Popüler Yayınlar

TEKNOLOJİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TEKNOLOJİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Y NESLİ / KUŞAĞI NEDİR?

Y nesli teorik olarak Amerikan Kültürü'nde X nesli'nden sonra gelen kuşaktır. 1977 ile 1981 yılı itibariyle doğmuş olanları kapsadığı söylenir ; ancak nesil Vietnam savaşı sonrasında, çoğunluğu ekonomist (iktisatçi) olan aralarında masonlarından tutun, dünya'nin dört bir yanındaki ülke insanlarının (Japonlar dahildir) bir nevi topluca yarattığı dünya'nin ilk global nesildir.

 

Neslin başlangıcı

Vietnam savaşı 1975 yılında sona erdi. Vietnam savaşı'nin başladığı 1964 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki iktisatçılar kontrol edilebilecek yeni bir nesil yaratmak amacıyla X nesli planını ortaya koydu.

Fikir olarak global olan, ancak küresel dünya ile kontak kurulmadan yaratıldığı için tıpkı Vietnam savaşı gibi başarısızlıkla sonuçlandı.

Savaş sonrasında bu sefer dünya'daki birçok uzman'in analizleri doğrultusunda Y nesli başlatıldı.

 

Ana temalar

Bu başlangıç elbette bir süreç aldı. Bu nesil insanları'nın Vietnam savaşından bihaber olması gerekiyordu.

Tam olarak nesil temalarının oluşturulması ve uygulanmaya başlanması da 1977 yılına denk geldi. 1981 yılına kadar da bir takım tamamlamalar yapıldı.

Ana temalar olarak İletişim (Communication) (1977) , Medenilik (Civilization) (1977) , Teknoloji (1980) ve Globalizm (1981) seçildi.

Bu vesile ile bu dönemlerde doğmuş insanlara teknolojik olarak daha fazla imkân sunuldu.

Örneklerle sunmak gerekirse, ebeveyinler poker, tavla gibi oyunlar oynarken; Y nesli bilgisayar oyunu oynadı. Gameboy'lar, Atari'ler, bu dev nesil statüsü altında desteklenen oyunlardan birkaçıydı.

Bu tarz şirketlerin hiçbiri, gelişim süreçleri döneminde ülkelerine tek bir kuruş vergi ödemediler.

 

İletişim

İletişim konusunda da gerek telefon, gerek cep telefonu, gerek interaktif dünya'nın temellerinin atılmasının sebebi y nesliydi.

Amaç olan kaide, bu neslin 18 yaşına gelmeden önce bir telefon sahibi olmasıydı. Lakin 1995 - 1998 yılları yeryüzünde medeni olan her ülkede y nesli bireylerinin bir telefon sahibi olduğu dönemi temsil etti.

Bunun yanı sıra, televizyonculukta da ve sinemada da global olarak yeryüzündeki tüm kültürlere önem verildi. Böylece insanların birbirlerini daha rahat anlaması için bir taban oluşturuldu.

Bill Clinton da bu neslin temellerini oluşturan ve uygulanmasında öncülük etmiş dünyaca ünlü liderlerden sadece biridir.

 

Medenilik

Medenilik konusunda, insanlara verilen eğitim doğrultusunda insanların daha az vahşi olduğuna kanaat getirildi.

Bu yüzden gerek işyerlerinde, gerek statü olarak kabul görmede daha önceki nesillerde olmadığı kadar eğitim mühim oldu.

Daha öncelerinde master veya doktora yapmış insanlar oldukça az iken, y nesli için master yapılması gereken; doktora da yapılması halinde büyük kolaylık sağlayıcı etken olmuştur.

 

Teknoloji

Teknoloji konusunda, Y nesline ait herkes yaşamları süresince dünya'nın teknolojik olarak ne kadar çok ilerlediğini görmüştür.

Teknoloji marketine her gün yeni buluşlar, yeni kolaylıklar, yeni ürünler sunulmaktadır .

Bu da y neslini her zaman bir adım sonrasında düsünmeye itmiştir.

 

Globalizm

Globalizm de, Y nesli içerisinde, Amerika Birleşik Devletleri'nin kabul etmekte zorlandığı, en büyük amaçlardan biridir.

O güne kadar emperyalist düşünceler sunulmuştu; ancak hiç kimse yeryüzündeki bütün kültürlerin bir ahenk içerisinde iç içe olmasını hem kabul edemiyordu, hem de bunun sorun teşkil edeceğini sanıyordu. Ancak bilimsel çalışmalar, globalizmin uluslararası savaşların önünü keseceğini sundu ortaya.

Bu yüzden Y nesli, birkaç kültürün entegre olduğu müzikler dinledi ve filmler izledi. Bu yüzden Y nesli, yeryüzündeki tüm ürünlerinden olanakları el verdiğince haberdar oldu. Bu yüzden de belki de global bir market oluştu.

 

Takibin sonu

Y neslinin takibi, 2001 yılında sona erdi. Sona erdiren olay da; George W. Bush'un Amerika başkanı olması ve nesil amaçlarını saçma olarak görmesiydi. Bu konuda da daha önce muhalefet etmiş başkan yardımcısı Dick Cheney'nin önderliği olduğu kuşkusuzdu tabii.

Y nesli şu ana kadar yaratılmış en eğitimli, en medeni, en teknolojiye açık, bilgiyi kaynaklarından öğrenebilen, global olarak dünyayı keşfetmeye çalışan insan topluluğudur.



Y Kuşağı

Teknolojinin ilerlemesi ve buna bağlı olarak gerçekleşen bilgi devrimi ile nesiller arasındaki farklılıklar daha ciddi boyutlara ulaştı. 

Özellikle son zamanlarda Türkiye’de ve dünyanın bazı bölgelerinde gerçekleşen öngörülememiş gençlik ayaklanmaları da dikkatleri kuşak farklılıklarının üzerine çekti. Bunların arasında özellikle “Y Kuşağı” incelemeye değer!

Dünya genelinde ekonomik ve teknolojik gelişmeler neticesinde sosyal hareketler ile oluşan ve bu zaman dilimlerinin karakteristiğini de belirleyen kuşakları anlamak için birçok sosyolojik araştırma yapılıyor.

Özellikle Türkiye’nin yaklaşık %35’ini oluşturan Y Kuşağı; apolitik bilinen gençlerin Gezi Parkı eylemlerini alışılmışın dışında barışçıl ve yaratıcı yöntemlerle sürdürmesi ile son zamanların en çok konuşulan konusu haline gelmiş durumda.

Kuşakların yakın tarihteki gelişimine bakacak olursak:

  • Sessiz Kuşak / Savaş Kuşağı / Silent Generation
1927-1945 yılları arasında doğanlar. 2 Dünya Savaşı arasında ve ekonomik buhran döneminde doğan bu nesil günümüzün büyük anneanneleri, babaanneleri ve dedelerini oluşturuyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de ilk yıllarını görmüş olan kuşak, uzmanlar tarafından “uyumlu” sıfatıyla tanımlanıyor.

  • Büyük Bebek Patlaması Kuşağı / The Baby Boomers Generation
1945-1965 yılları arasında doğanlar. Bu kuşak II. Dünya savaşı sırasında ya da hemen sonrasında doğan soğuk savaş kuşağı olarak da biliniyor.

Savaş günlerinin ardından yaşanan nüfus patlaması ve aynı zamanda eğlenceye düşkünlük ile lüks harcamaların arttığı bir dönemde büyüyen bu nesil; “kuralcı” olarak tanımlanıyor.

TBMM’nin çoğunluğu bu kuşaktan olmakla birlikte Türkiye’nin de %19’luk bir kısmını oluşturuyorlar.

  • X Kuşağı / Gen X / Baby Busters
1965-1979 yılları arasında doğanlar. Genel olarak Sessiz Kuşak’ın çocukları olan bu nesil daha çalışkan, realist ve kanaatkâr.

Türkiye’nin %22’sini oluşturan bu kuşak uzmanlar tarafından da “rekabetçi” olarak tanımlanıyor. Bu kuşağın yetiştiği dönem petrol krizleri ve ekonomik sarsıntılarla dolu.

“68 kuşağı” gelişmelerinin de yaşandığı dönemde Türkiye’de üniversite olayları ve sağ-sol çatışması artarken televizyon da değerli bir iletişim aracı haline gelmeye başlıyor.

  • Y Kuşağı / Echo Boom / Millenials
1979-1999 yılları arasında doğanlar. Özgürlüğüne düşkün, marjinal, otoriteye meydan okuyan, teknoloji hayranı olan gençlerden oluşan bu nesil; aynı zamanda küreselleşen bir ekonomi ve kültürlerarası etkileşimin arttığı bir dönemde yaşıyor.

Türkiye nüfusunun %35’ini oluşturan nesil, uzmanlar tarafından “yaratıcı” olarak tanımlanıyor.

  • Z Kuşağı / Gen Z
2000’den sonra doğanlardan oluşan kuşak aynı zamanda “Kristal Nesil” olarak da adlandırılıyor. Uzmanların “derin duygusal” sıfatıyla nitelendirdiği kuşak, Türkiye’nin %17’sini oluşturuyor.

y kuşağı özellikleri
 Y Kuşağı Nedir?

21. yüzyıl gençlerinden oluşan Y kuşağı kendisini genel olarak akıllı, komik, eğlenceli, yaratıcı ve enerjik olarak tanımlıyor.

Her konuyu sorgulayan bu kuşağın isminin İngilizce “Why” sözcüğünden geliyor.

Bir şeyin gerekçe gösterilmeden yap denilmesine alerjisi olan Y kuşağı, kolay inanmıyor, mantık arıyor ve neden sorguluyor.  

Apolitik olarak değerlendirilen bu nesil, aslında okuyan, araştıran, yenilikçi ve haklıya hakkını veren bireylerden oluşuyor.

Y kuşağı özgürlüğüne oldukça düşkün, bağımlı değil özgüvenli olmasından dolayı bireyci görünse de aslında bağlılık ile bağımlılık arasındaki farkı çok iyi biliyor ve birlikteliğe, sosyalliğe önem veriyor.

Sosyolojik araştırmalar gösteriyor ki Y kuşağı için 2P oldukça önemli: Peer (akranlar) ve Parents (anne-babalar). Y kuşağı da diğer nesiller gibi içinde birçok farklılıklar barındırıyor.

Fakat bu farklılıklar onlar için birer “renk” ve renklerin bir bütün oluşturması, birlikteliği onlar için oldukça önemli.

Bu nedenle akran olan herkesi kendilerinden sayıyorlar. Aileleri ise bu gençlere oldukça düşkün ve büyük destekçileri.

Gençler de aileleri ile birlikte olmaktan büyük keyif alıyor ve anne ve babalarına kendilerine özgün bir şekilde saygı duyuyorlar.

Y Kuşağı teknoloji ile birlikte büyüdüğünden dolayı interneti aktif olarak kullanıyor, kendisini geliştiriyor, küresel çapta bilgiye anında ve kaynağından ulaşabiliyor.  

Eğitim seviyeleri yüksek olduğu için diğer kültürlerle etkileşimleri oldukça kolay.

Onlar için önemli olan en hızlı şekilde ve diğerlerinden önce sonuca ulaşmak. Böylelikle kalabalıktan sıyrılarak kendilerini ifade edebileceklerini düşünüyorlar.

Uzun vadeli plan yapmıyorlar. Kendilerine güvenleri oldukça çok ve kendilerini kabul ettiriyorlar.

Uyum sağlamak yerine kendilerine uyum sağlanmasını istiyorlar. Korkusuz ve değişime açıklar.  

Y kuşağı, yine sanıldığının aksine sadece tüketici değil; yaratıcılığı ile üretime de yatkın.

Savurgan değil bilinçli tüketiciler.

Toplumsal olaylara ve sosyal sorumluluğa karşı duyarlı olan Y kuşağı aynı zamanda katkı sağlamayı da seviyor. Onlar için doğal olan değişimin kendisi.

Y Kuşağı Özellikleri

Günümüz iş yaşamında önemli bir yere sahip olan ve yaratıcı, yetenekli olarak nitelendirilen bu yeni nesil; kuralcı ve hiyerarşik olarak yapılanmış şirket düzenleri içerisinde birçok yöneticinin de değişime ayak uydurma zorunluluğunu doğurdu.

Küresel istihdam piyasası son 20 yılda alışılmışın dışında, belirsiz ve dinamik bir insan kaynakları pazarıyla karşı karşıya kaldı.

X Kuşağı’nın geleneksel yapısını kıran Y Kuşağı ile birlikte şirketlerin insan kaynakları birimleri artık çalışanı elde tutma ve şirkete bağlılığını artırma stratejileri üzerinde çalışmaya başladı.

Birçok şirket bünyesinde rahat iş ortamları yaratmaktan esnek çalışma saatlerine kadar yeni düzenlemelere gidildi.

Sonuç değil süreç odaklı olan Y kuşağı, özel hayatında olduğu gibi iş hayatında da sebepsiz dayatmaya karşı. Mantığını anlamadıkları bir işi asla yapmak istemiyorlar.

Bu nedenle hiyerarşik düzenler onlara göre değil. Onlar yönetimde söz haklarının olmasını, fikirlerinin dinlenilmesini ve sorularına cevap verilmesini istiyorlar.

Tembel olarak niteleniyorlar fakat aslında güçlü bir iş ahlakına sahipler. Hırslı, meraklı ve inovatifler.

Motive edilmeyi severler.  X Kuşağı gibi işkolik değiller, iş hayatları ile özel hayatları arasında denge kurmak isterler. Çünkü hayattan zevk almak onlar için önemlidir.

Kendi kurallarını kendileri koymak isterler. Çalıştıkları şirketin ya da yaptıkları işin kendilerine uygun olmadığını düşündükleri zaman yeni arayışlara girişir ve sık sık iş değiştirirler.

Bu onların sadakatsiz olduğu anlamına gelmiyor. Y Kuşağı’nın sadakat anlayışı farklı.

Y Kuşağı genellikle “yönetilmesi zor” olarak nitelendiriliyor. Aslında nasıl yönetileceği bilindiğinde ve motive edildiklerinde sahip oldukları yaratıcılık ve yetenekle başarılı işler çıkarabilirler.

Çalışma ortamının heyecan verici olması, kariyer fırsatları, bildiklerini uygulayabilme fırsatları, maaş ve diğer haklar tanınması bu kuşağın çalıştığı şirkete bağlılığı açısından önem taşıyor.

Sosyal ilişkilerde oldukça başarılı olan bu kuşağın yöneticileri ile çatışması ise eğitimle aşılabilir.

Yöneticilerin bu yeni nesille uyumlu ve verimli bir şekilde çalışmaları için onların dilinden anlaması ve çalışanları dinlemesi oldukça önemli.

Y Kuşağı ile birlikte kuruma bağlılığın sonunun geldiği düşüncesi doğru değil. Yöneticilerle çalışanları manevi değerler üzerine ve hiyerarşik değil, karşılıklı olarak kurduğu ilişki çalışanların verimini artıracağı gibi şirkete bağlılığı dolayısıyla şirketin başarısını arttıracaktır.

 http://www.dijitalajanslar.com/y-kusagi/  den alıntıdır...

22 Nisan 2013 Pazartesi

Toplumsal izolasyon ve yalnızlığın erken ölümlere etkisi var mı?

Başlıkta okuduğunuz ve fazla izaha ihtiyacı olmayan iki hususun hangisinin fert hayatı açısından daha zararlı olduğunu düşünüyorsunuz?

Bu soruya herkes kendi bilgi, tecrübe ve akıl yürütmeleriyle bir cevap verebilir.

Geçenlerde dünyaca ünlü bir Amerikan gazetesinde bununla alakalı bir haber yayımlandı. Haber İngiltere’de 6 bin 500 kişi üzerinde ilmi usullere göre yapılmış ve 10 yıl süren istatistiki bir araştırma ile Utah ve Şikago üniversitelerinde yapılan çalışmalara dayanıyordu.

Sonucu hemen söyleyeyim:

“Yalnızlık insana acı veriyor ama toplumsal izolasyon insanı öldürüyor.”

Yalnızlık da, toplumsal hayattan kendini soyutlama da aslında dünya karşısında bir tavır, bir duruş, bir pozisyon alış demek.

Biri diğerinin sebebi veya sonucu değil ama insanı ölüme götüren yolda ‘öyle gibi’ gözüken ve mutlak manada birbirlerini etkileyen, tetikleyen iki sonuç bu.

Pekâlâ nedir insanın koskoca dünyadan ayrılıp küçük dünyasının içine kapanmasının sebebi veya sebepleri? Hukuk diliyle ifade edecek olursak suçlu kim? Ortada bir veya birden fazla suçlu var.

2004 yıllarına dayanan ilk araştırma sonuçlarına göre ilk sebep fakirlik ve sağlık problemleri. Bu iki sebeple  başta aile fertleri olmak üzere akraba ve arkadaş çevresiyle ilişkisini kesen mutsuz kişilerin akranlarına nispetle daha kısa yaşadıkları tespit edilmiş.

Söz konusu iki sebebin iyileştirilmesi ve tamamıyla kontrol altında, belli bir program dahilinde yapılan arkadaş, akraba ve dost çevresi ile kurulan ilişkiler söz konusu kişilerin hayata daha olumlu bakıp hayatın içine girmelerini ve daha uzun yaşamalarını netice vermiş.

Bu iki husus bana hadis-i şeriflerde zikredilen iki ayrı hakikati hatırlattı. İlki, Efendimiz’in (sas) fakirlikten Allah’a sığınması ve onu “neredeyse küfür olacaktı” nitelemesi ile anlatması.

İkincisi ise yine Efendimiz’in (sas) her daim Allah’tan sağlık, sıhhat ve afiyet dilemesi.

Suçlu: Teknoloji

Gelelim Utah ve Şikago’daki çalışmalara; bu çalışmalar yine aynı sonuçların elde edildiği çalışmalar ama bu defa sebep değişik.

Londra’dakine nispetle daha yeni ve farklı bir açıdan hadiseye yaklaşan bu çalışmaların bulduğu suçlu; teknoloji.

Hani şu dünyayı avucumuzun içine koyup bizi gerçek manada dünyalı yaptığına inandığımız teknoloji. Yanlış değil bu cümle.

Gerçekten “akıllı telefon” dedikleri teknoloji dünyayı avucumuzun içine koydu. Anında dünyanın neresinde ne olup bittiğini öğrenmek istediğimiz ölçüde bize veren ve bu açıdan bizi dünyalı yapan, uzakları yakın eden buluş.

Belki de asırlar önce bazı filozofların “dünya vatandaşlığı” kehanetinin bir başka şekilde gerçekleşmiş hali. Onlar bunu siyasi bağlamda söylüyorlardı, hadise kültürel alanda gerçekleşti.

Ama bu buluş aynı zamanda bizi kendi küçük dünyamıza hapseden, zaten çekirdek haline gelen ailemizi daha da parçalayan, eş-dost, akraba-arkadaş çevresinden önce fiziki ardından manevi bağlamda koparmakta.

Öyle ki aynı evin veya arabanın içinde ailenin her bir ferdi elinde akıllı telefonlar, tablet bilgisayarlarla kendi dünyasını yaşıyor.

Hakikat bu olmakla beraber söz konusu bu çalışmanın bizlere aktardığı ilginç bir sonuç daha var ki; bu sonuç bana çok ilginç geldi.

Araştırmaya göre neredeyse hiç kimse bu gerçeği kabullenmiyor ya da kabullenmek istemiyor.

“Facebook, Twitter, e-mail, TV vs. yakın çevremle birebir münasebet içine girmeme engel oldu” demiyor, diyemiyor.

Bu itirafı yapamayınca yalnızlık ve toplumsal hayattan izole olmanın hızı artıyor ve sonuç ölümün çabuklaşması.

Pekâlâ önerileri ne uzmanların? Şaka gibi gelecek belki size ama söyledikleri şeyler çok basit;

“Konuşacağınız bir arkadaşınız olsun; öğle yemeği yiyin beraber; yürüyüşe çıkın”.

Ardından da ilave ediyorlar; “Uzun vadede çok büyük faydasını göreceksiniz”.

Pekâlâ neden “şaka gibi gelecek belki size” dedim. Şaka gibi zira tedavi yöntemi ya da çözüm olarak sunulan bu öneriler son tahlilde insani varlığımızı, insan oluşumuzu, canlı veya cansız sair varlıklardan farkımızı idrakle doğru orantılı şeyler.

Farklı bir dille ifade edecek olursam aslında dünya görüşümüz ve onu belirleyen ya da etkileyen inançla doğru orantılı şeyler.

Bugün insanoğlu olarak bizler evet teknoloji üretiyoruz; üretiyoruz ama ürettiğimiz bu teknoloji bizi insani varlığımızdan uzaklaştırıyor. Fıtrî çizginin dışına atıyor.

Olması gereken, İlahi iradenin durun dediği yerin çok ama çok uzağına götürüyor. Teknoloji düşmanlığı olarak algılanmasın bunlar.

Bunları yazarken bile teknolojinin nimetlerinden istifade ediyoruz. Hayır, kastettiğim gaye ile vesilenin, amaç ile ‘araç’ın birbirine karıştırılması. ‘Araç’ın amaç haline getirilmesi.

İnsanı yeniden kazanmak

İnsanı yeniden üretmek zorundayız. Onu yeniden kazanmak ve hayata kazandırmak zorundayız. İnsan kendi varlığını toplumsal bir zeminde gerçekleştirir.

Yaradan böyle dilemiş zira. İnsanlığın İftihar Tablosu, “İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır” diye anlatmış bu fıtrî ve külli hakikati bize.

Hasta ziyaretinden cenazeyi teşyi etmeye, muhtaç olanların maddi manevi yardımına koşmadan dargınları barıştırmaya uzanan, neresinden bakarsanız bakın günlük 24 saatinin istirahat zamanları hariç her dakikası, her saniyesini ve her salisesini insanların içinde insanlarla birlikte geçirmiş; tasavvufi ifadesiyle halvet’i değil celvet’i tercih etmiştir.

Sonuç; insana sadece insan olduğu için değer veren bir zihniyeti yeniden ikameye ciddi ihtiyacımız var. Yunus diliyle “yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoşgören” ve onun imdadına koşan bir yaklaşıma.
 
Tahmini istatistiklere göre 2025 yılında dünyada 8,5 milyar insan yaşayacakmış. Hindistan 2 milyarlık nüfusla Çin’i geçecekmiş.

Şimdilerde yüzde 32 olan şehirlerde yaşama oranı 2025’te yüzde 57’ye yükselecekmiş vs. İnsan kendi küçücük dünyasında sevgiye, saygıya hasret bir biçimde tek başına olduktan sonra dünya nüfusu 8,5 milyar olsa ne olur, olmasa ne olur?

5 Nisan 2013 Cuma

TESBİH VE TEKNOLOJİ

Dünyanın bir ucu var mı? Yuvarlak olduğu varsayılan bu yalnız gezegenin ucu, nereden baktığınıza göre değişir. Nihayetinde Amerika'dan bakınca sınır bizim durduğumuz yer, yani Avrupa kıtasının doğusu oluyor. Zira haritalarını yaparken kendilerini merkeze alıyorlar. 

Zaten bilginin üretildiği merkezin, bir benlik merkezi gibi tüm anlamı kendi etrafında topladığı öteden beri biliniyor. Dünyanın topografyasını daha sonra ölçme şansı olanlar beyaz adamın yaşadığı kıta, yani Avrupa'nın aslında haritalarda iddia edilenden daha küçük olduğunu fark ettiler.

Tabii o büyütme, karşıtı küçültme icraatını da geciktirmemişti, Afrika ve Asya kıtaları da olduklarından küçük resmedilmişlerdi. Haritacılar beyazdı çünkü. Geldikleri dünya başkalarının dünyasından büyük olmalıydı. Ne de olsa kuralları onlar koyuyordu. Bilginin merkezi, gücün tanımlayıcısı.

Geçtiğimiz ay buradan bakınca bize dünyanın ucu gibi anlatılan Amerika'nın Pasifik kıyısına 13 saatlik bir uçak yolculuğu ile gittik. Bilinen dünyanın en uzun uçak yolculuğu olduğunu söylediler!

O kadar saat uçup gittiğimiz yerde aldık Steve Jobs'un ölüm haberini. Aynı gün Los Angeles sokaklarında, Santa Monica'daki Apple Store'da toplanan kalabalığı görünce de yaşanan ritüelin anlamını idrak ettik. Dünya küçülmüştü.

Daha sonra haber bültenlerinde gördüğüm dünyanın farklı köşelerindeki Apple Store manzaralarında yapılan ritüeller birbirinin aynısıydı. Dünyanın herhangi bir yerinde internet, bilgisayar ya da telefonla az çok bağı olanlar aynı yasta buluşmuştu. Steve Jobs'u kaybetmenin yasında.

Sadece bu ortak yas ve ritüel bile, çağımızın yeni tapınakları hakkında fikir veriyor aslında. Bu yüzyılın tapınakları biçim değiştiriyor.

İnsanın, iç dünyasına bir eşlikçi olarak sığındığı bilgisayarlar, uzaklara iletişimin kapılarını aralarken hiç sezdirmeden o iç dünyanın mekânını genişletiyor. Mahremiyete dahil edilen başkaları bir ruh mesafesinde duruyorlar aslında. Yani ruhun alanına dahil ediliyorlar. Tıpkı Tanrı düşüncesi gibi.

İki kişinin konuşmasına kulak misafiri olmuştum. Biri diğerine 'düşünebiliyor musun, adam iPhone'a tesbih programı indirmiş, tesbih çekiyor, olacak şey mi?'

Belli ki teknolojinin bu türden kullanımını maneviyata ters bulmuştu. Eleştiriyordu. Ben istemeden konuşmaya dahil olup şunu söylemek zorunda hissettim 'ileri teknolojinin mistik olmadığını kim söyleyebilir?'

Sanırım tamı tamına böyle düşünüyorum. Yahut hissediyorum. Teknoloji ilerledikçe kazandığı biçim ve araçlar bizi kozmik olana daha çok yaklaştırıyor.

Aklın alanını bir üst seviyeye çıkarıyor. Pozitivizmin büyük iddiasını yerle bir eden bir ilerleyiş bu. Yol aldıkça ruhun alanına yaklaşan bir insanlık dekoru. Uzaklıkları sonsuzluğun ölçüleriyle hesaplayan bir kuşak şu an artık birer tapınağa dönüşen Apple Store'larda başka türlü bir maneviyat buluyor.

Evet, günümüzün yeni tapınakları görünmezin yeniden tanımlandığı, hissedildiği bilgi merkezleri. Uzaklığı yarattığı bağla yok ederken ruha aslında sonsuzluk içinde bir dizim kazandıran iletişim teknolojileri.

Ve o teknolojilerin kazandığı formun organik içeriği. Reklamlarda çakıl taşına benzerliğiyle tanıtılan telefonların insanda dokunma hissi uyandırdığını siz de görmüşsünüzdür.

Sahiden doğada var olan formlara en yakını bugün üretiliyor. Mekaniğin hantal zamanı artık bir nostalji. Dokunma duyusuna bu kadar yoğunlaşmış bir teknolojinin ruhu ilgilendirmediğini kimse iddia edemez.

Evet, ruhun alanındayız artık. Gaybın ve sonsuzluğun sadece aklın formüllerinden değil, sezgisel bir matematikten oluştuğunu daha çok hissediyoruz.

Giderek küçülen çiplerin taşıdığı trilyonlarca bilgi zerresinin, kendi büyüklüğümüzü ölçmek konusunda bize fikir vermesi gerekir.

Sahiden ilk harita yapımcıları gibi de olabiliriz. Kendi durduğu yeri merkez sanan ve büyüklük ve mesafeleri durduğu yerden ölçen bir bilinç. Ne kadar gerçekçi olabilir ki?

Evet, insan her şeyin merkezinde, ama ondan daha büyük bir merkezin olduğunu kolay unutuyor. Gelişen teknoloji bize daha hakikatli koordinatlar fark etme şansı veriyor.

O hakikatin sonsuzluk içinde aradığımız anlam olduğunu daha çok biliyoruz bugün. Anlama yakın mıyız kim bilir.

Ama geçmişe oranla güdülmeye ve manipülasyona uzak olduğumuz kesin. Bu da, özgürlük hayali kuranlar için az değil.



http://www.zaman.com.tr/null/tesbih-ve-teknoloji_1199943.html