Popüler Yayınlar

HUKUK DEVLETİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HUKUK DEVLETİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2013 Cumartesi

Türkiye burjuvazisi, rantlar, demokrasi ve TUSKON [ Yorum - Eser Karakaş ]

Eser Karakaş
30 Ağustos 2012
 
Sayın Orhan Pamuk, yeni bir Türkiye burjuvazisi tartışması başlattı; iyi ki de başlattı diyebiliriz zira bu mesele, Türkiye burjuvazisi meselesi dünüyle, bugünüyle ve en önemlisi yarınıyla Türkiye için, Türkiye'nin gelişmiş bir hukuk devleti olarak sürdürülebilir daha yüksek bir iktisadi büyüme sürecini kalıcı kılabilmesi için çok önemli. 

Türkiye burjuvazisinin niteliği üzerine bir-iki söz söyleyebilmek Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin iyi bilinmesini, bu da yetmez, Batı Avrupa iktisat tarihinin de iyi bilinmesini gerektiriyor.

Sayın Orhan Pamuk, Türkiye burjuvazisine yönelik değerlendirmelerde bulunurken ağırlıklı olarak ilgili konuların siyasi ve kültürel boyutlarını ele aldı; ancak, bu Türkiye burjuvazisi meselesini daha iyi değerlendirebilmek, daha iyi anlayabilmek için meselenin iktisadi boyutlarının da ve özellikle de Türkiye devletinin rant yaratma ve dağıtma boyutlarının çok iyi incelenmesi gerekiyor.

Bir gazete yazısı boyutlarında konunun Cumhuriyet, hatta 1960 öncesine gitmek istemiyorum, zaten fiilen de mümkün değil; 1960 tarihi de rastgele seçilmiş bir tarih pek değil.

Türkiye ekonomisinin 1923-1960 arası dinamiklerinin bu periyotta pek değişmediğini, kimi iktisatçıların yapmaya gayret ettiği dönemleme çalışmalarının da pek anlamlı olmadığı kanısındayım; aslında 1960-1990 arası periyotta da bir iktisatçı açısından çok da önemli bir kilometre taşı da yok.

1990 senesinden itibaren sermaye hareketleri, 1996'dan itibaren de AB ile gerçekleştirilen gümrük birliği dinamiklerde önemli değişikliklerin tohumlarını ciddi bir biçimde atıyorlar.

1960 tarihinin önemi de dünya ekonomilerinde bu tarihten, hatta biraz daha öncesinden başlayan ihracata dayalı büyüme trendlerine karşı, Türkiye'de 1960 itibarıyla zaten mevcut olan ithal ikameci modelin daha da büyük ölçüde konsolidasyonuyla Güney Kore tipi ekonomilerle yolların çok belirgin bir biçimde ayrışması.

Bu tarihlere kadar Türkiye ekonomisine çağdaş anlamda bir ekonomi demek de çok kolay değil, ekonomi ve siyaset tümüyle rant yaratma ve bu rantı üleştirme temellerine dayanıyor.

1960'lı, 70'li yıllarda komuta ekonomisinin, ithal ikameci modelin güçlenmesiyle Türkiye rant ekonomisinde dört temel rant üretme, bölüştürme mekanizması ön plana çıkıyor; bu dört mekanizma negatif faiz oranlarıyla, aşırı değerli, kontrollü kur politikalarıyla, korumacı dış ticaret politikalarıyla ve piyasa değeri altında birilerine tahsis edilen KİT ürünleriyle ortaya çıkıyorlar.

Anılan dönemlerde büyük sermaye açıklarına rağmen negatif düzeylerde oluşturulan faiz oranlarında Türkiye burjuvazisi krediler kullandı, büyük döviz açıklarında bile aşırı değerli TL ortamında aynı burjuvaziye döviz kullandırıldı, ucuz ithalat yaptırıldı; vahşi koruma duvarları arkasında bu Türkiye burjuvazisi içeride son derece niteliksiz mallar üretti, rekabet dışı kaldı, çok büyük korumacılık rantlarının üzerine oturdu, KİT ürünleri de maliyetlerinin bile çok altında yine bu burjuvaziye aktarıldı, bu çok ucuz, bütçeden finanse edilen KİT mallarını yaptıkları çok kötü üretimde girdi olarak kullandılar.

Bu dönemlerin resmi iktisatçıları bu rant mekanizmalarının bir tür sermaye birikim modelinin kaçınılmazları olduklarını da iddia ettiler ama bir türlü Türkiye'de sermaye birikemedi, kişi başına reel büyüme oranları Güney Avrupa ülkelerine, Uzakdoğu ülkelerine oranla çok düşük kaldı, Türkiye fakirlik, işsizlik, rekabetsizlik zincirini kıramadı.

Bu dört rant mekanizması siyaseti, siyaset yapma tarzını da büyük ölçüde belirledi; siyaset vatandaşa daha nitelikli kamu hizmeti üretme yarışına dönüşemedi, tüm siyaset bu dört rant mekanizması musluğunun başına geçmek ve vatandaşa hizmet değil rant dağıtma çabasına dönüştü.

Yapılan araştırmalar bu dört mekanizmanın yarattığı rant tutarının her sene milli gelirin üçte birini aşan bir tutara ulaştığını ortaya koymaktadır. Tüm ekonomi ve siyaset rant musluklarına hakim olma süreci olarak tanımlandığında da Türkiye sözde burjuvazisi de Batı Avrupa türü bir burjuva değil, devlete, rant mekanizmalarına göbekten bağlı, bir devlet asalağı olarak faaliyetlerine devam etti.

Bu sözde burjuvazi uluslararası Soğuk Savaş yıllarında demokrasi ve hukuk devletinin yanından bile geçmek istemedi, askere yaslandı, kendi gerçek sınıfsal çıkarına ihanet etti. Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi (1990), AB ile gümrük birliği süreci (1996) Türkiye burjuvazisi üzerinde büyük etkiler ve ayrışmalar yarattı; gümrük birliği kararına giderken Türkiye'nin iki büyük holdinginin farklı roller üstlenmiş olması konulara yakın kişilerin hafızalarında daha çok taze.

Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, AB ile gerçekleşen gümrük birliği Türkiye burjuvazisi üzerinde çok önemli, yapısal dönüşümlere neden oldu; o tarihlere kadar musluk başları, rant üretme mekanizmaları Ankara tarafından kontrol edilir, bu musluklardan Anadolu sermayesine, nedret yani rant havuzunun küçüklüğü ve daha da önemli olmak üzere siyasi nedenlerden pay aktarılmazken, dış ticaret rejiminin nispeten liberalleşmesi Anadolu'da oluşan yeni sermaye gruplarının dış pazarlar, ihracat üzerinden yeni bir sermaye birikim modeline yol açmıştır.

Ağırlıklı olarak TUSKON'un temsil ettiği bu yeni sermaye birikim modeli rant mekanizmalarına değil de dış pazarlara ihracata dayalı olduğu için çok daha etkinlik temelli, çok daha modern bir sürece tekabül ediyor.

ANKARA ENDEKSLİ EKONOMİ
 
Ancak, TUSKON'un Ankara kökenli rant mekanizmalarına nüfuz edemediği, bu nedenden de sermaye birikimini ihracat, dış pazarlar üzerinden gerçekleştirmeye başladığı dönem TUSKON şemsiyesi altında faaliyet gösteren grupların Ankara ile siyaseten kan uyumsuzluğu yaşadığı bir dönemdir ve paradoksal olarak Ankara ile bir zamanlar oluşmuş mevcut kan uyumsuzluğu yeni sermaye birikim modeline etkinlik kazandırmıştır.

TUSKON dış pazarlar üzerinden, siyaset şemsiyesini kullanmadan, kullanamadan yeni bir sermaye birikim modelini oluştururken, bu süreç kaçınılmaz olarak devletle ilişkisi çok sınırlı, üretime, ihracata dayalı yeni ve benim çok olumladığım bir burjuva sınıfının da temellerini atmıştır.

Fakat, Türkiye'nin içinde bulunduğu son on senelik siyasi süreç TUSKON'un Ankara ile geçmişte mevcut kan uyumsuzluğunu büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır.

Bu siyasi ve radikal dönüşümün TUSKON'un üretim ve sermaye birikim tercihlerine yansımaları Türkiye'nin geleceğini, yeni Türkiye'nin yeni burjuvazinin kaderini belirleyecektir.

Benim, bir iktisatçı, bir yurttaş olarak temel endişem Ankara ile TUSKON arasındaki buzların son on senede yaşanan erimenin TUSKON'un sermaye birikim modelini dış piyasalardan Ankara endeksli bir modele geri çevirme ihtimalidir; küresel kriz de maalesef bu olumsuz ihtimali daha da güçlendirmektedir.

TUSKON son senelerdeki başarılarıyla Türkiye'nin, Anadolu'nun çehresini değiştirmiştir ve daha da ileri derecelerde değiştirmeye adaydır; ancak, yeni sermaye birikim modelinin kaynağı, yönü dış piyasalardan Ankara'ya döndüğü ölçüde bu olumsuz ihtimali süreçten Türkiye, Anadolu, Türkiye demokrasisi ve ekonomi büyük zararlar görebilir.

Türkiye'nin demokrasi ve ekonomi geleceğini TUSKON'un önümüzdeki dönem tercih edeceği sermaye birikim modeli üzerinden okumak iktiza etmektedir; TUSKON'un, bu yeni Anadolu burjuvazisinin hedefi, rüyası mesela Küba'ya puro ihraç etmek mi, yoksa Ankara çıkışlı ihalelerden para kazanmak mı olacaktır?..

26 Nisan 2013 Cuma

Sayıştay Kanunu 2010 - Aktütün 2010 [ Yorum - Eser Karakaş ]

20 Ocak 2011


Batı ülkelerinin sayıştay yasaları ile bizimkisi arasındaki temel fark, başka ülkelerin yasaları bazı kamu harcamalarına farklı muamele göstermiyor, istisnalar tanımıyor, meselenin sadece özünü, demokratik özünü ve etkinlik koşullarını tanımlıyor.

 Yeni Sayıştay Kanunu bende Erich Maria Remarque'ın ünlü romanının ismini çağrıştırdı: Batı cephesinde yeni bir şey yok.

Sayıştay hukuku kolay bir alan değil; hatta meslekten bu konularda çalışmış insanlar için bile. Meselenin çok çetrefil, detaylı teknik dalları, zorlukları mevcut; ancak, bir de meselenin çok daha çetrefil, çok daha karmaşık bir siyasi boyutu da var zira, nihai analizde Sayıştay vatandaşın vergilerinin nerelere, nasıl harcandığının hukuki ve etkinlik denetimini yapan bir kurum.

Bu son konu doğal olarak Sayıştay'ı demokratik bir ülkenin, bir hukuk devletinin en önemli kurumlarından biri haline getiriyor zira akçeli konular yine nihai analizde tüm ilişkilerin en çok saydamlaştığı, erkler arasındaki ilişkilerinin en kristalize olduğu alan.

Hâlâ tüm detaylarıyla nedenleri aydınlatılamamış bir Sayıştay arşivi yangını geçirmiş bir ülkeyiz; ve doğal olarak bu konu da ülkemizde "klase" edilmiş konuların başında gelir. Sayıştay yangını 2000 tarihlidir ve dava 2008 senesinde zamanaşımına uğramıştır.

Tam zamanlı bir gazeteci olsam yapacağım ilk iş, konusuna bile bakmadan bu "yalnız ve güzel" ülkemizde zamanaşımına konu olmuş dosyaların peşine düşerdim; sadece zamanaşımına uğramış dosyaları bir karıştırın, bakın altından neler neler çıkacaktır.

Örnek mi istiyorsunuz? Mesela Sayıştay yangını, İstanbul Üniversitesi 16 Mart katliamı, Kemal Türkler cinayeti vs. Tüm bu zamanaşımı dosyaları bu konularla tam gün ilgilenecek gazetecileri kutsal devletimizin karanlık koridorlarında ilginç gezilere sürükleyecektir; ama, aman dikkat etsinler, koridorlar karanlık ve rutubetli, sağlıklarından olmasınlar.

Sayıştay yangınında yanan giden, kül olan dosyaların da 1993-1998 gibi ülkemizin en karanlık, en pis döneminin dosyaları olması muhtemelen sadece bir tesadüftür deyip, geçelim.

Gelelim ana konumuza, Sayıştay hukukuna; Sayıştay hukukumuzun en üst normu herhalde Anayasa'mızın 160. maddesi ve bu madde Sayıştay'ın işleyişini, görev alanını, işlevlerini tanımlıyor.

Anayasa'mızın 160. maddesinin bugünkü şekline, yani 2004 senesindeki değişiklik sonrasına benim kişisel olarak bir itirazım pek yok; 2004 öncesine ciddi itirazlarım vardı, 2004 Mayıs ayında yapılan değişiklik, bu sakıncayı anayasal anlamda tamamen ortadan kaldırdı diyorum ama şimdi kullandığım "anayasal anlamda" ifadesine bir mim koyun, buraya hemen döneceğim.

1982 Anayasası'nın 160. maddesinin (Sayıştay) son paragrafı aynen aşağıdaki gibi idi:

"Silahlı Kuvvetler elinde bulunan Devlet mallarının Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlenmesi usulleri, Milli Savunma hizmetlerinin gerektirdiği gizlilik esaslarına uygun olarak kanunla düzenlenir."

2004 senesinde siyasi irade, AB reformlarının getirdiği rüzgârı ve talepleri de arkasına alarak, 160. maddeden bu paragrafı tamamen kaldırdı; bu siyasi iradeden, yani bu berbat paragrafın anayasa hukukumuzdan atılmasından anlamamız gereken, aynı siyasi iradenin bundan (2004) sonra Silahlı Kuvvetler elinde bulunan devlet mallarının denetiminde gizlilik esasını kaldıracağı ya da başka bir ifadeyle tüm kamu harcamaları ve devlet mallarının denetlenmesi usulleri arasında bir ayırım yapmayacağı idi.

2004 senesinden sonra Sayıştay hukukumuzda ilginç gelişmeler yaşandı. Söz konusu anayasa değişikliği esnasında aynı zamanda yeni bir Sayıştay Kanunu taslağı hazırlandı, bu taslağı o tarihlerde inceleme olanağı buldum, Batı örneklerinden birazdan bahsedeceğim, Batı standartlarında bir taslak idi, gelişmeler mali hukukumuzda çağdaşlığı özleyenler için çok hoş idi, ama nedense Komisyon'a gönderilen taslak, bir türlü TBMM Genel Kurulu'na indirilemedi, araya 27 Nisan muhtırası girdi, seçimler girdi, AK Parti'yi kapatmaya yönelik evlere şenlik dava girdi, anayasa referandumu girdi ama nedense taslak bir türlü Genel Kurul'a gelmedi, gelemedi; bizler de yavaş yavaş bu işe "iyi sıhhatte olsunların" karışmaya başladığına ikna olmaya başladık.

Türkiye'de kamu harcamalarının ve devlet mallarının yargısal denetimi 2010 senesine dek, 2004 senesinde gerçekleştirilen anayasa değişikliğine rağmen, 1967 tarihli Sayıştay Yasası'na göre yapıldı; bu yasa AB normlarına uymayan bir yasa idi zira ağırlıklı olarak bir tür kamu hizmeti harcamasını yargısal denetimin saydamlığının dışına taşıyan bir yasa idi. (832 sayılı kanun, m.38)

Bilemediğimiz, belki de hiç bilemeyeceğimiz nedenlerden bu çok önemli yasa tasarısı ancak 2010 sonbaharında Genel Kurul'a geldi ve yasalaştı; tasarı yasalaştı ama kanunun 42. maddesinin ikinci paragrafı yine aynen aşağıdaki gibi formüle edildi:

(2) Savunma, güvenlik ve istihbarat ile ilgili kamu idarelerinin ellerinde bulunan devlet mallarının bu Kanun uyarınca yapılacak denetimi sonucunda hazırlanacak raporların kamuoyuna duyurulmasına ilişkin hususlar; ilgili kamu idarelerinin görüşleri alınarak Sayıştay tarafından hazırlanıp Bakanlar Kurulu'nca çıkarılacak bir yönetmelikle düzenlenir.

2004 Mayıs'ında siyasi irade bir tasarrufta bulundu, Anayasa'mızın 160. maddesinin son paragrafını değiştirmedi, tamamen kaldırdı (yukarıda alıntı aynen vardır) ama aynı siyasi irade bu kez hemen yukarıdaki paragrafı yasaya ilave etti; bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.

Zaten de 30 Temmuz 2003 tarih, 4963 sayılı yasada 832 sayılı Sayıştay Kanunu'na ek bir madde getirilmiş ve askerî malların denetiminin "gizli" gizlilik derecesinde bir yönetmelikle yapılacağı bir kez daha hükme bağlanmış idi.

Askerî malların denetiminin "gizli" gizlilik derecesini haiz bir yönetmelikle denetlenmesinin son olarak Aktütün karakolunun on metre ilerisinde bulunan gizli silahlarla bir ilişkisinin olup olmadığı sorusu da, haklı olarak, herkesin aklına biraz takılıyor doğrusu; bu akla takılmayı Poyrazköy'e, başka yerlere de uzatmak mümkün. Askerî malların denetimi konusunu bu kadar saydamlıktan uzaklaştırır iseniz, kazdığınız her yerden, namlusu size dönük silahlar pıtrak gibi çıkabilir, bunu unutmayalım, iyi görelim.

Yazıyı bitirmeden önce bir noktanın daha altını çizmek istiyorum: 1967 tarihli Sayıştay Kanunu, geçici maddeleri saymaz isek, 108 madde idi, 6085 sayılı yeni kanun (2010) yine geçici maddeler dışında 84 madde. Oysa, Fransa'nın Sayıştay Kanunu 21 madde ve maddeler son derece kısa ve özlü; Belçika'nın 9 madde, İsviçre'nin Cenevre kantonununki ise 11 madde.

Bu ülkelerin sayıştay yasaları ile bizimkisi arasındaki temel fark; başka ülkelerin yasaları bazı kamu harcamalarına farklı muamele göstermiyor, istisnalar tanımıyor, meselenin sadece özünü, demokratik özünü ve etkinlik koşullarını tanımlıyor.

Yeni Sayıştay Kanunu (sayı 6085, tarih 2010) bende Erich Maria Remarque'ın ünlü romanının ismini çağrıştırdı: Batı cephesinde yeni bir şey yok.

11 Nisan 2013 Perşembe

Adalet Bakanı’mıza bir çağrı


11 Nisan 2013


Bu “Yorum” yazımda Adalet Bakanı’mız Sayın Sadullah Ergin’e bir çağrım olacak; bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bendenizin Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin’den bir ricası, isterseniz de bir istirhamı diyebilirsiniz.

Konuyu aşağıda açıp detaylandıracağım ama bu detaydan önce meselenin genelini bir görmek lazım. Her hukuk devletinde olduğu, olması gerektiği gibi Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, kendi devletleri ve idare hakkında dava açabiliyorlar; iç hukukta bu davalar idare mahkemelerine, Danıştay’a, iç hukuk yolları tükenmiş ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne davalar açılabiliyor. Bu davalarda da, hukuksal sürecin bir parçası, bir gereği olarak idare yani yürütme de mahkemelere, idare mahkemelerine, Danıştay’a, Avrupa İhsan Hakları Mahkemesi’ne savunmalar vermek zorunda kalıyor.

Bu konu ülkemiz Türkiye’de çok az konuşulan bir konu, idarenin, yürütme erkinin bu mahkemelere sundukları savunmaların bir bölümü çok önemli sorunlar içeriyor. İki sene önce, okuduğu okulda başına lavabo düşerek ölen altı yaşında, Efe Boz isimli bir çocuk vardı.

Ailesi, İstanbul Valiliği ve Milli Eğitim Bakanlığı aleyhine dava açtı, idarenin avukatları da mahkemeye “Çocuk çok yaramazmış, ölümü ondan” diye özetlenebilecek utanç verici bir savunma gönderdiler; mahkeme idareyi aileye tazminat ödemeye mahkûm etti ama bu savunma (!?) da mahkeme kayıtlarına devletimizin bir ayıbı olarak girmiş oldu.

Yakın geçmişte, AİHM’ye Hrant Dink cinayeti ile ilgili devletin sunduğu savunmayı (!!!) da çok iyi hatırlıyoruz, hangi bakanlıkta çalıştığını, ya Adalet Bakanlığı, ya da Dışişleri Bakanlığı, ismini öğrenemediğimiz bir sözde bürokrat, savunma metninde Dink’i bir Nazi’ye benzetme densizliğini (bulabildiğim en hafif kelime) yapabilmiş, Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu da “Tokat yemiş gibi oldum.” demiş idi.

Bu savunmaların usulünün nasıl olması gerektiği mutlaka gözden geçirilmeli, devleti zora sokacak, hatta zora sokmaktan da öte, utandıracak savunmalardan vazgeçilmeli, gerektiğinde de mahkemelerin verdiği cezaya katlanıp hiç savunma vermeme yolu tercih edilmelidir; aşağıda sunacağım yeni bir örnek var, bu davada devletin AİHM’ye nasıl bir savunma vereceği Türkiye Devleti’nin yapısı, devlet anlayışı ve bir dizi başka konuda çok önemli bir gösterge olacak.

2007 Ekim ayında bir yerel gazetede, Bolu Ekspres isimli bir gazetede, köşe yazarı Sayın Işın Erşen bir makale yayımlıyor; bu makalenin yayımlanmasından hemen önce Güneydoğu’da geçici görev yapan Bolu Komando Tugayı’na PKK bir baskın düzenliyor ve askerlerimiz, çok nitelikli komandolarımız şehit oluyorlar.

Bu olaydan hemen sonra makalesini Bolu Ekspres yerel gazetesinde yayımlayan Sayın Işın Erşen, muhtemelen şehitlerin Bolu Komando Tugayı’ndan da olmasının etkisiyle, inanılması çok güç bir makale yazıyor, -isteyen makaleye internet üzerinden ulaşabilir- bu aşamadan sonra öldürülen, şehit edilen her asker için BDP üyelerinden beş kişinin öldürülmesi gerektiğini söylüyor, bu meseleyi bu düzeyde de bırakmıyor ve yazısında (!) öldürülmesi gerektiğini düşündüğü BDP’lilerin isimlerini de yayımlıyor ve yazının sonunda da “Bir bizden, beş onlardan olsun” gibi korkunç bir ifade kullanıyor.

Sayın Işın Erşen böyle düşünebilir, böyle düşünen başkalarının da olabileceğini biliyorum ama bu görüşleri yazıya döküp bir gazetede yayınlamak başka bir konu.

‘ifade özgürlüğü’NüN SUİSTİMALİ

Bu yazının yayımlanmasından kısa bir süre sonra, Kasım 2007’de, BDP Eşbaşkanı Sayın Selahattin Demirtaş’ın avukatı Bolu Savcılığı’na suç duyurusunda bulunuyor, kendilerinin hedef gösterildiklerini belirtiyor ve Sayın Erşen’in cezalandırılmasını istiyor; Bolu Savcılığı’na ifade veren Sayın Işın Erşen yazısında kimseyi hedef göstermediğini, sadece toplumu bilgilendirmeyi (!) amaçladığını söylüyor ve 7 Aralık 2007 tarihinde da Bolu Savcılığı bu yazının ifade özgürlüğü (!) kapsamında değerlendirildiğini, yazarın BDP’lilere karşı eleştiri hakkını kullandığını karara bağlıyor ve Işın Erşen hakkında dava açmıyor.

30 Temmuz 2008 tarihinde BDP’li Selahattin Demirtaş’ın avukatı Düzce Mahkemesi’nde savcının 7 Aralık 2007 tarihli kararına itiraz ediyor ama 21 Ağustos 2008’de Düzce Mahkemesi Demirtaş’ın başvurusunu düşürüyor ve Bolu Savcısı’nın kararının doğru olduğunu ifade ediyor; 15 Ekim 2008 tarihinde ise, dönemin Adalet Bakanı Sayın Mehmet Ali Şahin, Bakan sıfatıyla Yargıtay’a başvuruyor ve Düzce Mahkemesi’nin 21 Ağustos 2008 kararının reddini talep ediyor. 30 Eylül 2009 tarihinde ise Yargıtay, Düzce Mahkemesi’nin kararının hukuka uygun olduğunu belirtiyor.

Bu gelişmeler (!) karşısında da Selahattin Demirtaş AİHM’ye başvuruyor, AİHM davayı kabul ediyor ve şimdi de taraflardan görüş istiyor. Tüm bu gelişmeleri 8 Nisan 2013 tarihinde AİHM’nin resmî sitesine konulan bilgilerden izliyorum; bu aşamada da Türkiye’nin AİHM’ye bir savunma vermesi gerekiyor.

PROF. DR. ESER KARAKAŞ
Bendenizin bu yazıyı yazmamdaki temel motivasyon da Türkiye Cumhuriyeti’nin AİHM’deki bu davada (Selahattin Demirtaş Türkiye’ye karşı) savunma vermesi fikrinin benim tüylerimi diken diken etmesi. Hukukçu değilim, süreçte usul hataları var mıdır bilemem ama Bolu Savcılığı’ndan başlayan hukuk skandalları karşısında, benim de yurttaşı olduğum bir devletin böyle bir konuda, “bizden bir kişiye karşı onlardan beş kişi öldürülsün” mantığının gazeteye yansıtılmasının cezasız kalması karşısında savunma vermesi fikri bile bana korkunç geliyor. Bir hukuk devleti için kabul edilemez buluyorum ve Adalet Bakanı’mız Sayın Sadullah Ergin’i bu davada savunma vermeyerek devlet erkinin bir kolu olan yargının (Bolu Savcılığı, Düzce Mahkemesi, Yargıtay) bu ayıbını kabullenmeye davet ediyorum.

Devletimiz başka konularda da yaptığı gibi bu davada da AİHM’ye savunma verme yanlışını yaparsa ne olur? Bendenizin ilk aklıma gelenler şunlar:

1- Türkiye’nin bir hukuk devleti olamadığı ve olma yolunda da ciddi bir iradesi olmadığı görüşü belirli çevrelerde daha da güçlenebilir.

2- AK Parti iktidarı döneminde beni en çok heyecanlandıran “Yeni Türkiye” doğru sloganının sözde kaldığı fikri yerleşmeye başlar.

3- Barış sürecinde devletimiz “bir bizden, beş onlardan” mantığının arkasında durmuş olur ve böylece sürece en büyük engeli bizzat kendisi çıkarmış duruma düşebilir.

4- Bizim ülkemizde hukukun, yargının vatandaşı değil de devleti koruduğu inancı biraz daha güçlenir.

5- Belki, hepsinden de önemli olmak üzere, ülkemizde bir kez daha hukuk-vicdan ilişkisi kopartılmış olur.

Sayın Bakanı’mız Sadullah Ergin, lütfen bu davada AİHM’ye savunma verirken üç değil, beş kez konuyu değerlendirin. Yazımı, aklıma gelen, cevaplarını alamaya
cağımı bildiğim iki soruyla noktalamak istiyorum:

1- Demirtaş’ın ilk başvurusunu reddeden Bolu Savcısı’nın hukuk anlayışı nasıl bir anlayıştır, nasıl oluşmuştur?

2- Hrant Dink savunmasını hangi bürokrat (!) yazmıştır, kendisi hakkında ne gibi bir işlem yapılmıştır?

e.karakas@zaman.com.tr

6 Mart 2013 Çarşamba

ADALET KAVRAMININ İÇERİĞİ VE MUTLAKLIĞI VE DEĞİŞMEZLİĞİ




Hüseyin HATEMİ

1- Adalet kavramı ilk bakışta normlar alanını ve dolayısı ile davranış felsefesini ilgilendirir. Fakat bu alanın bütün normları gibi sağlam bir temele dayandırılmalıdır. 

Oysa hukuk felsefesi alanında düşünürlerin birçoğu adalet normunun gerçek yargılarına değil, sadece uzlaşımlar alanına dayanan bir norm olduğu, şu halde adalet kavramının içeriğinin aslında boş olup, değişen çağ ve yörelerde uzlaşımlara göre doldurulduğu görüşünü savunurlar. 

Kanaatimce bu görüş "Hukuk Devleti" ve "İnsan Hakları" öğretileri açısından son derece sakıncalı ve aynı zamanda akli apaçıklıklar açısından da yanlış sayılması gereken bir görüştür. Niçin?

2- Çünkü estetik yargıları ile değer normlarını, diğer bir deyişle ahlak normlarını karıştırmamak gerekir. Estetik yargıları alanında dahi ortak asgari ilkeler bulunmak gerekirken ahlak yargıları alanında değişkenliğin ve göreceliğin hâkim olduğunu ileri sürmek tutarlı bir muhakemeye dayanamaz. Niçin?

3- Çünkü, felsefe alanında varlık sorunu ilk sorundur. Bu sorun da ayrıntılı bilgi felsefesi konularına başvurmayı gerektirmeksizin doğrudan doğruya akli bir apaçıklık ile başlar. Bu akli apaçıklık varlık ilkesidir. Varlık karşısında mutlak bir yokluk mevcut olamaz. Mutlak varlık ilkedir.

4- Bu mutlak varlıktan yine sezgi ve duygu yolu ile ve iç tecrübelerimizle varlığından şüphe etmediğimiz sevgiden başka, sevgi ile çelişen bir değer yargısı kaynaklanamaz. Mutlak varlık aynı zamanda mutlak sevgidir. Bu mutlak sevgiden insanlar arasında ve insanlar ile diğer canlıların ve çevrenin ilişkisi alanında adalet normu ilk kaynaklanan normdur.

Sevgiden ahlak alanına adalet normu somutlaşarak geçilmiş olur. Bu temel normun uzlaşımlara dayanmasına, insanların uydurduğu ve içeriğini doldurduğu bir kavram olmasına veya mutlak varlık tarafından içi boş bir kavram olarak belirlenmiş olmasına imkan yoktur.

5- Adaletin iki boyutu vardır. İlk boyutu istisnasız ve potansiyel boyut olan eşitlik adaletidir. Eşitlik adaleti insan hakları açısından ve dolayısı ile insanlık değeri açısından dil, din, cins, ırk gibi ve bunların dışında hiçbir gerekçe ile ayırımcılık yapılmamasını gerektirir. (Anayasada da yer alan istisnasız eşitlik ilkesi)

İkinci boyutu da kinetik boyutudur. Somut olay adaleti de diyebiliriz. Her somut olayda herkese somut olayın özelliğine göre: Emeğinin karşılığını, suçunun cezasını, liyakatinin uygun olduğu görevi verebilme adaletidir.

6- Bu boyutlara da dayanan iki adalet ilkesine ve bunun üst kavramı olan genel adalet ilkesine karşı ileri sürülen bütün çıkarcı, pragmatist maskesi altında oportünist ve rölativist görüşlerin mesnedi olmadığı gibi; aynı zamanda evrensel hukuk alanında "İnsan Hakları" ve "Hukuk Devleti" öğretilerinin yerleşmesine engel olan zararlı görüşlerdir. Hukuk felsefecilerinin bu alanda ve bu noktada bir uzlaşıma varmaları temenni edilir.

7- Ulpianus, "lustittia est constans et perpetua voluntas lus suum cuique tribuendi" ibaresi ile "adalet"i tanımlar: Adalet, herkese hakkını verme konusunda müstekar ve kesintisiz bir iradedir.

Herkese hakkını, istihkakını verme; "Equite" (hakkaniyet, hak ve nasfet)ye riayet etme demektir ki, işte bunu insan toplumlarında gerçekleştirebilme, asıl güç olandır. "İnsanlık onuru"ndaki eşitlik ilkesini herkes kağıt üzerinde ve nazari olarak kabul edebilir. 

Ne var ki, iş somut olay adaletinin sağlanmasına gelince, "potansiyel eşitlik" ilkesinde uzlaşabilen insanların, hele kendi çıkarları söz konusu olduğunda, Equite'ye, 'hakkaniyet'e uygun davranmadığını görürüz. Hele "sandık başında oy eşitliği"ni yapabilecekleri fedakarlığın son haddi olarak kabul eden kimseler, iş "herkese insanlık onuruna yaraşan bir hayat seviyesi sağlama" sorununa gelince, çağdaş devletin ve toplumun böyle bir ödevi olmadığını, "sosyal adalet" kavramının adalet ve hukuk devletinin özünü bozduğunu, hatta sosyal adalet düşüncesinin "totalitarizmin Troya atı, yarı-dini bir batıl itikat, bir hurafe" olduğunu ileri sürebilirler. 

Bu, son derece yanlış ve tehlikeli bir "liberalizm" anlayışıdır. Bu yönde gidilirse, DDR'in ortadan kalkması ile Federal Alman Cumhuriyeti vatandaşı olan kimselerin "Biz adalet istiyorduk, hukuk devleti bulduk" şeklinde ifade ettikleri hayal kırıklığı kaçınılmaz olur. Aslında "adaletsiz hukuk devleti" olamaz; hukuk devleti, adalet devleti demektir. Hukuk devleti (Rechtsstaat) terimi Alman hukuk çevresinde doğmuştur ve buradaki "Recht", hukuktan çok, bizim "hak ve nasfet" (Recht und Billigkeit) teriminin başında olan anlamı ile "hak-hakkaniyet" anlamındadır.

8- Adalet, ahlak ve hukuk felsefesinin sevgiden kaynaklanan ilk değeri ve ölçütüdür. Sevgi temeli ile bağı kesilirse anlamını yitirir ve doğru anlamı ile gerçekleşmesi mümkün olamaz. Bunun içindir ki, DDR'den BRD vatandaşlığına intikal eden kimseler, önce de "adalet"ten ve ayrıca "hukuk devleti"nden yoksun olduklarını "Adalet arıyorduk, hukuk devleti bulduk" şeklinde ifade etmekte idiler. Adaleti bulmadan hukuk devletini bulmaya da imkan olmadığına göre, "hukuk devleti bulduk" demelerinin anlamı, "adaletin sosyal boyutunu elde edemesek, bulamasak dahi hiç değilse klasik anlamda insan haklarını bulduk" demektir.
9- Ancak; "klasik insan hakları" ve "sosyal haklar" ayırımı başlı başına bir aldatmacadır. "Adaleti arıyorduk, adaleti ve adalet devletini bulduk" diyebilmek için, sosyal boyutu ile de adaleti bulmuş olmak gerekir.

10- Bu adalet kavramı izafi (relatif, görece) değildir. Hukuk devleti anlayışı relatif bir temele oturtulamaz. Adalet "izafi" olursa hukuk devleti de izafi olur. Kavramları "izafi" olan "hukuk felsefesi"nin de bir boş vakit eğlencesi olarak bile anlamı kalmaz.

11- Adalet doğru anlamından ayrılırsa, çok yanlış adalet anlayışları, bir "hikmet" vecizesi imiş gibi, "fiat lustitia, pereat mundus" gibi "absurde" söylemlere yol açar. (Adalet gerçekleşsin, dünyanın yıkılması pahasına da olsa!) Oysa bu söz, gerçek anlamda "adalet" için değil ancak yanlış anlamda, dolayısı ile zulmün bir türü için kullanılan "adalet" terimi söz konusu olduğunda geçerli olabilir. Yoksa dünya adaletin gerçekleşmesi ile değil, gerçekleşmemesi ile yıkılır.

12- Tabii "hukuk"un temel kavramı ve değeri olan adalet de "tabii hukuk"un tüm değerleri gibi değişmez ve evrenseldir. Ayrı ayrı İslam, Hıristiyan ve Müslüman vs. tabii hukuk türleri yoktur.1

13- Adalet konusunda bir konuya daha değinmek istiyorum: Ben, daha önce Merhum Bediüzzaman'ın "adalet-i mahza" ve "adalet-i izafiye" ayrımı ile, eşitlik adaleti ve somut olay adaleti (adl ve kıst) ayırımı yaptığı kanaatinde idim. Fakat Risale-i Nur'u daha iyi ve dikkatle inceledikten sonra şu sonuca vardım:

Merhum Bediüzzaman, çok doğru olarak, gerçek anlamı ile "adalet"in izafi olamayacağı kanaati ile, bu kavram için "adalet-i mahza" terimini kullanmaktadır. "Adalet-i izafiye"den kastettiği, adaletin izafi olabileceği görüşünü savunanların yanlış görüşü olup, bu yanlış görüşü adlandırabilmek için adalet-i izafiye terimini kullanmıştır. Kendisinin tercihi, "adalet-i mahza" yönündedir. 

Adaletin iki boyutundan birisi olan "hakkaniyet, somut olay adaleti" (kıst, equite); adalet kavramını izafi kılmaz, sadece somut olayda, statik adalet ölçütünün, diyalektik değişime tabi bir süreçte dinamik olarak maharetle hayata geçirilebilmesini, uygulanabilmesini sağlar. Bunun için de "ulema-i kaimen bil-kıst"a ihtiyaç vardır. 

"Adalet-i izafiye" yanlış görüşü ile "hakkaniyet" (kıst) ölçütü arasında hiçbir ilişki yoktur. Kıst, değişken ve hareketli bir alanda değişmez değerlerin uygulanabilmesini, adalet-i izafiye ise oportünistlerin savundukları bencil çıkarlara göre çifte ölçüt kullanabilmelerini amaçlar. Bediüzzaman "adl ve kıst" tarafındadır, oportünizm ve Makyavelizm tarafında asla değildir.

Öz

Bu makalede, normlar alanını ve dolayısı ile davranış felsefesini ilgilendiren Adalet kavramının, bu alanın normları gibi, sağlam bir temele dayandırılmasının gerekliliği ifade edilmektedir.

Adaletin boyutları üzerinde durulurken "adalet", "herkese hakkını verme konusunda müstekar ve kesintisiz bir iradedir." şeklinde tanımlanmakta ve herkese hakkını, istihkakını vermenin insan toplumlarında gerçekleştirilebilmesinin güçlüğüne dikkat çekilmekte ve "insan hakları, hukuk devleti ve sosyal adalet" kavramları irdelenmektedir.

Son olarak Bediüzzaman'ın "adalet-i mahza ve adalet-i izafiye" kavramlarına yüklediği anlam tartışılmaktadır.

Kaynakça

Felix Senn, De la Justice et du Droit, Paris 1927.

Arthur Kaufmann, Rechtsphilosophie, 2. Auflage, München 1997.

Bernd Reüthers, Das Ungerechte an der Gerechtgkeit, Zürich 1991 (Müsbet anlamda yararlanılmamıştır).

Ist der Rechtsstaat auch ein Gerechtigkeitsstaat? Helbing&Lichtenhann, Basel-Genf-München 2000.

Salzburger Hochschulwochen 2000 Tyrolia Verlag, Innsbruck-Wien 2000.

Dipnotlar

1. İslam hukuk felsefesi açısından, 31 Ağustos-6 Eylül 1996 tarihleri arasında Didim'de düzenlenen "Uluslararası Müslüman Hukukçular Konferansı"nda "Adalet kavramının mutlaklığı ve rölativizmin kabul edilmezliği" konusunda bir tebliğ sunmuştum. Bu tebliğ, İstanbul Hukuk Dergisi, Yıl 1, Sayı:2, 2002'de yayımlandı. Konu ile ilgilenenler için bu tebliğe atıf yapmakla yetiniyorum. Aşağıda bu ikinci tebliğde yararlandığım bazı kaynaklar da anılmaktadır.


( Köprü Dergisi, Güz-2005, 92. Sayı)

http://dusunce.rasthaber.com/HD731_adalet-kavraminin-icerigi-ve-mutlakligi-ve-degismezligi.html

23 Şubat 2013 Cumartesi

HANGİ YÖNTEM OLURSA GÜNÜMÜZDE ADALET SAĞLANIR?


BEDİÜZZAMAN’IN VİCDANİ VE SOSYAL HUKUK VURGUSU. 
HANGİ YÖNTEM OLURSA GÜNÜMÜZDE ADALET SAĞLANIR?


Adalet Genetik midir?

Adil olma eğilimi insanda biyolojik eğilim olarak vardır. Ancak nasıl adil olunacağının öğrenilmesi gerekir. Anaokulu çocukları için uygulanan çikolata testinde sınıf dolusu çocuğa dörder çikolata veriliyor. Bütün çocuklar neşeli bir şekilde paylaşıp oynuyorlar. Başka bir gün 3-4-5’er adet olarak aynı çocuklara ayrı ayrı çikolata veriliyor. Bu defa çikolata olan çocuklar arasında kavga ve tartışmalar başlıyor. Çocuklarda bu davranış, öğrenmeden çok biyolojik eğilim olarak değerlendirilebilir. Benzer durum erişkinler içinde geçerlidir. Adil paylaşımın olmaması insanda savunma duygusunu uyandırır. Savunma duygusu tehdit kaygısını artırır ve güveni azaltır. Güvenin azaldığı yerde düşmanlık duyguları uyanır. Böylece tartışma ve çatışmalar yaşanmaya başlar.

Hukuk, kanunların koruduğu menfaatler demektir. Bununla adalet yapmaya çalışır. Ahlak ise vicdanın koruduğu menfaatlerle adalet yapmaya çalışır. Aslında ahlak için vicdani hukuk da
denilebilir. Modernizm ahlaka ihtiyacımız yok, ahlaklı olmak rekabeti önler ve üretim maliyetini artırır diyerek ahlakın güncelliğini kaldırdı. Ahlaki normların bencil çıkarlar doğrultusunda  değişmesi ile iç hukuk veya vicdan dediğimiz içimizdeki bekçinin, zihnimizdeki jürinin ölçüsü bozuldu. Modernizm, toplumu bencil çıkarlar peşinde koşan bireylerden oluşan bir topluluk olarak tanımlayarak adalet terazisini alt üst etmiş oldu.

Bediüzzaman “Saadet-i beşeriye dünyada adalet ile olabilir. Adalet ise doğrudan doğruya Kur’an’ın gösterdiği yol ile olabilir’’ diyor. Evet iman, kalpte, kafada daimi bir manevi yasakçı bırakıldığından fena meyelanlar histen, nefisten çıktıkça “yasaktır” der terk eder, kaçınır” diyerek  vicdani bekçinin, zihinsel jürinin önemini vurguluyor. (Hutbe-i Şamiye 1. Zeyl (82-83)

 Ayrıca “eğer beşer çabuk aklını başına almazsa, İlahi adalet ölçülerine uygun davranmazsa maddi manevi kıyametler başlarına kopacak, anarşilere ve ye’cüc ve me’cüce teslim-i silah edecekler” diyerek asrın insanını uyarıyor. Günümüzde şiddetin, intiharların, boşanmaların, uyuşturucu kullanımının, gay ve lezbiyen akımlarının batı toplumlarında dalga dalga yayılmasının, adalet ölçülerinin bozulmasıyla  ilgili olduğu dikkatli tespitlerle anlaşılmaktadır. ABD’de çocuk ıslah evlerinde suçlu çocuklara “merhamet ve empati duygularını öğretmeden toplum içine bırakmama” adli psikiyatri uygulaması olarak bilinmektedir.

Adalet Duygusuna Tesir Eden Etkenler

Adalet duygusu zarar gördüğünde, insanların ilişkileri de zedelenir. O halde bu duyguyu güçlendirmemiz gerekmektedir. Peki adalet duygusunu etkileyen faktörler nelerdir? En başta kişinin ruhsal durumu, adil davranmasına olumlu ve olumsuz anlamda tesir etmektedir. İnsandaki üç temel eğilim, adalet duygusunda önem taşır. Bunlardan ilki, kişinin hoşlandığı şeyi sorgulamadan hemen inanma eğiliminde olmasıdır. Bu sebeple ilgi duyduğu nesne ya da özneye karşı tarafsız olamaz. Mesela, kendi ailesinden birisine ya da sevdiği bir yakınına karşı kolay kolay adil olamaz. Hâkimlerin yakınlarını yargılayamamalarının özünde de bu gerçek yatmaktadır. İkincisi, insanın kolaya kaçma eğilimidir. Her şeyi çabucak halletme isteği, adalet duygusuna zarar verir. Üçüncü eğilim ise, çatışmasız, acı vermeyen çözümlerden yana olmaktır. Bu eğilimler, kişinin karar verme süreçlerinde belirleyicidir. Mesela, eşini seven bir kadın onun hatalarını görse de masum olduğunu düşünmekten vazgeçemez. Bu noktada realite körlüğü yaşayabilir. Aynı şey çocuğu uyuşturucu kullanan ebeveyn için de geçerlidir. Çocuğunun içe kapanıklığını, eve geç gelmesini, derslerinde başarısız olmasını basit gençlik sorunları gibi algılayan ebeveyn, acıyla yüzleşmeye hazır olmadığından sevdiği hakkında kötü ihtimalleri düşünmek istemez. Bu durum, kabul edildiğinde acı verecek gerçeği reddetmektir.

Zaaflar ve Adalet

Zaaflar, adaleti etkiler ve düşünsel uyumsuzluk meydana getirir. Karar verme mekanizmasında adaletsizlik olduğunu gören insan, onu düzeltmek için ilkel bir sertlikle, otorite uygulayarak adaleti sağlamaya çalışır. Bu noktada fikirler ve özgürlükler bastırıldığı için insanlar yasa dışı bir zemine kayabilirler. Aynı şekilde ülke yönetiminde toplumun bir kesiminin hakkını görememek de realite körlüğüdür. Gerçeği göremeyen yöneticiler eğitilmemiş bir sertlik uyguladıklarında terörü artıran bir etki oluştururlar. Onun için terörü önlemenin orta ve uzun vadedeki çözümü, ayrımcılığı gidermektir. Tehditle bastırılan olaylar durulur gibi gözükse de, insanlar ikna olmadıklarından adaletsizliğe tepki duyarlar ve karşılıklı olarak şiddeti artıran tavırlar ortaya çıkar. Ama haksızlığa uğrayanlar akıllı kişilerse, iyi organize olur ve kendilerini haksızlık karşısında daha rahat savunurlar.
           
Adaleti Sağlama Yöntemi Ne Olmalıdır?

İnsanlar arası ilişkilerde ve toplumda adaleti sağlamak güzeldir ama bunun nasıl sağlandığı da çok önemlidir. Mesela, tarihteki birçok haksızlık, ‘eşitlik’ adı altında yapılmıştır. Özgürlük kavramını yücelten sistemler, bütün özgürlükleri kısıtladıklarının farkına bile varmazlar. Böyle olunca da adına ‘Barış Harekâtı’ denilen savaşlar yaşanır. Bunların hepsi insanın psikolojik savunma mekanizmalarıdır. Bu ruh halleri, yargı gücünü zayıflattığı gibi açık akılla düşünmeyi ve muhakemeyi engeller.

Adalete Etki Eden Duygular

Adalete etki eden en önemli duygulardan birisi, korkudur. Korku zihni felce uğratır. Bu histen yararlanıldığında insan kendini korumaya yönelik savunma silahları geliştirebilir. Ama mesela işyerinde çalışan ve patronunun, işine son vermek için fırsat aradığını düşünen kişi, her gün kovulacağı kaygısıyla yaşadığından üretken olamaz. Kısacası korku, yargı gücünü zayıflatır ve adaleti yok eder.

Kuşatılmışlık hali, adalete zarar veren bir diğer duygudur. Kendini çaresiz hissetmek, insanı savunmaya ittiği için zihni işlemez hale getirir. Akrebin hikâyesi bu konuya en güzel örnektir. Etrafında ateş olan akrep, kuşatıldığını hissettiğinde kendisini öldürür.

Ayrıca, çevresinin sarıldığını hisseden insan, karışındaki kişiyi yanılgıyla okur. Bunun sonucunda yanlış yargılarla hareket eder ve hatalı davranışlara sürüklenir. Kuşatılmışlık duygusu, bir nevi zihinsel körlük oluşturduğundan, kişinin olayları bütüncül değerlendirmesini engeller. Eleştirilmek ve saldırıya uğramak, elbette hiç kimsenin hoşuna gitmez. Bu da, zihinsel süzgeci çalıştırmayı gerektirir. Duygularını çok kullanan insanlar, en ufak eleştiriyi bile ‘haksız saldırı’ olarak nitelendirirler. Tenkide aşırı tepki veren kişilerin bir kısmı da, etraflarının sarıldığı düşüncesiyle yaparlar bunu. Aşırı duygusallık, karşı tarafın niyetini görmeye de engel bir durumdur. Muhataplarını ve onların davranışlarını tam anlamıyla kavrayamadıkları zaman, onları kendilerine zarar verecek kişiler kategorisine taşırlar. Böyle bir düşünce, insanın algısını bozduğu gibi adil davranmasına da mani olur.
           
Diktatörya Adalete Zarar Verir
Diktatörler, kuşatma duygusunu en çok yaşayan kişilerdir. İnsanları ezmekten hiçbir rahatsızlık duymazlar. Çünkü her türlü hareketi haksız saldırı olarak nitelendirirler. Bu tip kişiler, ellerine güç geçtiği zaman, karşı tarafı sorgulamaya çalışırlar. İnsanları ‘şüpheli’ kategorisinde tutmaktan zevk alırlar. Bir ülke yönetimi düşünün ki, yasalara uyan, askerliğini yapan, vergisini veren, hiçbir kuralı bozmayan bir insanı ‘şüpheli’ sınıfına sokar ve onu kimi haklardan mahrum eder. Bunu, özellikle korkak ve diktatör yöneticiler yapar. ‘Her şey benim kontrolümde olsun’ düşüncesinin hâkim olduğu püriten ahlakı benimseyen insanlar, karşılarındakinin ruhunu bile kontrol etmek isterler. Bu ahlak anlayışının en yaygın biçimine, Ortaçağ kiliselerinde rastlanmıştır. İnsanlara onların iyiliği için acı çektirilmiştir. Neticede bu ahlak anlayışı, demokrasinin doğmasına vesile olmuştur. Çünkü her ne için olursa olsun baskı, özgürlük ve adalet duygularına ters düştüğü için hürriyet meraklılarını yeni arayışlara iter.

Gurur Adaleti Engeller

Adaletin ortaya çıkmasını engelleyen diğer bir duygu da gururdur. Zira gurur insanı düşünce katılığına götürür. Gururlu kişiler, sıradan olmaktan korktukları için hata yapmaktan aşırı derecede çekinirler. Eleştiriye kapalı olmaları, etraflıca düşünmelerine ve sağlam bilgilerle karar vermelerine manidir. Psikolojik bütünlüklerini korumak maksadıyla üstün ve özel olduklarını düşünmeleri, onları devamlı olarak egolarını beslemeye götürür. Olayları etraflıca inceleyip sağlam bilgiye ulaşmaları, egolarını rahatsız edecek bir bilgi ile karşılaşma ihtimali doğurduğu için yeterince objektif olamazlar.
           
Adalet ve İhtiyaç

Adaletin oluşmasında ihtiyaç da çok önemlidir. Hatta halk arasında, ‘aç ayı, fırın yıkar’ denir. İnsan muhtaç olduğunda ölçüsüz davranıp hırsızlık bile yapabilir. Tarihte bu durumu doğrulayan örnekler mevcuttur. Mesela Hz. Ömer devrinde ciddi kıtlık yaşandığı için hırsızlıkla ilgili cezalar hafifletilmiştir. İnsanın büyük ihtiyaçlar içinde olması, onu yanlış seçimlere götürür. İhtiyaç hisseden insan bunu en çabuk şekilde doyurmak ister. Bu nedenle de zevk tuzaklarına kolayca düşebilir. Zihinsel körlük yaşarsa tepkisel ve aceleci davranabilir.
           
            “En büyük ihtiyacımız hoşgörü, en büyük düşmanımız önyargıdır.”  Cemil Meriç         

Önyargı ve Adalet

İnsanın adil olmasını zorlaştıran bir diğer durum, önyargılı olmaktır. Peşin hükümler, insanı eksik ve hatalı bilgilerden hareket edip genelleme yapmaya, başkalarına karşı olumsuz tutum geliştirmeye ve düşmanca davranmaya götürür. Zihinsel şartlanma, bilgilerin beyinde rahatça dolaşmasını engellediği gibi, farklı verilere de kapalıdır. Bilgi edinme konusunda yetersiz olan bu insanların karar mekanizmaları yanlış çalışır. Mesela bazı kimselerde kıl takıntısı vardır ve kıllı kişilere karşı antipatik davranırlar. Diyelim ki kıllı insanlardan hoşlanmayan bir yönetici varsa, bu özellikteki bir çalışana karşı olumsuz tavır takınabilir. Bu, bir önyargıdır. Zihinsel şartlanmanın en güzel örneklerinden biri de, pek çok kişinin bildiği Nasrettin Hocanın ‘ye kürküm ye’ hikâyesidir. Günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyan bu fıkraya göre, saygı insanî değerlere, fikre değil de, dış görünüşe gösterilmektedir. Bu durum, insanların önyargılarına örnektir.

Diğer taraftan dogmatik bağlılık da önyargıları besler. İdeolojik takıntıları olan kimse, kendisi gibi düşünmeyenleri düşman kabul eder. Halbuki bir insanın bir başka kişiyi sevmemesi onun düşmanı olduğu anlamına gelmez. Herkes herkesi sevmek zorunda değildir. Dogmatik saplantıları olanlar, eleştirildiklerinde, oradaki niyeti görmediklerinden kendilerini inançlarına küfredilmiş gibi hissedebilirler. Saplantılı kişiler, zihinsel sorgulama yapamadıklarından kritik bilgiye ulaşmakta güçlük çekerler. İnsanın yargı gücünü zayıflatan, aklını kapatan, adalet duygusuna zarar veren hallerin en önemlisi olan önyargı, insanı yanlış hükme götüren etkendir.

Adalet ve Bağışlama

Adalet duygusunun yerine oturmasında affetmek çok önemlidir. Bağışlamak, muhatabımıza iki şey hissettirir: Bağışlayan kişide oluşan duygusal tatmin ve bağışlanana değer verildiği duygusu. Ancak bağışlamanın gerçekleşmesi için hatalı olan kişinin pişmanlık duyması şarttır. Aksi halde yanlışın devamı gelebilir. Mesela, bir çocuk alışverişe gittiğinde bedelini ödemeden bir şey alsa, onu bağışlayıp bağışlamamak dükkân sahibinin hakkıdır. Fakat ailesi empati yapabilmesi için çocuğuna şunu söyleyebilir: “Bu dükkân bizim olsa ve birisi gelip buradan bir şeyler çalsa, ne hissedersin? Muhakkak kızarsın. İşte senin bunu alman sonucu dükkân sahibi de aynı şeyi hissetti. O halde, aldığını iade etmeli ve mal sahibinden özür dilemelisin.” İnsanî kurallar çerçevesinde, ailenin bu tutumu karşısında dükkân sahibinin çocuğu bağışlaması gerekir. Eğer affetmezse, çocuk bir erdem olarak bağışlamayı öğrenemez.

Diğer taraftan, pişmanlık duymayan insana onun bu davranışını onaylamadığımızı hissettirir ama kendi ruh sağlığımız için affedebiliriz. Çünkü bağışlanmayan her şey, ruhumuza ve sırtımıza yüktür. Affettiğimiz zaman, o yükü alır, bir kenara koyar ve karşımızdakinin yeni bir yanlış daha yapmasını önlemiş oluruz. Oysa bağışlamadığımız olay, beynimizde davetsiz düşünceler doğurur. Mesela, sırtımızı dayadığımız bir cam düşünelim. Camın belli bir taşıma kapasitesi vardır. Eğer insan ona gereğinden fazla yaslanırsa, cam kırılır. İnsanın ruh dünyası da böyledir. Kendisine kötülük yapanların kötülüklerini unutmayan kimsenin, ön belleğinde o olayın yoğun bilgisi mevcuttur. “Bu insan neden bana böyle bir haksızlık yaptı? Bundan sonra da ondan kötülük görecek miyim?” gibi sorularla beynini yorar. Sonuçta depresyon ortaya çıkar. Oysa geçmişte biriktirdiğimiz bu bilgileri alıp bilgisayarın çöp sepetine atmak, daha akıllıcadır. “Karşımdaki kişi bana bir haksızlık yaptı, ben de üzüldüm. Zamanı gelince, ona yanlış yaptığını göstermeliyim” demek, yani olanları unutmamak ama onunla birlikte yaşamaktan vazgeçmek, kişinin bu yükü taşımasına yardımcı olur. Aksi halde, insanoğlu bitmeyen zihinsel yükleri taşıyamaz. Hata yapmış bir insanın bağışlanmak için çabalaması ve fırsat kollaması, hem kendini rahatlatır hem de karşı tarafa yaşam dersi verir.            

Semavi Dinlerde Adalet

Hıristiyanlıkta anahtar erdem, sevgidir. Bu sebeple bazen haksızlık karşısında hakkını aramama gibi bir durum ortaya çıkar. Kendi ihtiyacını bir başkasına vermek, yanağına tokat atana diğer tarafını çevirmek şeklindeki yaklaşım tarzı, Hıristiyanlığın ilk çıkışındaki duygusal ihtiyaçtı. Çünkü o dönem baskının, şiddetin ve pagan kültürün en acımasız olduğu, insanlığın fetret dönemiydi. Çocuklar savaş tanrıları önünde kurban ediliyor, zulüm en şiddetli haliyle kendini gösteriyordu. Roma İmparatorluğunun dünyada alternatifsiz, tek süper güç olduğu bu dönemde, Hıristiyanlığın ahlak ve iyilikle ilgili öğretileri, insanları iyiye ve güzele çekme yöntemiydi. Şiddete şiddet, kötülüğe kötülükle karşılık vermek gibi bir yaklaşım, daha çok masumun ölmesine sebep olabilirdi. Öte yandan o zamanın siyaset anlayışı, mağdur olanların uyum sergilemelerini gerektiriyordu. Roma İmparatorluğu’nun dini haline gelen Hıristiyanlığın, o devrin ihtiyaçlarına uygun olduğu, yaşanan dönemin gereklerine uygun çareler sunduğu muhakkaktır. Yine Museviliğin doğuşunda paraya, ihtişama çok önem veren, hile, entrika ve sahteciliğin çok yaşandığı bir Mısır Medeniyeti ile karşılaşırız. Bu toplumun en önemli ihtiyacı doğruluktu. Dolayısıyla, Hz. Musa, anahtar erdem olarak bu kavramı ön plana çıkardı. İslamiyet ise ikisini birden kabullenmekle beraber, adalet duygusuna da vurgu yaptı. Zira adalet, doğruluk ve sevginin dengeli şekilde kullanılmasını sağlar. Kur’an’a baktığınız zaman, sevginin karşısında merhameti, disiplinin karşısında da adaleti görebilirsiniz. İnsanın iç dünyasındaki sevginin doğru gelişimi için adalet şarttır.

Kanun Devleti ve Hukuk Devletinde Adalet

Adalet, kanun devleti ile hukuk devletinde ayrı ayrı algılanır. Mesela, kanun devletinde belli yasalar vardır ve kamu bu yasalara itirazsız uyar. Diyelim ki, çıkarılan bir yasada “Elma yemek yasaktır” derseniz, kanun devletinde kimse “Hayır! Ben elma yemek istiyorum” diyemez. Eğer bunu yaparsa, kamu düzenini bozduğu gerekçesiyle hapse atılabilir. Kanun devletinin kurallarının olması, böyle bir adaletsizliği haklı göstermeye yetmez. Hukuk devletinde ise, insanlara hukukî kurallar baz alınarak davranılır.

Adalet, güçlü ile zayıf, iyi ile kötü, mazlum ile zalim arasındaki dengeyi sağlamak bakımından çok önemlidir. Toplumsal barış için yasalarla korunan adalet düzeni, insanın iç dünyasındaki sulh için ise, duyguların adaleti ehemmiyet taşır. Duyguları adil bir biçimde, yerinde ve zamanında kullanabilmek; toplumsal adaleti sağlayacak ve dolayısıyla hukuk devletinin oluşumuna ve yaşamasına zemin hazırlayacaktır.


ADALETİ BASKICILIKLA SAĞLAMAK MÜMKÜN MÜ?

Despotizm ve militarizm doğası gereği diyaloga kapalıdır. Var olmak için karşı tarafı yok etmeyi ve susturmayı amaçlar. Despotizmin birinci özelliği despotizmin, zorbalığın doktrin haline getirilmesi ve yöntem olarak benimsenmesidir. Tarihte bütün dünyada insanlığın insani tekamülünün ilk aşamalarında hem yöntem hem de değer olarak zorbacılık benimsenmişti. Tek tanrılı dinlerin mücadelesine, yöneticilerin zorbalığına ilahi standartlarla karşı gelme mücadelesi de denebilir. Fakat sonradan İslamiyette saltanat baskısı, Hıristiyanlıkta kilise baskısı zorbalığın el değiştirmesine neden oldu. 19. Yüzyılda dünyada özgürlük rüzgarları esmeye başladı. Beşeriyet artık herkesin kendini özgür hissedeceği bir yöntem bulmalıydı. Meşrutiyet, cumhuriyet, demokratik cumhuriyet, özgürlük-adalet dengesinin geliştiği bir çizgiydi. Despotizmin diyalogu kesmesi sonucunda insanları yalan söylemeye ve iki yüzlü davranmaya itmesi en birinci özelliği olarak dikkat çeker. Çocuklarda var olan savunma yalanları baskıcılık devam ederse kişilik haline dönüşür. İletişime açık ortamlarda gücü elinde bulunduran doğru ve adil olma kaygısı taşıyorsa ve bu güveni veriyorsa insanlar yalan söylemek zorunda kalmazlar.

Despotizmin ikinci özelliği hukuksuzluğu teşvik eder. Emreden devleti hizmet eden devletten daha önce görür. Yöneticilerin keyfi davranışları ve adil olmayan tutumları “Devletin âli menfaati için hukuk rafa kaldırılabilir” gerekçesine dayanır. Adil olmayan yöneticiler kendi önceliklerini ve politik gündemlerini kurumun başarısından önce tutarlar. Kayrılanların ve dokunulmazların olduğu sistemler kast sistemleridir. Bazı mesleklerde kast sistemi görev esnasında gereklidir. Askerlikte subaylar, astsubaylar, erler ve siviller, hastanelerde doktorlar, hemşireler, yöneticiler gibi statü kategorileri dokunulmazlık ve kayrılmışlık getirmedikçe işleri kolaylaştırır. Ancak subaylar veya doktorlar görev dışı yaşamda statü kategorilerini devam ettirirlerse “de facto” sınırları belirler. Böylece güçlü olanın sosyal ihtiyaçları ön plana çıkar. Sosyal ve politik ihtiyaçlar güçlü olanın önceliklerini korumayı önemsediği için adil paylaşım bozulur. İtirazlara karşı baskıcılık daha da artar.

Despotizmin üçüncü sonucu kurum içi kavgayı artırmasıdır. İnsanlar “de facto” sonucu kamplara ayrılır, yerel kahramanlar çıkar. Onun etrafında gruplaşmalar olur. Derin farklılıkları ifade yerel kahramanları dinamik bir gerilim oluştururlar. Dinamik gerilimi, üst yönetici politik çıkarı için kullanabilir. Ama mağdur olanlar belli bir birikime ulaştığında kavga çıkar, kurumun çıkarı baltalanır.

Despotizmin dördüncü sonucu kaçınma tavrını artırmasıdır. Toplumun üretken olması için kaçınma tutumu yerine başarı peşinde koşma tavrını göstermesi gerekir. Kendisini güvende hisseden özgür bireyler düşünceyi geliştirirler ve keşiflerde bulunurlar. Kaçınma davranışındaki bireylerde savunma duygusu ön planda olduğu için entelektüel enerjilerini korunmaya yöneltmişlerdir.

Despotizmin beşinci sonucu politik körlük oluşturmasıdır. Bütünü göremezler ve tehdit algılamaları bozulur. Toplumun sırlarını kaygılarını okuyamazlar. Fildişi kulelerde yaşayan şişman, mutlu Romalılar bunun tipik bir örneğidir. Baskıcı devletlerde yıkım aşamasında önceki şa’şaalı dönemler aslında empatik olmayan yönetimleri gösterir.

Despotizmin altıncı sonucu sadakatin zayıflamasıdır. Üst yönetimin baskıcılığı yönetimlerde “havalecilik duygusu” uyandırır. Kafa yormayan, fikir üretmeyen bireyler, yöneticiler üzerinde yılgınlık, moralsizlik, amaçsızlık duyguları uyandırır. Yılgınlık sonucunda kurumsal sadakat ve bağlılık zayıflar. İnanacak bir şeyleri olmayan toplumlarda depresif bir çökkünlük ve yalnızlık yaşanır.

Despotizmin yedinci sonucu statükoculuğu beslemesidir. Çalışırken emekli gibi davranan yöneticileri biliriz. Bir zamanlar şirketi başarıya ulaştırmış yöneticiler yeni kan, yeni fikir ve yeni yeteneklere kapalı iseler yönetimin dümenine fazlasıyla sarılmayı tercih ederler. Böyle yaşlı baskıcıların eklemlerindeki romatizma beyindeki romatizma ile paralel gider.

Despotizmin sekizinci sonucu tekelciliği teşvik etmesidir. Yukarıdan öğretilen kutsallar tartışılmadığı için kendini yenilemeyen bireyler ortaya çıkar, farklı fikirlere ve yeni fikirlere kapısını kapayan kurumlar eskimeye başlarlar. Durmak, yıkılmadan bir önceki aşama olduğu için tekelcilik, gelişimi yavaşlatır. Yeni çevre şartlarına uymayan dinazorların akıbeti kendini yönetimde gösterir.

Despotizmin dokuzuncu sonucu öğrenilmiş çaresizliği beslemesidir. Öğrenilmiş çaresizlik bağımlılığı artırır. Bağımlılık kolaycılığa, kolaycılık tembelliğe, tembellik de geriliğe neden olur. Tek kişilik orkestralarda ekibiyle paylaşma ve ortak sorumluluk olmadığı için bir sonraki hareketi düşünmeyen ve tahmin etmeyen üyeler proaktif olamazlar. Reaktif üyelerle de iyi bir orkestra çıkmaz, gelişimi yavaşlamış orkestra yeni beste üretemez ve yeni yorum yapamaz.

Despotizmin onuncu sonucu mağduriyet hislerini yaşatmasıdır. Baskıcılık işbirliği duygusunu ve birlik ruhunu zayıflatır. Nemelazım diyen bireyler rahatından fedakarlık yapması gerektiğinde mağduriyet ve gücenme hislerini yaşarlar. Sağlıklı yöneticilikte ilerleme uğruna fedakarlık yapmak gerektiğinde gücenme hissi yerine akıbet hissi ön plana çıkar ve paylaşılan bir duygu oluşur.

Despotizmin on birinci sonucu takım ruhuna zarar verir ve barışçıl rekabeti savaşcıl rekabete çevirir. Topluluk içi gruplaşmalar ve üst düzey pozisyon için yarışmalar bilgileri paylaşmayı ve sonuçları takip etmeyi engeller. Başarılı işbirliği ruhu olan bir takımda aynı amaç için benzer hareket tarzını benimsemiş farklı insanların yardımlaşması, bilgileri paylaşması, yapılanların sonuçları hakkında benzer kaygılarla takipçi olmaları hedeflenir. Ama baskıcılığın baskın olduğu yönetimlerde motivasyon ortak hedeflere değil bireysel hedeflere göre oluştuğu için dayanıklı ilişki sınırları geliştirilemez. Ortaya çıkan çalışma modeli iletişim halinde olması gereken kişilerde kutuplaşmaya neden olur. Kırık hatların oluşması iletişimi koparır, konuşmayan gruplar kurumsal enerjiyi tüketir.

Despotizmin on ikinci sonucu da maskulen zehirlenmedir. Maganda psikozu da denilebilir. Baskıcı kültürlerde saldırgan, rekabetçi, baskıcı, egemen tutumlar ödüllendirilir. Bu tutumlar erkeksi tutumlardır. İşbirliği, paylaşma, yardımlaşma gibi daha dişil değerler ihmal edilir. Erkeklerin hakim olduğu askeri kurumlar, endüstri birimlerinde bu durum için testosteren zehirlenmesi de denir. Cinsiyete dayalı kast sistemi sonucu yenilik ve üretkenlik bastırılır. Yerel kahramanlar ve savaşçılar takım ruhuna zarar verdikleri için aykırı fikirlerin ve zehirli düşüncelerin ve sapkın grupların oluşması sonucunu doğurur. Organizmanın bölünmesi ve yıkılması sonucuna sıklıkla rastlanır.

Despotizmin on üçüncü sonucu da işler ters gittiğinde sistemin suçlanması ve yıkılması sürecini tetiklemesidir. Baskıcılıkta yetkilerle birlikte sorumluluklar da kartelleşmiştir. Tekelleşmiş ortamlarda halinden memnun olmaya dayalı bir sistem vardır. Hata yapmamak doğru hareket etmekten daha önemli hale gelir. Doğrular için risk almayan bireyler pasif karşı çıkışlar ve tutumlar gösterir.  Girişimde bulunma bunları destekleme kapasitesi zayıflamış topluluklar konfor ve refaha düşmüşlerdir. İşler yolunda gitmediğinde risk almak yerine sistemi suçlamak genel eğilim şeklindedir. Çoğunluğun memnun olmadığı bir sistemde dağılma sürecine girer.

Püriten Ahlak

Püriten ahlaka sahip kişiler diğer insanlarda değersizlik, yetersizlik, sindirilmişlik, eksiklik, suçluluk, hayal kırıklığı, hüsrana uğramışlık gibi hisler uyandırırlar. Baskıcı, dominant, buyurgan, emredici, hükmedici tutumları bu hissi uyandırır ve iletişimi zehirleyen bir etki yapar. Demokrasilerin baskıcı kültür olan püriten kültüre bir tepki olarak geliştiğini düşünürsek bu davranış biçimini iyi anlamamız gerekir. Baskıcı olmayan kişiler vicdani iç görüye sahip kişilerdir. Sosyal şartları fark ederler, hedeflere ulaşırken başkalarını anlayabilirler. Anlaşmazlıkları azaltan, işbirliğini artıran, bağnazlık ve kutuplaşmayı engelleyen demokrat kültür, adaleti yüceltir. Vicdani adaletin olmadığı demokrat kültürde güçlüler zayıfları “de facto” oluşturarak ezerler. Ortak vicdani değerleri olan demokrat kültürde ise birlik içinde, birbirine değer verip paylaşan bireylerle ortak hedefler doğrultusunda yaşam sürer.

Püritenler; baskı, ceza, korkutma, tehdit ve sindirme gibi unsurları uygulayarak, dünyayı doğru, adaletli, sevgi dolu yapmaya çalışırlar. Demokrasi kültürünün Püriten ahlâka tepki olarak geliştiğini söyleyebiliriz. Liberal yöntemleri saçma, aptalca ve vakit kaybı olarak gören bu kültürel miras, gerçekte insanın içindeki kötücül güçlerin bir aldatmasıyla gelişmiştir.
Püritenler dar kafalıdırlar. Onlara göre kurallara uyanlar iyi, uymayanlar kötü insanlardır. Her şeyi siyah beyaz kodlarında algılarlar. Gri rengi kabul etmezler. Ahlâkî erdemleri yaşamanın, bizzat bir ödül olduğunu düşünmezler. Her şeyi cennet ve cehennem ikilemi gibi katı ve esnek olmayan kalıplara oturturlar. Eğer suç ve günahkârlık söz konusuysa, kendilerini Tanrı’nın görevini yapma konumunda hissederler.

İddiacıdırlar, çalışmayı ve başarıyı çok severler. Tedbirli davranmak tutkularıdır. Her zaman doğru olanı yapmak isterler. Püriten kişiye göre hiçbir hata, önemsiz değildir. Beklentileri daima yüksektir. Göğüslerine birkaç madalya eklemek diğer bir tutkularıdır. Büyük püritenler, küçük püritenleri madalya, makam ve rütbe ile çılgınca çalıştırır. Bu Püriten eğer baskın kültüre mensup biri ise, diğer kültürleri yok etmekten zevk alır. Bunların “Ya sev, ya terk et” tarzındaki şovenizmi sloganlaştırdıkları görülür.

Silahları; çok çalışmak, kurallara bağlılık, ayrıntılara önem vermek, hoşlanma duygusunu ertelemek, gerekirse başka yaşama bırakmaktır.

Kişiliklerini işleten en büyük mekanizma, yanlış bir şey yapmaktan ölesiye korkmalarıdır. Onlara göre hiçbir hata önemsiz değildir. Her şeyi sıfır hata ile isterler. Sadece kendileri için değil, diğer insanlar için de hissederler. Ancak hatasız bir ortamda olduklarına inandıklarında kendilerini güvende hissederler.

Püriten kişi toplumdaki tatsız, can sıkıcı işleri başarı ile halleder. Bu kişi birinci adam olursa, vay onun yanında çalışanların haline demek gerekecektir. İkinci adam olurlarsa büyük bir boşluğu doldururlar.

Püritenlerin Kontrol Duygusu

Püritenler eğer yönetici iseler, ancak başkalarının yaşamını kontrol ederek kaygılarından kurtulabildikleri için, son derece yıpratıcı ve yıkıcı olurlar. Obsesif kişiler bir insanın ne yaptığını ve nasıl yaptığını kontrol eder, onlar da mükemmeliyetçidir. Püriten kişi ise diğer insanların ruhunu kontrol etmek ister. Başkalarının onu sevmek gibi bir zorunluluğu vardır. Kendisini sevmeyen insanı kolayca düşman kategorisine atabilir.

Sorumluluk sahibi, akıllı, çalışkan fakat katı, esnek olmayan yapıları nedeniyle kolayca öfkelenirler. Yakınlarına hayatı dar ederler. Doğru ve ateş gibi yakıcı eleştirileri vardır.
Kötü bir dünyada değeri bilinmemiş, başkalarının gevşekliği yüzünden bunalmış, hayal kırıklığı içindeki insanın ruh hali ile hep kızgın ve gergindirler. Kontrolü kaybetme duygusu onların öfkesini çok arttırır. Başkasını onayladıklarında veya evet dediklerinde hata yapabilecekleri korkusu içerisindedirler. Ne yapmanız gerektiğini size söyleme istekleri en büyük tutkularıdır.

Toplumsal Etkisi

Geçtiğimiz yüzyıllarda doğru, iyi ve güzeli topluma kabul ettirmek için baskıcı yaklaşımlar bir yöntem olarak benimsendi.. Ancak günümüzde insanların iyi, doğru, güzel olması yetmiyor. Özgürlük duyguları ve iletişim teknolojisi, insanca yaşamak arzusunu ve iyiyi iyi şekilde yaşamak duygusunu insanlarda pekiştirdi.

İnsanlar çoğulculuğu, farklı kültürel mirası yaşamayı ve kültürel duyarlılığı önemsiyorlar. Toplumsal barışın sağlanması için farklı düşüncelerin ifadesine fırsat vermek gerekmektedir. Birilerinin çıkıp “sizin iyiliğiniz ve toplumun iyiliği için” diyerek bize ızdırap çektiremeyecekleri bir dünyada yaşıyoruz artık.


Baskıcı Yöneticilere Nasıl Davranılmalı?

Adalet ve güzellik, kendilerini hak edenlerden çok almasını bilenlere verilmektedir. Hakkını aramasını bilmeyen insan, o hakka layık değildir. Hak arama bilinci, baskıcı yöneticilere karşı en büyük çözümdür. İnsanlar haklarını aramazlarsa, o ülkeyi yönetenlerin baskıcı olması içgüdüsel bir gidiş olacaktır. Çünkü insan doğuştan adil ve iyi değildir. Birilerinin duygularımızı dengelemesi ve ayna işlevi görmesi gerekir. Bunun için demokrasilerde muhalefet ve hak arama çabası desteklenmiştir. Hatta sivil toplum örgütlerinin hükümetlerin sadece katılımcısı değil ortağı olması, yönetenlerin sorgulanması Habitat II toplantılarında karar altına alınmıştır.

Püriten ahlâk sahibi yöneticilerden hiçbir zaman tam not beklenilmeyeceğini bilmek gerekir. Küserek sonuç alamazsınız. Sizi o zaman yetersiz olarak algılar ve önemsememeye devam ederler. İsyan etmek de faydasızdır. Bu defa haklıyken haksız duruma düşersiniz. Fakat incindiğinizi söylemelisiniz. Bir kişi bile olsa doğruyu doğru şekilde söyleyen kişiye, yönetici Püritenler saygı duyarlar.

Öfkeli davranışlar, baskıcı ahlâktaki kişi tarafından kendisine yöneltilmiş haksız bir saldırı ve hakaret olarak algılandığı için onlarla kararlı ve tutarlı bir diyalog, uzlaşmacı yaklaşım daha doğru olacaktır.

Püriten ahlâktaki kişiler, diğer insanlardan daha doğru, daha iyi ve başarılıdırlar. Bunu kabul edip takdir edin. Ama kullandıkları yöntemin çağdışı olduğunu, önceliklerinin yanlış olduğunu açık ve dürüstçe ifade edin.

Kendilerini en vatansever, en çalışkan, en disiplinli gören bir yöneticinin, kullandığı yöntemler konusunda kendisiyle yüzleşmesini sağlamak gerekir. İnsanların davranışlarını düzeltmek ve toplum mühendisliği için ceza vermek ve yasaklamalar koymak korkunç bir stratejidir. İnsanlarda cezadan kurtulma içgüdüsü vardır. İnsan köpek gibi ceza ve otoriteyle değil, kedi gibi başının okşanmasıyla daha iyi ve kalıcı eğitilir. Merak duygusu insanda sansürlü şeylere kolay yönelir. Görmesine izin verilmeyeni daha çok görme arzusu duyar. Cezaya misilleme yapma, özgür yapıdaki insanlarda olan bir güdüdür. Özellikle haksız olduğuna inanıyorsa...
Püriten ahlâkta olan insanlara, yanlış ve günahla mücadele biçimlerinin yanlış ve günahı arttırdığı, psikoloji bilimi ölçekleri ile anlatılmalıdır. Ancak bu şekilde baskıcı kültür, yerini demokrat kültüre bırakır. Tabii bu da yavaş yavaş olacaktır. Kültürel değişim hiç aceleye gelmez.

1900’lü yıllarda “İstibdat” Tarifi

Bediüzzaman “İstibdat tahakkümdür, muamele-i keyfiyedir, kuvvete istinat ile cebirdir, …. zulmün temelidir, insaniyetin mahvedicisidir … Mutezile, Cebriye, Mürcie gib dalalet fırkalarını tevlid eder…., İslamiyeti zehirlendirendir” demektedir. Münazarat’ın 22 sahifesinde devamla siyasi istibdadın çocuğu ve taklidin babası olarak ilmi istibdadı sorgulamıştır. Taklitten ilmi baskıcılık, ilmi baskıcılıktan da siyasi baskıcılığın ortaya çıkmasını savunması ilginç bir akıl yürütmedir.

Taklit duygusu özgüven eksikliğinden oluşur. Özgüvende geri kalmışlık, tembellik, danışma eksikliği, kavgacılık, nemelazımcılık, doğruluğun zayıflaması, bencillik, çıkarcılık, acımasızlık, sahtecilik gibi karanlık değerlerin yaşandığı ortamda korku artar. Korkunun arttığı ortamda özgüven azalır. Kolay bir yol olan taklide sığınılır. Doğruların peşinden gitmek risk almayı gerektirir. Çünkü çevre kötülüklerle doludur. Üniversite, fikrini zorla kabul ettirmeye başlar, farklı fikirleri konuşturmazsa bilimsel istibdat başlar. Resmi ideolojinin sözcüsü olmak üniversiteler için en tehlikeli seçenektir. Gelişmeyi durdurma ve bölünme ve sistemin dağılma serüvenini hızlandırır.

Önce Teşhis

“Hükümet hekim gibidir, millet hastadır… tanımadığım bir hastalığa, görmediğim bir hastaya gönderdiğim reçetesiz, mizansız bir ilacı kullanan şifa mı bulur, ölür mü?” metaforunu kullanarak padişahın İstanbul’da oturarak hastalıkları teşhis etmeden Hamidiye alayları ile sorunları çözmeye çalışmasını doğru bulmamıştır. Meşrutiyetin teşhis ve tedavi biçiminin daha doğru olduğunu savunmuştur. Uyanmış milliyetçilik fikrinin adalet, insan sevgisi ve muhabbeti ile mecz olmasını, hem ilaç değerinde olduğunu savunmuştur. (Münazarat 26)

“Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder.”

“Meşrutiyetin sırrı kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir. İstibdadın esası kuvvet şahısta olur, kanunu kendi keyfine tayin edebilir, hak kuvvetin mağlubu.”

Onların sizi mağlup ettikleri silah ile, yani akıl ile, fikri milliyetle, meyl-i terakki ile, temayül-ü adalet ile mağlup edebilirsiniz.”

“Meşrutiyet doğru olursa kaymakam ve reis değiller, belki ücretli hizmetkarlardır.” (Münazarat 79)

AMAÇ ADALETSE YÖNTEM NEDİR?

Asr-ı saadette Hz. Peygamberin (as) yönetim tarifi yapmaması ve halife bırakmaması ne anlama geliyor? İlahi hedef adalet olduğuna göre yöntem insanlara mı bırakıldı? Bu çağın yöntemi meşrutiyet veya demokrasi olabilir mi? Bediüzzaman’ın 100 yıl önce ısrarlı bir şekilde meşrutiyet-i meşrua’dan, Kur’anın istibdada müsait olmadığından bahsetmesi ve hürriyetin asıl olduğuna vurgu yapması oldukça ilginçtir.

Demokrasinin temelini, halkın kendi geleceğini kendisinin tayin etmesi oluşturur. Özgürlükçülük, çoğulculuk, katılımcılık genel ilkelerdir.

Adaletin olmadığı yerde korku artar güven azalır, öç alma isteği, düşmanlık duyguları yükselir, barış ve dostluk duyguları zayıflar. Hangi yöntem kullanılırsa günümüzde adalet sağlanır? Ortaçağın despotizmi din adına bile olsa adaleti sağlayamıyor. İletişim çağında korkutarak insanları yönetmek mümkün değil. Özgürlüğü tatmış insaniyet din adına bile olsa artık susturulamaz. Münafıklığa götürecek baskının ne kadar dinin anlaşılmasına ve yaşanmasına faydası olacak. Korku ve baskı ile dinin ritüellerini yapan insanlar ne kadar tecrit içinde tutulabilecekler. Çağın yöntemi açıklık, özgürlük, ikna ve inandırmaya dayalı işbirliği sağlayabilmedir. Böylece kutuplaşma, çatışma, bağnazlık ortadan kalkar. Kendi fikrine güvenen insanın, baskı ve tehditle sonuç almasına ihtiyaç yoktur. Kendi değerlerine inanan insan tartışmadan korkmaz, fikrine güvenen insan zora başvurmaz. Diyalog kapısının açık olması özgürlük ve çoğulculukla mümkündür. Farklı düşünenlere tolerans gösteremeyenler, fikrini savunmaktan aciz olanlardır. Her meselesi akla dayanan Kur’anı savunanlar neden serbest tartışmadan rahatsız olsunlar. Eğer her şey özgürce tartışıldığı halde toplumun çoğunluğu Kur’ani değerleri benimsemiyorsa zorla benimsetmek gerekir diye Kur’ani bir hüküm var mıdır? Tam tersi dinde zorlama yoktur.

Cumhuriyet, egemenliğin halka ait olduğu bir hükümet biçimi. Cumhuriyet seçkinlerden oluşan elitist aristokrat bir grubun elinde ise aristokratik cumhuriyet; halkın egemenliğine dayalı ise demokratik bir cumhuriyettir.


İSLAMİYET ve DEMOKRASİ ARASINDA DOKU UYUŞMAZLIĞI VAR MI?

Bediüzzaman zamanın İslam alimleri içerisinde meşrutiyet-i meşrua olarak halkın temsilciler aracılığı ile egemenliği elinde bulundurduğu 2. Meşrutiyeti şiddetle savunmuştur. Cumhuriyet döneminde isim ve resimden ibaret olmayan tam adalet, gerçek hürriyet manayı dindar reisicumhur tarifi yapması Şualar isimli eserin 14. Şua’sında açıkça beyan edilmektedir.

Ra’d suresi 11. ayette “bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” Şura suresi 38. Ayette “Onlar meselelerini aralarında istişare ederler” gibi ayetler ve “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz” hadis-i şerifi insanları zorla müslüman yapmaktan men eder. “Dinde zorlama yoktur” ayeti doğru yorumlanırsa İslam dininin demokratik cumhuriyet yönetimi ile doku uyuşmazlığı içinde olmadığı tezinin Bediüzzaman tarafından savunulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Sonuç olarak, Bediüzzamanın adaleti kişinin iç dünyasında ilim çevrelerinde ve insanlarla ilişkilerinde ve halkın temsilciler aracılığı ile kendini yönetmesi tezinde hem değer olarak hem de yöntem olarak savunmuştur. Özgürlükçülük, çoğulculuk, katılımcılık gibi temel demokratik değerleri eserlerinde ısrarla vurgulamıştır. Günümüzde bu değerleri savunanlara din adına kafir diyen ve kanları helaldir diyenlerin varlığı düşünülürse Bediüzaman’ın çağımızın bir fırsatı olduğu anlaşılır.
Makale Yazarı: 
Prof. Dr. Nevzat TARHAN İnsani Değerler ve Ruh Sağlığı Vakfı Başkanı- Psikiyatri Uzmanı 
PROF. DR. NEVZAT TARHAN
Merzifon’da 1952 yılında doğdu. 1969 yılında Kuleli Askerî Lisesini, 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesini bitirdi. GATA stajı, Kıbrıs ve Bursa kıt’a hizmetinden sonra 1982 yılında GATA’da psikiyatri uzmanı oldu. Erzincan ve Çorlu’da hastahane hekimliği sonunda GATA Haydarpaşa’da yardımcı doçent (1988) ve doçent (1990) oldu. Klinik direktörlüğü yaptı. Albaylığa (1993) ve profesörlüğe (1996) yükseldi. 1996-1999 yılları arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesinde öğretim üyeliği ve Adlî Tıp Kurumunda bilirkişilik yaptı. Kendi isteğiyle emekli oldu. Hâlen Memory Center isimli nöropsikiyatri merkezinin yöneticiliğini ve İnsanî Değerler ve Ruh Sağlığı Vakfının (İDER) başkanlığını yapmaktadır.
1989 yılında “stres”, 1991 yılında “psikofarmakolojide yenilikler”, 1992 yılında “saldırganlık”, 1993 yılında “serotonin” konularında Türkiye’de ilk defa uluslar arası katılımlı sempozyumlar  düzenledi. Altı yıl boyunca “Psikofarmakoloji” dergisinin editörlüğünü yaptı. “Sleep and Hypnosis” dergisinin yayın kurulunda yer aldı. 1991 yılında Hollanda’da “Destructive Drives and Impulse Control” konulu uluslar arası kongrede “en iyi araştırmacı” ödülü aldı.
New York Academy of Science, New York Academia Psiychiatrie Foundation, Internatıonal Psychogeriatric Association, EEG and Clinical Neuroscience Society (ECNS), International Society for Neuroimagingn Psychiatry (ISNIP) ve National Geografic Society adlı uluslar arası derneklerde aktif üyedir. Otuz biri uluslar arası olmak üzere 100’ün üzerinde yayını vardır.
İngilizce ve Almanca bilmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.