Popüler Yayınlar

1915 OLAYLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1915 OLAYLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2013 Pazar

1915: Ermeniler ne yapmalı? - Etyen Mahçupyan

Etyen Mahçupyan


Varsayalım ki Türkiye devleti şu veya bu nedenle kendi geçmişiyle yüzleşmeyi ertelemeye devam etti, hatta bu geçmişi tümüyle tarih dışı bırakacak kadar özgüvenli hale geldi.
Bunun zararını tabii ki Türkiye toplumu görecek, içsel yalnızlaşmayı derinleşen bir travma olarak yaşayacak, özgürleşemeyecek ve devlet bağımlılığından kurtulamayacaktır. Ama varsayalım ki böyle oldu… Acaba Ermeniler ne yaşayacak, onları nasıl bir kimliksel çöküş bekleyecektir?

Çünkü kendi kimliğini bir başka öznenin iradesine bu denli bağımlı hale getiren bir siyasetin kendi özgür iradesini yitirmesi şaşırtıcı olmaz.

Böyle bir durumda Ermeniler ya gündelik hayatın çekiciliği içinde kendilerini avutacaklar, duyarsızlaşmaya, geçmişe yabancılaşmaya, köksüzleşmeye ve kültürel açıdan yoksullaşmaya meyledecekler; ya da sertleşme, yaşanan güne yabancılaşma, ruhsal canlılığı yitirme ve hastalanma eğilimi gösterecekler.

Akla doğal olarak Hrant'ın ‘zehirli kan' metaforu geliyor… Buradaki ‘zehir' kanın kendisi değil, o kanın bizim zihnimizde yeniden üretilmiş halidir. Bir başkasının kaderine olan bu bağlılık ancak bir kader birlikteliği de yaratılabilmiş ise sağlıklıdır, yaşanasıdır ve yapıcıdır.

Aksi halde ortada bir bağımlılık var demektir ve bunun sonuçları da manen öldürücüdür. Yüzyıl önce yığınlar halinde cismen ölen, ortadan kalkan, azalan bir kavmin, bu kez kendisini geçmişin failine bağımlı kılarak, onun yapısal duyarsızlığına mahkum olarak manen öldürmesi tek kelimeyle ‘yazık' bir durum…

Ermenilerin kendilerine normalliği hak görmesi gerekiyor. Bu tutum geçmişi unutmayı değil, ama farklı bir biçimde sahiplenmeyi ima etmekte.

Aynı şekilde bugünü elden kaçırmayan, geleceği ise bir başkasının iradesine terk etmeyen bir yaklaşıma ihtiyaç var. Bu bağlamda Ermenilerin yapması gerekenler üç farklı boyuta sahip:

Kendi geçmişine ve yasına yönelik yeni bir tavır, toplumsal ve zihinsel yapının serbestçe tartışmaya açılması ve yeni bir dünyanın ötekilerle birlikte kurulması çabasının parçası olunması.

Bugüne dek Ermenilerin kendi geçmişine ve yasına yönelik tavrı, başkalarının dikkatini çekmeyi hedefleyen bir mağduriyet dilinin geliştirilmesi şeklinde oldu.

Sadece siyasi söylem değil, neredeyse tüm sanat faaliyetleri tek bir konuya, 1915'e odaklandı. Öyle ki bu alanda sözü olmayan sanatçı ‘milli' olmaktan çıktı, kültürü temsil etmekten uzaklaştı.

Yaratıcılık tek bir noktada, ortak acının simgesi olan soykırımda yoğunlaştırıldı. Soykırım, Ermeni olmanın önkoşulu haline geldi…

Bugün artık yapılması gereken öncelikle acı ve yasın iç dünyaya doğru özgürce yol almasının sağlanması ve siyasetten bağımsız kılınmasıdır. Edebiyat ve sanatın son yüzyılın üretmiş olduğu ‘Ermeni' ile uğraşması, 1915'i bu ‘Ermeni'nin yoğrulmasına yaptığı dolaylı katkının içinden okuması gerekiyor.

Hayatın başkalarına siyasi mesaj vermeye adanmayacak kadar, derinlikli ve zengin Ermeni kültürünün ise bir ‘hesap sorma' ritüeline esir düşürülmeyecek kadar kıymetli olduğunun anlaşılması gerekiyor. Kısacası yitirilmiş olanı cümleleştirip klişeleştirmek değil, o yitirilene yeniden dokunmak gerekiyor…

İkinci boyut, Ermenilerin çoğul yapısının teslim edilmesine, sessizliğin sesinin duyulmasının sağlanmasına ilişkin… Milliyetçilik üzerinden ‘makbul' Ermeni üretme alışkanlığının zararları açık.

Bugün düğünlerde bile kahramanlık şarkıları söyleniyorsa, bunun bir dayanışmacı ruhu değil, bir kadim sahicilik olarak ‘ruhun' yitirilmiş olduğunu gösterdiğini idrak etmekte yarar var.

Toplumun kendi içinde farklılaşmasından korkmazken, zihniyetle de sahici bir yüzleşmeye hazır olmak lazım. Demokratlıktan ne denli uzak olduğumuzu, cemaatçi yapıdan ve gücün cazibesinden kurtulamadığımızı teslim etmek, en azından gelecek nesillerin yolunu açacak bir samimiyet kültürü üretmek gerek.

Nihayet üçüncü olarak, dışımızdaki dünyaya ve özellikle ‘Türklere' nesnel bir gözle bakmayı, değişeni görmeyi ve Türkiye toplumunu ideolojik kalıplara hapsetme kolaycılığından kurtulmayı öğrenmek durumundayız.

Bu topraklarda yaşanmakta olan devrimin anlamını Ermenilerin kavraması hiç de zor olmamalı. Türkiye kendi belleğini ararken, Ermenilerin o belleğe kapı açmamaları, Anadolu'yu bu ortak belleğin içinden tahayyül etmekten uzak durmaları düşünülemez. Geçmişi birlikte hatırlamak, geleceğin de birlikte inşa edilmesini mümkün kılar.

Bu süreçte kim soykırım demiş, kim dememiş önemini yitirir. Özgür ruhların diyarında gerçekler kendi dilini üretir ve herhalde bundan en az gocunacak olanlar da Ermenilerdir…

26 Nisan 2013 Cuma

1915: Türkiye ne yapabilir? (2)

Soykırım kavramı birçok ülke için bir Demokles kılıcı. Bu kelime ile yaftalanmanın gerçekten de korkutucu bir yanı var. Özellikle milliyetçi bir ideolojiye yatkınsanız, soykırım yapmış bir ülke olmanın sizi tarihin ikinci sınıf milletlerinden biri yaptığını düşünmemeniz mümkün değil.

Sanki dünya ‘milletleri’ arasında bir manevi güzellik yarışı var ve soykırım yapmış olmak bir ‘milleti’ telafisi olmayan biçimde tarihin karanlık sayfalarına göndermekte. Oysa Birleşmiş Milletler’in geçerli olan soykırım tanımını veri alacaksak, etrafta soykırım uygulamamış ‘millet’ bulma şansımızın çok az olduğunu görmekte yarar var.

Gerçekler acımasız: Eşitsiz güçlerin karşı karşıya olduğu her durumda, eşit güçlerin çatışmasında ise taraflardan birinin göreceli gücü belirli bir zaman ve mekan aralığında ele geçirdiğinde, ‘güçlü’ taraf diğerine soykırım girişiminde bulunmakta fazla tereddüt etmiyor.

Diğer yandan soykırım suçlamasının bir Demokles kılıcı olmasının ana nedeni, bu kavramın belirli bir tarihsel örneğin ardından üretilmesi ve hiçbir başka örneğin o olayın vahametiyle mukayese edilemeyecek olması. Nazi rejiminin Yahudilere ve Romanlara karşı uyguladığı sistematik kitlesel katliamın bir benzeri gerçekten de mevcut değil.

Yok etme işlemini bir mühendislik stratejisine oturtmuş, insani duyarlılığı ise tamamen denklem dışına çıkarmış başka örnek yok. Ne var ki elde tek bir kelime var ve tanımın genişliği de veri olunca, irili ufaklı her yok etme çabası ‘soykırım’ olarak adlandırılabiliyor.

Dahası katliama uğrayanlar da, kendilerine yapılanların görünür olmasını sağlamak ve mağduriyetlerine siyasi destek bulmayı kolaylaştırmak üzere, başlarına gelenin mutlaka ‘soykırım’ olarak görülmesini istiyorlar.

Ancak burada herhalde mağdurları kınayacak halde değiliz… Hele faillerin yaptıklarıyla yüzleşmekten kaçındıkları durumlarda, mağdurların kendi başlarına geleni olabildiğince keskinleştirme gayretleri sadece insani bir ihtiyaç olarak görülebilir.

Bu gözlemler Türkiye’nin niçin yıllardır aynı noktada tıkanıp kaldığını ve geçen sürede derinleşen bir psikolojik balçığa saplandığını anlatıyor. Bir yandan son derece haklı olarak Almanya’ya benzetilmek istemiyoruz… 1918’in millet meclisindeki tartışmalar, o dönemin yargı süreci ve medyada yayınlanan hatırat bile bunu kanıtlamaya yeterli.

Bırakalım milleti veya devleti, hükümetin, hatta İttihatçıların bile tümünü kapsamayan, ancak Teşkilat-ı Mahsusa ve yereldeki oportünist işbirlikçiler sayesinde yürütülmüş bir ‘siyasetten’ bahsediyoruz.

Ayrıca bu ‘temizlik’ hareketinin Almanya’dakinin aksine ırkçı bir ideolojik zemine oturmadığını, yok etmekten ziyade ‘azaltma’ hedefinin güdüldüğünü, ‘Türk milliyetçiliğinin’ bir servet devşirme fırsatçılığına kabuk yapıldığını biliyoruz.

Bütün bunlar Ermenilerin yaşadıklarını ve bu yaşananların onlar için anlamını değiştirmiyor. Ama Türkiye’ye bir fırsat sunuyor: Tarihe açık yüreklilikle bakmak ve bu sayede olanı kabul ederken yapılanı da Nazi örneğinden uzaklaştırmak.

Ama Türkiye bunu yapmadığı gibi, on yıllarca ‘asıl onlar bizi kesti’ veya ‘zaten ihanet etmişlerdi’ türünden sadece Türkiye’deki bazı eksik bilgili kişilere hitap edebilecek, ama dünya karşısında kendisini küçük düşüren bir söylem izledi.

Bu durum Ermeni diasporasının ‘soykırımı’ bayrak yapmasıyla sonuçlandı, çünkü doğal olarak şunu söylediler: “Türkiye’nin devam eden reddiyesi yapılan eylemin bilinçli olduğunun nişanesidir ve bu da yapılanın soykırım olduğunu ispatlar.”

Bütün bunlar olurken Türkiye, soykırım kavramını kullanmama aklını da gösteremedi. Bu kavramı anlamlı bulmadığını ve kullanmayacağını deklare ederek en azından 1915 için farklı bir dil üretilmesini belki sağlayabilirdi.

Ama nasıl bir akılsa, dünyada halen yaşanan her türlü katliam ‘soykırım’ olarak adlandırıldı. Ne var ki Bosna, Açe, Hocalı soykırım ise 1915’in soykırım olmama ihtimali yok…

Resmî ideoloji ve resmî vatandaşlık kimliği aslında Türkiye halkını entelektüel olarak iğdiş etmiş durumda. Yaşadıklarını daha 1918 yılında bile bütün teferruatıyla konuşabilen bir toplum, bunca yılı hafızasını yitirmiş halde, devletin ona verdiği ideolojik bastonla yürüyebilen bir engelli gibi geçirdi.

Toplumun kendi hayatı devletin dış politikasına malzeme olurken, hafızası da milliyetçi bir hukuk anlayışına çerez yapıldı. Şimdi bu yaşanmışlığın ve hafızanın topluma iade zamanı…

Türkiye’nin yapması gereken ilk iş bu… Başkaları istiyor diye değil. Kendi ruh sağlığına kavuşmak ve ‘millet’ olmak için.

1915: Türkiye ne yapabilir?

Malum yıldönümü kaçınılmaz olarak yine gündemde ve Türkiye yine aynı çaresizliğin pençesinde sıkışmış, neredeyse paralize olmuş gibi duruyor. 1915 yılında Osmanlı Ermeni milletine uygulanmış olan bilinçli azaltma ve imha politikası ile yüzleşmekte zorlanıldığı sürece, bu olay bir siyasi ve kimliksel malzeme olarak kullanılmaya devam edilecek.

1915 sadece Ermenilerin yaşadığı yıkımın anılması için değil, Türk kimliğinin horlanması ve aşağılanması için de kullanılıyor. Failler gerçek kişiliklerinden ve ideolojik yaklaşımlarından sıyrılıp tüm Türkleri ve tüm toplumu temsil etmeye başlıyorlar ve bu durum Türkiye'nin daha serinkanlı adımlar atmasını engelliyor. Ama başkalarını, yani Ermeni diasporasını veya yabancı ülke hükümetlerini suçlayarak bu durumdan kurtulmak mümkün değil.

Çünkü Türkiye'nin ve kendisini bu topraklara ait hisseden herkesin kaçamayacağı, başkasının sırtına yükleyemeyeceği bir sorumluluk var. 1915 yıldönümleri kaçınılmaz olarak her yıl gelecek olsa da, içinde olduğumuz çaresizlik kaçınılmaz değil. Türkiye'nin ve genelde ‘Türklerin' yapabilecekleri şeyler mevcut ve üstelik bunun psikolojik altyapısı yeterince hazır.

Her şeyden önce Türkiye toplumu artık çok daha özgüvenli… Geçmişi hatırlamak, suskunluğun sebep olduğu ezikliği aşmak istiyor. Bugün Anadolu'nun neresine giderseniz gidin, insanlar hiçbir gocunma olmadan size yaşananları, duyduklarını ve bildiklerini anlatmak istiyorlar. İkincisi ülkeyi etnik kimliklere mesafe alabilen bir hükümet yönetiyor.

Her türlü milliyetçilik ayaklar altına alınacaksa, herhalde İttihatçıların kaba milliyetçiliğini savunulacak bir değer olarak öne sürmek pek anlamlı olmaz. Üçüncüsü bu hükümetin dayandığı İslami duyarlılık çerçevesi, bu meseleyi çözebilmenin de en temel olanaklarından birini sağlıyor.

Çünkü tehcir sürecinde Ermenileri koruyup kollayan binlerce Müslüman ailenin dışında, merkezden gelen karara direnen onlarca Müslüman mülki amir bulunuyor. İlginç bir nokta bunun Ermeni cephesinde de bir farkındalığa karşılık gelmesi.

Yıllar önce Ermenistan'a bir gazeteci ziyaretinde, en milliyetçi parti olan Taşnakların ikinci başkanı bile “biz Türk milliyetçiliğine karşıyız, Müslümanlarla ve İslamiyet'le sorunumuz hiç olmadı” demişti. Madalyonun öteki yüzü de büyük ölçüde değişti.

Ermenistan Türkiye'nin soykırımı kabul etmesini bir şart olarak görmekten vazgeçmenin eşiğinde… Her yıl binlerce diaspora Ermeni'si buralara geliyor ve tamamen farklı bir ruh hali ve siyaset algısıyla geri dönüyor. Bütün bu gelişmeler yeni bir imkanın önünde durduğumuzun belirtileri…

Önümüzdeki dönem ‘soykırım' kavramının öneminin nispeten azaldığı, ancak o dönem yaşananların öneminin hızla arttığı bir dönem olacak. Soykırım sözcüğünden rahatsız olan Türkiye için iyi bir haber…

Ama eğer gerçeklerle samimi ve dürüst bir yüzleşmeye hazırsak. Bu gerçekler çok da karmaşık değil ve aslında günümüzün Kürt meselesine fazlasıyla benziyor:

Zamanın ruhuna uygun olan özgürlük ve eşitlik taleplerine direnen ve toplumu oyalamaya çalışan bir devlet, giderek kötüleşen iktisadi ve sosyal koşullara mahkum hale gelirken etnik kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğrayan bir kesim, bu kesimin içinden ayrılıkçı ve silahlı bir grubun çıkarak direniş mücadelesine başlaması, devletin o grubu bahane ederek belirli bir bölgede söz konusu kimlik sahiplerinin tümünü mağdur eden baskı politikaları uygulaması, silahlı grubun yabancı ülke istihbaratları ile ilişkiye geçerek kendini korumaya alması, bunun üzerine devletin daha da sertleşerek ‘kesin çözüm' peşine düşmesi ve o kimliği tüm ülkede belirli bir sürede sistematik olarak ‘kazımayı' hedeflemesi…

Bu sürece mesafe alarak, nesnel bir biçimde yaklaşmak, her aktörün neyi niye yaptığını anlamaya çalışmak mümkün. Diğer taraftan devlet adına yapılanların ‘bilinçli' olduğu gerçeği ile de yüzleşmek durumundayız.

Tehcirin sadece kadınlar, yaşlılar ve çocuklardan oluşan bir milyonun üstünde kişiyi kapsadığını düşünürsek, Ermeni toplumunun birkaç yüz bin erkeğine ne olduğunu sormak zorundayız. İttihatçılar ve Mahsusacıların niçin bütün belgeleri imha ettikleri üzerinde düşünmek zorundayız.

Nihayet Ermenilerin şahıs ve vakıf mallarının şimdi kimlerin elinde olduğunu da görmek zorundayız… Ermeni meselesi bir hukuki mesele değil.

Hukuki tarafı işin aslını göz ardı etmekten başka işe yaramıyor. Esas mesele kendimizle barışmak… Ve Türkiye bu samimiyeti yaşayabilecek ve hatta bunun keyfini çıkarabilecek olgunluğa çok yakın.

Köprüyü yeniden inşa etmek

25 Nisan 2013


Fotoğrafta gördüğümüz nehrin adı, bir kıyıdan bakınca Arpaçay, ötekinden Akhurian. 

Üzerindeki köprü ise 100 yıllık acının özeti… Ve iki ayağını kavuşturmak için tamir etmemizi bekliyor.

Sadece iki kıyıyı yeniden birleştirmek, bunun için Gürcistan üzerinden saatler süren bir yolculuğu göze alma çilesine son vermek için değil. Nehrin iki yakasında bugün yaşayanlar için. Bizim için. Uzun süren bir kâbustan uyanabilmemiz için. Birilerinin evlerinden, okullarından, ailelerinden, kiliselerinden, sokaklarından, mezarlıklarından kopmasına neden olduğumuzu bildiğimiz ve yüz yıldır vebalini taşıdığımız günahtan bir parça uzaklaşabileceğimiz için. En az o ayaklar kadar sağlam ve gerçek olan hasrete son verebilmek için.
 
1914 yılında, Osmanlı arşivlerine göre, bugünkü Türkiye sınırları dâhilinde 2.200 kilise ve 300 manastır vardı, bugün, yok. O binaların sahipleri de. Bu yüzden işte, Diyarbakırlı Udi Yervant Bostancı “Döneceğim” dediği zaman heyecanlanıyoruz.

Geçiş Döneminde Adalet İçin Uluslararası Merkez - International Center for Transitional Justice (ICTJ), BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’nin 1915 olaylarına ilişkin uygulanması ile ilgili olarak, “Herhangi bir kişi veya devlet aleyhine hiçbir yasal veya mali talep ya da toprak talebi yapılamaz.” diyor. Bu açıklama, Türkiye Cumhuriyeti devleti kuruluşundan sonra yapılmış Dersim Katliamı’nı bile kabul eden hükümet bakımından oldukça rahatlatıcı olmalı.

Aynı raporun devamında ICTJ “Olayların bütünü göz önünde bulundurulduğunda Sözleşmede tanımlandığı şekliyle soykırım suçunun tüm unsurlarını içinde barındırdığı söylenebilir ve hukuk uzmanlarının yanı sıra tarihçiler, siyasetçiler, gazeteciler ve diğerlerinin bu şekilde tanımlamayı sürdürmelerinde yeterli dayanak mevcuttur.” demişti. Yani uluslararası hukuku bir yana bıraksak bile konuşulması gereken bir şeyler olduğunu söylemek istemişti.

İşte bu yüzden 1915’i tarihçilere bırakmayalım; tarihi bir kenara bırakalım. Aslında 1915’ten beri akan acıyı sona erdirmek için yapılması gerekenler ise hiç de öyle karmaşık değil. Tepkisel bir siyaset geliştirerek korkularımızın egemen olduğu bir dilin belirleyici olmasından vazgeçerek ümitleri besleyebileceğiz. Doğduğu topraklara dönmek isteyenlerin dönmesi için “Gel” çağrısını yapmak, “burası senin de, hadi gel” demek ilk adım. Ve bugün bu adım atılıyor belli belirsiz…

Hrant Dink yıllar evvel yazmıştı, “Türkiye’nin bugün önündeki problem ne inkâr ne de ikrar sorunudur. Türkiye’nin temel sorunu idraktir.” Acının idraki ile geçebileceğiz bu sınırı. Önce acıyı idrak edeceğiz. Evlerinden gönderilenlerin acısını görüp anlayarak…

Ve acıyı sorumluluğuyla birlikte paylaşarak. İyileşmenizin ve iyileştirmemizin, yani normalleşebilmemizin yolu diplomatik zaferlerden geçmiyor. Her 24 Nisan arifesinde çeşitli ülke meclislerinde gündeme gelen “soykırım yasa tasarıları”nı engellemek de gerçek zafer değil. Kültür Bakanı Ömer Çelik, “Şu ya da bu şekilde Türkiye’yi terk etmiş herkes evine, yurduna dönebilmeli” dediğinde yaklaşabiliyoruz normale. Arasından ışık sızan kapı tam da orası…

Udi Yervant, “İnsanlar doğduğu yerlerde ölmeli” diye eklemişti “Döneceğim” dedikten sonra. Sahiden; 1915’te bu topraklarda kimin yaşayacağına, nasıl yaşayacağına ve nerede öleceğine muktedir olanların iktidarını sona erdirmenin vakti sizce de gelmedi mi?

Binlerce kilisesi, okulu, evi, hastanesi artık orada durmuyor olsa bile, “Ahtamar’a gel” demek mümkün hâlâ. Kars’a gelip Ani’yi görmek, Van’a gelip Ahtamar Kilisesi’nde iki kelime dua etmek, gelene de çağırana da iyi gelecek.

Fotoğraf tüm durumumuzu özetliyor. Akhurian’ın üzerinden yürüyemiyoruz. Çünkü Ani’nin iki tarafını bağlayan köprü yıkıldı. Eğer 1915’te ölenleri gömersek; evinden uzaklarda yaşattıklarımızı evlerine davet edersek, Akhurian/Arpaçay’ın üzerinden yürüyerek geçebileceğiz.

Çünkü köprünün ayakları yine de dimdik ayakta hala...

Avukat, İstanbul Barosu

Türkiye ‘Ermeni soykırımını’ tanırsa ne olur?

24 Nisan 2013
I. Dünya Savaşı sırasında Türkiye'de yaşayan Ermenilere reva görülen muamelenin soykırım olup olmadığı artık Türkiye'de de tartışılıyor. 

Konunun tartışılabilir hale gelmesi elbette çok önemli bir gelişme.

Ama kabaca tartışmanın çok reaktif ve tarafgir yaklaşımlarla yapıldığı gözleniyor. Kimisi için milli bir mesele olan bu konu kimisi için tarihle yüzleşme ve geçmişin kirli mirasını temizleme meselesi.

Sorunun bu denli keskin bakış açıları ile ele alınmasına aslında o kadar gerek yok. Hiç şüphesiz meydana gelen ölümler için üzüntü belirtilir, ölenler ve geride kalanlar, çaresizlikten ötürü dinini değiştirip yeni bir kimlik edinmek zorunda kalanlar adına empati yapılır.

Bütün bunlar insan olmanın bir gereği olarak hiç de itiraz edilmeyecek şeyler. Hatta olayların soykırım olduğu da söylenebilir. Ancak bugün bir Ermeni soykırımı olduğu görüşünü benimseyenler ekseriyetle Türkiye'nin en azından özür dilemesi gerektiğini de iddia ediyorlar.

Buna göre bu son derece masum bir istek ve onca mağdurun hatırasından bunu esirgememek gerekiyor. Bu son derece mantıklı ve insanî bir yaklaşım gibi görünebilir. Ancak devlet için özür çok daha farklı bir anlam ifade eder. Kaldı ki devletin özrünün insanî bir tarafının olacağını düşünmek de çok mantıklı değildir.

Özür dilediğinde devlet halk adına mı özür dilemiş olacaktır? Suç isnadı mümkün olmayan devletin özrü gerçekten de acıları hafifletir nitelikte midir? Peki, buna rağmen, yani insanî bir değer taşımayacak olsa bile, Türkiye Ermeni soykırımı nedeniyle özür dilerse ne olur?

Basitçe ve kısaca söylemek gerekirse yalın bir özür doğrudan doğruya Ermeni soykırımının Türkiye tarafından tanındığı anlamına gelir. Ermeni soykırımının tanınması da Türkiye'nin sorumlu olduğunu gösterir. Türkiye'nin bir devlet olarak Ermeni soykırımından dolayı uluslararası hukuk nezdinde sorumlu olması da en azından yüklü miktarda tazminat ödemesini gerektirir.

Bu da aslında bize Ermeni soykırımı iddialarının Türkiye açısından niye sorun olduğunun çerçevesini çiziyor. Ermeni soykırımı bağlamında sorumlu devlet olarak Türkiye'ye yöneltilebilecek üç ana talep bulunuyor: Özür dileme ve tanıma, tazminat ödeme, toprak.

Sınırları uluslararası hukuk tarafından tanındığı ve dolayısıyla korunduğu için Türkiye'nin aslında toprak konusunda ciddi bir endişesinin olması için bir neden bulunmuyor. Ancak yine de Ermenistan'ın hâlâ Türkiye'nin sınırlarını mevcut haliyle tanıdığını açık bir şekilde ilan etmekten kaçınması Türkiye tarafından dikkate alınıyor.

Elbette Ermenistan'ın böyle bir zorunluluğu yok. Ayrıca açık bir şekilde Türkiye'nin sınırlarını tanımadığını ilan etmediği de dikkate alındığında zımnen sınır açısından bir sorun olmadığı da söylenebilir.

Ancak tazminat çok daha somut bir çerçeve üzerine oturan bir ihtimal. Türkiye'nin devlet olarak Ermeni soykırımından sorumlu olduğunun tespiti halinde yüklü bir tazminat ödeme yükümlülüğünden söz etmek mümkün. Söz konusu sorumluluğu tespit etmek ise şu an için bakıldığında ancak iki yolla mümkün.

Birincisi ve tabii ki en objektif olanı Uluslararası Adalet Divanı (UAD) yargısı, ikincisi ise Türkiye'nin bu sorumluluğu kabul etmesi. Bu noktada belki soykırım ile ilgili sorumluluğun altını kısaca çizmek aydınlatıcı olabilir.

Bir uluslararası suç olan soykırım ile bağlantılı bireysel ve kolektif sorumluluktan söz edilebilir. Bugün için cezai sorumluluk anlamına da gelen bireysel sorumluluğu kovuşturmak mümkün değil. Aslına bakılırsa Ermeni soykırımı davasını güdenlerin de zaten böyle bir kaygı ve amacı bulunmuyor.

Pratikte zaten bu suçun muhtemel zanlılarını yargılamak mümkün değil. Mümkün olsaydı bile bunun Türkiye ile hiçbir ilgisinin olmaması gerekirdi. Kolektif sorumluluk söz konusu olduğunda ise soykırım suçunun işlenmesinde devletin rolü tartışma konusu olur.

Devlet şayet bu suçun işlenmesinde öncü ve kolaylaştırıcı bir rol üstlenmişse sorumlu addedilir. Bireysel sorumluluğun müeyyidesi ceza yargılaması iken kolektif sorumluluğun müeyyidesi kabaca tazminattır denilebilir.

Bireysel sorumluluğun Ermeni soykırımı iddiaları çerçevesinde tespiti, yukarıda da belirtildiği gibi, artık mümkün gözükmüyor. Gerek muhtemel zanlıların hayatta olmaması gerekse soykırım suçunun 1948 yılında, yani iddialara konu olan I. Dünya Savaşı'ndan çok sonra tanımlanmış olması buradaki en önemli engeller.

Ancak soykırımdaki devlet sorumluluğunu hâlâ tartışmak mümkün. Burada soykırım suçunun sonradan tanımlanmış olmasının bir önemi bulunmuyor. Şayet, mesela UAD olayları soykırım olarak tanımlar ve bundan Türkiye'yi de devlet olarak sorumlu tutarsa o zaman Türkiye uluslararası hukuk nezdinde yasal olarak sorumlu olur. Bu takdirde de en geçerli yol olarak tazminat ödemek zorunda kalır.

Peki mesele UAD'nin önüne gelirse nasıl gelir ve gelirse ne olur? UAD sadece devletler arası ihtilafları çözen bir uluslararası yargı organı. Dolayısıyla mesela bu örnekte Türkiye ile Ermenistan arasında bir ihtilaftan söz etmek mümkün olursa Divan meseleyi karara bağlayabilir.

Ancak bunun için söz konusu ihtilaf ile ilgili olarak her iki devletin de Divan'ın yargı yetkisini kabul etmesi gerekir. Ermeni soykırımı iddialarını dile getirenler ise böyle bir yargılamayı gereksiz buluyor. Bunun en temel nedeni Ermeni soykırımının kendilerince tartışmaya açık bir yanının olmaması.

Yani meseleyi Divana taşımaya razı olmak, olayların çok düşük bir ihtimal de olsa soykırım olmaması ihtimalini de kabul etmek anlamına geleceğinden böyle bir yola tevessül etmiyorlar. Bunun yerine de kendilerince kesin olan bu soykırımın Türkiye tarafından kabul edilmesini talep ediyorlar.

Türkiye ne yaparsa bu talebi kabul etmiş olur? Açık bir tanıma, özür vb. ifadeler de dâhil olmak üzere Türkiye'nin devlet olarak 1915 olaylarının soykırım olduğunu ima eder herhangi bir tutumu devlet sorumluluğunu da beraberinde getirebilir.

Bir devletin tek taraflı kararları ve hatta açıklamaları kendisini bağlayabilir, yani hukuki sonuçlar doğurabilir. Yine mesela üst düzey bir devlet görevlisinin bir konuşması bile böylesine bir sonuca gidecek yolun ilk adımları olabilir.

Herkes dilediğince özür dileyebilir; ama devlet adamları böylesi tercihi yaparken devleti sorumluluk altına sokacak bir süreci başlatabilirler. Bu son derece ciddi bir tercih ve tam da bu nedenle Ermeni soykırımı için özür dileyenler aynı tavrı devletten beklerken çok da haklı değiller.

*Doç. Dr., Osmangazi Üniversitesi