Popüler Yayınlar

DOSTOYEVSKİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DOSTOYEVSKİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2013 Salı

İyi edebiyat insana faydalıdır!



15 Ekim 2013
- İSTANBUL

İyi edebiyatın ne türden özelliklere sahip olduğu sorusu, hemen içinden çıkabilecek bir alan vaat etmez. 

Cem Akaş’ın güzel tanımlamasıyla “oku–zevk al–unut” kitapları dışında kalan eserleri has edebiyat diye tanımlarsak, her türden okumanın insana pek çok şey kattığı kesin.

Fakat yeni yayımlanan bir araştırmaya göre “has edebiyat / iyi edebiyat” dediğimiz dil zevki veren, değerli ve kalıcı metinlerin karşımızdakileri daha iyi anlamaya yardımcı olduğu ve duygusal zekâmızı geliştirdiği ortaya çıktı.

Amerikalı profesör Emanuele Castano ve David Comer Kidd’in gerçekleştirdiği yeni araştırma, edebi roman okuyanların popüler roman okuyanlara göre daha çok empati kurabildiğini ortaya koyarken, popüler roman okuyan deneklerin hiç kitap okumayanlarla aynı hataları yaptığı gibi ilginç bulgular sunuyor.

Enis Batur, “Müşteri esasına göre yapılan edebiyat, bir eğlenme aracından, tüketici için üretilen bir maldan ibarettir.

Onun için de ‘satın alıcı’ya ayarlanır, bir arz talep ilişkisinden ve mantığından hız alır. Has edebiyat, denklemin elemanlarını farklı değerlere dayandığı için değiştirir.

Müşteriye değil okura, satın alıcıya değil ‘alıcı’ya uzanır.” der. İyi edebiyatın tıpkı Batur’un dediği gibi sadece bir ‘eğlence’den ibaret olmadığı gerçeğini gözler önüne seren araştırmada, yaşları 18-75 arasında değişen yaklaşık 1000 deneğin bir kısmına Alice Munro (araştırma usta yazarın geçtiğimiz gün Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmesinden önce yapılmıştı) Louise Erdrich, Jesmyn Ward, Don DeLillo, Wendell Berry gibi edebi yazarların eserleri, diğerlerine ise Gillian Flynn, Rosamunde Pilcher, Danielle Steel ve Robert Heinlein gibi popüler yazarların kitapları okutulmuş.

Bu okumalardan sonra kitaplardaki karakterlerden hareketle deneklerin sosyal ve duygusal zekâlarını ölçecek testler gerçekleştirilmiş.

“Edebi romanlar okuru yazara dönüştürür”

Araştırmayı hazırlayan Kidd’e göre edebi romanlar kurgudan öte karakterlere daha çok odaklanır ve bu tür eserlerde genellikle tek bir otoriter anlatıcı yoktur.

Karakterler hakkında yorum yapmanın, bir netice çıkarmanın okura bırakıldığı bu eylemin tıpkı günlük hayatta başkalarıyla olan ilişkilerimize benzediğine değinen Kidd, “Edebi romanları okuyan okur bir nevi yazara dönüşür ve karakterler arasındaki boşlukları doldurur, çünkü onlar üzerine düşünmek zorundadır.

Popüler romanlarda okur daha kontrol altındadır ve okurun pasif bir rolü vardır.” diyor. Çehov ve Dostoyevski gibi usta yazarların eserlerinde pek çok karakter, türlü türlü seslerle bir gerçekliğe işaret ederken okuru bir etkileşime davet ettiğini söyleyen Kidd, edebi romanların karşımızdakini daha iyi anlamak ve okuduklarımızdan edindiğimiz tecrübeleri hayatımıza aktarmada önemli bir işlev gördüğünü söylüyor.

Okuma alışkanlığının insanın davranışlarında olumlu yönde etkilerinin olduğu pek çok araştırma sonucunda bilinen bir gerçekken, uzmanlar has edebiyatın insan üzerinde olumlu etkisinin bir araştırmayla ortaya konulmasının dikkat çekici ve önemli olduğunu söylüyor.

Yaşar Nabi’nin deyişiyle has edebiyat ürünü verebilmek hem çok çalışmayı, hem de çok yorulmayı gerektirir, bu yüzden bir yazar çok yorulmadan iyi edebiyat üretiminde bulunduğunu savunursa, edebiyatın kendisinden bir gün öç alacağına hazırlıklı olmalıdır.

Haliyle yazarın türlü sıkıntıları ve uzun uğraşları sonucunda çıkan bir edebiyattan okurun çok “şey” öğreneceği, en önemlisi ise mutlu olacağı kesin.

21 Nisan 2013 Pazar

Gel vatandaş gel, katili, iblisi, şarlatanı fettanı, despotu, ayyaşı ne ararsan bu podyumda

KAFAM fena halde karıştı dostlar. Gülüp eğleneyim mi, yoksa hüzünlenip dövüneyim mi? Edebiyattan bozma film ve dizileri hazmedememişken bir de defile çıkardılar başımıza.

21’inci yüzyıl, doğrudan muhayyileye seslenen bir sanatı teşhirlere doyamadı. Madem emekçi halkımız okumaktan hazzetmiyor, biz de müşteriyi çağdaş metotlarla avlarız diyorlar.

Tamam Bahçeli’nin koçları gibi “vur de vuralım, öl de ölelim” noktasına savrulacak değiliz, ama bir avuç has okurun duygularını da yerlerde çiğnetmeyiz.

EDEBİYAT defilesinin mucidi Dostoyevski Müzesi Müdür Yardımcısı Vera Biron. Dostoyevski deyince insan bir hazırola geçiyor haliyle. Ebedi âşığıyız ve borçluyuz kendisine. Kahramanları önce St.Petersburg’da kutlanan ‘Dostoyevski Günü’nde sahne almış ve bu yıl Rus Kültürü Festivali için İstanbul’a gelmişse gidip selamlaşmak vazifemiz. 

YER Beyoğlu. Sokak İmam Adnan. Küçük çapta Rus el emeği ürünleri pazarı ve ortada bir podyum. Kalem marifetiyle anlatılan karakterler, oyuncuların vücutlarında can buluyor.

Amaç o güzelim romanlara ilgi uyandırmak. Vera Biron’un deyimiyle Dostoyevski’nin sıkıcı, aşırı ciddi ve anlaşılmaz olmadığını göstermek ve eserlerini her yaştan okura sevdirmek.

KIYAFETLER, romanlarda geçen detaylardan hareketle o yılların giyim tarzı baz alınarak belirlenmiş. Oyuncular kahramanlara ifade ettiği anlamı vurgulayacak hareketlerle taşıyor sözde ama karikatür gibiler. Podyum kenarındaki palyaço cazgırların çığlıkları gösteriyi komediye dönüştürüyor.

Dostoyevski’yi sevdireceğiz diye onu hafifletebilir miyiz? Sakin ol, kitaplar iki yüz yıldır yerinde duruyor, dileyen en ağır haliyle okur!

İNSANCIKLAR’ın Makar Alekseyeviç Devuşkin’i geçiyor önümden. Titrek, kuşkucu gözlerle bakıyor çevresine. Sunucu onun devlet dairesinde katip olduğunu, üstünde karın tokluğuna çalışan bir memurun ucuz, yama içinde, düğmeleri sallanan bir kıyafeti bulunduğunu söylüyor. Ama podyumdaki oyuncunun kıyafeti ne eski, ne bir yaması var ne de düğmeleri sallanıyor.

BEKLİYORUM ki Makarcığı iki cümleyle özetlesinler, yoksulların kendi hallerinden utanmak akıllarına gelmezken toplumun onlara utanılası bir durumdaymış muamelesi yapıp dalga geçmesinden nasıl incindiğini söylesinler.

Hiç değilse Devuşkin “Varlıklılar, yoksulların kötü talihlerinden yakınmalarını pek sevmezler. Yoksulluk genellikle can sıkıcı bir şeydir onlar için. Aç iniltiler uyumalarını mı engelliyor dersiniz?” diye ah etsin. Ne gezer!

AMCANIN Rüyası’ndan Prens K.; soylu ve zengin bir adam, korse giyen, bir bacağı takma, bir gözü cam, takma dişli, peruk takan tamamen gülünç bir karakter olarak geçiyor podyumdan.

Hareketleriyle güldürdüğü seyircilerden bir tanesine “oku beni” mesajı verebildi mi acaba? Bak sen, Stepançikovo Köyü ve Sakinleri’nden Foma Fomiç Opiskin de bir asalakmış.

Hiçbir şeyi başaramadığından bir generale soytarı olmuş ve general ölünce despota dönüşmüş. Yanımdaki adama soruyorum: “Hiç kitap okudun mu, böyle bir adamın hikâyesi ilgini çeker mi?” Diyor ki; “Yok abla, ben anlamadım daha olayı.” Dostoyevski adını hiç duymamış.

Neylesin Albay Rostonev’i. Zaten Opiskin’in dümen suyunda ne hallere düştüğünü de söylemedi sunucu. Ama katıla katıla gülüyor generalin eşi Agafya Tihonovna Krahotkina’nın öfkesine, Foma Fomiç’in önünde fare gibi titremesine...

YERALTINDAN Notlar’a geldi sıra. İşte izi bende hiç silinmeyen, kambur, vesveseli, kırılgan orta kademe memur adam. Kıyafeti eski, solmuş ve dizinde kocaman sarı bir lekeyle tanımlanıyor. Ama oyuncu gayet temiz ve iyi giyimli ve yok pantolonunda bir leke.

Neyse ki güzel özetleniyor durumu: Dünya düzeni mükemmel olmadığı için kendini suçlu hisseder ve bu yüzden acılar içinde kıvranır. İki kere ikinin beş ettiğinden emindir.

Nasılsa kalmıştı işte aklımda, “Ben hasta bir adamım.” diyordu yeraltı adamı. Şimdi tam sırası onu teselli etmenin: Kim değil ki? Hangimiz serzenişler ve hakaretlerle geçirmiyoruz hayatı?

SIRA Suç ve Ceza’da. Raskolnikov fırlıyor podyuma. N’ayır, n’olamaz! Bu ne böyle Antonio Banderas havaları. Sen benim Rodya’m değilsin be adam.

Seni entel katil diye tanımlayıp böyle artist artist salındıranlar utansın. Çok yakışıklıymış da, fakirliğine rağmen St.Petersburg’un en ünlü terzisinden giyinirmiş de, paltosunun iç yüzünde kalın şeritten yapılmış bir ilmek varmış da!

Olanca seksapeliyle açıyor paltosunu Raskolnikov ve baltasını astığı o kırmızı ibrişimi teşhir ediyor bize. Vazgeçtik bu absürt edadan, asla bu renk değildi o düzenek ve asla böyle sırıtmazdı.

Nerede yüzünde o dünyayı acıyla sorgulama ifadesi? Hiç değilse o meşhur ikilemi dillendirseydiniz: İyilik, kötülük eliyle gelir mi?

TEFECİ Alyona İvanovna’ya itirazım yok, üstelik podyumdan uzanıp elimi sıkıyor. Ayıp olur şimdi reddedersem, oyuna katılmak lazım.

Ufak tefek, kuru kemik bir kocakarı. Nefret dolu bakışlar, yağlı saçları, fare kuyruğuna benzer örgüleri, boynunda içi dolu bir para kesesi...

Ve Semyon Zaharoviç Marmeladov. Alkolikliğinin altı çiziliyor, eşinin çorabını bile satıp içkiye yatırdığının.

Burada bir sorun yok, “Giydiği siyah frak yapışmış saman parçacıklarıyla süslü.” diyor sunucu, bakıyorum bir tane saman çöpü yoktu üstünde. Hoop dedik, görselliği isteyen sizsiniz. Madem öyle, vaadinizi yerine getirin!

SONYA Marmeladova podyumda. Tamam ailesini fahişelikle geçindiriyor, elden düşme kabarık kıyafetler giyiyor, şapkasında mesleğinin alametifarikası kırmızı tüy taşıyor da, bu mudur yani Rodya’mın sevgili Soneçka’sı?

Eteğini kaldırıp bacaklarını göstererek mi özetleyeceksiniz bu karakteri? Nerede yüzünün çizgilerindeki o acıya doymak bilmeyen ifade? Nerede başındaki masumiyet halesi?

Entel katiliniz, yere kapaklanıp hadi onun ayaklarını öpmedi, bari Dosto babanın insanlığın çektiği bütün acıların önünde eğildiğini söyleseydiniz.

VE kızın anası, veremli Katerina İvanovna. Kıyafetinden bana ne? Sefaletle mücadelesinin trajikomik hallerinden bir cümlecik olamaz mıydı. Porfiri Petroviç, ortadan kısa boylu, göbekli diye tanıtılıyor.

Hani nerede o göbek? Oyuncunun karnına bir yastık da bağlayamaz mıydınız? Vücut şekli kocakarıyı andırıyormuş. Yoo, hiç de öyle görünmüyor.

Gülerken vücudu titrer, lastik gibi bükülürmüş. Oyuncu bu tanımı canlandırmaya çalışıyor ama... Hadi yavrum sen çekil, sıradaki gelsin.

YOK, devamını getirmeyeyim. Budala’dan Prens Lev Nikolayeviç Mişkin, Parfyon Rogojin, Nastasya Filippovna ve Aglaya Yepançina geçti podyumdan.

Onlar gitti Ecinni’den Nikolay Stavrogin, Mariya Timofeevna Lebyatkina geldi. Sonra Karamazof Kardeşler’in kahramanları.

Dertleri neymiş öğrenilemedi. “Babanızı öldürmek istediniz mi hiç?” diye de sorulmaz mıydı? İkinci bölümde romanlardan bazı sahneler canlandırıldı ama tadı tuzu yoktu.

En sonunda Dostoyevski çıktı podyuma. Bütün kahramanlar ona minnettardı. Dosto baba, kimseye fark ettirmeden döndü bana, “İyi ki vakitlice ölmüşüm.” dedi. Korktum, yine sara nöbeti tutacak diye. Baktım göz kırpıyor, bir kahkaha patlattım...

 http://www.zaman.com.tr/nuriye-akman/gel-vatandas-gel-katili-iblisi-sarlatani-fettani-despotu-ayyasi-ne-ararsan-bu-podyumda_2080755.html

29 Mart 2013 Cuma

TÜRKİYE KORKULARINDAN KURTULURKEN...

29 Mart 2013
Dostoyevski'nin “Birçok insan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur.” diye bir lafı var.

Bazen insan mutlu olduğunu bilmez gerçekten, hep mutluluğu arar ama bazen onu bulduğunda, aradığını bulduğuna inanmayabilir ya da o güne dek tatmadığı türde bir mutluluğa ulaştığında daha önce hiç hissetmediği için o duygunun mutluluk olduğunu tanımayabilir.

Sanırım sadece insanlar için değil toplumlar için de geçerli böyle bir yanılgıya düşmek. Bana sorarsanız Türkiye çok mutlu olması gereken bir döneme giriyor.

Osmanlı'nın son döneminden bu yana sürmüş bir “korku”, tedirgin bir “içe kapanış”, her yerde “düşman” gören hastalıklı bir endişe, hiç bitmeyen bir “yenilmişlik” kaygısı, kendini “yapayalnız” terör ve şiddet içinde hissetmenin getirdiği huzursuzluk sona eriyor.

Abdülhamit, Osmanlı'nın en zeki ve en modern padişahlarından biriydi. Çok başarılı bir diplomattı, diğer büyük ülkelerin kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan yararlanarak otuz üç yıllık iktidarında toprak kaybetmemişti.

Ve bütün iktidarını öldürülme ve devrilme korkusuyla geçirdi. Ulusların ortaya çıktığı, milliyetçiliğin yüceldiği bir çağda “merkezî” bir iktidar olmak zordu çünkü.

İmparatorluğun denetimindeki bütün uluslar “bağımsızlık” istiyordu. Ama Abdülhamit'i ve imparatorluğu bitiren “Türklerin” milliyetçiliği oldu.

Padişah'ın bütün korkularını devralan İttihatçılar, imparatorluğa “Türk” damgasını basmak isteyince büyük dağılma başladı.

Sonunda da imparatorluk çöktü. Abdülhamit, bütün zekâsına rağmen 1789 Fransız devrimini ve ondan sonra yaşanan çağın gereklerini tam kavrayamadı, kavradıysa da korkuları bunları kendi ülkesine taşımasına engel oldu.

Sonra, o korkular, İttihatçılardan da Cumhuriyet'e geçti. Bir ulus-devlet olma amacıyla işe girişildi ama olmayan ulusu yaratmak işlevini devlet üstlendi.

Türkiye'de ulusal devlet olmadan ulus devlet oluşturmaya çalışıldı; ayrıca çoğulcu bir siyasi örgütlenme yerine otoriter bir rejim yeğlendi.

Acilen ortak bir siyasal kültür oluşturma hedefi ‘çeşitlilikten ya da farklılıktan birlik' yaratmak yerine, ‘farklılıkları benzeştirmeyi' öne çıkardı.

“Türk” olmayan her “unsur” bir tehdit olarak görüldü. Kürtler, Alevîler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler hep “kuşkulu” bakılması gereken insanlardı. Halife'yi deviren İttihatçılar ve hilafeti kaldıran Cumhuriyet, İslâm'ı hayat tarzı olarak gören Müslümanları da “kuşkulular” listesine aldı.

Böylece, biz Cumhuriyet'in doksan yılını “Abdülhamit'in korkularını” daha küçük ölçeklerde yaşayarak geçirdik. Korku bizi zayıflattı, “bölünmekten hep korktuk” ama aslında hiç “bütün” olamadık, Kürtleri, Alevîleri, Ermenileri, Rumları, Yahudileri Türkiye Cumhuriyeti'nin doğal parçaları haline getiremedik.

Şimdi Türkiye değişiyor, tarihinin en can alıcı evresini yaşıyor. “Geçmiş için bir şey yapılamaz, şimdiki an, geleceğin felaketlerini önlemek için feda edilmelidir” kanısı doğuyor Türkiye'de.

Bizi hücrelerimize kadar sarsan bir hastalığın sadece kendisini değil “nekahet” dönemini de artık geride bırakıyoruz. “Türk'ün Türk'ten başka dostları” da olduğunu keşfediyoruz.

Büyük bir dünyanın parçası olduğumuzu anlıyoruz. Bütünleşen, kaynaşan bir dünya var, biz de bu dünyanın içinde yerimizi alıyoruz.

Türkiye artık hasta adam değil. Askerî vesayeti bitirmiş, darbecileri, derin devleti yargılamış, katı laikliği yumuşatmış, milli geliri üçe katlamış, milliyetçiliği ayaklarının altına alıp Dersim için özür dilemiş, yeni anayasa ve Kürt sorunu konusunda kararlı bir şekilde kolları sıvamış, parmak salladığı İsrail'e özür dilettirmiş…

Karlofça'dan beri neredeyse her savaştan sonra imzaladığı “barış anlaşmasıyla” toprak kaybettiği için bilinçaltına “barışı çok tehlikeli bir şey” olarak kaydeden bir toplum şimdi sadece bilincini değil “bilinçaltını” da değiştirmek için hareketleniyor.

“Barış ve sükûnet” talebi bu kez toplumun içinden yükseliyor. Şiddetin yükselmemesinin de, durmasının da “barışı” hızlandıracağı bir “doyma” sınırına yaklaşıyoruz toplum olarak.

Çok uzun sürmüş bir “travmayı” atlatıyoruz, hastalıktan kurtuluyoruz. İçeride de barış olacak göreceksiniz, çocukların ölümü bitecek bu ülkede.

Çünkü barışı kucaklayacak bir cesarete kavuşuyoruz. Daha uzun ince bir yolun başındayız. Kabul. Ama Başbakan Erdoğan'ın da değindiği gibi: "Gidiyoruz gündüz gece. Gideceğiz gündüz gece."

Evet, Türkiye, millet olarak yeniden geleceğe bakabilen bir özgüvenin tesisini sağlayabilmek için bu sorunu hakkaniyete uygun bir şekilde çözmek zorunda.

Bu, kelimenin tam anlamıyla tarihî bir normalleşme süreci olacaktır. Anormal olanın, yani eski Türkiye'nin korkular ve imtiyazlar üzerine kurulu iç-dış siyasetinin değiştirilmesi ve milletin her anlamda güçlendirilmesini içeren, her türlü ayrımcılığı engelleyen, sosyal hukuk devletini inşa eden eşitlikçi bir demokratik düzenin kurumsallaştırılması, sürecin nihai hedefi olmalıdır.

Çünkü Türkiye'yi ortak bir gelecek hayali etrafında bir arada tutabilmek, herkesin kendisini eşit biçimde içinde hissedeceği bir kimlikle mümkün. Bu manada, Türklük, Kürtlük, millet, ulus tartışması yerine, gerçek bir devlet tartışması yürütülmelidir.

Örneğin, Anayasa Komisyonu kurulmadan önceki aylarda bir Yargıtay cumhuriyet başsavcısı, ‘Atatürk milliyetçiliğinin Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı herkesi vatandaş saydığına' dikkat çekmişti.

Buradan anlıyoruz ki, ‘Türk devleti' vatandaşlardan ayrı ve önce var olan bir özne. Yani ‘Türk devleti' bizzat vatandaşların ortak iradesiyle oluşmuş kuşatıcı bir kimlik olmayıp kimin vatandaş olduğuna kendisiyle kurduğu bağdan hareketle karar veren bir otorite.

Sonuçta ‘Türk devleti' ibaresi ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti' deyiminden farklı olarak, devletin kimliğini vatandaşların ortak iradesine değil, açık bir biçimde etnisiteye oturtuyor ve bireyde henüz oluşmamış bir etnisitenin devlette olabileceğini varsayıyor.

Toplum kelimesinin ise bu denklemde hiçbir yeri yok. Ne var ki ‘devlet' adını taşıyan, duyguları, fikirleri, hayalleri olan bir kişi veya kurum da yok karşımızda.

Ancak rejim kendine has niteliğiyle devam edebiliyor, çünkü bazı kişi ve kurumların ‘devlet adına' düşünme ve davranma yetkisi bulunuyor.

Oysa meşruiyetin sağlanması açısından bütün bu işlerin ‘millet adına' yapılıyor olması da lazım. Çözüm ise basit: Türkiye'de ‘milletin devleti' değil, ‘devletin milleti' var.

Bu nedenle, Türkiye'nin sadece yeni bir anayasaya değil, daha da önemli olarak yeni bir devlet/millet felsefesine ihtiyacı var.

Normalleşmek, ancak bugünkü devlet/millet anlayışının mahkûm edilmesiyle mümkün olabilecek. Yeni anayasada yapılması gereken, ‘millet' kelimesini hiç kullanmamak, ‘Türkiye toplumu' ibaresi üzerinden yürümektir.

Bunun için de, kısa vadede aşılması gerekli olan çok badire var. Bunları oluşturan etkenler arasında, çatırdayan o eski yapının ürünü ve sahibi, TSK'dan MHP ve CHP'ye uzanan kurumlar ve bu toplumun tarihine özgü “ulusalcılık” ve “milliyetçilik”ten oluşan “Cumhuriyet” ideolojisi var.

Bu “badire”lerden kurtulup bu halkın belki de kendisini bir toplum olarak hissetmesi mümkün olabilir ve kim bilir ileride bir gün buralardan kendine has bir ‘millet' de çıkabilir.

*Prof. Dr. - Bordeaux IV Üniversitesi

http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-garip-turunc-turkiye-korkulardan-kurtulurken_2071294.html