Resûl-i
Ekrem Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehayâ) sabah-akşam tekrar ettiği
dualardan biri, “Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül
zenginliğiyle beraber başkalarına muhtaç olmayacak kadar rızık
istiyorum” niyazıdır.
|
Prof. Dr. Osman Güner
Allah
Resûlü (s.a.s.), aralarında Abdullah b. Amr’ın (r.a.) da bulunduğu bir
grup sahabeyle birlikte Ka’be’yi tavaf ediyordu. Tavaf bitince
Beytullah’ın karşısına geçerek onu bir müddet süzdü ve sonrasında fem-i
güherlerinden şu ifadeler dökülüverdi: “(Ey Kâbe!) Sen ne güzelsin ve
senin kokun ne güzel! Sen ne büyüksün ve senin kudsiyetin ne büyük!
Muhammed’in canı (kudret) elinde olan (Allah)'a yemin ederim ki,
mü’minin kudsiyeti (ve saygınlığı) Allah katında senin kudsiyetinden
daha yüksektir; malı da canı da hürmete layıktır; mü’min hakkında ancak
hüsnü zan besleriz.” (İbn Mâce, Fiten 2)
Resûl-i Ekrem (s.a.s.)
bu ifadeleriyle, Kâbe’nin kudsiyeti ile “mü’minin saygınlığı” arasında
bir mukayese yapmayı değil, yüce Yaratıcı’nın varlığını ve yaratılış
gayesini idrak etmiş, Rabbine boyun eğerek hidâyete ermiş mü’min bir
kulun Allah katındaki saygınlığına dikkat çekmeyi murad etmiştir. İman
edip Yaratan’ın kulu olduğunu idrak etmiş bir insan, elbette en yüce
varlık olma şeref ve payesini kazanmış olmaktadır. İmanın ona
kazandırdığı bu şeref, başka hiçbir şekilde elde edilemez. Bu şerefe
nail olmuş bahtiyarlar zümresine de ancak hürmet edilir ve her hâlükarda
hüsnü zan beslenir. Hidâyete ermiş bir mü'minin misali, tıpkı bir dağ
kütlesinden bin bir güçlükle çıkarılıp işlenen altın madenine benzer ki,
işlenmeden önce taştan, topraktan farkı yokken, işlendikten sonra
değeri kat kat artmış ve kıymetini bilenlerce büyük bir beğeniyle
vitrinleri süsleyen en nadide mücevher haline gelmiştir. Efendimiz’in
(s.a.s.) sözlerinde ifade buyurulduğu gibi, imanla hidâyete ermiş bir
insanın kazandığı değer de tıpkı bunun gibidir.
Hidâyet Nedir?
Hidâyet,
“doğru yola gitmek, doğru yolu göstermek” manasına mastar, “doğru yol,
kılavuzluk ve rehberlik” anlamına da isim olarak kullanılır. Istılah
olarak ise, “mahiyet itibariyle tertemiz, dupduru ve lekesiz yaratılmış
insanın küfür, şirk ve sapıklıklardan kurtularak İslâm’ın aydınlık
yoluna girmesi” demektir.
Hidâyet, hüdâ, hedy, hâdî, mühtedî ve
ihtidâ gibi türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de en çok zikredilen
kavramlardan biridir. Kur’ân-ı Kerim’deki ıstılahları inceleyen meşhur
el-Müfredât adlı eserin müellifi Râgıb İsfahânî, hidâyeti, “özellikle
ilahî emirlere muhatap olan insana ‘lütufla, iyilik ve yumuşaklıkla’
Hakk'ın yolunu gösterme” şeklinde tarif eder. Bu tarif, Kur’ân’da
İslâm’ı tebliğ metodunun açıklandığı “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel
öğütle davet et ve (gerektiğinde) onlarla en güzel şekilde mücadele et!”
(Nahl Sûresi, 16/125) ayetinin muhtevasını çağrıştırmaktadır. Buna göre
hidâyet, sadece “iletmek” anlamında nötr bir kelime değildir; birkaç
istisna dışında, müspet manada kullanılır ve bizatihi “doğru yol ve
doğruluk” anlamına gelir. Nitekim zıttı ‘dalâlet’ olup, ‘doğru yoldan
sapmayı’ ifade eder.
Hidâyet kavramı Kur’ân-ı Kerim’de
umumiyetle Cenâb-ı Hakk’a (c.c.) izâfe edilmekle birlikte, ilâhî
vahiylere, peygamberlere, meleklere, fert olarak insana ve ümmetlere de
nispet edilmektedir. Hidâyet, Kur’ân’da “Doğrusu, insanlar için kurulan
ilk ibadet evi, elbette Mekke’deki, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı
olarak kurulan Kâbe’dir” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/96) ayetiyle Kâbe’ye
izâfe edilmekte; diğer bir kısım ayetlerde de ilâhî talimata uymadıkları
için helak edilmiş geçmiş milletlerin acıklı halleri hidayetle alakalı
olarak nazara verilmekte ve bundan ders çıkarılması öğütlenmektedir:
"Önceki sahiplerinden sonra dünya mülküne vâris olanlar hâlâ şu gerçeği
anlamadılar mı ki, eğer dilemiş olsaydık kendilerini de günahları
sebebiyle musîbetlere uğratırdık?" (A’râf Sûresi, 7/100; bkz. Tâhâ
Sûresi, 20/128)
Mutlak Hidâyet Sadece Allah’a (c.c.) Aittir
Mutlak
manada kuluna hidâyeti bahşeden Mevlâ-yı Zülcelâl’dir. Hâlik-ı
Zülcemâl’in en güzel isimlerinden biri ‘Hâdî’dir, yani kendisini tanıma
yollarını kullarına gösterip tanıtan, onları Rubûbiyetini ikrar edici
kılan, necât (kurtuluş) yolunu gösterip açıklayan, kullarından
dilediğini tevhid nuruyla müşerref kılan ve dilediğini dosdoğru yola
hidayet edendir. (Tâhâ Sûresi, 20/50) Aynı şekilde, yeni doğan bir
yavruya memeyi tutmasını, yumurtadan çıkar çıkmaz civcive daneleri
toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını idrak ettiren,
hasılı her canlıya en uygun şartlarda hayatını idame etme istidadını
ilham eden O Hâdi-i Mutlak’tır.
Büyük lügat âlimi İsfahânî,
Kur’ân-ı Kerim’deki hidâyet kavramını, ayetlerin müşterek muhtevası
çerçevesinde gruplandırarak, Hâkim-i Mutlak’ın insanlara hidâyet
bahşetmesinin dört merhalede olacağını ifade eder:
1 Buna göre
birincisi, bütün mahlukatı, hayatlarını idame ettirebilmeleri için akıl
ve idrak yetenekleriyle donatıp bu sayede elde ettikleri zarûrî
bilgilerle hidâyet bahşetmesi (umûmî hidâyet): “Yaratıp düzene koyan,
takdir edip yol gösteren O’dur.” (A’lâ Sûresi, 87/2-3) İkincisi,
kılavuzluk için peygamber ve kitaplar göndermek suretiyle Hakk’ın yolunu
göstermesi: “Onları (elçileri), emrimizle insanlara doğru yolu gösteren
önderler yaptık.” (Enbiyâ Sûresi, 21/73) ve “Hakikaten bu Kur’ân, en
doğru yola iletir.” (İsrâ Sûresi, 17/9). Üçüncüsü, kendi iradesiyle
hidâyeti kabul edenlere tevfîk lütfetmesi, hidâyete muvaffak kılması
(husûsî hidâyet): “Allah doğru yolda gidenlerin hidâyetlerini artırır ve
onları takvâya erdirir.” (Muhammed Sûresi, 47/17) Dördüncüsü de,
rahmetiyle muamele ettiği kullarını Cennet'le mükâfatlandırması:
“Müminler (Cennet'te) hamd ve şükür duygularıyla dopdolu olarak, ‘Bizi
dünyada iken bahşettiği hidayetle bu nimetlere erdiren Allah’a
hamdolsun. Allah bizi doğru yola erdirmemiş olsaydı, biz kendiliğimizden
bu yola asla ulaşamazdık.’ derler.” (A’râf Sûresi, 7/43).
Nihaî
planda hidayet de dalâlet de ancak Allah’ın elindedir ve bunların vücut
bulmaları Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yaratmasına bağlıdır. Kur’ân-ı
Kerim buna bütün açıklığıyla işaret etmektedir. Şöyle ki: “Allah kime
hidâyet verirse o hidayete erer. Kimi de dalâlette bırakırsa, artık onu
irşad edecek bir mürşid bulamazsın.” (Kehf Sûresi, 18/17) Bu ifadeler
gösteriyor ki, her ne kadar kulun tercihte bulunma ve mübaşeret etme
gibi cüz'î iradesiyle gerçekleştirebileceği fiiller bulunsa da, neticede
hidâyet ve dalâlet ancak Allah’ın (c.c.) yaratmasıyla varlık sahasına
çıkmaktadır. O halde “Allah kime hidâyet murad ederse, onun gönlüne
hidayet şuaları akar ve sonra da o gönülde karar kılar. Kimi de
sapıklığa sürüklemek murad ederse, bütün vâiz ve hatipler onu kurtarmak
için bir araya gelseler, onun imdadına koşsalar, ona anlatılacak her
şeyi anlatsalar, tebliğ sevabını alsalar bile, o şahsın sapıtmasını
önleme adına hiçbir şey yapamazlar. Çünkü onun hidâyete erme liyâkatı
selbolmuştur. Artık ne yapılırsa yapılsın hiçbir faydası yoktur.
Burada
şu hususu da nazardan uzak tutmamak gerekmektedir. Hidâyet ve dalâleti
Allah yaratır; ancak itibarî dahi olsa, onları mevcut iradenin istek ve
talebi üzerine yaratır. Kul ister, Hâdî ve Mudill isimleriyle müsemma
olan Allah (c.c.) da, hidâyet ve dalâleti yaratıverir. Dolayısıyla
sapıtanın kendisi yine bizzat kul olur. Onun içindir ki biz, kıldığımız
her namazda, Fatiha Sûresini okurken Cenâb-ı Hakk’a dua edip yalvarır ve
“Allah’ım bizi mağdûb (gadaba uğramış) ve dâllînin (sapıtmışların)
yoluna sürükleme.” (Fatiha Sûresi, 1/7) diye niyaz ederiz.”
2
Dolayısıyla her ne kadar hidayet Allah’ın (c.c.) yaratmasına bağlı olsa
da, onun dünyada insanı emniyet ve itminana ulaştırması, ahirette de
kurtuluşa vesile olması, insanların kendi hür iradeleriyle ortaya
koyacakları tavır ve davranışlara bağlı kılınmıştır.
Netice
olarak “Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz.” (İnsan Sûresi,
76/30); “Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola
iletir.” (Müddessir Sûresi, 74/31) fehvasınca kimse, O’nun dilediğinden
başkasını dileyemez. O’nun saptırdıklarını hidayete erdiremez, O’nun
hidayete erdirdiklerini de saptıramaz. Hidâyet meselesinde de işin çoğu
O’na (c.c.) aittir. Bize ait olan o kadar cüz’î, o kadar küçüktür ki,
bunları görmezlikten gelerek, olan şeylerin bütününe sahip çıkmamız,
Allah’a karşı suiedeb ve cüretkârlıktan başka bir şey değildir.
3
Resûl-i Ekrem’in (s.a.s.) Hidâyet Konusundaki
Azmi ve İştiyakı
Yüce
Allah kullarına hakkı, hakikati göstermek için lütfuyla gönderdiği
vahiyleri ve peygamberleri hidayetine vesile kılmıştır. Allah Resûlü
(s.a.s.) de yirmi üç yıllık risâleti boyunca hidayete vesile olmak için
olağanüstü bir gayret göstermiştir. O’nun bu gayreti Kur’ân-ı Kerim’de,
“Resûlüm! Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendini harap
edeceksin.” (Şuarâ Sûresi, 26/3) diye ifade edilmektedir. Resûl-i Ekrem
(s.a.s.) kendisine tevdi edilen bu vazifeyi yerine getirmekten başka bir
şey düşünmüyor; O’na ne açlık, ne susuzluk, ne maruz kaldığı muameleler
ve ne de işkenceler rahatsızlık veriyordu. O’na rahatsızlık veren,
uykularını kaçıran, kendini helak edecek noktaya getiren tek şey vardı, o
da, Allah’ın dinini insanlara anlatması, Allah’ın lütfuyla insanların
bu Din’e inanmaları ve hidayete ermeleriydi.
Efendimiz’in
(s.a.s.) Rabbine yönelip O’ndan istekte bulunurken sabah akşam okuduğu
duasında şu dört hususa dikkat çektiğini görüyoruz: “Allahım, Senden
hidayet, takva, iffet ve insanlara muhtaç olmayacak kadar zenginlik
istiyorum.” (Müslim, Zikr 72,78). Allah Resûlü’nün sık sık yaptığı bu
duasında “hüdâ”yı istemesini şöyle değerlendirmek mümkündür:
Efendimiz’in “hüdâ”dan kastı “Lâ ilâhe illallah” hakikatidir. Nitekim O,
bir hadislerinde “İmanınızı sık sık ‘Lâ ilâhe illallah’la yenileyin”
(İbn Hanbel, Müsned, 2/359) buyurmaktadır. İnsan için zaman, mekân ve
kendi atomları her an değiştiğinden o da maddesi itibarıyla her gün
âdeta farklı bir şahıs olmaktadır ve her gün, ihya edilmemiş bir zamana,
ölü bir mekâna girmekte ve henüz tenevvür etmemiş ölü bir kısım
zerreler onun vücuduna girmektedir. Öyleyse insan, her an “Lâ ilâhe
illallah” demek suretiyle “Allahım, Senden hidayet talep ediyor ve şahsî
dünyamı aydınlatmanı istiyorum” duygu ve düşüncesi ile imanda
yenilenmeye talip olmalıdır.
4
Allah Resûlü, risalet
vazifesiyle şerefyâb olunca, “Önce en yakın akrabanı uyar.” (Şuarâ
Sûresi, 26/214) emr-i ilahîsi gereği, yakın akrabalarına evinde yemek
vermiş, onlara kendisinin Allah’ın Elçisi olduğunu bildirmiş ve
kendilerini Allah’ın varlığını ve birliğini kabule davet etmişti. (İbn
Hanbel, Müsned, 1/159) Yine bir defasında Safa tepesine çıkarak oradan
Kureyş’e seslenmiş ve her bir kabilenin ismini anarak onları Allah’ın
azabına karşı uyarmış ve hidayete ermeleri için çağrıda bulunmuştu.
(Müslim, İman 355) Görülüyor ki, Efendimiz ilahî ferman gereğince
öncelikle kendi akrabalarının hidayete ermelerini istemişti.
Allah
Resûlü’nün amcası Ebû Tâlib, kırk yılı aşkın bir zaman O’nu himaye
etmiş bir insandı. Mekke müşrikleri O’na ilişmek istediklerinde, aşılmaz
bir sur gibi karşılarında önce onu bulurlardı. Ebû Tâlib, nübüvvetin
üzerinden on yıl kadar bir zaman geçmiş olmasına rağmen hidayete
ermemişti. Artık ölüm döşeğinde, son anlarını yaşamaktaydı. Allah
Resûlü’nün, kendisine bunca iyiliği dokunmuş baba yadigarı amcasının
ötelere imansız gitmesine gönlü razı olmuyordu. Fırsat buldukça yanına
gelerek ısrarla ‘Lâ ilâhe illallah’ demesini istiyor ve “Böyle de ki,
sana ahirette şefaat edeyim.” diyordu. Lâkin Ebû Tâlib, o sırada orada
bulunan müşriklerin diline düşmekten çekinerek bu telkinlere müspet bir
karşılık vermemiş ve son nefesinde “Abdulmuttalib’in dini üzere” diyerek
hidayete erme fırsatını kaçırmıştı. Efendimiz bu tablo karşısında çok
üzülmüştü. Hıçkırıklarını tutamamış, hüngür hüngür ağlayarak “Men
edilmediğim sürece senin için istiğfar edeceğim.” demişti. Ancak bu
hadisenin hemen akabinde inen şu ayet, O’nu sinesindeki bu ıstıraptan
men etmişti: “(Kâfir olarak ölüp) Cehennem ehli oldukları, açıkça belli
olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah’a) ortak koşanlar için af
dilemek ne peygambere yaraşır ne de inananlara.” (Tevbe Sûresi, 9/113).
Efendimiz’in
(s.a.s.), en yakınındaki amcasının hidayete kavuşması için gösterdiği
bu iştiyak ve azmin, Allah’ın (c.c.) izni ve meşieti olmadıkça bir
netice hâsıl etmediği görülmüştür. Yüce Allah, en sevgili kulu ve
elçisine insanları hidayete erdiren yegâne iradenin Kendi İradesi
olduğunu, Resûlüne düşen vazifenin yalnızca hidayet yolunda mübaşeret ve
vesile olmakla sınırlı kalacağını şöyle ifade buyurmuştur: “(Ey
Muhammed) gerçekten sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, bilakis Allah
dilediğine hidâyet verir. Hidayete erecek olanları en iyi O bilir.”
(Kasas Sûresi, 28/56) Efendimiz, nübüvvetin sonraki merhalelerinde
hidayet konusunda kendisine düşen vazifenin şuurunda olduğunu şöyle dile
getirmiştir: “Ben tebliğ ve davet edici olarak gönderildim. Hidayet
meselesinde benim hiçbir müdahalem ve salahiyetim söz konusu değildir.
Şeytan da bâtılı süslü göstermek ve sizi azdırmak için gönderilmiştir.
(Unutmayın ki) Onun da dalâlet hakkında bir söz ve salahiyeti yoktur.”
5
Resûlüllah
(s.a.s.) dinin tebliğinde o kadar harîsti ki, hak ve hakikatin
anlatılmadığı tek bir kimsenin dahi kalmasını istemiyordu. İslâm’ı
neşretmek ve hidayete giden yolları aralamak maksadıyla her fırsatta
insanlarla buluşuyor, onlara Allah’a imanı ve teslimiyeti anlatıyordu.
Nitekim nübüvvetin 10. senesinde yanına Zeyd b. Hârise’yi de alarak
Tâif’e gitmişti. Allah Resûlü’nün iman ve hidayete davet ettiği
Tâifliler, O’na karşı çok çirkin ve insanlık dışı bir tavır
sergilediler. Ayakları kan revan içinde kalan Nebî (s.a.s.), Utbe b.
Rebia’nın bağına sığınmak zorunda kalmıştı. Buna rağmen O’nda yılmayan
bir azim, kırılmayan bir şevk ve tükenmeyen bir ümit vardı. Yüce Mevlâ,
âlemlere rahmet olarak gönderdiği Elçisi’ne bu çirkinliği reva gören
Tâiflilerin helaki için vazifeli bir melek göndermiş ve dilemesi halinde
başlarına azap yağdıracağını bildirmişti. Efendimiz (s.a.s.), kalbleri
katılaşmış bu taş yürekli insanların soyundan istikbalde Allah’a iman
edecek tek bir kimsenin bulunabileceği ümidiyle helak olmalarına razı
olmamış ve küfrün bataklığındaki bu insanları hidayete erdirmesi için
Rabbi’ne dua ve niyazda bulunmuştu. (Buhârî, Bed’u’l-halk 7)
Allah
Resûlü (s.a.s.), insanları hidayete erdirmesi için Rabbine dua dua
yalvarır ve kendisini muvaffak kılmasını isterdi. Yemen’in Devs
kabilesine mensup Tufeyl b. Amr, Mekke’ye gelerek İslâm’ı kabul etmişti.
Mekke’ye ikinci kez geldiğinde, kavminden gördüğü eziyetlerden dolayı
Nebî (s.a.s.)’a şikayetçi olmuş ve onlar hakkında beddua etmesini
istemişti. Resûl-i Ekrem dua için ellerini kaldırmış, bu esnada orada
bulunanlar: “Devsliler yandı.” demişlerdi. Âlemlere rahmet olan Kutlu
Nebî: “Allahım, Sen Devs’e hidayet nasip et ve onları İslâm ile müşerref
kıl!” diye hidayet için dua etmiş ve Tufeyl’e (r.a.) de: “Sen yumuşak
bir üslupla tebliğine devam et.” talimatını vermişti. Hz. Tufeyl kavmine
döndüğünde, bu duanın bereketiyle çok güzel neticeler elde etmişti.
(Buhârî, Meğâzî 77) Nitekim en çok hadis rivayet eden sahabi olarak
tanıdığımız Hz. Ebû Hüreyre, Tufeyl’in (r.a.) kılavuzluğu sayesinde bir
rivayete göre Mekke döneminde iken hidayete kavuşmuştu.
6
Resûl-i
Ekrem (s.a.s.), insanların hidayete ermelerine vesile olabilmenin,
onlara güzellikle muameleden, kolaylık göstermekten, sert ve haşin
tavırları terk etmekten, muhataba değer vermekten, ülfet ve yakınlaşma
tesis etmekten, tatlı ve yumuşak bir üslupla gönüllere hitap etmekten,
müşterek noktaları yakalamaktan ve hediyeler vererek kalıcı dostluklar
kurmaktan geçtiğini biliyor ve beşerî münasebetlerde bu kaidelere uymaya
itina gösteriyordu.
7 Bu konuda ashabına da tavsiyelerde
bulunuyor ve gerektiğinde onları yumuşak bir üslupla uyarıyordu. Zira
başkalarının hidayetine vesile olacak kimsenin insanî ilişkilerde en
güzel ahlakî erdemleri bizzat yaşayarak temsil etmesi çok büyük önem arz
ediyordu. Nitekim Allah Resûlü, Yemen halkının isteği üzerine, onlara
ashabın en mümtaz muallimlerinden Muaz b. Cebel’i gönderirken,
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhârî,
İlim 12) tavsiyesinde bulunmuştu. Ahalisi Hıristiyan olan bu bölge
insanlarının hidayetine vesile olacak usûlü de ona şöyle bildirmişti:
“Yemen halkını önce Allah’tan başka ilah olmadığını, Muhammed’in de
Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu kabule çağır! Bunu kabul etmeleri
halinde beş vakit namaza, bunu da kabul etmeleri halinde mallarının en
seçkinlerinden olmamak üzere belli miktarda zekât vermeye çağır!”
(Müslim, İman 29) Efendimiz (s.a.s.) bu tavsiyeleriyle, insanların
hidayetine vesile olabilmek için tedriciliğe ehemmiyet verilmesi ve en
güzel kılavuzluğun sergilenmesi gerektiğine işaret etmektedir.
Azim,
sabır ve kararlılıkla hedefe kilitlenip neticeyi Allah’tan (c.c.)
beklemek, hidayete vesile olma hususunda muvaffakiyet için olmazsa olmaz
bir prensiptir. Bu konuda Allah Resûlü’nün hayatı eşsiz örneklerle
doludur. Hakem b. Keysân savaşlardan birinde esir alınmış ve Resûl-i
Ekrem’e getirilmişti. Efendimiz ona İslâm’ı arz etmiş, fakat o bunu
kabul etmemişti. Nebî (s.a.s.) teklifini ısrarla sürdürmüş ve onun
hidayetine vesile olmak istemişti. Öyle ki, Hz. Ömer, Hakem’in
Resûlüllah’ın davetine karşı gösterdiği bu menfi tavır karşısında
dayanamamış ve bir an önce onun boynunun vurulmasını istemişti. Allah
Resûlü buna rağmen Hakem’i ikna etmek için davetine devam etmiş ve
nihayet Allah (c.c.) Hakem’e (r.a.) hidayet nasip etmişti. Resûlü Ekrem
ashabına dönerek: “Biraz önce size uymuş olsaydım onu öldürecektim ve o
da cehennemlik olacaktı.” buyurmuş ve daha sabırlı olmaları gerektiğini
ima etmişti. Hz. Ömer’in ifadesiyle, Hakem b. Keysân (r.a.) hakikaten
ihlaslı bir Müslüman olmuş ve Allah (c.c.) yolunda pek çok cihada
iştirak etmişti.
8
Hidâyete Vesile Olmanın Mükâfatı
Yüce
Allah, kulun mübaşereti ve sebeplere sarılması neticesinde hidayete
giden yolda muvaffakiyet lütfedecektir. Bu hususta kula düşen, sebepleri
araştırmak, vesilelere sarılmaktır. Kur’ân-ı Kerim, hakka ve hakikate
götürecek vesileler aranması konusunda şu teşvikte bulunur: “Ey
iman edenler, Allah’tan korkun. (Kur’ân ve kâinat kitabını mütalâa ile
tanımaya çalıştığınız) Rabbinize karşı saygılı olun ve O’na yaklaşmaya
vesile arayın!” (Mâide Sûresi, 5/35) Efendimiz (s.a.s.) de son
nefeslerine kadar hidayet yolunda ashabına ve ümmetine rehberlik
etmiştir. Sonraki devirlerde Nebî’nin (s.a.s.) varisleri olan Allah
dostları, erenler ve âlimler farklı yollardan, değişik usullerle
Rab’lerine yürümüşler, hakka ve hidayete giden yolda insanlara vesilelik
ve kılavuzluk etmişlerdir.
Allah Resûlü, bir hayra vesile olan
ve hidayete çağrıda bulunanı Allah katında büyük bir mükafatın
beklediğini müjdelemektedir: “Kim hidayete çağrıda bulunursa, kendisine
tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek ve tabi olanların
sevaplarından da hiç bir şey eksilmeyecektir. Kim de dalalete davet
ederse, kendisine tabi olanların günahları kadar günah ona verilecek ve
tabi olanların günahlarından da hiç bir şey eksilmeyecektir.” (İbn Mâce,
Sünnet 14) Yani hayra vesile olan bir müesseseye öncülük etmiş, katkıda
bulunmuş veya gelecek nesillerin yetiştirilmesi için eğitim
seferberliğine iştirak etmiş bir kimse, bütün bu sa’y u gayretinin
neticesini bir gün mutlaka karşısında görecek ve amel defteri hiç
kapanmayacaktır.
İnsanların hidayetine vesile olanlar da aynı
şekilde dünyevî ve uhrevî mükafata nail olacaklar ve kazandıkları bu
yüce vesilelik payesi onlar için tükenmeyen bir sermaye olacaktır.
Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.), Hayber’de muharebenin en kritik anlarında
Hz. Ali’yi yanına çağırarak ona sancağı vermiş ve sonrasında çok önemli
bir tavsiyede bulunmuştur: “Ey Ali, sen şimdi Hayberlilere iyice
yaklaşıncaya kadar sükûnetle ilerle. Sonra onları İslâm’a davet et ve
üzerlerine vâcip olan İslâmî esâsları onlara haber ver. Allah’a yemin
ederim ki, senin irşadınla Allah’ın bir tek kişiye hidâyet vermesi,
senin kırmızı develere sahip olmandan” (Buhari, Megâzî 39) -bir başka
vesileyle ifade buyurdukları gibi- “üzerine güneşin doğduğu her şeyden
daha kıymetli ve daha hayırlıdır!” (Hudarî, Nûru’l-Yakîn, s. 255) Bu da
gösteriyor ki, Efendimiz’in işaret buyurduğu gibi, gönlünü Allah’ın
rızasını kazanma ufkuna yöneltmiş bir mü’min sadece kendi kurtuluşu
değil, adanmış bir ruhla bütün bir insanlığın kurtuluşu için çalışmayı
kendisine vazgeçilmez büyük bir fazilet ve mesûliyet bilecektir. Öyle
ki, ashabın bu husustaki fedakarlık ve gayretleri dillere destandır.
Netice-i
kelâm, Yüce Mevlâ hidayeti her halükarda kendi izni ve dilemesine
bağlamıştır. O (c.c.) dilemeden ve rıza göstermeden hiç kimsenin hidayet
vermesi mümkün değildir. Ancak O’nun lütfu ve inayetiyle hidayete ermek
mümkündür. Bununla birlikte Allah (c.c.) rahmeti ve lütfu gereği,
gönderdiği peygamberleri, ilahî vahiyleri, Din’in mukaddeslerini ve
sevdiği kullarını hidayetine birer vesile olarak kabul edeceği müjdesini
vermiştir. Bu münasebetle Allah Resûlü (s.a.s.) de ömrü boyunca
insanların hidayeti için olağanüstü bir gayret ve çaba göstermiştir;
göstermiştir çünkü, bir insanın ebedî mutluluk veya azabı bu vazifeyi
ifa ve liyakat keyfiyetine bağlı kılınmıştır.
Efendimiz (s.a.s.) insanların hidayete ermesi konusunda o kadar harîs davranmıştır ki, O’nun bu iştiyakı Allah tarafından,
“İnanmıyorlar diye nerdeyse kendini harap edeceksin.” diye tadil ve
takdir edilmiştir. Zira hidayete erdirmek, Peygamber’in (s.a.s.)
salahiyetinde değil, ancak Allah’ın (c.c.) mutlak iradesine bağlı ilahî
bir lütuf ve tasarruftur. Resûlüllah’ın nazarında, bir insanın
hidayetine vesile olmak, yeryüzündeki en değerli varlıktan daha kıymetli
bir hadisedir. Allah Resûlü ashabını böylesine bir adanmışlık ruhu ve
vazife şuuruyla terbiye etmiş ve onlara, yeryüzünde hakkı ve hidayeti
(Din-i Mübin-i İslâm’ı) herkese ulaştırmaları ufkunu en yüce hedef
olarak göstermiştir.
* oguner@yeniumit.com.tr
Ondokuz Mayıs Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi
Dipnotlar
1. Râgıb İsfahânî, el-Müfredât, “Hdy” maddesi.
2. M. Fethullah Gülen, Kader, s. 112
3. M. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler, 2/192
4. M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları, s. 171
5. Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/546
6.
İbn Hacer, el-İsâbe fî Temyîzi's-Sahâbe, 3/287. Ebû Hüreyre'nin geç
Müslüman olduğu ve buna rağmen çok fazla hadis rivayet ettiği yönündeki
olumsuz iddia ve isnatların dayanaktan yoksun olduğu anlaşılmaktadır.”
7. Bkn. Ahmet Önkal, Rasûlüllah’ın İslâm’a Da’vet Metodu, s.150-195.
8. Kandehlevî, Hayâtu’s-sahâbe, 1/75-76.