Popüler Yayınlar

BAHAR KARAMAN APAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BAHAR KARAMAN APAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2013 Pazartesi

Dua edeyim derken şirke düşmeyin


19 Nisan 2013

- İSTANBUL

Farz ibadetlerimizin yanında duayla taçlandırırız imanımızı. 

Her halimizi Allah’a arz ederek O’ndan ister, O’ndan bekleriz.

Ancak son zamanlarda dualarımıza birini vesile kılmak ile ondan medet ummayı birbirine karıştırır olduk.
Dua, kul ile Allah arasında özel bir iletişim halidir. Kulun en özel hallerini, ihtiyaçlarını, isteklerini Allah’a arz etmesidir. 

Peygamber Efendimiz’in (sas) tabiriyle ibadetin özü olan dua için Kur’an-ı Kerim’in Furkan Sûresi’nde “De ki: Sizin duanız olmasaydı Rabb’im size değer verir miydi?” buyurulur. 

Dua ederken kelimelerimizin yetmediği yerde Allah katında salih kulları, alim zatları isteklerimizin kabulüne vesile kılarız. Vesile, Kur’an-ı Kerim’in Maide Sûresi’nde de zikredilen bir kavram: 

“Ey iman edenler, Allah’tan korkup sakının ve (sizi) O’na (yaklaştıracak) vesile arayın; O’nun yolunda cihad edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” 

Ancak son zamanlarda vesile kılmayla ondan medet ummayı birbirine karıştırır hale geldik.

Medet dilenecek ve yardımına başvurulacak tek merci Allahü Teâla’dır. O’nun dışında medet umulan şahıs veli ya da peygamber dahi olsa bizzat onların şahsına müracaat etmede şirke düşme tehlikesi vardır. 


Özellikle sınav zamanı öğrenciler, düğün öncesi evlilik adayları ve hastalıklarına şifa arayanlar, akın akın büyük zatların kabrine gider ve dua eder. 

Burada ettikleri dualarda zikredilen kelimeler, takınılan tavırlar şirke düşmemek adına oldukça önemli. Büyük zatlar vefat etmiş de olsa vesile kılınabilirler ancak kabirleri başına ip veya herhangi bir kumaş parçası bağlayıp onlardan medet ummak caiz değil.

Nasıl vesile kılarız?

 
Duaya vesile kılmanın yollarından biri Allah’ın isimlerini duamızda zikretmek. Nitekim A’raf Sûresi’nin yüz sekseninci ayetinde “İsimlerin en güzeli Allah’ındır. Öyleyse O’na bunlarla dua edin.” buyuruluyor.



Dua ederken kelimelerin yetersiz kaldığı yerde vesile kıldığımız zatın duasıyla dua etmek de bunlardan biri. 


Peygamber Efendimiz’in duaları, Kur’an-ı Kerim’in geçmiş peygamberlerden naklettiği dualar, büyük velilerin duaları gibi. Diğer bir usûlse dualarımıza yaptığımız amel ve ibadetleri vesile etmek. 

Buhari’de kayıtlı ve ‘mağara’ hadisi olarak bilinen hadis-i şerifte Peygamberimiz’in (sas) anlattığı bir olay var. İslamiyet’ten önce yolculuğa çıkan üç arkadaş, sığınmak için girdikleri bir mağarada mahsur kalır. 

Kurtulmak için üçü de işledikleri salih amelleri vesile kılarak dua eder. Sonunda mağaranın kapısı açılır.
Büyük zatları duamıza vesile kılmak en çok başvurduğumuz dua şekli. 


Buhari’den rivayet edilen bir diğer hadiste Hz. Ömer’in (ra) yağmur duasında Hz. Abbas’ı (Peygamberimiz’in amcası) vesile ederek şöyle dua ettiği zikrediliyor:

 “Allah’ım, biz Peygamber’in amcasını Sana vesile kılıyoruz, bunun için bize yağmur yağdır.”


Duanın altına büyük zatların imzasını attırmak

 
İlahiyatçı Ömer Faruk Şentürk, duaya birini vesile kılmakla ondan medet ummak arasındaki sınırı şöyle anlatıyor: 


“Bir kişinin bir peygamber veya Cenab-ı Hakk’ın nezdinde makbul bildiği bir Hak dostunun sözleriyle Allah’ın dergahına yönelmesinin ve müracaat etmesinin hiç mahzuru yok. Bu o büyük şahsiyetlerin sözleriyle Hakk’ın kapısına yönelir ve müracaat eder ve yaptığı dualarının altına da adeta o salahiyetli zata imza attırır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, kendi muhasebesini yaparken, zatına çok yakışan büyük bir tevazuyla “İlahî, günahlar dilime kilit vurdu, isyanların çokluğu belimi büktü, gafletin dehşeti sesimi kıstı; fakat yine de Senin kapına geldim. Günahlarla âlûde halimle değil, efendim Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin Hakk katında makbul ve kapıcı tarafından tanınan sesiyle Senin kapının tokmağına dokunuyorum!” demesi böyle bir şeydir.

 Ancak istenecek her şey Allah’tan istenmeli. Başkalarından, bu peygamber ve veliler dahi olsa, bir şey dilenmek asla doğru değildir. 

Bu şirke girer. Mesela Hz. Eyyûb el Ensari’nin kabrine gidip şifa için onu vesile kılarak dua edilebilir. Ama ‘Hz. Eyyûb’a gittik ve şifa bulduk’ demek yanlış. Çünkü şifa yalnız Allah’tandır. Cenab-ı Allah nimetlerini ulaştırmada birtakım kullarını aracı kılmış. Rahmet, önce Efendimiz’e, O’ndan da bize gelmiştir. O yüzden medet umulacak merci Allah’tır.”

‘Allah’tan başkasından medet ummak şirktir’

 
Yrd. Doç. Dr. Ali Vasfi Kurt, (Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) dua ederken birinden medet ummanın şirk olduğunu söylüyor: “Allah dışında başka birinden medet umma cahiliye devrinden beri var. 


Bu da zamanımıza kadar gelmiş. Bir nevi şirk, görünürde olmasa bile yani putlara tapmak şeklinde olmasa bile hâlâ devam ediyor. 

Kelimeler bir noktada insanın Allah’a olan yakınlığıdır. İnsan kendi kelimeleriyle, samimiyetiyle dua etmeli. İhtiyaçlarını gayri meşru yollarla gideren insanlar dua etmeyi bıraktı. 

Rüşvet alıyor, ihtiyacını gideriyor, neden Allah’a dua etsin ki? Öyle bir duruma geldik. Bir rivayette Allah’ın sevdiği kullarının hürmetine Allah’tan bir şey istendiğinden söz ediliyor. 

Allah katında salih bir kulun hürmetine bir şey istenebilir. Bunda sorun yok. Hz. Peygamber Efendimiz’in bize şefaatçi olmasını da Allah’tan istiyoruz. 

Efendimiz’in kime şefaat edeceğine de Allah karar verecek. Dolayısıyla, ‘Efendimiz’in benim için şefaatçi olmasını Allah’tan istiyorum.’ demek gerekir. Çünkü Yüce Allah’ın yerine evrende tasarruf edecek başka hiç kimse yoktur.”

12 Nisan 2013 Cuma

Haftanın Kitabı - Hicaz Seyahatnamesi

12 Nisan 2013
- İSTANBUL
 
Havayoluyla kolaylıkla ulaşabildiğimiz kutsal topraklara Osmanlı döneminde tamamlanması uzun bir yolculuğun sonunda varılabiliyordu. 

Süleyman Şefik Söylemezoğlu, o dönemde çıktığı yolculukla ilgili ayrıntı ve gözlemlerini Hicaz Seyahatnamesi’nde anlatıyor.

Günümüzde hac ve umre yolculuklarının rotası bellidir. Uçakla önce Medine’ye, ardından karayoluyla Mekke’ye geçilir. Yahut hava yoluyla Cidde’ye, oradan da Mekke’ye gidilerek görevler yerine getirildikten sonra Medine ziyaret edilir.

Yaklaşık dört saatlik bir zaman dilimini alan bu yolculuk, Osmanlı Devleti zamanında günler hatta aylar sürüyordu.

Süleyman Şefik Söylemezoğlu, o dönemde babası Ali Emiri Bey’in surre emini olarak kutsal topraklara gönderilmesini fırsat bilerek kendisine eşlik etmiş ve tüm yolculuğu anlatan Hicaz Seyahatnamesi’ni kaleme almış.

Surre emini; Osmanlı’da İstanbul’dan Hicaz halkına dağıtılmak üzere özel bir törenle gönderilen para ve armağanların başında duran kişilere verilen unvan.

Prof. Dr. Ahmet Çaycı ve Prof. Dr. Bayram Ürekli tarafından yayına hazırlanan Seyahatname, İz Yayıncılık’tan okurla buluştu.

Süleyman Şefik Bey, Seyahatname’de eseri kaleme alma sebeplerini de anlatıyor.

Bunlardan biri de Hicaz bölgesindeki Osmanlı hakimiyetinin gücünü ve zaaflarını kaynaklara da dayandırarak ortaya koymak.

Kara ve deniz yolculuğu

Mevcut eserlere bakıldığında hac seyahatnamelerinin manzum ve mensur olmak üzere iki şekilde kaleme alındığı görülür.

Bu eser de mensur bir hac seyahatnamesi. İstanbul’dan Mekke’ye kadar olan hac yolculuğunda deniz ve karayolu tercih edilmiş.

Seyahatin İstanbul-Beyrut bölümü deniz yoluyla gerçekleşmiş. Bu güzergâh İstanbul’dan başlayarak Marmara adaları, Çanakkale Boğazı, Dedeağaç İskelesi, Ege adaları, Rodos ve Kıbrıs üzerinden Beyrut şeklinde belirlenmiş. Beyrut’tan Mekke’ye kadar ise karayoluyla gidilmiş.

Kadıköy’e benzetilen Beyrut

Seyahat boyu uğranılan yerleşim yerleriyle ilgili gözlemlerini aktaran Süleyman Şefik, Rodos Adası’nın o dönemki nüfusuyla ilgili bilgiler de veriyor.

27 bin 97 olan nüfusun 19 bin 533’ü Hıristiyan, 4 bin 903’ü Müslüman, 2 bin 660’ı ise Musevi. Müellifin Beyrut’la ilgili ilk izlenimiyse bölgeyi Kadıköy’e benzetmesi. Beyrut’ta surre alayının törenlerle, maytap ve fişeklerle karşılanışını da detaylı bir şekilde anlatılıyor.

Osmanlı döneminin Şam şehrini tasvir eden Süleyman Şefik, bölgenin nüfusu, su yolları, kütüphaneleri, eğitim programları, bitki örtüsü, ziraat ve ticaretiyle ilgili bilgiler veriyor.

Medine’de şehrin coğrafi özellikleri, Hazreti Peygamber’in Medine’ye gelişi, Mescid-i Nebevi’nin ilk inşasından bahsediyor.

Mekke-i Mükerreme’yi anlatırken hac ibadetiyle ilgili ayrıntılı bilgiler veriyor. Arafat ve Mina’daki izdiham, temizlik ve dönemin salgın hastalığı koleraya karşı alınması gereken tedbirleri sıralıyor.

Müellif ve yanındakiler, hac sonrası geriye dönüş yolculuğunda Cidde limanında kolera salgınının geçmesi için birkaç gün bekletiliyor.

Eserin son bölümünde Vehhabilik konusunu ele alan Süleyman Şefik, hareketin ortaya çıkışı, kurucusu Abdülvehhab’ın hayat hikâyesi ve siyasi emelleriyle ilgili bilgiler veriyor.

Hicaz Seyahatnamesi, Osmanlı dönemindeki hac yolculuğu ve kutsal topraklar hakkında bilgi edinmek isteyenler için iyi bir kaynak.

 http://www.zaman.com.tr/cuma_haftanin-kitabi_2076796.html

5 Nisan 2013 Cuma

5 DAKİKA DAHA BEKLESİN DÜNYA!


5 Nisan 2013

- İSTANBUL

Aceleyle kılınan namazlar, çekilmeyen tesbihler, edilmeyen dualar… 

Günlük işlerimizi bahane ederek çoğu zaman namazlarımızı hızlı bir şekilde kılıp ardından tesbihimizi çekmeden, duamızı yapmadan topluyoruz seccademizi. 

Peki böyle yaparak neler kaybediyoruz farkında mıyız? Gün içinde dünya telaşına o kadar dalıyoruz ki çoğu zaman farz ibadetlerimizi bile son dakikada yerine getiriyoruz. Hal böyle olunca Allah’ın bize sunduğu birçok bağışlanma fırsatını elimizden kaçırıyoruz. 

Namaz sonrası tesbih ve dua bu fırsatlardan biri, belki de en önemlisi. Bediüzzaman Said Nursi namaz sonrası çekilen tesbihlerin namazın çekirdekleri hükmünde olduğunu söylüyor. 

“Namazın manası Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve ta’zim ve şükürdür. Yani, celaline karşı, kavlen ve fiilen ‘Sübhanallah’ deyip takdis etmek; hem kemaline karşı, lafzen ve amelen ‘Allahu Ekber’ deyip ta’zim etmek; hem cemaline karşı, kalben ve lisanen ve bedenen ‘Elhamdülillah’ deyip şükretmektir. Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedir.” 

Birçok yerde duası ve tesbihi eksik namaz zarfa konduktan sonra yollanmamış mektuba benzetilir. Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte namaz sonrası çekilen tesbihlerin önemini Peygamber Efendimiz (sas) şöyle ifade etmiştir:

“Her namazdan sonra kim 33 defa sübhânallah, 33 defa elhamdülillah, 33 defa Allahüekber der, yüze tamamlamak için de Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh lehü’l mülkü ve lehü’l hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr derse günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile affedilir.”


Tesbihin faziletini anlamak için şu rivayet yeterli: Bir gün Ebû Zerr Peygamber Efendimiz’e gelerek “Yâ Rasûlallah! Zenginler cennetin derecelerini, ebedî nimetleri kaptılar.

Çünkü onlar da bizim gibi namaz kılıyorlar, bizim gibi cihad ediyorlar, mallarının fazlasını sadaka veriyorlar. Bizimse malımız yok ki, Allah yolunda sadaka olarak verelim.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (sas), “Ey Ebû Zerr!

Sana bir şeyler öğreteceğim, eğer onları yaparsan senden önde olanlara yetişirsin, senden arkada olanlar da sana yetişemez. Ama onlar da aynı şeyleri yaparlarsa, aynı sevabı kazanırlar.” dedi ve “Her namazın ardından, 33 defa ‘sübhânallah’, 33 defa ‘elhamdülillâh’, 33 defa ‘Allâhüekber’, sonra da Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh lehü’l mülkü ve lehü’l hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr dersin.” buyurdu.

Çok kısa bir vaktimizi alacak bu namaza veda anı belki de bize affolunuşun kapılarını aralayacak. Sizce de bu fırsatı kaçırmak ahmaklık değil mi?

 

‘Tesbih ve duasız namaz dört başı mamur bir namaz değildir’

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Mehmet Atalay konuyu psikolojik açıdan ele alıyor: “Namazdan sonra çekilen tesbihler zikir ibadeti için de önemlidir.

Dua ise ibadetin özü ve bir anlamda semeresidir. Psikolojik açıdan şunu söyleyebiliriz ki, zikir ibadet ve ubûdiyette hayati öneme sahiptir.

Zikir, Allah sevgisini gönle yerleştirme çabasının en somut yöntemidir. Bu sebepledir ki Kur’an’da mesela ‘çok namaz kılın’ ya da ‘çok oruç tutun’ denmezken ‘Allah’ı çok zikredin’ denir.

Elbette ki namaz da bir zikirdir; bununla beraber asıl zikir, yani birinci anlamıyla zikir, dilin “Allah, Sübhanallah, Allahu Ekber” demesidir. Yine psikolojik açıdan dua da bireyin Allah ile kişisel ve özel bir iletişim hali olarak değerlendirilebilir. Namazdan sonra dua yapmayan ve bunu alışkanlık haline getiren insan dini mükellefiyetini yerine getirmiş olsa da Allah ile bu çok özel irtibat ve iletişimden kaçınıyor, metafizik ve manevi bir olgu olarak ‘dua’nın gerektirdiği samimiyet ve tevazu durumuna yükselemiyor demektir. Tesbih ve duasız bir namaz eksik değildir ama dört başı mamur bir namaz da değildir.”

 

‘Kulluk bilincini artırır’

İlahiyatçı Enes Ergene konunun fıkhi açıdan şart olmadığını ancak kulluk bilincini artırdığını söylüyor: “Meseleye fıkhi açıdan bakarsak namaz sonrası tesbih ve dua namazın şartlarından değil elbette.

Ancak yalnızca zahiri sıhhat şatlarına indirgenmiş bir namaz Efendimiz’in namazını ifade etmez diye düşünüyorum.

Bir maç bile yalnızca sahada ve doksan dakikada bitmiyor. Ardından saatlerce spor kanallarında üzerine yorumlar yapılıyor, zihinleri meşgul ediyor. Bir maç zihni bu kadar meşgul ederken namaz beş dakikada bitse ne olur?

Namaz öncesi ve sonrasında yapılan duaları, okunan evrad, tesbih ve zikirleri böyle değerlendiriyorum. Evrad ve tesbihler bizde namaz duygusunun ve kulluk bilincinin sürekliliğini sağlıyor. Bizi ne kadar namazın manevi ve psikolojik zemininde tutarlarsa o kadar iyidir.”

 

‘En hayırlı amel Allah’ı zikretmek’

Prof. Dr. Reşat Öngören (İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi): “Kur’an-ı Kerim’deki birçok âyet ve Efendimiz’in söz, davranış ve tavsiyeleri dikkate alındığında insanın mümkün olan her durumda Allah’ı tesbih etmesi ve zikretmesi gerekmektedir.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ı anmanın bütün ibadet ve itaatlerden üstün olduğu ifade edilmiştir. Öte yandan Zümer Suresi’nde Allah’ın zikrine karşı kalpleri katı olanların açık bir sapıklık içinde oldukları beyan edilmektedir.

Hadislerde de zikir ve tesbihin önemine işaret edilmiş, en hayırlı amelin Allah’ı zikretmek olduğu vurgulanmıştır. Bütün bu uyarılardan sonra her vesileyle, namazlardan önce ya da sonra Allah’ı anmanın, tesbih etmenin, kulluğu samimiyet ve muhabbetle icra etmek adına gerekli olduğu ortaya çıkar.

Kulluğunu farz ibadetlerin yanı sıra nafileler, dualar, zikirler ve tesbihlerle süslemeyenler imanın tadını alamaz, kulluğun zevkine varamazlar.”

 

‘Namaz sonrası tesbih ve dua sünnettir’

Prof. Dr. Davut Aydüz (Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi): “Selam verip namazdan çıktıktan sonra Allah’ı zikretmek, Peygamber Efendimiz’den öğrendiğimiz duaları yapmak ve günahlarımızın affedilmesi için yalvarmak sünnettir.

Peygamber Efendimiz (sas), namazlardan sonra selâm verir vermez değişik dualar okurdu. Resûlullah Efendimiz’in, bu duaların bazılarını farz namazlardan sonra okuduğu, bazılarını da hem farz hem de nâfile namazlardan sonra okuduğu belirtilmiştir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sas) farz namazlardan sonra okuduğu dualara bakarak, bazı İslâm âlimleri farzlardan sonra dua etmenin, nâfilelerden sonra dua etmekten daha uygun olacağını söylemişlerdir.

Ayrıca namazın arkasından okunan Âyetü’l-Kürsi’nin de önemi büyüktür. Peygamber Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur: Kim farz namazdan sonra Âyetü’l-Kürsî’yi okursa, cennete girmesine ölümden başka bir şey engel olmaz.”

http://www.zaman.com.tr/cuma_5-dakika-daha-beklesin-dunya_2074249.html