Popüler Yayınlar

27 MAYIS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 MAYIS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2013 Pazartesi

27 Mayıs, vesayet ve Kürt meselesi


2 Haziran 2012


Bugün vesayet rejiminin eskisi gibi devam ettiği söylenemez; bu konuda hatırı sayılır mesafe alındı.

 Ne var ki "vesayet bitti" de denilemez. vesayetten kurtulmanın yolu, hem 27 Mayıs ile oluşturulan vesayetçi anayasal-yasal düzeni sona erdirmekten hem de Kürt meselesini çözmekten geçiyor. Bunlar ise ancak yeni ve demokratik bir anayasa ile mümkün.
Kemalistler, 1923-1946 yılları arasında hüküm süren tek parti rejimini, genellikle "demokrasiye geçiş hedefi" ile meşrulaştırırlar. 

Buna göre; Cumhuriyet'in kuruluş döneminde demokrasiye hazır olmayan halk, tek partinin tercihleri doğrultusunda yetiştirilecek, ileride geçilmesi düşünülen demokrasiye uygun donanıma kavuşturulacak ve zamanı geldiğinde de demokrasiye geçilecekti. 

Nitekim 2. Dünya Savaşı'nın ertesinde yapılan da budur; tek-parti yönetimi kendiliğinden demokrasiye geçmiştir. 

Kemalizm'e ilişkin bu değerlendirmenin isabetli olduğu söylenemez. Levent Köker'in de işaret ettiği üzere, Kemalist yönetimin daha en başından beri "demokrasiye geçmek" gibi bir hedefi yoktu. 


Cumhuriyet'in kuruluş döneminde, "halkın kendileri tarafından yönetilmesi" gerektiğini savunanların "halkın kendi kendini yönetmesi" gerektiğini düşünenlere galebe çalması ile halkı vesayet altına alan tek-parti rejimi kuruldu ve sisteme yapılan -doğrudan ya da dolaylı- müdahalelerle tek parti sistemi kurumsallaştırıldı. 

Dolayısıyla vesayet, sadece tek-parti dönemi ile sınırlı kalmadı, kalıcı bir rejim tipine dönüştü. 

Vesayet rejiminin iki önemli özelliğinden bahsedilebilir: 


Birincisi, taşıyıcısının askerî bürokrasi olmasıdır. Elbette, vesayetin devamı konusunda askerî bürokrasi ile sivil bürokrasi arasında bir ittifak vardır ama belirleyici olan bürokrasinin askerî kanadıdır. 

İkincisi, askerî vesayet Cumhuriyet'in kuruluşundan beri rejimin bünyesine hâkim olan esas nitelik olmakla birlikte bu vesayetin kurumsallaşmasında 27 Mayıs'ın belirleyiciliğidir. 

27 Mayıs'ı savunanlar bu darbeyi diğerlerinden ayrı tutarlar; memlekete birtakım haklar ve özgürlükler getirdiğini belirttikleri bu darbenin ülkenin demokratikleşmesi ve özgürleşmesinde olumlu bir etkide bulunduğunu ifade ederler. 


Ancak gerçekte 27 Mayıs demokratik rutine müdahale eden, askerin her rahatsız olduğunda darbe yapması geleneğini başlatan ve vesayeti kurumsallaştıran bir darbedir. 

Ahmet İnsel, vesayetin kurumsallaşma düzeyi bakımında 27 Mayıs'ın öneminin altını çizer ve 1960 darbesinin öncesi ile sonrası arasında bir ayrım yapmak gerektiğini söyler: 

"Bu vesayetin Ulu Önder'in ve Milli Şef'in şahıslarıyla ilgili olmaktan çıkarak kurumsal olarak açıklığa kavuşması 1960 askerî darbesinden sonra gerçekleşti. 1960 öncesi daha çok fiili vesayet rejimi, 1960 sonrası ise kurumsal vesayet rejimi olarak kabaca ikiye ayrılabilir. 1960 darbesini izleyen bir yıl, 1980 darbesini izleyen iki yıl ise açık askerî diktatörlük dönemleridir."


27 Mayıs'ın kurduğu düzende Cumhuriyet'in kurucusu ve değerlerinin taşıyıcısı olma iddiasındaki ordunun sistemin içinde özerk ve imtiyazlı konumu güçlendirildi. 


Bu sistemin devamı ise iki yolla sağlandı: 

Birincisi, 1961 Anayasası, Silahlı Kuvvetler'e temsili demokrasinin esaslarıyla bağdaşmayan bazı önemli ayrıcalıklar sundu. Bunun sonucu, kurum olarak ordunun seçilmiş organlarının izleyecekleri politikalar üzerinde –sivil yönetime geçişten sonra da– etkili hale getirilmesiydi. 


 Bilhassa MGK'nın bir anayasal kurum haline getirilmesi ve askerî yargı sistemiyle ordu üzerindeki adli denetimin sınırlandırılması önemlidir. 

MGK sayesinde ordu, egemen pozisyona yerleşiyor ve toplumsal ve siyasal alana müdahale edebiliyordu. 

Adli yargı ise bu tür müdahalelerin mümkün mertebe yargı denetiminin dışında tutulmasını ve ordunun iktidarını sürdürmesini sağlıyordu. 

VESAYET KAYNAĞI OLARAK KÜRT MESELESİ 


İkincisi, rızanın üretilmesi ve varlığıdır. Bir rejimin sadece zora dayanması düşünülemez; rejimler salt zora dayanarak varlığını sürdüremez. 


Her rejimin faaliyetlerinin üzerinde hüküm sürdüğü insanlar tarafından kabul edilmesini sağlayacak birtakım gerekçelere ve mekanizmalara ihtiyacı vardır. Doğal olarak vesayet rejiminin de kendi rıza üretme mekanizmaları bulunur. 

Rıza, bazen korkular yaratarak, yaratılan korkuları tetikleyerek ve abartılarak üretilir. Topluma bazı "öcüler" gösterilir ve ondan bu öcülere karşı kurtarıcılarına ve koruyucularına itaat etmesi beklenir. 


Kürt meselesi, korku için başvurulan alanların başında gelir. Kürtler ve onların talepleri bir tehdit gibi yansıtılır, onlara karşı toplumun geri kalanına tetikte olması salık verilir. 

Kürt meselesi öteden beri bir şiddet boyutunu içerir, bu da Türkiye siyasetini iki şekilde etkiler: 

Bir taraftan, siyasetin milliyetçiliğe kilitlenmesine neden olur. 


Şiddet; ölümleri, kayıpları, kaçırılmaları beraberinde getirir. Şiddet, sürekli olarak tansiyonu yükseltir, kaotik bir ortam yaratır ve karşılıklı milliyetçilikleri bileyler. 

Bu ise, demokratik ortamın oluşturulmasını, sorunların müzakere edilerek çözülmesini güçleştirir. 

Diğer taraftan, silahlı bürokratların politik alana daha fazla nüfuz etmelerini sağlar. 


Ordu; "Çatışan, savaşan benim" der ve siyasal iktidarların politikalarına müdahale etme hakkını da kendinde bulur. Öyle ki orduya göre, Kürt meselesinde atılacak adımların önce kendileri tarafından münasip görülmesi ve "olur" verilmesi gerekir. 

Ordu bu ağırlığını yasama, yürütme ve yargı üzerinde elinden geldiğince etkin bir şekilde kullanmaya çalışır. 

Bugün vesayet rejiminin eskisi gibi devam ettiği söylenemez; bu konuda hatırı sayılır mesafe alındı. Ne var ki "vesayet bitti" de denilemez. 


Gerçek manada sistemin vesayetten arındırılması ve mekanizmaları işleyen tam bir demokratik sistemin oluşturulması, vesayete kaynaklık eden iki nedenin tasfiye edilmesini gerektirir. 

Bir başka ifadeyle vesayetten kurtulmanın yolu, hem 27 Mayıs ile oluşturulan vesayetçi anayasal-yasal düzeni sona erdirmekten hem de Kürt meselesini çözmekten geçiyor. Bunlar ise ancak yeni ve demokratik bir anayasa ile mümkün. 

*Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi

29 Mart 2013 Cuma

İlk kez yayınlanan 27 Mayıs belgeleri Darbecilerin Diyanet oyunu


1 Şubat 2013

- İSTANBUL
 
Cuntanın 1960 darbesi sonrası camileri kullandığı bilinir. 

Tarihçi Ahmet Yaşar Akkaya’nın ilk kez ulaştığı belgeler, gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyor. 

Diyanet İşleri Reisliği’nin müftülüklere gönderdiği telgrafta, darbecilerin dini, siyasete alet ettikleri görülüyor.
 27 Mayıs darbesi ile ülke idaresini ele geçiren askerî cuntanın dini, emellerine nasıl alet ettiğini gösteren yeni belgeler gün yüzüne çıktı.

Tarihçi Ahmet Yaşar Akkaya’nın ulaştığı darbeden bir hafta sonra çekilen telgraf metinlerinde Diyanet İşleri Başkanlığı müftülüklere darbeye ve darbe sonrası kurulan hükümete destek verilmesini emrediyor.

Aksi hareket edenlerin hem bu dünyada hem de ahirette mesul olacağı yazılan belgelerde vaizlerin halkı hadis ve ayetlerle ikna etmesi tavsiye diliyor.

27 Mayıs 1960, Türkiye'nin hukukî, demokratik ve kültürel yapısını bozan bir darbeydi.

Halkı ikna etmek için de camilerde hutbe okutup vaaz verdiren cunta, ebcet hesabıyla ayetlerden, yaptıklarına manevî işaretler çıkarmaya çalışmışlardı.

Tarihçi-yazar Ahmet Yaşar Akkaya'nın Cumhuriyet Arşivi'nde ulaştığı belgelerde cuntanın darbeden bir hafta sonra Diyanet eli ile meşruiyetini sağlamak için çalışmalar yaptığı görülüyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın müftülere çektiği telgrafta, “Milli menfaatlerimizi korumak için var kuvvetiyle çalışan hükûmetimize destek olmanın dinî bir vecibe teşkil ettiğini, aksine hareket eyleminin dünyada ve ahirette mes'uliyetleri ve hüsranı mucip olacağını vaizlerimizin vaazlarında, hatiplerimizin hutbelerinde âyet ve hadislere istinaden halkımıza duyurmanın temini ve neticeden bilgi verilmesini ehemmiyetle rica ederim.” ifadeleri yer alıyor.

Darbecilerin baskısı sonucu Diyanet'in dört ay sonra Mersin Anamur Müftülüğü'ne çektiği telgraf ise olayın trajikliğine işaret ediyor: “27 Mayıs inkılâbının taşıdığı büyük mânanın halka ve köylüye kâfi derecede ve açık bir ifade ile, vaizlerimizin va'zlarında, hatiplerimizin hutbelerinde âyet ve hadislere istinaden anlatılması…”


İLK KEZ YAYINLANAN 27 MAYIS BELGELERİ

BELGELERİN BÜYÜK BOYUTUNU GÖRMEK İÇİN TIKLAYINIZ (1)...

BELGELERİN BÜYÜK BOYUTUNU GÖRMEK İÇİN TIKLAYINIZ (2)...

Ahmet Yaşar Akkaya'ya göre 27 Mayıs kafası bir tezat teşkil ediyor ve Adnan Menderes ve arkadaşlarını Yassıada'da yargılayanların Demokrat Parti'ye isnat ettikleri suçu, kendileri işliyor.

Belgelerin bu konunun aydınlaması için iyi bir emsal olduğunu belirten Akkaya, 1960 darbesinin daha böyle birçok paradoksa imza attığını söylüyor. Cemal Gürsel ve ekibini dini siyasete alet etmeye yönlendiren durum ise 27 Mayıs'ın sanıldığı ve söylendiği gibi bir halk hareketi olmaması.

Cuntanın emrindeki Diyanet İşleri Reisliği’nin müftülere gönderdiği telgraf:


Müftülüğüne
4.6.1960

27 Mayıs'ta Silahlı Kuvvetlerimiz tarafından, millet ve memleket hayrına olarak yapılan hürriyet ve inkılâp hareketini hazmedemiyen ve hasis menfaatlerini, dedikodularla ve menfi propagandalarla milli birlik ve dirliğimizi bozmakta arayan bazı sinsi unsurların bulunabileceği göz önünde tutularak halkımızın ikaz ve irşat edilmesi hususunda reisliğimize de mühim vazifeler tereddüp etmektedir.

Bugün; yurdumuzun en ücra köşelerine kadar idareyi fiilen ele alıp milli menfaatlerimizi korumak için var kuvvetiyle çalışan hükûmetimize destek olmanın dinî bir vecibe teşkil ettiğini, aksine hareket eyleminin dünyada ve ahirette mes'uliyetleri ve hüsranı mucip olacağını vaizlerimizin vaazlarında, hatiplerimizin hutbelerinde âyet ve hadislere istinaden halkımıza duyurmanın temini ve neticeden bilgi verilmesini ehemmiyetle rica ederim.


Diyanet İşleri Reisi
Anamur Müftülüğü'ne
28/9/960

27 Mayıs inkılâbının taşıdığı büyük mânanın halka ve köylüye kâfi derecede ve açık bir ifade ile, vaizlerimizin va'zlarında, hatiplerimizin hutbelerinde âyet ve hadislere istinaden anlatılması müftülüklere gönderilen 4/6/1960, 16/6/1960, 28/7/1960 tarih ve 11467, 11942, 15811 sayılı tamimlerimizle istenilmişti.

Mezkûr tamimler gereğinin yerine getirilmesinin dikkat ve hassasiyetle takibinden; kendi bölgelerinde ve müftülük camiası içinde inkılâbın ruh ve mânasına aykırı mahiyetteki davranışlardan müftülerin de sorumlu bulunduklarını hatırlatır,

a) Yukarıda bahsedilen tamimler üzerine ne gibi bir faaliyette bulunulup ne netice alındığının, vaiz ve hatiplerin bu mevzudaki faaliyetlerinin (faaliyetin mahiyeti ve kimler tarafından ne yapıldığını isim zikredilerek belirten) bir raporla bildirilmesine,

b) Bundan sonra bu hususta yapılacak işler için hazırlanacak programın, en geç 20/10/1960 tarihinde başkanlıkta bulunmak üzere gönderilmesini ve keyfiyetin ilgililere de duyurulmasını ehemmiyetle rica ederim.


Diyanet
İşleri Başkan Y.

 http://www.zaman.com.tr/cuma_darbecilerin-diyanet-oyunu_2048165.html