilmiştir. Öte yandan Zümer Suresi’nde Allah’ın zikrine karşı kalpleri katı olanların açık bir sapıklık içinde oldukları beyan edilmektedir.

Hadislerde de zikir ve tesbihin önemine işaret edilmiş, en hayırlı amelin Allah’ı zikretmek olduğu vurgulanmıştır. Bütün bu uyarılardan sonra her vesileyle, namazlardan önce ya da sonra Allah’ı anmanın, tesbih etmenin, kulluğu samimiyet ve muhabbetle icra etmek adına gerekli olduğu ortaya çıkar.

Kulluğunu farz ibadetlerin yanı sıra nafileler, dualar, zikirler ve tesbihlerle süslemeyenler imanın tadını alamaz, kulluğun zevkine varamazlar.”

 

‘Namaz sonrası tesbih ve dua sünnettir’

Prof. Dr. Davut Aydüz (Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi): “Selam verip namazdan çıktıktan sonra Allah’ı zikretmek, Peygamber Efendimiz’den öğrendiğimiz duaları yapmak ve günahlarımızın affedilmesi için yalvarmak sünnettir.

Peygamber Efendimiz (sas), namazlardan sonra selâm verir vermez değişik dualar okurdu. Resûlullah Efendimiz’in, bu duaların bazılarını farz namazlardan sonra okuduğu, bazılarını da hem farz hem de nâfile namazlardan sonra okuduğu belirtilmiştir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sas) farz namazlardan sonra okuduğu dualara bakarak, bazı İslâm âlimleri farzlardan sonra dua etmenin, nâfilelerden sonra dua etmekten daha uygun olacağını söylemişlerdir.

Ayrıca namazın arkasından okunan Âyetü’l-Kürsi’nin de önemi büyüktür. Peygamber Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur: Kim farz namazdan sonra Âyetü’l-Kürsî’yi okursa, cennete girmesine ölümden başka bir şey engel olmaz.”

http://www.zaman.com.tr/cuma_5-dakika-daha-beklesin-dunya_2074249.html
 

3 Nisan 2013 Çarşamba

‘LA İLAHE İLLALLAH’ diyen cennete girer mi?

3 Nisan 2013


Son günlerde, “Sizler, şunu-bunu, Peygamber’i kabul etmeyeni de Cennete sokuyorsunuz!” diye ısıtılarak yeniden “servis” yapılan bir konu var. Şunu herkes bilmeli ki Efendimiz’in risâletini duyduğu halde bilerek O’nu kabul etmeyen, Cennet yüzü göremez!

Kaldı ki peygamber olduğu sarih nasslarla tebeyyün etmiş olan peygamberlerden herhangi birisini bile inkar eden insan da Cennete giremez.

Mesela Hazreti İbrahim, Hazreti Musa veya Hazreti İsa gibi peygamberlerden birisini inkar eden, imandan mahrum kalır ve bu mahrumiyetin onu götüreceği yer de bellidir!

Zaten bugün bunu iddia eden hiç kimse yok; varsa da, boşa konuşuyor demektir! Ancak bunu demediği halde “dedi” diyenlerin de mü’mine “iftira” atıp “fitne” ürettiklerini, Kur’ân’ın ifadesiyle adam öldürmekten daha büyük bir suç işlediklerini bilmeleri gerekir.

“Kim, ‘Lâ ilâhe illallah’ derse, Cennete girer!” mealinde ve aynı muhtevayı ifade edene yüzlerce hadis vardır. Başta Buhârî ve Müslim olmak üzere en temel hadis kaynaklarından birisine müracaat eden herkes bunu görebilir.

Hatta bazı kaynaklarda bu beyan, “Kudsi Hadis” olarak rivayet edilmektedir. Mü’min olarak bizim yapmamazı gereken, meseleyi başka alanlara çekip saf zihinleri bulandırmak değil, bu beyanlarıyla Efendimiz’in ne demek istediğini anlamak için gayret etmemiz gerekmektedir.

Başta Buhârî ve Müslim olmak üzere en temel kaynaklarımızda, “Kim ‘lâ ilâhe illallah’ derse Cennete girer!” [1] şeklinde Efendimiz’e ait bir hadis yer almaktadır.

Üstelik Buhârî ve Müslim gibi en temel hadis kaynaklarında bu ifade, Efendimiz’in şefaat talebine karşılık bizzat Cenâb-ı Hakk’ın beyanları olarak, yine Allah Resûlü tarafından bize intikal ettirilmektedir.[2]

Bazı kaynaklarda ise aynı ifadenin, vahiy meleği Cebrâil tarafından Habîb-i Kibriyâ Hazretlerine söylenmiş bir söz olduğu bilgisi de yer almaktadır. Hatta bunu duyan Habîb-i Kibriyâ’nın, “Zina etse, hırsızlık yapsa da mı?” şeklindeki taaccübüne karşılık yine Cibrîl’in, “Evet, zina etse, hırsızlık yapsa da!” dediği ifade edilmektedir. [3]

Söz konusu beyan, hadis kaynaklarında daha farklı ifadelerle de zikredilmiştir; bunlardan bazıları şunlardır:
“Dünyadan son sözü ‘lâ ilâhe illallah’ olan Cennete girer!” [4] ,

“Sadece O’nun rıza ve hoşnutluğunu düşünerek kim ‘lâ ilâhe illallah’ derse Allah (celle celâlühü) ona Cehennem’i haram kılar.” [5],

“Kim ‘lâ ilâhe illallah’ derse, bu sözünden dolayı Allah (celle celâlühü) ona Cennet’i vacib kılar ve yine bu sözü sebebiyle onu Cehennem’den kurtarır!” [6],

 “Ölmek üzere olanlarınıza ‘lâ ilâhe illallah’ı telkin edin; zira dünyadan ayrılırken son sözü bu olan Müslüman bir kimseye Allah (celle celâlühü), Cehennem’i haram kılar.” [7],

“Kalbinde imandan zerre miskal olan kimse Cehennem’den çıkar!” [8],

“Kim, Allah’a şirk koşmadan O’na mülaki olursa Cennete girer!” [9],

“Kim ‘lâ ilâhe illallah’ der ve Allah’tan gayrı her türlü ma’budu inkar ederse, mal ve kanı masumdur; hesabı ise Allah’a aittir.” [10],

“Kim, ‘lâ ilâhe illallah’a şehadet ederek ölürse Cennete girer!” [11],

“Allah’a şirk koşmadan O’na mülaki olan Cennete girer!” [12],

“Kim, ‘lâ ilâhe illallah’ı bilerek ölürse Cennete girer.” [13],

“Kim, içten bir yakîn ve kalbden bir ihlasla ‘lâ ilâhe illallah’ diye şehâdet ederse Cehennem’e girmez veya Cennete girer. (Cennete girer ve ona Cehennem dokunmaz!) [14],

“Kıyâmet Günü’nde insanların en bahtiyar olanı, kalbi veya nefsi itibariyle gönülden ‘lâ ilâhe illallah’ diyendir.” [15] ve

“Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, Allah’a ibadet etmeleri ve O’na şirk koşmamalarıdır; kulların Allah üzerindeki hakları ise, O’na herhangi bir şeyi şirk koşmayana azâb etmemesidir!” [16]

Bazı kaynaklarda, bineğinin arkasına bindirdiği bir sırada Hazreti Muâz’a Efendimiz’in, “İnsanları, ‘Kim Allah’a herhangi bir şeyi şerik koşmadan ölürse Cennete girer!’ diye müjdele.” dediği rivayet edilmektedir. [17]

Bunun başka örnekleri de vardır; mesela ashabıyla birlikte oturduğu günlerden birisinde Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), “Size müjdeler olsun ve bu müjdeyi başkalarına da ilan edin ki gönülden gelerek ‘lâ ilâhe illallah’ diyen Cennete girer!” buyurunca ashâb-ı kirâm hazretleri dışarı çıkmış ve insanlara bu müjdeyi vermeye başlamışlardı.

Müjde verdikleri arasında Hazreti Ömer de bulunuyordu ve bunu duyar duymaz o, “Bunu size kim söyledi?” diye karşı çıktı. Bunun üzerine Efendimiz’in huzuruna döndüler. Onlara, “Sizi yolunuzdan çeviren de kim?” diye sordu; “Ömer!” dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), “Onları niye çevirdin yâ Ömer?” buyurdu. O da, “İnsanlar buna güvenir de amel işlemez yâ Resulallah!” cevabını verdi. [18]

Ebû Zerr Hazretleri’nin rivayet ettiği hadis de aynı hakikatı ifade etmektedir; “Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), ‘lâ ilâhe illallah’ demiş olarak ölen kimse Cennete girer!” buyurdu. Bunun üzerine ben, “Zina etse, hırsızlık yapsa da mı?” diye sordum; “Evet, zina etse, hırsızlık yapsa da!” buyurdular. İstiğrâb edip de aynı soruyu dördüncü kez sorduğumda bana, “Ebû Zerr’in rağmına da olsa!” dediler. [19]

Her şeyden önce bu beyanlar, başta Buhârî ve Müslim gibi en temel hadis kaynaklarında yer alan ve farklı kalıplarla yüzlerce kaynağın naklettiği sıhhatli birer hadistir [20];

nebevî bir ifadedir ve bu durumda bize, “Mevrid-i nassda ictihada mesağ yoktur!” [21] deyip teslim olmak düşer.

Aksi halde, Resûlullah’a ait bir beyanı “tekzîb” etme durumuna düşeriz ki bunu bir müslümanın yapması düşünülemez. Zira, söylemediğini Peygamber’e izafe ederek “söyledi” diye O’na yalan beyan isnad etmekle, O’na ait bir ifadenin Allah Resûlü’nün sözü olmadığını iddia etmek aynı şeydir ve Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bu türlü kimseler için “Cehennem’deki yerine hazırlansın!” ikazında bulunmaktadır. [22]

İşin bu tarafı kesinlik ifade ettiğine göre bizim, bu beyanlardan kastedilen hakikatı anlamaya çalışmamız gerekmektedir. Aksi halde dün olduğu gibi bugün de yanlış sonuçlar çıkarır ve “sırat-ı müstakim”i temsil etmemiz gerekirken fevri çıkışlarla büyük yanlışlıklara imza atmış oluruz.

Öyleyse, “Cennete gitmek bu kadar kolay mıdır?”, “Bu beyanlar, hangi konumdaki insanlar için söylenmiştir?”, “Herkes için söz konusu değilse o zaman ne anlama gelmektedir?”, “İrşad ve tebliğ adına ifade ettiği mana nedir?”, “Sadece Asr-ı Saâdet için mi geçerlidir, yoksa günümüz adına ifade ettiği bir mana var mıdır?” gibi soruların cevabını bulabilmek için şu hususların bilinmesinde zaruret vardır:

1. Söz konusu hadisler, Allah Resûlü’nü tanıyıp bildiği halde O’nu kabul etmeyen veya açıktan O’nu inkar edenleri kapsamamaktadır. Zira Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamberlerin sonuncusudur; O’nunla Allah (celle celâlühü), risâlet kapısını kapatmış ve Kıyâmet’e kadar sadece O’nun hükmünü bâki kılmıştır. [23]

Öyleyse O’nun cadde-i kübrasından hariç, hakikat ve necât yolu olamaz! Hazreti Peygamber’i işiten ve davasını bilen adamlar, O’nu tasdik etmezlerse, Cenâb-ı Hakk’ı tanımaz; O’nun hakkında yalnız “Lâ ilâhe illallah” kelamı da, sebeb-i necât olan tevhidi ifade etmez. Çünkü bu, cehâletten kaynaklanan bir “adem-i kabul” değil, “kabul-ü adem” ve inkardır. Mu’cizatıyla, âsârıyla kâinatın medar-ı fahri ve nev-i beşerin medar-ı şerefi olan Muhammed’i (aleyhissalâtü vesselâm) inkâr eden adam, elbette hiçbir cihette hiçbir nûra mazhar olamaz ve Allah’ı tanımaz. [24]

Zira Allah’a iman yanında Resûlü’ne teslimiyeti de temin etmek, Resûlullah’ın ana hedefidir; O’nun, “İnsanlar, ‘lâ ilâhe illallah ve Muhammedün Resûlullah!’ diye şehâdet edecekleri, namazlarını tastamam kılacakları ve zekatlarını verecekleri âna kadar onlarla savaşmakla emrolundum…” [25] mealindeki beyanları da bu hakikati ifade etmektedir.

Bilindiği üzere Efendimiz sonrasında halife seçilen Hazreti Ebû Bekir’in, o güne kadar verdikleri zekatı ödemekten kaçınan ve irtidat eğilimleri gösterenlere karşı başlattığı mücadeleye, “Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ‘İnsanlar, lâ ilâhe illallah diyecekleri âna kadar onlarla savaşmakla emrolundum! Hakkı istisna olmak kaydıyla, Lâ ilâhe illallah diyen kimse mal ve nefsini koruma altına almış olur; hesabı ise Allah’a aittir.” buyurduğu halde sen onlara nasıl savaş ilan edersin!” diyerek işin başında karşı çıkan Hazreti Ömer, muhatap kitlenin durumunu gördüğünde bu tavrından vazgeçmiş ve O da Hazreti Ebû Bekir’i haklı bulmuştur. [26]

Bu açıdan bakıldığında, hayatı boyunca Allah Resûlü’ne kol kanat gerdiği ve gelen tehlikelere karşı bir kalkan gibi durduğu halde O’nun risâletine muhatap olan, ancak “Muhammedün Resûlullah”ı tasdik etmeyen Ebû Tâlib bile ehl-i necât görülmemiştir. [27]

Zira Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona, “Lâ ilâhe illallah de ki onunla Kıyâmet Günü’nde sana şehâdet edeyim!” demiş, ancak bu kadar net muhatap olduğu davete olumlu cevap vermediği için kaybetmiştir [28].

Onun içindir ki Cehennem ehlinin azâb yönüyle en hafifinin anlatıldığı hadislerde kastedilen kişinin Ebû Tâlib olduğunu ifade eden bizzat Allah Resûlü’nün kendisidir. [29]

Efendimiz’in amcası ve O’na en çok yardım eden birisi olarak Ebû Tâlib’in durumu böyle olunca aynı davete muhatap olduğu halde onu kabul etmeyen kimsenin halinin ne olacağı açıktır! Öyleyse sözünü ettiğimiz hadislerin bu durumdaki insanlar için serdedilmediği de tebeyyün etmektedir.

2. Şu da bir hakikattir ki hadislerde yer alan “lâ ilâhe illallah” sözü, bir “alem”dir ve “Muhammedün Resûlullah” hakikatını da ihtiva etmektedir. Yani, “lâ ilâhe illallah” kelime-i mübarekesinden maksat “kelime-i tevhid”in ikinci kısmını da kabul olduğu için bunu demekle aynı zamanda “Muhammedün Resûlullah” da denilmiş kabul edilmektedir. [30]

Zira kelime-i şehadetin iki kelamı birbirinden ayrılmadığı gibi birbirini hem ispat hem de birbirini tazammun eder ve birisi diğeri olmadan olmaz! [31]

Efendimiz’in konuyla ilgili beyanlarının bütününe bakıldığında O’nun, ‘lâ ilâhe illallah’ hakikatına davet ederken maksadının, aynı zamanda ‘Muhammedün Resûlullah’ı da kapsadığı anlaşılmaktadır. Zira aynı veya benzer beyanlarını serdederken sadece “lâ ilâhe illallah” beyanıyla iktifa ettiği gibi bazen buna “Muhammedün Resûlullah”ı da eklediği görülmektedir. [32]

Tabiîn’in büyük imamı Hasan Basrî’ye, “Bazıları, ‘lâ ilâhe illallah diyen Cennete girer!’ diyor, bu işe sen ne diyorsun?” diye sorulduğunda o, “Kim onu söyler, hakkını verir ve muhtevasını yaşarsa Cennete girer!” cevabını vermiştir.

Büyük imam Vehb İbn-i Münebbih’e de, “Cennet’in anahtarı ‘lâ ilâhe illallah’ değil mi?” diye sorulmuş, o da önce, “evet” dedikten sonra bunu, “Fakat her anahtarın dişleri olur; eğer elindeki anahtarın dişleri varsa sana kapılar açılır, ancak dişleri olmayan bir anahtarla sana kapı açılmaz!” diyerek cevaplandırmıştır. [33]

Aynı hakikatı son dönem ulemasından Ahmed Naim, “lâ ilâhe illallah” kelime-i tayyibesi, “Muhammedün Resûlullah”ı da mutazammın ve kelimeteynin mecmuuna alem gibi olduğu için yalnız bu kadar ile iktifa olunmuştur. Yoksa risalet-i celile-i Muhammediye’yi tasdik etmeksizin Cehennem’den necât olamayacağı nusûs-u kâtıa ile malumdur. [34]” şeklinde ifade etmektedir.

3. Îmândan maksat, kemal noktasıdır ve “Birisini öldürdüğü zaman kâtil, mü’min değildir; zina ettiği zaman zânî, mü’min değildir; birşeyler aşırdığı zaman hırsız, mü’min değildir ve içtiği zaman sarhoş da, mü’min değildir!” [35] gibi beyanlar, “kâfir”dir anlamına gelmemekte, bu fiillerin işlendiği esnada kemâl noktasında bir imanın olmadığını ifade etmektedir.

Hatta Abdullah İbn-i Abbâs, bu esnada onlardan iman nurunun çıkarıldığı yorumunu yapmaktadır. [36]

Başka bir yorum olarak ulemâdan bazıları, bu fiillerin haram olduğunu inkar ederek irtikâb eden kimsenin kâfir olacağını, ancak gafletinden dolayı bu cürümleri işleyenin günahkâr mü’min olduğunu ve neticede Cennete gideceğini söylemişlerdir. [37]

Bunların delil olarak ileriye sürdükleri nass da, Ebû Zerr gibi sahâbîlerden rivayet edilen, “Kim, ‘lâ ilâhe illallah’ derse Cennete girer; zina etse, hırsızlık yapsa da!” şeklindeki beyân-ı nebevîdir. [38]

Ubâde İbn-i Sâbit de, İslâm’ı tercih ederken Resûlullah’ın kendilerinden hırsızlık yapmama, zina etmeme ve isyan etmeme gibi konularda söz aldığını, ardından da, “Kim bu konularda verdiği söze sadakat gösterirse, mükâfatını Allah verir; kim bunlardan birisine bulaşır da onu irtikâb eder ve ardından dünyada cezasını çekerse bu onun için keffâret olur.

Her kim de bunlardan birisini yapar ve dünyada cezasını çekmeden Âhiret yurduna göçerse, bu durumda onun işi Allah’a kalmıştır; dilerse onu affeder, dilerse azâbıyla tecziye eder!” buyurduğunu nakletmektedir. [39]

“Dilediği takdirde Allah, kendisine şirk koşulma dışındaki günahları affeder!” [40] mealindeki âyet de aynı hususu anlatmaktadır.

Hâricî, Mu’tezile, Rafizî ve İbâdiye ekollerinin, bu türlü insanları küfürle itham etmesine ve söz konusu günahları işleyenlerin ebedî Cehennem’de kalacaklarını iddia etmelerine karşılık ehl-i sünnet ulemâsı, bu nasslara dayanarak büyük günah işlemiş bile olsa mü’mine “müşrik” veya “kâfir” nazarıyla bakılamayacağında ittifak etmişlerdir. [41]

Kitâb, Sünnet ve icmâ, ittifakla bunu söylemektedir. Zira “inkâr” başka, “günah” veya “gaflet” başka şeydir; Allah’ı inkâr eden kimse Cennet yüzü göremezken gafletiyle günaha bulaşan insan, -şayet aff-ı ilâhiye mazhar olmazsa- işlediklerinin cezasını çektikten sonra Cennete gidebilecektir. [42]

4. Kendisine peygamber mesajı ulaşmadığı halde aklıyla “Allah” bilgisine ulaşan ve “tevhid” anlayışını seslendiren fetret ehlinin durumu daha farklıdır; onlar, nebevî davete muhatap olmadıkları gibi Resûlullah’ın peygamberliği konusunda herhangi bir bilgiye de sahip değillerdir.

Dolayısıyla bu durumdaki insanlar, henüz bilemedikleri için “Muhammedün Resûlullah” diyememiş olsalar da, mücerred “Lâ ilâhe illallah” demekle kurtulurlar. Efendimiz’in risâletine muhatap olamadan önce vefat eden Abdulmuttalib, Kuss İbn-i Sâide ve Zeyd İbn-i Amr gibi O’nun risâletine muhatap olmayan veya O’nu tanıma bahtiyarlığına erişemeyen, ancak tevhid düşüncesine kâil olan muvahhidlerin durumu, bunun en güzel misalidir; tevhidi seslendirdikleri halde, bilemedikleri için “Muhammedün Resûlullah!” diyememişler, ancak yine de ehl-i necât sayılmışlardır.

Efendimiz’in anne-babası da aynı durumdadır. Peygamberlikle serfiraz kılındığında Allah Resûlü ile görüşen, Hira’da yaşadıklarının risâlet olduğunu söyleyen ve buna rağmen “Muhammedün Resûlullah” diyemeden vefat eden Varaka İbn-i Nevfel’in konumu da aynıdır. Zira o, tebliğin açıktan yapıldığı güne yetişememiş, açıktan tebliğe muhatap olmamış ve geleceğini söyleyip durduğu Âhir Zaman Peygamberi’ne “Muhammedün Resûlullah” diyemeden vefat etmiştir! [43]

Görüldüğü gibi burada bariz bir fark söz konusudur; öncekilerin şuurlarına taalluk eden bir kabullenmeme veya inkarları söz konusu iken buradaki durum farklıdır.

Zira “Adem-i kabul” başka, “kabul-ü adem” başkadır! Öncekilerin bildikleri halde inkarına karşılık burada bir meçhuliyet söz konusudur ve bu durum, sadece İslâm öncesi için geçerli değildir; günümüz dünyasının yarısı Allah Resûlü’nü tanımamakta, tanıyanların da yarısı yanlış tanımaktadır.

Bunlar arasında herhangi birisi aklıyla Cenâb-ı Mevlâ’nın varlık ve birliğine ulaşsa, ancak O’nun peygamberi hakkında malumat sahibi olamadan vefat etse hüküm aynıdır.

Zira bir kısım ehl-i cezbe, ehl-i uzlet veya Hazreti Muhammed’i işitip bilmeyen insanlar, malumatları olmadığı için bu noktada cahil kalmakta ve neyi kabul edeceklerini de bilememektedirler. Sadece marifet-i ilahiyeyi bilen ve “lâ ilâhe illallah” diyen bu durumdaki insanlar, bir nevi fetret yaşadıkları için ehl-i necât olabilirler. [44]

İletişimin bu kadar aktif olduğu bir dönemde bunun muhal olduğunu söyleme imkanı yoktur; çünkü bugün, aleyhteki bilgi yoğunluğu, lehte olanın çok ötesindedir! Getirdiği güzellikleri dünyanın en ücra noktalarına kadar ulaştırmayı sonrakilere emanet eden Resûlullah’ı bugün biz, dünyanın bütününe duyuramadık! Risâlet yılları boyunca O’nun ortaya koyduğu gayretlere bakınca bizim işimizin, aleyhteki bilgileri dezenfekte edecek ölçüde bir gayretle ve eldeki bütün imkanları kullanarak Allah Resûlü’nü anlatmak olduğu açıktır.

5. Şu da bir gerçektir ki gerek Kur’ân gerekse Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), söyleyeceği her meseleyi bir anda söylememiş ve onu zamana yayarak muhataplarının durum ve konumlarını nazara alarak beyan buyurmuştur. Istılahtaki adıyla bu, “tedricilik”tir; öncelikle muhataplarını duyarlı hale getirmiş ve sözünün sahiplenileceği zeminde son sözü söylemiştir!

O’nun (sallallahü aleyhi ve sellem), her sözü doğru olmakla birlikte bu uygulamasıyla O, her doğrunun her yer ve zeminde söylenmesinin doğru olmadığını göstermektedir. Âişe Validemiz’in dediği gibi Medine yıllarında gündeme gelen birçok mesele, daha Mekke’deyken gündeme getirilmiş olsaydı, o günkü muhatapları bunları kubullenmekte zorlanır ve aynı itaatkâr yaklaşımı sergileyemezlerdi! [45]

Sözünü ettiğimiz hadisler açısından konuya baktığımızda bunun, tebliğ ve irşâdda bir metot olarak kullanıldığını da görmekteyiz. İnsanların elinden tutabilmek için Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), kendini parçalarcasına bir gayret ortaya koymuş [46] ve bu gayretlerinin neticesinde 23 yıl gibi bir zamanda muhataplarının bütününe ulaşmıştır.

Hadis ve tarih kaynaklarının müttefikan haber verdikleri bu süreçte O (sallallahü aleyhi ve sellem), gördüğü her şahıs ve topluluğa gitmekte ve onlara, “Ey insanlar! Gelin, ‘lâ ilâhe illallah’ deyin ve kurtulun!” [47] davetinde bulunmaktadır.

Aynı durum, vefat öncesinde amcası Ebû Tâlib’e telkinde bulunurken de karşımıza çıkmaktadır; Mekkelilerin de üzerinde baskı kurduğu bir sırada ona Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), “Ey amcacığım! ‘Lâ ilâhe illallah’ de ki bununla Allah katında senin için şahitlik edeyim!” [48] buyurmaktadır.

Akabe bey’atlarında Ensâr’ı imana davet ederken de aynı üslubun söz konusu olduğunu görmekteyiz; o gün Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) “Muhammedün Resûlullah”ı zikretmeksizin onları, Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmamaya davet etmektedir. [49]

Bunun çok farklı bir uygulamasını Hudeybiye’de görmekteyiz; Mekke müşriklerinin gereksiz ısrar ve dayatmaları karşısında Resûlü Kibyirâ Hazretleri, Hudeybiye Sulhu’nun yazıldığı metinden “Muhammedün Resûlullah” tabirini bizzat kendisi silmiştir. Onu silmesi için önce Hazreti Ali’ye söylemiş, ancak başta Hazreti Ali olmak üzere ashâbın itirazları yükselip de Hudeybiye’yi bir uğultu kaplayınca onu silerek yerine “Muhammed İbn-i Abdillah” yazdırmıştır. Hudeybiye’deki uğultu ve itiraz sesleri ancak Efendimiz’in işaretiyle sükun bulmuş ve ashâb o noktadan sonra hissiyata hakim olabilmiştir!

Bu esnada Allah Resûlü’nün tavrı çok mânidardır; öncelikle “Bismillahirrahmanirrahim”i metinden çıkartıp yerine “Bismikallahümme” diye yazılması gerektiğini teklif ettiklerinde, “Bu da güzeldir!” buyurmuş ve metnin başına onu yazdırmıştır. Ardından “Muhammedün Resûlullah” yerine “Muhammed İbn-i Abdillah” yazılmasını teklif edince Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), yine “Bu da güzeldir!” buyurmuş ve Hazreti Ali’ye, “Muhammedün Resûlullah”ı silmesini emretmiştir.

Ancak Hazreti Ali’nin, “Muhammedün Resûlullah”ı silmeyeceğine dair yemin etmesi üzerine, silme işini de bizzat kendisi yapmış ve onun yerine “Muhammed İbn-i Abdillah” yazdırmıştır. Bunu yaparken Resûlullah’ın, “Sizler her  ne kadar yalanlasanız da ben, hiç şüphesiz Resûlullah’ım! Bu metne kendi adımla babamın adını yazdırmanın, benim peygamberliğime bir zararı söz konusu olamaz!” [50] buyurması oldukça manidardır!

Öncelikle ortak paydalarda buluşma ve gündemi bu ortak paydalar üzerinden takip etme, aynı zamanda Kur’ân’ın bir tercihidir; ehl-i kitâbı davet ederken, “Ey ehl-i kitâb! Bizimle sizin aranızda birleşeceğimiz, müşterek ve âdil şu sözde karar kılalım: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim! O’na hiçbir şeyi şerik koşmayalım ve kimimiz kimimizi Allah’tan başka rab edinmesin!” [51] diyen ve muhataplarını, ortak değer olan Allah’ın birliğinde ittifaka davet eden bizzat Yüce Mevlâ’dır.

Efendiler Efendisi, mücessem Kur’ân’dır ve muhataplarının bütününe ulaşmayı hedefleyen ve bu istikamette kendini parçalarcasına bir gayret ortaya koyan Allah Resûlü de (sallallahü aleyhi ve sellem), öncelikle onları “lâ ilâhe illallah” gerçeğine çağırmış ve bilhassa işin bidayetinde, “Muhammedün Resûlullah”ı önceleyen bir strateji takip etmemiştir.

6. Efendimiz’in bu beyanlarını anlayamayan, farklı mecralara çekerek maksadının dışında yorumlayan veya anlamak istemediği için başka anlamlar yükleyenler de olmuştur. Aynı zamanda söz konusu beyanların, İslâm’ın ilk yıllarında vârid olduğunu ve dinin muhkematına ait ahkam belli olduktan sonra bu hükmün neshedildiğini söyleyenler de vardır. [52]

Genelde bu yaklaşımlar, dinin ruhunu örseleyen yaklaşımlarıyla öne çıkan Mürcie, Havâric, Mu’tezile ve Şia ekollerinin müntesiplerince seslendirilmiş ve bunun soncunda belli başlı kurallar üretilmiştir. Mesela bu konuda Mürcie, “İmanın olduğu yerde günahın zararı olmaz!” şeklinde yaklaşırken Hâricîler, “Günahın zararı olur ve bunu irtikâb eden kafir olur!” demekte ve Mu’tezile de, “Günahı büyükse Cehennem’de ebedi kalır!” hükmünü vermektedir.

Buna karşılık ehl-i sünnet uleması, burada herhangi bir neshin söz konusu olmadığını, aslında “Lâ ilâhe illallah” ibaresinin muhtevasında “Muhammedün Resûlullah”ın da zaten mevcut bulunduğunu ifade etmektedir. [53]

Zira bu beyanların, ferâizin netleştiği, emir ve nehiylerin netliğe kavuştuğu Medine döneminde şeref-sudûr olduğu açıktır. Mesela Buhârî, Müslim ve Ahmed İbn-i Hanbel’in rivayet ettiği hadisin içinde, bu beyanın Medine’nin sonraki yıllarında söylendiğini ifade eden iki ayrıntı dikkat çekmektedir; bunlardan birisi, görme zafiyetinden dolayı yağışlı günlerde imamlık yaptığı mescide gelmekte zorlandığını ifade eden Itbân İbn-i Mâlik, diğeri ise hakkında nifak suçlamasında bulunulan şahıstır ki bu beyanlarını Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), söz konusu şahsı tebrie makamında söylemektedir. [54] Itbân İbn-i Mâlik’in gitmekte zorlandığı mescid, Benî Sâlim yurdunun mescididir ve bu Mescid, tabii olarak Mescid-i Nebevî’den sonra inşa edilmiştir.

Ayrıca Medine’de nifak, Uhud’la birlikte gün yüzüne çıkan bir problemdir ki bu, Medine’nin 3. yılını ifade etmektedir. Kaldı ki bu beyanın o yıl söylendiğini ifade eden bir ayrıntı da bulunmamaktadır. Dolayısıyla gerek hadisleri rivayet eden râvinin kimliği ile hadislere konu olan hususlar gerekse zamanlama olarak metinlerde yer alan ayrıntılar, sözü edilen beyanların daha sonraları da gündemde olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. [55]

Konuyla ilgili bazı rivayetlerde benzeri beyanların, Tebûk seferi esnasında gerçekleştiği de bize gelen bilgiler arasındadır. [56] Söz konusu sefer, Medine’ye hicretten 9 yıl sonra gerçekleşmiştir. Daha açık bir ifadeyle zamanlama olarak bu dönem, helal-haram, emir ve nehiy gibi hemen hemen her meselenin tebeyyün ettiği, ahkâmın netleştiği dönemdir. Dolayısıyla burada nesh iddiasını destekleyecek en küçük bir alâmet bulunmamaktadır.

7. Bu hakikata yapılan itiraz, muhtemelen işin mahiyetini anlayamamaktan kaynaklanmaktadır ve Hudeybiye örneğinde olduğu gibi o günlerde Efendimiz’e de benzeri itirazlar yapılmıştır. Bu açıdan bakıldığında bazı insanları öne çıkararak Efendimiz’in onlara cemilede bulunması da başlangıçta anlaşılamamıştır.

Ashâbın önde gelenlerinden ve Cennet’le müjdelenen on sahâbiden birisi olan Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs, faziletini çok iyi bildiği birisinin de olduğu yerde Resûlullah’ın başkasına bir şeyler verdiğini ve işin mahiyetini anlayamadığı için bu durumu O’na üç kez sorduğunu bize anlatmaktadır. Üçüncü kez aynı konuyu kendisine sorunca Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şu cevabı vermiştir:

“Ey Sa’d! Başkası bana ondan daha sevimli olduğu halde ben, bazen birisine mal-mülk veririm ki o adam, yüz üstü Cehennem’e kapaklanmasın!” [57]

Konuya açıklık getirmesi bakımından, “müellefe-i kulûb” olarak bilinen ve son günlere denk küfürde ısrar eden insanlara verdiği mal ve mülk karşısında Resûlullah’ı sorgulayan ve hatta cübbesini çekerek boynunu zedeleyen Zü’l-Huvaysıra örneği çok çarpıcıdır; O’na, taksimatı neden geciktirdiğini sormuş ve Resûlullah’ın icraatlarına da “adil olmadı” diyerek itiraz etmiştir. Allah Resûlü’nün o gün de söylediği gibi bu, din adına dinin ruhunu örselemekten başka bir şey değildir!

Halbuki dinin ana hedefi, insanları Cehennem badiresinden kurtarmaktır ve bu ana hedefe ulaşabilmek için muhatapların seviyelerini esas alarak onlarla muamelede bulunmak, dindara düşen ayrı bir hassasiyettir. Unutmamak gerektir ki Resûlullah’ı muhataplarının bütününe ulaştıran ve O’nun, önünde duran problemlerin bütününü çözme ikmanı tanıyan en önemli yanı, başlangıçta taviz gibi duran bu türlü uygulamalarıdır!

8. Bu ve benzeri beyanlardan ulemanın çıkardığı sonuç, iman üzere ölen insanın, ne kadar günahkar olursa olsun Cehennem’de ebedi kalmayacağı istikametindedir; cezasını çektikten sonra çıkacak ve o da Cennete girecektir! [58]

Ashâb-ı kirâmdan Abdullah İbn-i Mes’ûd, Ebû Zerr, Imrân İbn-i Husayn, Câbir İbn-i Abdillâh, Abdullah İbn-i Abbâs, Ebû Saîd el-Hudrî ve Enes İbn-i Mâlik hazretleri, Efendimiz’den rivayet ettikleri beyanlara dayanarak bu noktada ittifak etmişlerdir. “O gün kafirler, ‘Keşke müslüman olsaydık!’ diye temenni edecekler!” [59] mealindeki âyeti yorumlarken müfessirler de aynı hakikate işaret etmişlerdir. [60]

Müslüman olduğu anda bir insanın, ne kadar günahkâr olursa olsun geçmişi silinir ve o insan, annesinden doğduğu anki gibi tertemiz olarak İslâm’a adım atar.

Ebû Saîd el-Hudrî’nin rivayet ettiği bir beyanlarında Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu bize, “Bir kul Müslüman olur ve İslâm’ı da güzel olursa Allah (celle celâlühü), onun daha önce yaptığı bütün günahlarını siler.

Bundan sonra kısas vardır; bir iyiliğe mukabil, on kat karşılık yazılır ve bu, yedi yüz kata kadar çıkar! Bir günahın karşılığı ise yine bir günah olarak kalır ki bazen Allah (celle celâlühü) onu da affeder!” beyanlarıyla anlatmaktadır. [61]

Aynı husus, Hâlid İbn-i Velîd ve Amr İbn-i Âs gibi sahâbîlerin gelişlerinde de mevzu olmuştur; [62] üstelik, rahmetiyle muamele edeceği bazı insanların seyyiatlarını hasenata tebdil edeceğini bildiren de Yüce Mevlâ’dır. [63]

9. Şefkati zirvede temsil eden de şüphesiz Allah Resûlü’dür (sallallahü aleyhi ve sellem). Bizler, Cennet ve Cehennem’i “ilim” ölçüsünde biliyoruz ve âdeta müşâhidi olmadığımız Cennet veya Cehennem’in kapısında duruyor gibi konuşuyoruz.

Halbuki Resûlullah’ın bu şefkatini nazara alarak sözünü ettiğimiz hadisler zaviyesinden meseleye baktığımızda O’nun, insanları Cehennem’den kurtarıp Cennete götürebilmek için şartları ne kadar zorladığını, kendi yâdını telaffuz etmeyenleri bile Cennete ulaştırabilmek için nasıl bir gayret ortaya koyduğunu görmekteyiz.

Cennet ehli Cennete, ehl-i Cehennem de Cehennem’e girdikten sonra Allah’ın (celle celâlühü), “Kimin kalbinde bir hardal tanesi ağırlığınca iman varsa onu Cehennem’den çıkarınız!” diye ferman buyuracağını bize haber veren, Resûlullah’ın bizzat kendisidir. [64]

“Şüphesiz, ‘lâ ilâhe illallah’ diyen ve kalbinde hayırdan bir arpa kadar nasibi olan kimseler Cehennem’den çıkarılır. Yine, ‘lâ ilâhe illallah’ diyen ve kalbinde hayırdan bir buğday tanesi kadar nasibi olanlar Cehennem’den çıkarılır.

Ve yine, ‘lâ ilâhe illallah’ diyen ve kalbinde hayır adına kalbinde zerre miktar nasîb olanlar da Cehennem’den çıkarılır.” [65] diye haber veren de O’dur (sallallahü aleyhi ve sellem). Yine O’nun beyanları arasında gördüğümüz, “Şefaatim vesilesiyle Kıyâmet Günü’nde insanların en bahtiyar olanı, kalbinden gelerek ve halis bir niyetle ‘lâ ilâhe illallah’ diyen kimsedir!” [66] sözü de aynı hakikatı anlatmaktadır.

Hadis kaynaklarımıza baktığımızda, Cehennem hakikatıyla tanışan insanları oradan kurtarmak için çırpınan bir peygamber görmekteyiz; başını secdeye koyup dua dua yalvaran ve o kapıdan neyi nasıl istemek gerektiğini de bilerek talepte bulunan Efendiler Efendisi (sallallahü aleyhi ve sellem), “Lâ ilâhe illallah” diyen kimseyi de Cehennem’den kurtarabilmek için Allah’tan şefaat dilendiğini bize anlatmakta, buna mukabil Zât-ı Bârî’nin kendisine, “İzzet, celâl, kibriyâ ve azametime yemin olsun ki ‘lâ ilâhe illallah’ diyeni de Cehennem’den çıkaracağım!” [67] müjdesini verdiğini bize haber vermektedir.

Benzeri bir durumu Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), Âhiret yurduna göçtükten sonra haklarında olumsuz karar verilen bir topluluğun, nebi nebi dolaştıktan sonra kendisine müracaat edip de kurtuluş dilendiklerinde yaşanacağını haber vermekte, kalbinde arpa, buğday ve zerre miktar imanı olan insanlar için şefaat edeceğini beyan etmektedir. [68]

Zaten Ehl-i Sünnet’in genel kanaatine göre Allah’a inanarak ölen bir insan, ne kadar günahkar olursa olsun, Cehennem’de ebedi kalıcı değildir; olağanüstü bir affa muhatap olmadığı sürece oradaki cezasını tamamlayacak ve neticede o da Cennete girecektir. Hadis kaynaklarında Cennete en son gireceği ifade edilen şahsın durumu bunun açık delilidir. [69]

Bu şefkati nazara aldığımızda O’nun, mi’râc gibi bir mazhariyet yaşadığı halde yeniden Mekke’nin o günkü “kaos” ortamına dönmeyi tercih edişinin de bu maksatlı olduğu açıktır; hemen her gün bir tuzağa muhatap olduğu halde yine de insanların elinden tutup onları Cennete ehil hale getirebilmek için insanların arasına dönmüş ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), bu sıkıntılı süreci mi’râcdaki mazhariyetlere tercih etmiştir!

Kur’ân’a bütüncül baktığımızda onun, hep af yörüngeli bir davette bulunduğuna şahit olmaktayız ki Resûlullah’ın tavrının bundan farklı olması düşünülemez. Aynı zamanda Allah (celle celâlühü) affedilmeyi, başkalarını affetmeye bağlamıştır; bunu ifade eden bir âyet şöyledir:

“Affedip müsâmaha göstersinler; siz de Allah’ın sizi de affedip müsamaha göstermesini arzu etmez misiniz? Allah gerçekten Gafûr’dur, Rahîm’dir.” [70]

Kaynaklarımıza “havf” ve “recâ” dengesi içinde baktığımızda hiçbirimizin âkıbetinin garanti olmadığını görmekteyiz. Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), “Hiç kimse ameliyle Cennete giremez!” buyurunca sahâbe, “Sen de mi yâ Resûlallah?” diye sormuş ve buna mukabil O, “Evet, Allah (celle celâlühü) af ve merhametiyle yargılamazsa, ben de!” buyurmuştur. [71]

Ashâb-ı kirâm arasında âkıbetinden korkmayan yok gibidir; hatta onların çok önde olanlarının bir kısmı, kendilerinin “münâfık” olacağından endişe etmekte ve yarınları adına duydukları bu endişeyle gözyaşı dökmektedirler. [72] Hükemânın dediği gibi zaten âkıbetinden endişe etmeyenin âkıbetinden endişe edilir!

İslâm’ın ilk muhatapları, Kur’ân ve Efendimiz’in terbiye ettiği insanlar böyle davranırken bizim, Cennet’i garantilemiş gibi duruşumuzun ta’dil edilmesi kaçınılmazdır. Ömrünü hayır yolunda geçirdiği halde ölüm öncesinde yolunu değiştirenlerin de olabileceği, yine Resûlullah’ın ikazları arasındadır. [73]

Günahların, üzerimize kolektif geldiği bir dönemde aynı hassasiyetle ve işe başladığı günkü heyecanla bu hayatın, finaline kadar götürülmesi kolay değildir! Öyleyse, metinleri başkaları adına okuyup hükmü onların aleyhine vermektense, Mahşer Günü’nde elinden tutulacak kişinin kendimiz olabileceği ihtimalini de gözardı etmeden bu nebevî beyanlara bakmak gerekmektedir!

10. Bütün bunlar, ehl-i imanı amelden uzaklaştırıp keyfemâ yeşâ bir hayat yaşamaya teşvik ediyor da değildir; inanan insan için işin “tergîb” ve “terhîb” boyutunu anlatan birçok nass vardır ve burada, bu türlü fiillerin küffâra ait işler olduğu ve günah yoluna giren insanın küfür karanlığına düşme ihtimaliyle karşı karşıya bulunduğu şeklinde çok ciddi ikazların olduğu da unutulmamalıdır.

Her bir günahta küfre giden bir yol vardır! Efendimiz’in de ikaz ettiği gibi işlenen her bir günah, kalbte siyah bir iz bırakır; tevbe ile temizlenmezse birike birike kalbi kaplayacak hâle gelir ve neticede o kalbe mühür vurulur. [74]

“Hayır! Gerçek öyle değil; bilakis onların yapageldikleri kötü işler, gitgide kalplerini paslandırmıştır!” [75] ikazı da bunu teyit etmektedir.

Abdullah İbn-i Abbâs Hazretleri, bu türlü beyanların bir uyarı niteliğinde olduğunu ve alışkanlık derecesine geldiğinde insanın imanına mâl olacağını söylemekte ve korunun etrafında dolaşanın, yasak bölgeye girme ihtimalinin yüksekliğine dikkat çekmektedir. [76]

Mayınlı tarlada dolaşan insanın nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğu açıktır! Öyleyse buradaki mesele, imandan başka sermayesi olmadığı halde, muhtaç ve perişan bir vaziyette huzur-u ilâhîye gelen kimseye, Allah’ın şefkat ve merhametle muamele edip etmemesi meselesidir.

Ölümle burun buruna geldiği tehlikeli zeminlerde gelip Müslüman olarak orada şehîd olan ve hiçbir ibadeti olmadığı halde Cennete gireceği müjdelenen insanların varlığını gerek hadis gerekse tarih kaynakları bize anlatmaktadır. [77]

Firavun’un teşebbüsünde olduğu gibi burada kabul görmeyen, Âhiret’e ait ahvâl tebellür etmeye başladığı andan itibaren atılan adımlardır! [78]

Sonuç

Özetle, “Kim, ‘lâ ilâhe illallah’ derse Cennete girer!” şeklindeki beyanın, nebevî bir ifade olduğunda şüphe yoktur; sıhhatli bir hadistir ve bu kadar beyanın olduğu yerde bize sükût düşer! Zaten Allah (celle celâlühü) bizi, ne Cennet ne de Cehennem’in kapısına bekçi tayin etmemiştir! Aynı zamanda Cennet, bize miras kalan üç dönümlük bir alan da değildir ki başkasının oraya girmesi bize tahsis edilen alanı daraltmış olsun! Bizim yapmamız gereken, bu işin hakikatını anlamaya çalışmak, ihtilaflı gibi duran yerleri te’vil ve mucibince amel etmektir!

Zira söylemediği bir beyanı Allah Resûlü’ne izafe ederek hakkında hadis uydurmak ne ise O’nun beyan buyurduklarını yok saymak da aynı şeydir ve Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), bu durumdaki kimseler için “Cehennem’deki yerlerine hazırlansın!” [79] buyurmaktadır.

Aynı zamanda bu tavrımızla bizim, farkına varmadan “lâ ilâhe illallah” hakikatını örseleme ihtimalimiz de vardır; zira, “lâ ilâhe illallah” hakikatı, uluorta konuşulacak bir konu değildir!

Burada, Hazreti Üsâme’yi bin pişman eden hususun bilinmesi bir kanaat oluşturabilir; savaşırken kelime-i tevhidi söylediği halde düşmanını öldüren ve bunu korkusundan söylediğini ifade eden Hazreti Üsâme’ye Allah Resûlü celallenmiş ve defalarca, “O, ‘Lâ ilâhe illallah’ dediği halde sen bunu nasıl yaparsın ey Üsâme!” buyurmuştur. Bunun üzerine Hazreti Üsâme, söylerken niyeti ne olursa olsun “Lâ ilâhe illah” diyen hiç kimseye bundan böyle kılıç kaldırmayacağına dair yemin etmiştir. [80]

Diğer taraftan böyle bir tavrın, bu beyanların sahibi olan Efendimiz’i tenkit anlamına geldiği de unutulmamalıdır; Peygamberi’nin arkasında duramayan insan, muhasebe adına dönüp aynaya bir kez daha bakmalıdır! İslâm, denge dinidir ve biz, günde en az elli defa Allah’tan bunu talep etmekteyiz.

Öte yandan bugün dünyada, “Muhammedün Resûlullah” hakikatını henüz duymayan milyarlarca insan vardır. Hatta duyanların da büyük çoğunluğu Allah Resûlü’nü yanlış duymuş ve yanlış tanımıştır. İslâm’ın genel ruhuna baktığımızda, bu durumdaki insanlara Efendimiz’i ve O’nun getirdiklerini bugüne kadar doğru zeminde anlatamamış olmanın hesabının da inananlara sorulacağı âşikârdır.

Resûlullah’ın 23 yıllık gayretlerine bakıldığında bir tek insanın bile imanla tanışabilmesi için dünya ve içindeki her şeyi feda ettiği görülmektedir. [81]

Öyleyse Resûlullah’ın mirasına sahip çıkan bir mü’minin hedefi, yeryüzü dolusu insana Cehennem’de yer arama veya onların elinden tutabilmek için nice fedakarlıklara katlanarak koşturan insanların hızını kesmek veya onlara engel olmak olmamalıdır. [82]

Bilakis Peygamberi’ni seven her bir mü’min, her gün yeni bir insanı daha Cehennem’den kurtaracak ve onu da Cennete götürecek bir gayretle her ev ve her çadıra girmeyi hedeflemeli, böylelikle Resûlullah’ın evrensel mesajını dünyanın en karanlık noktasına ulaştırmayı en önemli vazifesi bilmelidir.

DİPNOTLAR:

[1]Buhârî, Îmân 33, İlim 33, Salât 46, Teheccüd 36, Et’ıme 15, Rikâk 51, Tevhîd 36, 51; Müslim, Îmân 8, 84, Mesâcid 47;  Tirmizî, Îman 17; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 45/483; Tayâlisî, Müsned 1/356; Bezzâr, Müsned 17/314; İbn-i Huzeyme, Sahîh 3/304. Bazı rivayetlerde bu beyanın, “Her kim, ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah’ derse Cennete girer” ilavesiyle rivayet edildiği de vakidir. Bkz. Taberânî, Kebîr 20/41

[2] Bkz. Buhârî, Tevhîd 36; Müslim, Îmân 84; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 19/196

[3] Bkz. Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Selâm 30; Müslim, Îmân 40, Zekât 9; Tirmizî, Îmân 18; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 5/152. Bu beyanlarından birisinde Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem), “Rabbim’den bana gelen bir elçi söyledi ki...” diyerek bu beyanları vahiy meleği Cebrâil’in ifadeleri olarak serdetmiştir. Bkz. Buhârî, Cenâiz 1

[4] Ebû Dâvûd, Cenâiz 15, 16; Hâkim, Müstedrek 1/503, 678

[5] Buhârî, Salât 46, Teheccüd 36, Et’ıme 15; Müslim, Mesâcid 47; Tayâlisî, Müsned 2/357

[6] Hadisi rivayet eden Süheyl İbn-i Beydâ, Resûlullah’ın arkasında olduğu bir sırada O’nun, sesini yükselterek defalarca bunu söylediğini ve bu cümleyi arkadaki herkesin duyduğunu ifade etmektedir. Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 25/164

[7] İbn-i Ebî Şeybe, Musannef 2/447. Aynı muhtevayı anlatan başka bir rivayet, “Kim, Allah’ın hoşnutluğunu murâd ederek gönülden ‘lâ ilâhe illallah’ derse Allah ona Cehennem’i haram kılar!” şeklindedir. Bkz. Buhârî, Salât 46, Et’ıme 15; Müslim, Mesâcid 47; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 4/44, 5/449, 450; Taberânî, Kebîr 18/29, 31; İbn-i Huzeyme, Sahîh 3/77; İbn-i Hıbbân, Sahîh 1/457

[8] Tirmizî, Sıfâtü Cehennem 10. Başka bir rivayette bu hadis, “Kalbinde zerre miskal iman olan kimseyi Cehennem’den ..!” şeklinde geçerken (Bkz. Tirmizî, Sıfâtü Cehennem 9) başka yerlerde ise “Lâ ilâhe illallah’ diyen ve kalbinde bir buğday tanesi kadar hayır olan kimse Cehennem’den çıkar; Lâ ilâhe illallah’ diyen ve kalbinde zerre ölçüsünde bir hayır olan kimse Cehennem’den çıkar!” şeklinde yer almaktadır. Bkz. Buhârî, Îmân 33, Tevhîd 19

[9] Bazı rivayetlerde, “Allah’a şerik koştuğunda hasenatı ona nasıl fayda vermiyorsa bu durumda ona, hatasının da bir zararı dokunmaz!” ilavesi vardır. Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 2/170 (6586)

[10] Müslim, Îmân 37, 38

[11] Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 3/131. Muâz İbn-i Cebel’den gelen rivayetin birisinde, “Muhammedün Resûlullah” kaydı da vardır. Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 5/229

[12] Müslim, Îmân 152; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 3/157. Başka bir rivayette, “Her kim de Allah’a şirk koşarak mülaki olursa o da Cehennem’e girer!” ilavesi vardır. Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 3/374

[13] Müslim, Îmân 43; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 1/65

[14] Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 5/236; İbn-i Hibbân, Sahîh 1/429

[15] Buhârî, İlim 33; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 14/446.

[16] Buhârî, Cihâd 46, Libâs 101, İstizân 30, Rikâk 37; Müslim, Îmân 49, 50, 51; İbn-i Mâce, Zühd 35; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 13/448, 21/281, 36/317, 36/380,414, İbn-i Hibbân, Sahîh 1/441, 2/82. Başka bir rivayet ise, “Onu Cennete koymasıdır” şeklindedir. Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 36/366, 391

[17] Taberânî, Kebîr 20/47

[18] Müslim, Îmân 52

[19] Buhârî, Libâs 24; Müslim, Îmân 154; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 5/166. Bunu iltifat kabul eden Hazreti Ebû Zerr, bu hadisi rivayet ettiğinde son kısmını tekrarlamaktan hoşlanırdı. Benzeri bir hadisin, Ebu’d-Derdâ hazretleri kanalıyla nakledildiği de görülmektedir. Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 35/326, 45/516; İbn-i Huzeyme, et-Tevhîd 2/814; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 3/205.

[20] Tirmizî, Îmân 17, 18; Sıfatü Cehennem 9, 10; Aynî, Umde 1/260; Azîmâbâdî, Avnü’l-Ma’bûd 12/291

[21] İslam hukukunda bu, “Âyet veya hadis gibi temel kaynakların açık olduğu yerde ictihad söz konusu olamaz; orada bağlayıcı olan mevcut nasslardır.” anlamında en temel bir kuraldır.

[22] Bkz. Buhârî, İlim 38, Cenâiz 33, Enbiyâ 50, Edeb 109; Müslim, Zühd 72; Ebû Dâvûd, İlim 4; Tirmizî, Fiten 70; İbn-i Mâce, Mukaddime 4; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 2/47, 83

[23] Bkz. Ahzâb Sûresi 33/40. Konuyla ilgili efendimiz’in beyanları için bkz. Tirmizî, Menâkıb 1; Dârimî, Mukaddime 8

[24] Bkz. Bediüzzaman, Mektubat, 26. Mektup, Beşinci Mesele, Dördüncü Mebhas

[25] Buhârî, Îmân 17; Müslim, Îmân 8

[26] Bkz. Buhârî, İstizân 49, İ’tisâm 2; Müslim, Îmân 32, 33, 34, 35; Tirmizî, Îmân 1; Ebu Davud, Zekât 1

[27] Son sözünü, “Abdulmuttalib’in dini üzere ölüyorum!” diyerek dünyaya gözlerini kapatan Ebû Tâlib için Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), “Nehyedilmediğim sürece senin için istiğfarda bulunacağım!” buyurmuş, ancak “Cehennem ehli olduğu kesinlik kazandıktan sonra ne Peygamber’e ne de iman eden herhangi birisine, yakın akrabaları bile olsa istiğfar etmek olmaz!” (Tevbe Sûresi 9/113) mealindeki âyet gelmiş, ayrıca O’na, “Sen, dilediğine hidayet bahşedemezsin; hidayeti dilediğine veren Allah’tır! Ve O (celle celâlühü), mühtedileri de bilir.” (Kasas Sûresi 28/56) denilmiştir. Âyetlerde kastedilen kişinin, bunca sahiplenmesine rağmen nebevi davete icabet edemeyen Efendimiz’in amcası Ebû Tâlib olduğu ifade edilmektedir. Bkz. Müslim, Îmân 39, 91 

[28] Bkz. Müslim, Îmân 41, 42. Dikkat edilirse, Resûlullah’ın bu telkinde Ebû Tâlib’e teklif edilen husus da yine kelime-i tevhidin birinci kısmı olan “Lâ ilâhe illallah” kelime-i mübarekesidir.

[29] Bkz. Müslim, Îmân 91; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 1/290, 295

[30] Aynî, Umde 1/260; Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Muhyiddîn Yahyâ İbn-i Şeref en-Nevevî, el-Minhâcü Şerhu Sahîhi Müslim İbni Haccâc, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrût 1392, 1/219

[31] Bkz. Bediüzzaman, Mektubat, 26. Mektup, Beşinci Mesele, Dördüncü Mebhas

[32] Kelime-i Tevhid’in iki kanadını birden zikreden hadisler de çoktur; örnek olması açısından bkz. Buhârî, Îmân 17, 18; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 13/33

[33] Bkz. İbn-i Receb, Tahkîku Kelimeti’l-İhlâs 20

[34] Ahmed Naim, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1987, 1/52

[35] Buhârî, Mezâlim 30, Eşribe 1, Hudûd 1,6, 19; Müslim, Îmân 24, Nesâî, Kat’u’s-Sârik 1, Eşribe 42, İbn-i Mâce, Fiten 3; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 3/71

[36] Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl 1/274; İbn-i Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb 7/123

[37] Bkz. Aynî, Umde 1/260

[38] Buhârî, Cenâiz 1, Bed’ü’l-Halk 6, Libâs 24, Rikâk 14; Müslim, Îmân 40, Zekât 9; Tirmizî, Îmân 18

[39] Buhârî, Îmân 9; Müslim, Hudûd 10

[40] Nisâ Sûresi 4/48, 116

[41] Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz. Şehristâî, el-Milel ve’n-Nihal 159; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî 1/112; Bağdâdî, el-Farku Beyne’l-Fırak 190; İsferâyinî, et-Tebsîru fi’d-Dîn 97

[42] Bkz. Aynî, Umde 1/260; Nevevî, Minhâc 1/219, 220

[43] Bkz. Huseyn, Gassân Azîz, Varakatü İbni Nevfel Mübeşşiru’r-Resûl Asruhû, Hayâtühû Şi’ruhû, Dâru’l-Kütübi’l-Ilmiye, Beyrût 2002, s. 86 vd.

[44] Bkz. Bediüzzaman, Mektubat, 26. Mektup, Beşinci Mesele, Dördüncü Mebhas; Kastamonu Lâhikası 83; Gülen, Prizma 8/167

[45] Bkz. Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 6 (4707); Tefsîru Sûre 54/6 (4876); Nesâî, Fedâilu’l-Kur’an 1/65; Abdurrezzak İbn-i Hemmâm, Musannef 3/352; Aynî, Umde 20/21; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî 1/319; 9/39

[46] Kehf Sûresi 18/6; Şuarâ Sûresi 26/3; Fâtır Sûresi 35/8; Nahl Sûresi16/127

[47] Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 25/404, 27/148, 31/342, 38/224, 246; Hâkim, Müstedrek 1/61; Dârekutnî, Sünen 3/462; Beyhakî, Kübrâ 1/123; Taberânî, Kebîr 5/61; İbn-i Ebî Şeybe, Müsned 2/322; Musannef 7/332; İbn-i Huzeyme, Sahîh 1/82 (159)

[48] Buhârî, Cenâiz 81, Menâkib 40, Tefsir 28; Müslim, Îman 9; Nesâî Cenâiz 102

[49] Bkz. Buhârî, Îmân 11; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 31/351

[50] Buhârî, Şurût 15; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 2/84, 27/354, 31/212, 31/243; Zührî, Megâzî 55; Abdürrezzâk 5/38; Ya’kûbî 2/54

[51] Âl-i İmrân Sûresi 3/64

[52] Bkz. İbn-i Mübârek, Zühd 1/324; Âcurrî, Şerîa 102; Şâtıbî, Muvâfakât 3/408; Münzirî, Tergîb 2/266

[53] Bkz. Nevevî, Minhâc 1/219, 220; İbn-i Receb, Tahkîku Kelimeti’l-İhlâs 19

[54] Bkz. Buhârî, Salât 46, Et’ıme 15; Müslim, Îmân 54, Mesâcid 47; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 4/44, 5/449, 450; Taberânî, Kebîr 18/29, 31; İbn-i Huzeyme, Sahîh 3/77; İbn-i Hıbbân, Sahîh 1/457

[55] Bkz. Nevevî, Minhâc 1/220

[56] Bkz. Müslim, Îmân 44, 45

[57] Buhârî, Îmân 19; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 3/107

[58] Bkz. Nevevî, Minhâc 1/219, 220; Davudoğlu, Ahmed, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Işık Yayınları, İstanbul 2013, 1/203 vd.

[59] Hicr Sûresi 15/2

[60] Tirmizî, Îmân 17

[61] Bkz. Buhârî, Îmân 31. Benzeri beyanlar için bkz. Buhârî, Îmân 31; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 13/530.

[62] Bkz. Furkân Sûresi 35/70; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 4/199, 204, 205

[63] Hûd sûresi 11/114; Furkan Sûresi 25/70

[64] Buhârî, Îmân 15; Rikâk 51; Müslim, Îmân 304

[65] Buhârî, Îmân 33; Tevhîd 19; Müslim, Îmân 84; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 19/198; 20/171, 172; 21/373; 23/64, 329. Bazı rivayetlerde Hazreti Enes’in, “hayırdan” yerine, “imandan” tabirini kullandığı görülmektedir. Bkz. Buhârî, Îmân 33; Beyhakî, İ’tikâd 179). Bu hadisleri değerlendiren ulema, söz konusu hadislerde yer alan ve imanı kasteden, “zerre miskal”, “bir hardal tanesi ağırlığınca”, “arpa kadar”ve“bir buğday tanesi kadar gibi ifadelerin, insanların imanındaki farklılığa ve bilme ölçüsünde bir derinlik veya sathilik yaşanacağını ifade ettiğini söylemektedir ki Cehennem’den kurtuluş da bu ölçüde olacaktır.

[66] Buhârî, İlm 33, Rikâk 51

[67] Buhârî, Tevhîd 36; Müslim, Îmân 84; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 19/196.

[68] Buhârî, Tevhîd 19, 36; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 19/196; İbn-i Mâce, Zühd 37

[69] Bkz. Buhârî, Tevhîd 36; Müslim, Îmân 83; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned (4391, 18246)

[70] Nûr Sûresi 24/22

[71] Bezzâr, Müsned 16/94, 17/192

[72] Buhârî, Îmân 35; Tarîh 5/137. Geniş bilgi için bkz. Aynî, Umde 1/274 vd.

[73] Bkz. Buhârî, Kader 1

[74] İbn-i Hibban, Sahîh 3/210

[75] Mutaffifîn Sûresi 83/14

[76] Buhârî, Îman 39; Müslim, Musâkât 20; Tirmizî, Buyû’ 1

[77] Bkz. Beyhakî, Sünen 4/16; İbn-i Kesîr, Bidâye 4/191

[78] Yûnus Sûresi 10/90

[79] Buhârî, İlim 38, Cenâiz 34; Müslim, Îmân 27, Zühd 16; Tirmizî, Fiten 70; Ebû Dâvûd, İlim 4; İbn-i Mâce, İftitâh 4

[80] Bkz. Buhârî, Târîh 1/25; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 5/200; Beyhakî, Delâil 4/297; İbn-i Kesîr, Bidâye 4/222

[81] Benzer rivayetler için bkz. Buhârî, Cihâd 102, 143; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 4

[82] Aksi halde biz, sevap kazanıyoruz zannıyla farkına varmadan bir fitnenin tarafı olur ve mevcut sevabımızı da kaybetmekle karşı karşıya kalırız. Efendimiz’in beyanlarına göre, Müslümana sebbetmenin fısk, onunla savaşmanın ise küfür olduğunu unutmamamız gerekmektedir. Tâbiîn’in büyük imamlarından Ebû Vâil’e, o günlerde ortaya çıkan ve keyiflerine göre bir din anlayışı ortaya koymaya çalışan “Mürcie” hakkında soru sorulduğunda, doğrudan bu nebevî ikazı söylemiş ve başka bir kelama ihtiyaç duymamıştır. Bkz. Buhârî, Îmân 36; Edeb 44; Fiten 8; Müslim, Îmân 116; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 5/181. Ayrıca bkz. Tirmizî, Birr 51; Îmân 15; Nesâî, Tahrîm 27; İbn-i Mâce, Mukaddime, 7, 9; Fiten 4

 http://www.zaman.com.tr/yorum_la-ilahe-illallah-diyen-cennete-girer-mi_2073290.html

31 Mart 2013 Pazar

EN BÜYÜK LÜTUF: HİDAYET

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehayâ) sabah-akşam tekrar ettiği dualardan biri, “Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliğiyle beraber başkalarına muhtaç olmayacak kadar rızık istiyorum” niyazıdır.


                                                                                                      Prof. Dr. Osman Güner

Allah Resûlü (s.a.s.), aralarında Abdullah b. Amr’ın (r.a.) da bulunduğu bir grup sahabeyle birlikte Ka’be’yi tavaf ediyordu. Tavaf bitince Beytullah’ın karşısına geçerek onu bir müddet süzdü ve sonrasında fem-i güherlerinden şu ifadeler dökülüverdi: “(Ey Kâbe!) Sen ne güzelsin ve senin kokun ne güzel! Sen ne büyüksün ve senin kudsiyetin ne büyük! Muhammed’in canı (kudret) elinde olan (Allah)'a yemin ederim ki, mü’minin kudsiyeti (ve saygınlığı) Allah katında senin kudsiyetinden daha yüksektir; malı da canı da hürmete layıktır; mü’min hakkında ancak hüsnü zan besleriz.” (İbn Mâce, Fiten 2)

Resûl-i Ekrem (s.a.s.) bu ifadeleriyle, Kâbe’nin kudsiyeti ile “mü’minin saygınlığı” arasında bir mukayese yapmayı değil, yüce Yaratıcı’nın varlığını ve yaratılış gayesini idrak etmiş, Rabbine boyun eğerek hidâyete ermiş mü’min bir kulun Allah katındaki saygınlığına dikkat çekmeyi murad etmiştir. İman edip Yaratan’ın kulu olduğunu idrak etmiş bir insan, elbette en yüce varlık olma şeref ve payesini kazanmış olmaktadır. İmanın ona kazandırdığı bu şeref, başka hiçbir şekilde elde edilemez. Bu şerefe nail olmuş bahtiyarlar zümresine de ancak hürmet edilir ve her hâlükarda hüsnü zan beslenir. Hidâyete ermiş bir mü'minin misali, tıpkı bir dağ kütlesinden bin bir güçlükle çıkarılıp işlenen altın madenine benzer ki, işlenmeden önce taştan, topraktan farkı yokken, işlendikten sonra değeri kat kat artmış ve kıymetini bilenlerce büyük bir beğeniyle vitrinleri süsleyen en nadide mücevher haline gelmiştir. Efendimiz’in (s.a.s.) sözlerinde ifade buyurulduğu gibi, imanla hidâyete ermiş bir insanın kazandığı değer de tıpkı bunun gibidir.

Hidâyet Nedir? 

Hidâyet, “doğru yola gitmek, doğru yolu göstermek” manasına mastar, “doğru yol, kılavuzluk ve rehberlik” anlamına da isim olarak kullanılır. Istılah olarak ise, “mahiyet itibariyle tertemiz, dupduru ve lekesiz yaratılmış insanın küfür, şirk ve sapıklıklardan kurtularak İslâm’ın aydınlık yoluna girmesi” demektir.

Hidâyet, hüdâ, hedy, hâdî, mühtedî ve ihtidâ gibi türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de en çok zikredilen kavramlardan biridir. Kur’ân-ı Kerim’deki ıstılahları inceleyen meşhur el-Müfredât adlı eserin müellifi Râgıb İsfahânî, hidâyeti, “özellikle ilahî emirlere muhatap olan insana
‘lütufla, iyilik ve yumuşaklıkla’ Hakk'ın yolunu gösterme” şeklinde tarif eder. Bu tarif, Kur’ân’da İslâm’ı tebliğ metodunun açıklandığı “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve (gerektiğinde) onlarla en güzel şekilde mücadele et!” (Nahl Sûresi, 16/125) ayetinin muhtevasını çağrıştırmaktadır. Buna göre hidâyet, sadece “iletmek” anlamında nötr bir kelime değildir; birkaç istisna dışında, müspet manada kullanılır ve bizatihi “doğru yol ve doğruluk” anlamına gelir. Nitekim zıttı ‘dalâlet’ olup, ‘doğru yoldan sapmayı’ ifade eder.

Hidâyet kavramı Kur’ân-ı Kerim’de umumiyetle Cenâb-ı Hakk’a (c.c.) izâfe edilmekle birlikte, ilâhî vahiylere, peygamberlere, meleklere, fert olarak insana ve ümmetlere de nispet edilmektedir. Hidâyet, Kur’ân’da “Doğrusu, insanlar için kurulan ilk ibadet evi, elbette Mekke’deki, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe’dir” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/96) ayetiyle Kâbe’ye izâfe edilmekte; diğer bir kısım ayetlerde de ilâhî talimata uymadıkları için helak edilmiş geçmiş milletlerin acıklı halleri hidayetle alakalı olarak nazara verilmekte ve bundan ders çıkarılması öğütlenmektedir: "Önceki sahiplerinden sonra dünya mülküne vâris olanlar hâlâ şu gerçeği anlamadılar mı ki, eğer dilemiş olsaydık kendilerini de günahları sebebiyle musîbetlere uğratırdık?" (A’râf Sûresi, 7/100; bkz. Tâhâ Sûresi, 20/128)

Mutlak Hidâyet Sadece Allah’a (c.c.) Aittir

Mutlak manada kuluna hidâyeti bahşeden Mevlâ-yı Zülcelâl’dir. Hâlik-ı Zülcemâl’in en güzel isimlerinden biri ‘Hâdî’dir, yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan, onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necât (kurtuluş) yolunu gösterip açıklayan, kullarından dilediğini tevhid nuruyla müşerref kılan ve dilediğini dosdoğru yola hidayet edendir.
(Tâhâ Sûresi, 20/50) Aynı şekilde, yeni doğan bir yavruya memeyi tutmasını, yumurtadan çıkar çıkmaz civcive daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını idrak ettiren, hasılı her canlıya en uygun şartlarda hayatını idame etme istidadını ilham eden O Hâdi-i Mutlak’tır.

Büyük lügat âlimi İsfahânî, Kur’ân-ı Kerim’deki hidâyet kavramını, ayetlerin müşterek muhtevası çerçevesinde gruplandırarak, Hâkim-i Mutlak’ın insanlara hidâyet bahşetmesinin dört merhalede olacağını ifade eder:1 Buna göre birincisi, bütün mahlukatı, hayatlarını idame ettirebilmeleri için akıl ve idrak yetenekleriyle donatıp bu sayede elde ettikleri zarûrî bilgilerle hidâyet bahşetmesi (umûmî hidâyet): “Yaratıp düzene koyan, takdir edip yol gösteren O’dur.” (A’lâ Sûresi, 87/2-3) İkincisi, kılavuzluk için peygamber ve kitaplar göndermek suretiyle Hakk’ın yolunu göstermesi: “Onları (elçileri), emrimizle insanlara doğru yolu gösteren önderler yaptık.” (Enbiyâ Sûresi, 21/73) ve “Hakikaten bu Kur’ân, en doğru yola iletir.” (İsrâ Sûresi, 17/9). Üçüncüsü, kendi iradesiyle hidâyeti kabul edenlere tevfîk lütfetmesi, hidâyete muvaffak kılması (husûsî hidâyet): “Allah doğru yolda gidenlerin hidâyetlerini artırır ve onları takvâya erdirir.” (Muhammed Sûresi, 47/17) Dördüncüsü de, rahmetiyle muamele ettiği kullarını Cennet'le mükâfatlandırması: “Müminler (Cennet'te) hamd ve şükür duygularıyla dopdolu olarak, ‘Bizi dünyada iken bahşettiği hidayetle bu nimetlere erdiren Allah’a hamdolsun. Allah bizi doğru yola erdirmemiş olsaydı, biz kendiliğimizden bu yola asla ulaşamazdık.’ derler.” (A’râf Sûresi, 7/43).

Nihaî planda hidayet de dalâlet de ancak Allah’ın elindedir ve bunların vücut bulmaları Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yaratmasına bağlıdır. Kur’ân-ı Kerim buna bütün açıklığıyla işaret etmektedir. Şöyle ki: “Allah kime hidâyet verirse o hidayete erer. Kimi de dalâlette bırakırsa, artık onu irşad edecek bir mürşid bulamazsın.” (Kehf Sûresi, 18/17) Bu ifadeler gösteriyor ki, her ne kadar kulun tercihte bulunma ve mübaşeret etme gibi cüz'î iradesiyle gerçekleştirebileceği fiiller bulunsa da, neticede hidâyet ve dalâlet ancak Allah’ın (c.c.) yaratmasıyla varlık sahasına çıkmaktadır. O halde “Allah kime hidâyet murad ederse, onun gönlüne hidayet şuaları akar ve sonra da o gönülde karar kılar. Kimi de sapıklığa sürüklemek murad ederse, bütün vâiz ve hatipler onu kurtarmak için bir araya gelseler, onun imdadına koşsalar, ona anlatılacak her şeyi anlatsalar, tebliğ sevabını alsalar bile, o şahsın sapıtmasını önleme adına hiçbir şey yapamazlar. Çünkü onun hidâyete erme liyâkatı selbolmuştur. Artık ne yapılırsa yapılsın hiçbir faydası yoktur.

Burada şu hususu da nazardan uzak tutmamak gerekmektedir. Hidâyet ve dalâleti Allah yaratır; ancak itibarî dahi olsa, onları mevcut iradenin istek ve talebi üzerine yaratır. Kul ister, Hâdî ve Mudill isimleriyle müsemma olan Allah (c.c.) da, hidâyet ve dalâleti yaratıverir. Dolayısıyla sapıtanın kendisi yine bizzat kul olur. Onun içindir ki biz, kıldığımız her namazda, Fatiha Sûresini okurken Cenâb-ı Hakk’a dua edip yalvarır ve “Allah’ım bizi mağdûb (gadaba uğramış) ve dâllînin (sapıtmışların) yoluna sürükleme.” (Fatiha Sûresi, 1/7) diye niyaz ederiz.” 2 Dolayısıyla her ne kadar hidayet Allah’ın (c.c.) yaratmasına bağlı olsa da, onun dünyada insanı emniyet ve itminana ulaştırması, ahirette de kurtuluşa vesile olması, insanların kendi hür iradeleriyle ortaya koyacakları tavır ve davranışlara bağlı kılınmıştır.

Netice olarak “Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz.” (İnsan Sûresi, 76/30); “Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola iletir.” (Müddessir Sûresi, 74/31) fehvasınca kimse, O’nun dilediğinden başkasını dileyemez. O’nun saptırdıklarını hidayete erdiremez, O’nun hidayete erdirdiklerini de saptıramaz. Hidâyet meselesinde de işin çoğu O’na (c.c.) aittir. Bize ait olan o kadar cüz’î, o kadar küçüktür ki, bunları görmezlikten gelerek, olan şeylerin bütününe sahip çıkmamız, Allah’a karşı suiedeb ve cüretkârlıktan başka bir şey değildir. 3

Resûl-i Ekrem’in (s.a.s.) Hidâyet Konusundaki

Azmi ve İştiyakı


Yüce Allah kullarına hakkı, hakikati göstermek için lütfuyla gönderdiği vahiyleri ve peygamberleri hidayetine vesile kılmıştır. Allah Resûlü (s.a.s.) de yirmi üç yıllık risâleti boyunca hidayete vesile olmak için olağanüstü bir gayret göstermiştir. O’nun bu gayreti Kur’ân-ı Kerim’de,
“Resûlüm! Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendini harap edeceksin.” (Şuarâ Sûresi, 26/3) diye ifade edilmektedir. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) kendisine tevdi edilen bu vazifeyi yerine getirmekten başka bir şey düşünmüyor; O’na ne açlık, ne susuzluk, ne maruz kaldığı muameleler ve ne de işkenceler rahatsızlık veriyordu. O’na rahatsızlık veren, uykularını kaçıran, kendini helak edecek noktaya getiren tek şey vardı, o da, Allah’ın dinini insanlara anlatması, Allah’ın lütfuyla insanların bu Din’e inanmaları ve hidayete ermeleriydi.

Efendimiz’in (s.a.s.) Rabbine yönelip O’ndan istekte bulunurken sabah akşam okuduğu duasında şu dört hususa dikkat çektiğini görüyoruz: “Allahım, Senden hidayet, takva, iffet ve insanlara muhtaç olmayacak kadar zenginlik istiyorum.” (Müslim, Zikr 72,78). Allah Resûlü’nün sık sık yaptığı bu duasında “hüdâ”yı istemesini şöyle değerlendirmek mümkündür: Efendimiz’in “hüdâ”dan kastı “Lâ ilâhe illallah” hakikatidir. Nitekim O, bir hadislerinde “İmanınızı sık sık ‘Lâ ilâhe illallah’la yenileyin” (İbn Hanbel, Müsned, 2/359) buyurmaktadır. İnsan için zaman, mekân ve kendi atomları her an değiştiğinden o da maddesi itibarıyla her gün âdeta farklı bir şahıs olmaktadır ve her gün, ihya edilmemiş bir zamana, ölü bir mekâna girmekte ve henüz tenevvür etmemiş ölü bir kısım zerreler onun vücuduna girmektedir. Öyleyse insan, her an “Lâ ilâhe illallah” demek suretiyle “Allahım, Senden hidayet talep ediyor ve şahsî dünyamı aydınlatmanı istiyorum” duygu ve düşüncesi ile imanda yenilenmeye talip olmalıdır. 4

Allah Resûlü, risalet vazifesiyle şerefyâb olunca, “Önce en yakın akrabanı uyar.” (Şuarâ Sûresi, 26/214) emr-i ilahîsi gereği, yakın akrabalarına evinde yemek vermiş, onlara kendisinin Allah’ın Elçisi olduğunu bildirmiş ve kendilerini Allah’ın varlığını ve birliğini kabule davet etmişti. (İbn Hanbel, Müsned, 1/159) Yine bir defasında Safa tepesine çıkarak oradan Kureyş’e seslenmiş ve her bir kabilenin ismini anarak onları Allah’ın azabına karşı uyarmış ve hidayete ermeleri için çağrıda bulunmuştu. (Müslim, İman 355) Görülüyor ki, Efendimiz ilahî ferman gereğince öncelikle kendi akrabalarının hidayete ermelerini istemişti.

Allah Resûlü’nün amcası Ebû Tâlib, kırk yılı aşkın bir zaman O’nu himaye etmiş bir insandı. Mekke müşrikleri O’na ilişmek istediklerinde, aşılmaz bir sur gibi karşılarında önce onu bulurlardı. Ebû Tâlib, nübüvvetin üzerinden on yıl kadar bir zaman geçmiş olmasına rağmen hidayete ermemişti. Artık ölüm döşeğinde, son anlarını yaşamaktaydı. Allah Resûlü’nün, kendisine bunca iyiliği dokunmuş baba yadigarı amcasının ötelere imansız gitmesine gönlü razı olmuyordu. Fırsat buldukça yanına gelerek ısrarla ‘Lâ ilâhe illallah’ demesini istiyor ve “Böyle de ki, sana ahirette şefaat edeyim.” diyordu. Lâkin Ebû Tâlib, o sırada orada bulunan müşriklerin diline düşmekten çekinerek bu telkinlere müspet bir karşılık vermemiş ve son nefesinde “Abdulmuttalib’in dini üzere” diyerek hidayete erme fırsatını kaçırmıştı. Efendimiz bu tablo karşısında çok üzülmüştü. Hıçkırıklarını tutamamış, hüngür hüngür ağlayarak “Men edilmediğim sürece senin için istiğfar edeceğim.” demişti. Ancak bu hadisenin hemen akabinde inen şu ayet, O’nu sinesindeki bu ıstıraptan men etmişti: “(Kâfir olarak ölüp) Cehennem ehli oldukları, açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah’a) ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de inananlara.” (Tevbe Sûresi, 9/113).

Efendimiz’in (s.a.s.), en yakınındaki amcasının hidayete kavuşması için gösterdiği bu iştiyak ve azmin, Allah’ın (c.c.) izni ve meşieti olmadıkça bir netice hâsıl etmediği görülmüştür. Yüce Allah, en sevgili kulu ve elçisine insanları hidayete erdiren yegâne iradenin Kendi İradesi olduğunu, Resûlüne düşen vazifenin yalnızca hidayet yolunda mübaşeret ve vesile olmakla sınırlı kalacağını şöyle ifade buyurmuştur: “(Ey Muhammed) gerçekten sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, bilakis Allah dilediğine hidâyet verir. Hidayete erecek olanları en iyi O bilir.” (Kasas Sûresi, 28/56) Efendimiz, nübüvvetin sonraki merhalelerinde hidayet konusunda kendisine düşen vazifenin şuurunda olduğunu şöyle dile getirmiştir: “Ben tebliğ ve davet edici olarak gönderildim. Hidayet meselesinde benim hiçbir müdahalem ve salahiyetim söz konusu değildir. Şeytan da bâtılı süslü göstermek ve sizi azdırmak için gönderilmiştir. (Unutmayın ki) Onun da dalâlet hakkında bir söz ve salahiyeti yoktur.” 5

Resûlüllah (s.a.s.) dinin tebliğinde o kadar harîsti ki, hak ve hakikatin anlatılmadığı tek bir kimsenin dahi kalmasını istemiyordu. İslâm’ı neşretmek ve hidayete giden yolları aralamak maksadıyla her fırsatta insanlarla buluşuyor, onlara Allah’a imanı ve teslimiyeti anlatıyordu. Nitekim nübüvvetin 10. senesinde yanına Zeyd b. Hârise’yi de alarak Tâif’e gitmişti. Allah Resûlü’nün iman ve hidayete davet ettiği Tâifliler, O’na karşı çok çirkin ve insanlık dışı bir tavır sergilediler. Ayakları kan revan içinde kalan Nebî (s.a.s.), Utbe b. Rebia’nın bağına sığınmak zorunda kalmıştı. Buna rağmen O’nda yılmayan bir azim, kırılmayan bir şevk ve tükenmeyen bir ümit vardı. Yüce Mevlâ, âlemlere rahmet olarak gönderdiği Elçisi’ne bu çirkinliği reva gören Tâiflilerin helaki için vazifeli bir melek göndermiş ve dilemesi halinde başlarına azap yağdıracağını bildirmişti. Efendimiz (s.a.s.), kalbleri katılaşmış bu taş yürekli insanların soyundan istikbalde Allah’a iman edecek tek bir kimsenin bulunabileceği ümidiyle helak olmalarına razı olmamış ve küfrün bataklığındaki bu insanları hidayete erdirmesi için Rabbi’ne dua ve niyazda bulunmuştu. (Buhârî, Bed’u’l-halk 7)

Allah Resûlü (s.a.s.), insanları hidayete erdirmesi için Rabbine dua dua yalvarır ve kendisini muvaffak kılmasını isterdi. Yemen’in Devs kabilesine mensup Tufeyl b. Amr, Mekke’ye gelerek İslâm’ı kabul etmişti. Mekke’ye ikinci kez geldiğinde, kavminden gördüğü eziyetlerden dolayı Nebî (s.a.s.)’a şikayetçi olmuş ve onlar hakkında beddua etmesini istemişti. Resûl-i Ekrem dua için ellerini kaldırmış, bu esnada orada bulunanlar: “Devsliler yandı.” demişlerdi. Âlemlere rahmet olan Kutlu Nebî: “Allahım, Sen Devs’e hidayet nasip et ve onları İslâm ile müşerref kıl!” diye hidayet için dua etmiş ve Tufeyl’e (r.a.) de: “Sen yumuşak bir üslupla tebliğine devam et.” talimatını vermişti. Hz. Tufeyl kavmine döndüğünde, bu duanın bereketiyle çok güzel neticeler elde etmişti. (Buhârî, Meğâzî 77) Nitekim en çok hadis rivayet eden sahabi olarak tanıdığımız Hz. Ebû Hüreyre, Tufeyl’in (r.a.) kılavuzluğu sayesinde bir rivayete göre Mekke döneminde iken hidayete kavuşmuştu. 6

Resûl-i Ekrem (s.a.s.), insanların hidayete ermelerine vesile olabilmenin, onlara güzellikle muameleden, kolaylık göstermekten, sert ve haşin tavırları terk etmekten, muhataba değer vermekten, ülfet ve yakınlaşma tesis etmekten, tatlı ve yumuşak bir üslupla gönüllere hitap etmekten, müşterek noktaları yakalamaktan ve hediyeler vererek kalıcı dostluklar kurmaktan geçtiğini biliyor ve beşerî münasebetlerde bu kaidelere uymaya itina gösteriyordu. 7 Bu konuda ashabına da tavsiyelerde bulunuyor ve gerektiğinde onları yumuşak bir üslupla uyarıyordu. Zira başkalarının hidayetine vesile olacak kimsenin insanî ilişkilerde en güzel ahlakî erdemleri bizzat yaşayarak temsil etmesi çok büyük önem arz ediyordu. Nitekim Allah Resûlü, Yemen halkının isteği üzerine, onlara ashabın en mümtaz muallimlerinden Muaz b. Cebel’i gönderirken, “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhârî, İlim 12) tavsiyesinde bulunmuştu. Ahalisi Hıristiyan olan bu bölge insanlarının hidayetine vesile olacak usûlü de ona şöyle bildirmişti: “Yemen halkını önce Allah’tan başka ilah olmadığını, Muhammed’in de Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu kabule çağır! Bunu kabul etmeleri halinde beş vakit namaza, bunu da kabul etmeleri halinde mallarının en seçkinlerinden olmamak üzere belli miktarda zekât vermeye çağır!” (Müslim, İman 29) Efendimiz (s.a.s.) bu tavsiyeleriyle, insanların hidayetine vesile olabilmek için tedriciliğe ehemmiyet verilmesi ve en güzel kılavuzluğun sergilenmesi gerektiğine işaret etmektedir.

Azim, sabır ve kararlılıkla hedefe kilitlenip neticeyi Allah’tan (c.c.) beklemek, hidayete vesile olma hususunda muvaffakiyet için olmazsa olmaz bir prensiptir. Bu konuda Allah Resûlü’nün hayatı eşsiz örneklerle doludur. Hakem b. Keysân savaşlardan birinde esir alınmış ve Resûl-i Ekrem’e getirilmişti. Efendimiz ona İslâm’ı arz etmiş, fakat o bunu kabul etmemişti. Nebî (s.a.s.) teklifini ısrarla sürdürmüş ve onun hidayetine vesile olmak istemişti. Öyle ki, Hz. Ömer, Hakem’in Resûlüllah’ın davetine karşı gösterdiği bu menfi tavır karşısında dayanamamış ve bir an önce onun boynunun vurulmasını istemişti. Allah Resûlü buna rağmen Hakem’i ikna etmek için davetine devam etmiş ve nihayet Allah (c.c.) Hakem’e (r.a.) hidayet nasip etmişti. Resûlü Ekrem ashabına dönerek: “Biraz önce size uymuş olsaydım onu öldürecektim ve o da cehennemlik olacaktı.” buyurmuş ve daha sabırlı olmaları gerektiğini ima etmişti. Hz. Ömer’in ifadesiyle, Hakem b. Keysân (r.a.) hakikaten ihlaslı bir Müslüman olmuş ve Allah (c.c.) yolunda pek çok cihada iştirak etmişti. 8

Hidâyete Vesile Olmanın Mükâfatı

Yüce Allah, kulun mübaşereti ve sebeplere sarılması neticesinde hidayete giden yolda muvaffakiyet lütfedecektir. Bu hususta kula düşen, sebepleri araştırmak, vesilelere sarılmaktır. Kur’ân-ı Kerim, hakka ve hakikate götürecek vesileler aranması konusunda şu teşvikte bulunur:
“Ey iman edenler, Allah’tan korkun. (Kur’ân ve kâinat kitabını mütalâa ile tanımaya çalıştığınız) Rabbinize karşı saygılı olun ve O’na yaklaşmaya vesile arayın!” (Mâide Sûresi, 5/35) Efendimiz (s.a.s.) de son nefeslerine kadar hidayet yolunda ashabına ve ümmetine rehberlik etmiştir. Sonraki devirlerde Nebî’nin (s.a.s.) varisleri olan Allah dostları, erenler ve âlimler farklı yollardan, değişik usullerle Rab’lerine yürümüşler, hakka ve hidayete giden yolda insanlara vesilelik ve kılavuzluk etmişlerdir.

Allah Resûlü, bir hayra vesile olan ve hidayete çağrıda bulunanı Allah katında büyük bir mükafatın beklediğini müjdelemektedir: “Kim hidayete çağrıda bulunursa, kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek ve tabi olanların sevaplarından da hiç bir şey eksilmeyecektir. Kim de dalalete davet ederse, kendisine tabi olanların günahları kadar günah ona verilecek ve tabi olanların günahlarından da hiç bir şey eksilmeyecektir.” (İbn Mâce, Sünnet 14) Yani hayra vesile olan bir müesseseye öncülük etmiş, katkıda bulunmuş veya gelecek nesillerin yetiştirilmesi için eğitim seferberliğine iştirak etmiş bir kimse, bütün bu sa’y u gayretinin neticesini bir gün mutlaka karşısında görecek ve amel defteri hiç kapanmayacaktır.

İnsanların hidayetine vesile olanlar da aynı şekilde dünyevî ve uhrevî mükafata nail olacaklar ve kazandıkları bu yüce vesilelik payesi onlar için tükenmeyen bir sermaye olacaktır. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.), Hayber’de muharebenin en kritik anlarında Hz. Ali’yi yanına çağırarak ona sancağı vermiş ve sonrasında çok önemli bir tavsiyede bulunmuştur: “Ey Ali, sen şimdi Hayberlilere iyice yaklaşıncaya kadar sükûnetle ilerle. Sonra onları İslâm’a davet et ve üzerlerine vâcip olan İslâmî esâsları onlara haber ver. Allah’a yemin ederim ki, senin irşadınla Allah’ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin kırmızı develere sahip olmandan” (Buhari, Megâzî 39) -bir başka vesileyle ifade buyurdukları gibi- “üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha kıymetli ve daha hayırlıdır!” (Hudarî, Nûru’l-Yakîn, s. 255) Bu da gösteriyor ki, Efendimiz’in işaret buyurduğu gibi, gönlünü Allah’ın rızasını kazanma ufkuna yöneltmiş bir mü’min sadece kendi kurtuluşu değil, adanmış bir ruhla bütün bir insanlığın kurtuluşu için çalışmayı kendisine vazgeçilmez büyük bir fazilet ve mesûliyet bilecektir. Öyle ki, ashabın bu husustaki fedakarlık ve gayretleri dillere destandır.

Netice-i kelâm, Yüce Mevlâ hidayeti her halükarda kendi izni ve dilemesine bağlamıştır. O (c.c.) dilemeden ve rıza göstermeden hiç kimsenin hidayet vermesi mümkün değildir. Ancak O’nun lütfu ve inayetiyle hidayete ermek mümkündür. Bununla birlikte Allah (c.c.) rahmeti ve lütfu gereği, gönderdiği peygamberleri, ilahî vahiyleri, Din’in mukaddeslerini ve sevdiği kullarını hidayetine birer vesile olarak kabul edeceği müjdesini vermiştir. Bu münasebetle Allah Resûlü (s.a.s.) de ömrü boyunca insanların hidayeti için olağanüstü bir gayret ve çaba göstermiştir; göstermiştir çünkü, bir insanın ebedî mutluluk veya azabı bu vazifeyi ifa ve liyakat keyfiyetine bağlı kılınmıştır.

Efendimiz (s.a.s.) insanların hidayete ermesi konusunda o kadar harîs davranmıştır ki, O’nun bu iştiyakı Allah tarafından,
“İnanmıyorlar diye nerdeyse kendini harap edeceksin.” diye tadil ve takdir edilmiştir. Zira hidayete erdirmek, Peygamber’in (s.a.s.) salahiyetinde değil, ancak Allah’ın (c.c.) mutlak iradesine bağlı ilahî bir lütuf ve tasarruftur. Resûlüllah’ın nazarında, bir insanın hidayetine vesile olmak, yeryüzündeki en değerli varlıktan daha kıymetli bir hadisedir. Allah Resûlü ashabını böylesine bir adanmışlık ruhu ve vazife şuuruyla terbiye etmiş ve onlara, yeryüzünde hakkı ve hidayeti (Din-i Mübin-i İslâm’ı) herkese ulaştırmaları ufkunu en yüce hedef olarak göstermiştir.

* oguner@yeniumit.com.tr

Ondokuz Mayıs Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi

Dipnotlar

1. Râgıb İsfahânî, el-Müfredât, “Hdy” maddesi.
2. M. Fethullah Gülen, Kader, s. 112
3. M. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler, 2/192
4. M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları, s. 171
5. Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/546
6. İbn Hacer, el-İsâbe fî Temyîzi's-Sahâbe, 3/287. Ebû Hüreyre'nin geç Müslüman olduğu ve buna rağmen çok fazla hadis rivayet ettiği yönündeki olumsuz iddia ve isnatların dayanaktan yoksun olduğu anlaşılmaktadır.”
7. Bkn. Ahmet Önkal, Rasûlüllah’ın İslâm’a Da’vet Metodu, s.150-195.
8. Kandehlevî, Hayâtu’s-sahâbe, 1/75-76.

29 Mart 2013 Cuma

SİZİN HİÇ BÖYLE BİR DOSTUNUZ OLDU MU?

A. Turan Alkan
t.alkan@zaman.com.tr

Daima düşünceliydi.Susması konuşmasından uzun sürerdi.Lüzumsuz yere konuşmaz; konuştuğunda ne fazla, ne eksik söz kullanırdı.

Dünya işleri için hiç kızmazdı. Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı.

Kötü söz söylemezdi.

Affediciliği tabii idi. İntikam almazdı.

Düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.

Kendisini üç şeyden alıkoymuştu: Kimseyle çekişmez, çok konuşmaz, boş şeylerle uğraşmazdı.

Umanı, umutsuzluğa düşürmezdi.

Hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı.

Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınar ve ne de ayıplardı. Kimsenin kusurunu araştırmazdı.

Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi.

Âdet üzere sarf edilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı. Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı.

Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi.

Bir toplulukta bulunduğu zaman bir şeye gülerlerse, o da güler; bir şeye hayret ederlerse, o da onlara uyarak hayret ederdi.

Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi.

Her zaman ağırbaşlıydı.

Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı.

Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı.

Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü; Ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilir, vakar ve sükûnetle rahatça yürürdü.

Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi.

Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak şöyle demişti: "Sen dünyada garip bir kimse yahut bir yolcu gibi ol!"

Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir hâletle dururdu.

Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayırt edilemezdi. Yemek seçmez, önüne ne konulursa yerdi.
 
Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı.

Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı.

Sabahları evinden çıkarken şöyle derdi: "İlâhî, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım."

Sıradan değildi; ama sıradan insanlar gibi yaşadı.

Sizin hiç böyle bir dostunuz oldu mu?

Aslında böyle bir dostumuz var; ki o, iki cihanda Efendimiz Muhammed Mustafa'dır (S.a.v).

t.alkan@zaman.com.tr

NOT: Bu metnin küçük bir hikâyesi şöyle: Metne esas teşkil eden Hadis-i Şerifleri, bundan on yıl kadar önce aziz dostum Prof. Dr. Hüseyin Akkaya derlemiş, şu fakir ise bir miktar düzenleyip birkaç sayfalık küçük bir risale türü çok sayfalı tebrik kartı haline getirmiş, eşe dosta göndermiştik.

Ne mutludur ki revaç buldu; elden ele, dilden dile gezdi, teksîr edildi. Kutlu Doğum Haftası'nı tebcîlen dikkatinize arzediyorum.

Efendimiz'e ve ona tâbi olanlara selâm olsun; Kutlu Doğum Haftanızı tebrik ederim.

 http://www.zaman.com.tr/ahmet-turan-alkan/sizin-hic-boyle-bir-dostunuz-oldu-mu_974659.html