Popüler Yayınlar

ÖZGÜRLÜK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖZGÜRLÜK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2013 Pazar

Yeni anayasa için özgürlük yolu - I [Yorum - Tamer Çetin]


4 Eylül 2012


82 Anayasası'nın birey açısından en kayda değer yanı, toplumun devlet adına dizayn edilmesine uygun bir kurumsal çevre tesis etmiş olmasıdır.
Yapıdan ziyade çevre tabiri özellikle kullanılmayı hak etmektedir. 

Zira Türkiye gibi bu maddeleri bireylerin özgürlükleri rağmına, ama devlet adına kutsallaştırmaya ve yorumlamaya hevesli hukuk adamları, siyasiler, bürokratlar ve hatta aydınların bulunduğu bir ülkede kurumsal yapı, eş anlı ve dinamik bir süreçle kendi uygulayıcı ve savunucularını da üretmekte gecikmemiştir. 

Çok da uzak olmayan tarihimiz ve genç cumhuriyet deneyimimiz, kurumsal dizaynımızın toplum mühendisliğine istekli, azımsanmayacak ve bundan daha güçlü bir nüfuz kabiliyeti bulunan politik ve bürokratik bir seçkinci grubu bu ülkenin başat aktörleri haline nasıl getirdiğini açıkça göstermektedir. 

Şüphesiz bunda anayasa gibi formel politik kurumsal yapımızın yanında, son dönemde kendini özellikle hissettirmeye yeniden başlayan enformel sosyo-politik geleneksel kurumlarımız da etkili olmuştur. 

Ancak anayasanın, modern toplumlarda, birey üzerinde devleti zorbalaştırabilecek veya özgürleştirebilecek en güçlü unsur olması ve anayasa yapım süreci, önceliği formel kurumsal yapıya veriyor. 

Bu kapsamda, bir gazete yazısı için kısaca sorunlu olduğu kabul edilse bile yeni anayasa tartışmalarında yol gösterici olması hasebiyle iktisadın klasik araçları üzerinden inkişaf eden ve gittikçe ana akım yerleşik algı haline gelen hukuk ve ekonomi literatürünün etkinlik ve mental (zihni) dışsallık yaklaşımını, anayasada özgürlükler / yasaklar ve kamusal / özel alan tartışmalarına yeni bir perspektif getireceği beklentisiyle tartışmak, faydalı görünmektedir. 

Bu bağlamda iktisadın, piyasa başarısızlıklarından biri olarak tanımladığı dışsallık kavramı, hukuk ve ekonomi literatüründe hukuki süreçlerin analizinde önemli bir yer tutmaktadır. 


Hukuk ve ekonomi literatürü, özellikle liberal anayasalar çağında, devletin hangi alanlarda kısıtlayıcı, hangi alanlarda serbestleştirici olması gerektiği analizini zihni dışsallıklar üzerinden yürütmektedir. 

Aynı yaklaşımın, Türkiye'deki yeni anayasa tartışmalarında kullanılması, sıkışan sorunların üstesinden gelmeye katkı sağlayabilir. 

O halde öneriyi yeni anayasa yapma sürecini de kapsayacak şekilde genişletebiliriz. Öncelikle yaklaşımın tasnifi ve motivasyonun izahı, konuyu anlamaya yardımcı olabilir. 

Buna göre dışsallık yaklaşımının, anayasada cari dönemde var olan 2 temel soruna, bir çözüm önerisi veya en azından yeni bir perspektif getirmesi beklenebilir. 

İlk olarak, dışsallık yaklaşımı, anayasal olarak hangi eylemlerin serbest, hangilerinin yasak olması gerektiğini açıklamak için kullanılabilir. 

İkinci olarak yaklaşım, kamusal ve özel alan ayrımını yapmaya bir katkı sağlayabilir. 

Her ikisi için de öncelikle dışsallık kavramıyla ne anlaşılması gerektiğini açıklamak yerinde olacaktır.
 

İktisadi bakış açısı, piyasalarda bir iktisadi faaliyetin temel belirleyicisinin, iktisadi etkinlik kriteri olduğunu kabul etmektedir. 

Buna göre eğer piyasa süreçleri, kendi başlarına faaliyet gösterdiklerinde fiyat mekanizması ve görünmez el vasıtasıyla iktisadi etkinlik sağlanıyorsa, devlet müdahalesine gerek kalmaksızın, ilgili faaliyet piyasa mekanizması içinde bırakınız yapsınlar kuralına göre serbest bırakılmalıdır. 

Buna mukabil, eğer piyasa süreçleri ilgili iktisadi faaliyetin gerçekleştiği durumda iktisadi etkinliğe neden olamıyorsa, bu durumda bırakınız yapsınlar geçerli değildir ve devlet müdahalesi, piyasa süreçlerinin yerine geçerek ilgili faaliyeti regüle edebilir. Bu faaliyet şimdi serbest değildir. 

Bir şekilde devlet tarafından engellenir, kısıtlanır, yasaklanır, düzenlenir, yapısı belirlenir, kontrol edilir veya bizzat kamu mülkiyeti altına alınır. 

Yani piyasa süreçlerinin yerine devlet geçmektedir. Özgür davranış, yerini kısıtlamaya bırakmıştır. 

HUKUKA İKTİSADİ YAKLAŞIM

 
Gerekçelerin sayısı, sol liberalizmle klasik liberalizm arasındaki yelpazede farklılaşmakla birlikte serbest piyasa mekanizması, 4 temel nedenle başarısız olur ve etkinlik sağlayamaz. Dışsallık, bu piyasa başarısızlıklarından birisidir. 


Herhangi bir iktisadi faaliyetin, bu faaliyete taraf olmayanları da olumlu veya olumsuz etkilemesi, dışsal bir faydaya veya maliyete neden olduğunda dışsallık oluşur. 

Şimdi ilgili iktisadi faaliyet, bireysel fayda veya maliyetin dışında bir sosyal fayda ve maliyet içeriyor demektir. Sosyal fayda durumu pozitif, sosyal maliyet durumu negatif dışsallıktır. 

Her durumda dışsallık, piyasa süreçleri içinde devlet müdahalesi olmadığı durumlarda fiyatlara yansımazsa piyasanın, etkinliği sağlamada başarısız olması anlamına gelir. 

Daha doğrusu piyasada hiçbir rasyonel aktör, bu dışsal maliyet veya faydayı devlet müdahalesi olmaksızın içselleştirmeye gönüllü olmaz. 

Bu anlamda diğer piyasa başarısızlığı unsurlarının da olmadığı durumlarda, eğer ilgili iktisadi faaliyet bir dışsallığa neden olmuyorsa, piyasa süreçleri, devlet müdahalesine gerek kalmaksızın işleyebilir ve piyasa etkinlik sağlar. 

İktisadi faaliyet serbestçe sürdürülmelidir. Ancak dışsallık varsa piyasa başarısız olur. 

O halde dışsallık, serbest piyasa mekanizmasının etkinlik sağlayamadığı ve devletin ekonomiye müdahale etmesi gerektiği durumlara atfen kullanılır. 

Devlet, dışsal fayda durumunda sübvansiyon, dışsal zarar durumunda yasaklama/kısıtlama yoluyla piyasaya müdahale eder. 


Somut ifadeyle üretim faaliyetinde nehri kirleten fabrika, devlet müdahalesi olmaksızın, kirlilik azaltıcı bir üretim teknolojisi kullanıp ilave maliyete katlanarak, dışsallığı kendiliğinden içselleştirmez ve nehrin temiz kalması için bir motivasyon hissetmez. 

Zira firmanın amacı kendi çıkarı peşinden koşmak ve kârını maksimize etmektir. 

Aynı şekilde hiçbir ilaç firması, aşılama, pozitif bir dışsallık içerdiği halde menenjit aşısını bedava dağıtmaz veya eğitim hizmetinin sosyal faydası bilindiği halde hiçbir özel üniversite, düşük fiyatlı eğitim hizmeti sunmaz. 

Devlet, pozitif dışsallık durumunda sübvanse ederek ve negatif dışsallık durumunda doğrudan ilgili faaliyeti üreterek, regüle ederek veya vergilendirerek piyasaya müdahale eder. Çünkü bu alanlarda piyasa başarısızdır. 

Bu perspektif, devletin iktisadi faaliyete müdahalesinin rasyonelini sunmaktadır. Şimdi bir uyarlama yaparsak, sosyal piyasalarda herhangi bir faaliyet, zihni dışsallık içermiyorsa serbest bırakılmalıyken, aksi durumda yasaklanmalıdır. 


Günümüzde iktisadın diğer alanlardaki sorunları açıklama becerisi veya kimilerine göre iktisadi emperyalizm, hem etkinlik hem de dışsallık yaklaşımını, hukuki ve politik süreçlere de uygulamakta ve böylece hangi eylemin serbest veya yasak olacağını etkinlik kriteri üzerinden tanımlayabilmektedir. 

Önce dışsallığın olmadığı bir yasa yapma sürecine iktisadın bakış açısıyla bakalım. 

Etkinlik, kabaca bir fayda maliyet mukayesesidir ve rasyonel tüm iktisadi aktörler, ilgili faaliyete, son birimden elde edeceği fayda/gelirin onu elde etmek için katlandığı maliyete eşit olduğu noktada karar verirler. 

Bu eşitlik, etkinliğin sağlandığı yerdir. Zira kıt olan kaynaklar böylelikle etkin biçimde dağılmıştır. 

Örneğin bir yasa yapma sürecinin gözlemlenebilir maliyetleri, faydasından daha yüksekse bu yasanın etkin olmadığı kabul edilir. 

Buna göre bir yasal düzenlemenin etkin olduğunun kabul edilmesi için yasayla elde edilen faydanın, yasa yapma ve uygulama süreçlerinde katlanılan maliyete eşit olması gerekir. 

Bu kabule göre herhangi bir yasal düzenlemeden fayda sağlayanlar, bu yasal düzenlemenin bedelini ödemeye (oy vermek, seçim kampanyalarına destek vermek gibi) razı olduğu sürece ilgili faaliyet serbest bırakılmalıdır. 

Bu nedenle klasik anlamda hukuka iktisadi yaklaşım, bir insanın davranış kodlarının ne olacağının belirleyicisinin devlet veya toplumdan ziyade kendisinin işi olduğunu öne almakta ve bu anlamda felsefi olarak liberteryan yaklaşımı destekleyen bir perspektif sunmaktadır. 

Ancak bu yaklaşım, yasal düzenlemenin herhangi bir dışsallık içermediği durumda geçerlidir. 

Başka deyişle eğer çıkarılan yasanın yasal kıldığı eylem, bir dışsallık içerirse, yukarıda anlatılan iktisadi etkinlik kriterinden hareketle bir analoji yaparak, bu düzenlemenin etkin olmayacağı, iptal edilmesi/çıkarılmaması ve hatta yerine göre yasaya konu eylemin yasaklanması gerektiği kabul edilmektedir. 

Şu halde iktisadın bakış açısıyla, örneğin eşcinsellik, uyuşturucu, dini ve milli değerlere sövmek gibi eylemler serbest bırakılabilir mi? 

*Doç. Dr., İktisatçı.

Hakaretin yeniden tanımı ve Batı’nın masumiyeti [Yorum - Tamer Çetin]


16 Ekim 2012


Dine ve inanca hakaret içeren eylemler, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez.
Modern toplumlarda hakaretin niteliği, gelişen teknoloji ve dinamik toplumsal süreçlerle birlikte değişmiştir/değişmektedir. 

Bu değişim, geleneksel pek çok suçun niteliğinde nasıl değişime neden oluyorsa, bir filmin, insanların özellikle zihnî yapıları üzerindeki tesirinin bu anlamda göz ardı edilemez olumsuz bir etkiye neden olduğu da hesaba katılmalıdır. 

Teknolojinin bu denli ileri olmadığı zamanlarda, bir dine ait öğelere bu türden saldırılar, medya yoluyla değil de, bire bir bir karşılaşma neticesinde olduğunda, bu bir savaş nedeni bile olabilmekteydi. 

Geleneksel toplumlardan farklı olarak günümüz toplumlarında, internet, bilişim, telekomünikasyon ve medya gibi alanların ortaya çıkması, insanların veya farklı toplumların, doğrudan karşılaşmaksızın, birbirlerinin kutsalına hakaret içeren bu tür eylemleri gerçekleştirebilmesine olanak sağlamaktadır. 

Ancak taraflar arasındaki ilişkinin niteliğinde bir farklılığa rağmen, eylemin sonuçlarının niteliği üzerinde bir değişiklik olmamaktadır. 

Hakaret edilen taraflar, ilgili eylemin, zihin algıları üzerindeki olumsuz etkisinden kurtulamamaktadırlar. Ya da konu kutsal değerler olduğu için, eylemin sanal olması, neden olduğu olumsuz tesiri hafifletmez. 

Dolayısıyla gelişen teknoloji, eylemin etkileşim niteliğini değiştirmekle birlikte, yasak unsuru olma niteliğini değiştirememekte, bilakis, daha fazla bir nüfuz gücü nedeniyle daha da yaygınlaşmasına ve derinleşmesine neden olabilmektedir. 

Sorun, güçlü bir negatif zihni dışsallık sorunudur. Bunun iktisadi karşılığı çok açıktır. Bu alanın yasak olarak tanımlanması için gerekli rasyonel, eylemin doğasında içseldir.

İlgili eylemlerin suç olmasına ilişkin bir önemli ipucu, bu eylemlerin tamamının, kamusal alanda gerçekleşmesidir. Amerikalı rahip, önceden kamusal alanda Kur'an yakacağını deklare etmişti. 


Son film, henüz yayına çıkmadan, tanıtımı internete düştü. İnternet ve medya araçlarının varlığı, eylemleri gerçekleştirenlerin, bu eylemleri küresel kamusal alanın unsuru haline getireceğini bildiklerini ve bunun üzerine oynadıklarını ima ediyor. 

Yani ilgili eylemler, sadece o toplumlara veya herhangi bir bilimsel departman içi toplantıya özgü, kendi içinde bir fikir eleştirisi değildir. 

Küresel kamusal alanda gerçekleştirilen herhangi bir eylem, küreselleşmenin bu denli hızlı olduğu bir dünyada mutlaka dünyanın öbür ucundaki toplumları etkiler. 

Dolayısıyla bu tür eylemlere, Batı içinde yapılmış, “kendi içimizde özgürce yaşıyoruz, bu bizim özgürlüğümüz ve diğer ülke insanlarını neden bu kadar etkiliyor” gibi değerlendirmelerle bakılamaz.

İnsanların inançları, kutsaldır. Birinin bu benim kutsalımdır dediğine, diğerinin, “kimin neye göre kutsalı” deme hakkı yoktur. 

Küreselleşen dünyada şimdi inanç, küresel kamusal maldır ve ortak kullanım alanında bir manipülasyon trajedisine maruz kalmaktadır.

Dolayısıyla ilgili eylemler, kamusal alanda gerçekleşen ve dışsallık yayarak, insanların tamamını etkileyen eylemlerdir. 


Neden olunan dışsal zarar, toplumların bütünü açısından ele alındığında, özgürlük kapsamında değerlendirilmesinin sağlayacağı fayda, katlanılan maliyetten daha düşük olacaktır. 

Eğer kamu yararını bir fayda-maliyet perspektifinden tanımlayacak olursak, bu eylemin yasaklanmasından elde edilecek kamu yararı, serbest bırakılmasıyla elde edilecek kamu yararından daha yüksek görünmektedir. 

Özgürlük, şüphesiz geri kalan her şeyden daha kıymetlidir, ama insanın kendisinden değil. Söz konusu özgürlüklerin maliyeti, faydasından daha yüksek oluyorsa, bu kapsamda ilgili eylem yasaklanabilir olmalıdır. 

Yine yasak için gerekçe, eylemin doğasında mevcuttur. Bu yaklaşım, aslında Batı'da kabul gören ve kurumsallaşmış bulunan bir yaklaşımdır. Bu nedenle şimdi sorun, daha girift hale gelmektedir. 

Batı'da, yasal ve hukuki süreçlerin bu dinamik teknolojik ve teorik dönüşüme eş anlı olarak ayak uydurması, şiddetle üzerinde durulan meseledir. 

Koşullar ne olursa olsun, teknolojiyle birlikte değişen suç unsurlarına karşı temel hak ve hürriyetler, Batı'da güvence altındadır. 

İlave olarak değişen koşullarla birlikte, suç unsuru barındıran eylemlerin yeniden tanımlanması ve hukuki mevzuatın buna göre yeniden yapılandırılması, başka pek çok durum için de geçerlidir. 

Zaten Batı'yı dünyanın geri kalan kısmına göre nitelikli hale getirip, ilerleyişini tetikleyen özelliği de budur. 

Ancak aynı hassasiyet, inanç, insanlığın en kadim temel hak ve hürriyetlerinden olduğu halde ve Batı'nın çok kabarık bir sabıka listesine rağmen, İslam'a saldırı ve hakaret konusunda işlememektedir. 

Aslında Batı'nın bu tür eylemlerdeki yasakları rasyonalize etmesi için gerekli tüm argüman ve teorik altyapı, kendi formel kurumsal donanımında mevcuttur. Sorun, Batı'nın enformel kurumsal donanımının doğasından kaynaklanmaktadır.

Bu noktada bir önemli konu, Batı içindeki bu çıkışların tümüyle Batı'ya mal edilip edilmeme meselesidir. Elbette Batı, bir bütün olarak İslam'a saldırmıyor. 


Ama Batı'da daha önemli bir yanlış vuku buluyor. Öncelikle bu türden olaylar, Batı'da münferit değildir. Ayrıca ilgili sabıka, yüzyıllardır devam etmektedir. 

Dolayısıyla Batı'da kutsala saldırmak veya hakaret etmek, özellikle İslamiyet söz konusu olduğunda bazı çevrelerde kurumsallaşmış görünüyor. Burası önemlidir ve bunu görmezden gelen bir analiz, eksik kalacaktır. 

Batı, söz konusu olan İslam olduğunda karakteristik kurumsal donanımından farklı olarak, İslam'a saldırı içeren eylemlerin sürdürülebilirliğini cezalandırmadığı için zımnen de olsa meşru hale getirmektedir. İlgili eylemlerin, Batı'nın genel halini yansıtmadığı savunusu, haklı değildir. 

Bu eylemlerin, Batı içinde çoğunluğun değil, ama güçlü bir nüfuz kabiliyeti bulunan baskın çevrelerin arka çıkmasıyla gerçekleştirilmesinin, Batı'nın durumunu anlamak açısından önemli sonuçları bulunuyor. Bu çevreler, aynı zamanda Batı'nın baskın çıkar gruplarıdır. 

Bu baskın çıkar grupları, ilgili eylemleri doğrudan kendileri gerçekleştirmese de destekledikleri bilinen bir gerçektir. Bunun kanıtı da, bildiğimiz kadarıyla henüz bu eylemleri cezalandıran güçlü bir Batılı devletin bulunmamasıdır. 

Sorun, bu eylemin tüm Batı tarafından veya adına yapılıp yapılmadığı değil, Batı içinde azınlık da olsa birileri tarafından yapıldığı halde halen daha bu saldırıya göz yumulması veya cezalandırılmamasıdır.

İktisadi, siyasi ve sosyal tüm yapıya yön verme kabiliyeti olan çevrelerden söz ediyoruz. 


En azından bu çevreler, Yahudiliğe karşı bir saldırının anti-semitizm olarak değerlendirilip yasaklanması, özel mülkiyet haklarının korunması, demokrasinin sürdürülmesi için gerekli koşulların sağlanması adına gerekli kaynakları sarf eden çevreler olmasına karşın, aynı hassasiyeti, İslam'a saldırı veya hakaret söz konusu olduğunda göstermediklerinde, bir bütün olarak Batı, bundan sorumlu hale gelmektedir. 

Batı'nın, bu mevcut durumu kendi içinden argümanlarla açıklamaya kalktığımızda bile bir ikili görünüm arz ettiği açıktır. 

Batı, bu düaliteyi açıklayamadıkça, geri kalan kurumsal değerlerinin anlamının zedelenmesini engelleyemeyecektir. 

Belki daha başka bir saptamayla, önemli bir erdemin, Batı'da bir türlü yerleşik hale gelemediği söylenmelidir. 

Batı, kutsala hakaret içeren ilgili eylemin özgürlük kapsamında algılanmasına kapı aralamaktadır. Bazıları buna özgürlük bile demektedir. 

Bu açık bir riya barındırmakla kalmayıp, bunun üzerinden özgür ve medeni toplumlar imajı vererek masumiyet devşirmeye de çalışılmaktadır. Bu masumiyet riyası, Batı'nın önemli bir enformel karakteristiği gibi görünmektedir. 

Bunun hem Batı, hem de dünyanın geri kalanı için önemli sonuçları olabilir. Bu kurumsal nitelik, birey olarak insan tekinin, bu tür eylem ve düşüncelere ilişkin zihni algısındaki erdemli duruşu bulanıklaştırarak, karmaşaya neden olmaktadır. 

Sorun bu noktaya varıp da birey sakatlanmaya başladığında, bu durumdan herkes zarar görür. Öncelikle doğruyla yanlış arasındaki ayrım ortadan kalkar. 

Böylece bu karakteristik, Batı'nın enformel kurumsal yapısı haline gelmeye başladığında, ikinci ve daha önemli bir etki olarak, Batı'nın bu alan dışındaki demokratik gelenek ve diğer özgürlük alanlarının korunması gibi kurumsal kazanımlarının kendisine gölge düşürmeye başlar.

Batı'nın övgüye değer demokratik kurumsal yapısı bu durum karşısında işlemiyorsa ve Müslümanlar bu duruma velev ki aşırı tepki veriyorlarsa, bu durum, sorunlu taraf olarak Müslümanların tanımlanmasını getirmez. 


 Nedenselliğin yönüne bakmak gerek. Eğer sorun, sürekli ve artık neredeyse kesintisiz olarak, Batı içinden provokatif eylemler yoluyla tetikleniyorsa, çözüm, ilkeli durmaktan geçer. 

Ayrıca ilişki bu şekilde olduğunda bile bir sonuç olarak, Müslümanların aşırı ve adam öldürmeye varan tepkilerinin, ilkel olduğu söylenen toplumlarda yasak olduğu, cezalandırıldığı ve polis gücüyle engellenmeye çalışıldığı, ama buna karşı soruna ve bu anlamda suça neden olan unsurun, medeni dünyanın eşsiz temsilcisi Batı içinde serbest bir eylem olarak kabul görmeye devam etmesi gözden kaçırılmamalıdır. 

Bu ikircikli tutum, Doğu dünyasında meşru görülmediği cezai müeyyidelerle kanıtlanmış eylemler üzerinden meşrulaştırılamaz. 

Bunun dışında Batı, kendi içinden bazılarının bu türden aşırılıklarını engellemediği sürece, bu eylemler sonunda Müslüman dünyadan bazılarının aşırılıklarının da sebebi ve ortağı olmaya devam edecektir.

Bu noktada sorunun temellerine ilişkin bulgular, aslında bizi taraflardan hangisinin tutumunun sorunlu olduğunu anlamaya yaklaştırıyor. 


Zira bu eylem karşısında Müslümanların tepkilerinin ilkelliğe varan bir aşırılıkta olduğunu açıkça söyleyen veya ima edenlerin sayısı, azımsanmayacak kadar fazlaydı. 

Türk kamuoyunda pek çok kişi, filmin ne tür bir densizlik ve sorun içerdiğini teslim ettikten sonra, Müslümanların da, buna aşırı tepki göstererek, provokasyona kolayca alet olan ve ucuz bir karşılık olarak fikir üretmek yerine çatışan, tabiri caizse ilkelce davranan toplumlardan oluştuğunu tespit etmekten geri durmadı. 

Bu analiz, kabaca bakıldığında doğru gibi görünse de eksiktir ve bu nedenle, doğru ve derinlikli bir tespit anlamına gelmemektedir. 

Öncelikle bu sorunun çözümü, Müslüman veya değil, herhangi birinin yeni bir fikir ortaya atmasını gerektirmeyecek derecede sarihtir. 

Diğer yandan, dikkatlice bakıldığında Müslümanlar, Kur'an'ın yakılması, Peygamberlerinin yalan ve yanlış bilgi içeren bir ima ile karikatürize edilmesi ve nihayet aşağılanmaya çalışılması gibi eylemlerle karşılaşmalarına rağmen, asla bu türden bir karşılıkla mukabele etmemişlerdir. 

Kaldı ki hiçbir Müslüman, kilise veya bazı örgütlerce manipüle edilmiş veya tahrifata uğratılmış şekli olsa da bu dinlerin peygamberlerini veya dinlerini aşağılamayı ve hakareti seçenek haline bile getirmemiştir. 

Eğer Müslümanların ilkelce davrandığı veya bir medeniyet üretememiş olduğu söyleniyorsa, iki duruştan hangisinin daha medeni olduğunun açıklanması gerekir. 

Olayların gelişimi, herkesi, bu olaylar üzerinden Müslüman'ın zihin dünyasını okumak ve test etmekten çok, eylemin niteliğinin tespitine sevk etmelidir. Buradan İslam medeniyetine giydirilmek üzere argümanlar devşirmek, çok nitelikli bir duruş göstermiyor.

*Öğretim Üyesi, Yıldız Teknik Üniversitesi.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Oya Sebük, Nuriye Akman'a konuştu: Atatürkçülük, puta tapmak gibi bir şey oldu

13 Ocak 2013


 Oya Sebük epey  tecrübeli ve kariyerli bir Lions. 

Kendisinden Lionslar ile ilgili bir çok yeni şey öğrendim. Seçkinci olduklarını kabul eden Sebük’ün türban, AK Parti ve  28 Şubat ile ilgili söylediklerine çok şaşıracaksınız. 

“Türk Lions hareketi, kuruluşunun 50’inci yılını kutluyor” haberini gördüğümde haklarında hiçbir şey bilmediğimi farkedip bu açığımı kapatmak üzere kapılarını çaldım.

Kutlama Komitesi Başkanı Timur Erk’le Okmeydanı’ndaki merkez için randevulaşmıştık. Onu beklerken 45 lions klübün genel yönetmeni olan Hamza Kurtay’dan ilk bilgileri aldım.

Hedefler ve uygulamalar uluslarası büronun sekretaryasına rapor ediliyordu. 80’li yıllarda 12 bin olan üye sayısı bugün 7 binlere düşmüştü.

Türk lionslar yılda bir kez 350 lira’yı kendi klüplerine, 41 doları da Amerika’daki merkeze ödüyorlardı. Ayda bir otellerde yapılan yemeklerin ücreti de kendilerine aitti.

Yardım faaliyetleri zengin hayırseverlerden toplanan bağışlarla yürüyor, üyelere liderlik ve benzeri sosyopsikolojik beceri eğitimleri veriliyordu.

Kurtay, Lionsların Rotary’lerden tek farkını “Onlar yılda bir programı hedeflerler. Bizde ise yüzlerce hizmet şekli vardır” diye açıklıyor ve “Atatürk ilkelerine sahip olmayan bir insanın aramızda yeri yoktur” sözleriyle sideolojik pozisyonlarının altını çiziyordu. Kurtay aynı zamanda lionslardaki sıkı disiplin ve ritüellerin de korunmasından yanaydı.

Türk Böbrek Vakfı’nın başkanı olan ve kendisini “Kimya sektörünün bir numarasıyım” diye tanımlayan Timur Erk, Lions üye sayısının düşmesini artık sosyal yardım faaliyetlerini belediyelerin üstlenmesine bağladı.

STK’lar da çoğalmıştı ve korkunç bir rekabet vardı. Lionslar sağlık hizmetlerini daha çok kurdukları vakıflar eliyle yürütüyordu. Ona göre Lionsların yüzde 10’u masondu.

Kendisi devamsızlık sebebiyle 3’üncü derecede kalmıştı. O da Kurtay gibi “Atatürk ilkelerine bağlı kalacağım” diye ant içmem diyenleri üyeliğe almıyoruz” diyordu.

Erk bana Lionsların uluslararası yönetim kuruluna bir Türk kadınının seçildiğini ve biraz sonra bulunduğumuz mekana geleceğini söyleyince, sohbete aynı zamanda Altı Nokta Körler Vakfı’nın da başkanı olan Oya Sebük’le devam etmeye karar verdim.

Erk, Oya Hanım’a beni “Zaman Gazetesi’nden ama gördüğün gibi başı kapalı değil, ne kadar çağdaş bir kadın” diyerek tanıştırdı.

Ankara Koleji mezunu olan Oya Hanım’la sohbetimiz çok zevkli geçti. Lionsların seçkinci tavrının yumuşatılmasından yanaydı, “Her yere heykellerini dike dike Atatürk’ü putlaştırdık.

Oysa hepimiz Atatürk olmalıydık” diyor, başörtülülerin milletvekilliğine karşı çıkmıyordu. Yeter ki Meclise gittiklerinde şeriat yasaları çıkarmasınlardı.


Tebrikler; Lionsların dünya yönetim kuruluna giriyormuşsunuz yakında...

Evet bu beni çok gururlandırıyor. Lionsun bütün dünyada mevcut olduğu yerler yedi bölgeye bölünmüş.

Avrupa’nın altı temsilci hakkı var. Bu altı temsilciden biriyim ben. 34 kişilik uluslararası yönetim Kurulu’nda Avrupa’yı ve dolayısıyla Türkiye’yi temsil edeceğim.

Ne zamandır Lionssunuz?

78’de önce lioness olarak başladım. Lioness kadınlar için bir programdı. O zamanlar kadınlar lion’a üye olamaz ve karar mekanizmalarına gelemezdi.

O zamanlar mason da olamıyordu kadın

Hala öyle. Masonların başka bir disiplini var. 111’lerde kadınlar olabiliyor. Hakiki masonlar yine kadın almıyor. Amerikalı kadınlar isyanıyla tüzük değişti ve 87’de kadınlar da Lions’a gerçek üye olabildiler. Lioness bitti.

Kadınlar seçme seçilme hakkı kazandıktan sonra, 96’da Türkiye’nin ilk kadın yöneticisiyim 99’da ilk kadın konsey başkanı, Türkiye’nin genel başkanıyım. Ve şimdi Avrupa’da da kadın olarak ilkim.  Benim babam Türkiye’de lionsun kurucularından. Annem de lionstu.

Babanız mason muydu?

Evet. Ama ben değilim. Babamın olduğu disiplinde ben mason olamam zaten. 111’lere  olabilirdim. Birçok yere dağılmak istemedim.

Ben Çağdaş Yaşam’ın da kurucusuyum. Lionsa kendimi konsantre ettiğim için dünya temsilciliğine seçildim. Dört adaydık. Geçen sene Mayıs ayında yapıldı seçim. Bu yıl 4 Temmuz’da Hamburg’da nihai olarak seçileceğiz.

Bu size ne kazanç getirecek? 

Çok büyük bir şeref getirecek. Bir kere uluslararası bir kuruluş olarak lions, bana AB  mensubu olmayan Türkiye’yi uluslararası boyutta temsil etme şansı verdi. Bundan çok sevinçliyim.

LİONS FONLARINI TÜRKİYE’YE AKITACAĞIM

Bunun Türkiye’ye getirisi ne olacak? 

Dünyadaki 204 ülkede benim ülkemin marşı çalınacak ben gittiğim zaman. Ve Türk kadınının akıllı, düşünebilen, fikirleri olabilen, bir şeyleri yapabilen bir kişi olduğunu ispatlayacağım. 

Oradaki suyun başında, karar mekanizmasında bir  Türk olacak. Uluslararası vakfın fonlarının Türkiye lehine kullanılmasında etkin rol oynayacağım.

Lions olabilmek için başka bir lionsun sizi tavsiye etmesi gerekiyor. Adaydan ne talep ediyorsunuz? 

Bir kere disiplinli bir şekilde yapılan belirli toplantılara katılmasını, erdemli davranışını talep ediyoruz. İnsanları dolandıran, piyasada kötü şöhretli biriyse lions olamaz, soruştururuz bunları.

Mesleğinde ünlü, nispeten sivrilmiş olması lazım. Çünkü bir insan mesleğini iyi yaparsa bu lion üyeliğini de iyi yapar.  Ben, yaptığımın en iyisini yapmak gibi bir alışkanlığım olduğu için buraya kadar geldim.

Bayağı elitist bir mekanizma bu.

Çünkü bir yerde ne yaparsanız yapın iş paraya dayanıyor.  Maddi durumu iyi olacak. Yoksa kendisini geçindirecek hali olmayan adam gelecek de nasıl başkalarına yardım edecek?

Hizmet ille de parayla mı olur?

Ne yapılabilir? Ama tabii ki olur. Bir kimsesize kitap okumak, bir görmezin koluna girip onu bir yerden bir yere götürmek. Yalnız açıkça söyleyeyim. Bunu ancak birazcık tuzu kuru insanlar yapabilir. Çocuklarını doyurmak için uğraşmak zorunda olan biri başkaları için karşılıksız bir şey yapamaz.

Benim anladığım, siz daha böyle gösterişli, daha sosyetik tipler istiyorsunuz.

Haklısınız. Toplantılara giderken daha düzgün kılık kiyafetle gideriz.

Fahrettin Kerim Gökay; Türk Lion’ların kurucu babası  “Halk plajlara akın etti. Vatandaş denize giremiyor” diyecek halka tepeden bakan biriydi. Lions seçkinciliğin kaynağı bu anlayış mı? 

Aslına bakarsanız tabii elitist. Çünkü hukukçular, valiler, belediye başkanları, yok Abdi İpekçisi, yani önemli gazetecileri...Hakikaten Cumhuriyet Türkiyesinin seçkinleri tabii ki.  Amerika’da normal insanlardır, lions orta sınıfın bir uğraşısıdır, yukarı sınıfın değil.

Davet edilecek kişilerin siyasi görüşlerine de bakıyorsunuz. 

Bakıyoruz. O da seçkincilik. Haklısınız. Aynı kimya yapısında olanların daha üretken olabildiğini düşünüyoruz. Düşünceler aşağı yukarı aynı paralelde ise...

Orada çürüme olur!  

Söylemek istediğiniz Atatürkçülükse, Atatürk’ün şahsı değil, Türkiye cumhuriyeti için düşündüğü ilkeleridir bizim için tabii ki önemli olan.




Lions Enstitüsü Başkanı Oya Sebük (solda), Hamza Kurtay (ortada) ve Timur Erk (sağda).


ATATÜRKÇÜ DEĞİLSEN LİONS OLAMAZSIN




Atatürkçü olmayan liberaller, milliyetçiler, muhafazakarlar, sosyalistler lions olamaz mı? 


Olamaz demek istemiyorum.


Ama birinci şartınız Atatürkçülük.

Evet haklısınız.

Bu biraz tuhafıma gitti benim. 

Haklısınız. Bu benim için de geçerli. Türkiye’nin dışında hiçbir yerde lionsa üye olmak için bu kural yok.

Ben de tam size Amerikalılar gülmüyor mı diyecektim. 

Bilmiyor ki gülsün.

Bilse sizleri tefe koyarlar mı? 

Yani o kadar da değil. Lions 204 ülkede var ama bunların hepsinde demokrasi var. Mesela Ortadoğu’da yok. Arap ülkelerinde yok. Bizim derdimiz, laiklik, demokrasi ve özgürlük.

İyi ama Atatürkçü olmayanı almam derseniz ben sizin demokrat olduğunuza inanamam ki. Çünkü bu memleketin osu da var, busu da. Mecbur da değil Atatürkçü olmaya. 

Tabii haklısınız.

Bu açıdan tüzükte bir değişiklik yapılmalı mı? 

Belki ileride düşünülebilir. Ama Türkiye’nin şu şartlarında değil. Çünkü Türkiye on senelik Ak Parti iktidarında, daha dine meyilli bir yapıya geldi.

Dolayısıyla Atatürkçülük şartının durmasında fayda var.  Atatürkçülük barajı koymadığınız takdirde islama yakınlık daha radikalleşebilir.

Radikal Atatürkçülerin de bu ülkeye zarar verdiğini düşünür müsünüz? 

Düşünürüm tabii ki. Ben her türlü sertliğin karşısındayımdır. Her zaman verdiğim  liderlik derslerinde söylerim. Aynen kuş tüyü bir yatak gibi olun. Yumuşak bir satıhı kimse kıramaz.

Yukarıdan kocaman bir şey attıkları zaman o yatak içe çöker. Ama bir müddet sonra kapanır. Oysaki sert bir cisim yukarıdan bir şey atarsan ikiye bölünür.

Ben her zaman radikalliğe karşı bir insanım. Fakat burada ifade edilmek istenen özgür düşünebilen, kafası bağnaz düşüncelerle yoğrulmamış insan.

Üyeliğe girişte yemin ettiriyorsunuz.  Atatürkçülüğe bağlı kalacağıma.... Bu çağda böyle bir yemin olur mu?

Çok doğrusunuz, haklısınız. Zamanı gelince kaldırılır. Ama şu sıra değil.

Lionslar darbelere karşı nasıl bir sınav verdi? 

12 Eylül’de bizim faaliyetlerimizi durdurdular.

Hayır darbeciler herkese dokundu, size dokunmadı. 

Biz durduk, 80 ihtilalinden sonra bir sene.

Ama siz kendi inisiyatifinizle hizmete ara vermişsiniz

Kanun değişti. Federasyonları kapatmak zorunda kaldık. Haa! Askerin bize bir şey yaptığından değil.

Asker size ne yapsın, darbeyi Atatürkçüler yaptı.

Atatürkçü kadro yaptı ama en fazla imam hatip lisesi Evren döneminde açıldı.

O dönemde size ekstra şeyler vermediler mi?

Hayır. Hiç öyle bir kayırma olmadı. Yani askerden bir hayır görmedik. Şimdi çok güleceksin ama benim diplomamı asker verdi. 27 Mayıs’ta mezun oldum ben Ankara kolejinden.

Askeri cunta vardı o zaman işte. Benim kaç arkadaşımın babası Yassıada’da yattı hapiste. Biz ne ağladık onlarla.

GÜL, ATATÜRKÇÜ DEĞİLSE DEĞİL, ONU ZİYARET ETMELİYİZ

28 Şubat’ta nasıl davrandı lionslar? 

Siyasetle ilgili en ufak bir şey olmadı.

Çevik Bir’e, Vural Savaş’a ödüller vermediniz mi? 

Tansu Çiller’e de verildi. Demirel’e de verildi.  Vural Savaş’a herhalde iyi bir savcı olduğu için ödül  verildi diye düşünmek istiyorum.

Demirel cumhurbaşkanıydı. İlk genel kadın yönetmen olarak ona gittim. Ben bugün Sayın cumhurbaşkanımızı da ziyarete gitmekten yanayım.

Abdullah Gül’den söz ediyorsunuz. 

Tabii ki. Ona da gitmemiz lazım.

Ama sizin istediğiniz gibi bir Atatürkçü değil! 

Değilse değil. Benim cumhurbaşkanım. Elma ile armut birbirine karıştırılmaz ki. Ben Emine Erdoğan ile kaç kez birlikte oldum. Kaç kere vakfıma davet ettim.

Geldi mi?

Gelmedi. Ama Ak Parti iktidarının da lionsa hiç kötü davranışını görmedim. Zaten yaklaşımlarımız çok yakın birbirimize.  Biz de sosyal demokrasi için çalışıyoruz, Ak Parti de.  Muhteşem bir sosyal demokrasi getirdi Türkiye’ye.

Ak Parti? 

Aa tabii canım. Ben oy vermem ayrı. Dedem CHP milletvekiliydi. Bizim evde ha bire Cumhuriyet Halk Partisi konuşulurdu. Birilerinin de muhalefet olması lazım zaten.

KARADAYI’YA ÖDÜL VERDİM

Bugün, 28 Şubat’taki dolaylı desteğinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Ben genel yönetmen olarak Karadayı’ya da ödül verdim. Karadayıların eşyaları aransa bulunur benim ödülüm.

Ve o zaman bir genel yönetmen dedi ki “Oya Hanım neden askerlere bu kadar çok önem veriyorsunuz?”  Ay dedim Taylan Bey Türkiye’yi onlar savunuyor dedim.

Başımızda genelkurmay başkanı adam, en üst seviyede. Ordumuzu yöneten insanı yüceltiyorum dedim. “Olsun Oya Hanım,  demokratik ve laik bir ülkede askerler bu kadar ortaya çıkarılmamalı” dedi. Ben yine de verdim o ödülü.

Bugün darbeden yargılanıyor adam. 

Sorma!

Peki ne hissediyorsunuz?

Ben inanmıyorum, yapmadılar darbeyi. Düşünmüş olabilirler belki. Bakın o kadar önemli ki çocukluk. Devamlı sen askersin, Türkiye’yi savunacaksın. Atatürk ilkelerini sen koruyacaksın diye  bozuk bir plak gibi beyin yıkanırsa...

Benim eşim hep söylerdi, (hz) Muhammed dünyanın en büyük insanı. Çünkü beş vakit namazla insanların beynini yıkamanın muhteşem bir metodunu keşfetmiş diye. Beş vakit ezan aynı şeyi söylüyor.

Bu sizi rahatsız ediyor mu?

Ben çok severim ezanı. Hiç rahatsız etmez. Karadayı’ya veya Çevik Bir’e bir zamanlar ödül verilmiş olmasını lionsların Türk ordusuna olan hürmeti olarak düşünün.

Bakın lionsun bir sloganı var: “Özgürlük, anlayış ulusumuzun güvenliğidir”. Kavramlara bak. Ordu güvenliği sağlar.


DAHA ÖNCE KARŞIYIZ DİYE İLAN VERDİK AMA BAŞÖRTÜLÜLER ÜNİVERSİTEYE GİREBİLİR


Evet. LİONS’un açılımı, Liberty İntelligence Our Nation’s Safety. Bu yüzden de 2008’de Türk Lionsları Hürriyet’e bir ilan verdiler. 

Cumhuriyet bayramı nedeniyle mi?

Hayır.  Bir siyasal simge olarak algıladığınız türbanın üniversiteye serbestçe girmesini sağlamaya yönelik çabaları üzüntüyle izlediğinizi bildirmek için. 

Bugün aynı noktada değiliz, tabii ki yumuşadık. Türban da siyasal bir simge yalnız. Eğer bıraksaydık, üstesine gitmeseydik bu kadar çok yasaklamasaydık böyle olmazdı zaten. Ama çok fazla arttı.

Biraz evvel Timur’un (Erk) ben kapıdan girer girmez bana sizin için “Zaman Gazetesi’nden ama başı açık” ifadesi oldu ya hiç sevmiyorum o ifadeleri. Bu önyargılar çok kötü.

Yani başörtülülere üniversite özgürlüğü verecek kadar anlayışlı mısınız artık?

Onlar da girsinler tabii üniversiteye. Kısıtlamamak lazım. Biz yedi bin lionsuz. Her ağız, her gönül, her beyin aynı gelişmişlikte değil. Kemal Alemdaroğlu benim en yakın sınıf arkadaşımla evli.

Benim oğlum ona faşist Kemal diye isim takmıştı. Bana sorsan çok duygulu, şefkatli bir adamdır. İnsanların sosyal hayattaki davranışlarıyla bireysel davranışları çok farklı.

O günlerde darbe hazırlığı yapılıyormuş Ak Parti’yi indirmek için. Siz de değirmene su taşımış oldunuz mu o ilanlarla, ödüllerle? 

Biz bunu yaparken sizin dediğiniz kadar ileriyi düşünmemişizdir. Darbeyi yapanı destekleyelim, biz de darbenin parçası olalım diye düşünecek kadar politik bir davranış olarak nitelendiremem bunları.

Özgürlük ve laiklik kavramının  bozulacağından korkmuşuzdur. Ak Parti gelecek, İran gibi olacağız. Kafamızı kapattıracak. Müthiş bir korkuydu o sıralar. Şimdi artık böyle bir korku ben hissetmiyorum.

Ne kadar cahilmişiz diyor musunuz?

Yanlış düşünmüşüz. Gayet tabii.

Lionslar Cumhuriyet mitinglerine katıldılar mı? 

Katıldılar. Ama lionslar olarak bayrak açıp değil de, bireysel olarak.  Benim o sırada katılacak durumum yoktu. Eşim ameliyatlıydı. Bakın, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğini kurduk 89’da. İstesem ben de Türkan Saylan kadar yanında yürürdüm.

Niye yürümediniz?

Çünkü ben bu kadar atipik şeylerden hoşlanmıyorum. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Türkiye’nin bir sorununu çözüyor. Bana bu yetmiyor. Ben dünya insanıyla birleşmek ve Türkiye’yi de dünyaya taşımak istiyorum.

Amerika’daki lionsların başı kapalılar üniversitelere girmesin diye ilan verdiğini düşünebilir misiniz?

Hayır. Düşünemem.

O zaman Türk lionsları onlardan geri midir? 

Geri değil de, Türkiye’nin icapları Amerika’dan farklı. Türk toplumu geçmişte şeriatla yönetilmiş. Bir çırpıda demokratik kurallara geçebilmesi kolay değil. Dolayısıyla bir şeylerin daha vurgulanması gerekiyor.

İlanın parasını kim verdi? 

Federasyondan verilmiştir.

Onlar nereden alıyorlar parayı?

Aidatlardan.

Yıllık ödenen 350 liralardan mı? 

Evet, çok fazla bir şey vermiyoruz. Ama yedi bin kişininki birikince ona göre bir bütçesi oluyor tabii.

Üye sayınız 80’li yıllarda 12 binmiş. Şimdi 7 bine inmiş. Seçkinciliğiniz yüzünden mi taraftar kaybettiniz?

Bu seçmecilikten bir, ikincisi de  Atatürkçü olacak gibi gözükenlerin içinde de lionsa girmek istemeyenler var. Biz birazcık daha bu hudutları, kuralları gevşetsek belki daha çok üyemiz olur.

Ama istemiyorsunuz. Az olalım, öz olalım diyorsunuz.

E işte birbirimizle olalım, birbirine benzeyenler birlikte olsun diyoruz.  Beni korkutan dinle yönetilen bir devlet nizamı. Bakın kıyafeti serbest bıraktılar. Buna şiddetle karşıyım. Yavaş yavaş çocukların örtülü kafalarıyla okula gitmesinden kokruyorum.

BAŞÖRTÜLÜ MİLLEETVEKİLİ OLUR, ŞERİAT YASASI ÇIKARMASIN YETER Kİ

Başörtülülerin milletvekilliğine nasıl bakarsınız? 

Kendini öyle rahat hissediyorsa milletvekili de olabilir.  Ama çocukluktan itibaren kapanmaya kesin karşıyım. Bırakın çocukları yukarıya doğru kendi kendilerine gelsinler.

Eğer o örtüyü kendileri seçecekse başlarına, o zaman koysunlar, milletvekili de olsunlar. Bana ne. Yeter ki laiklikten sapacak kanunları getirmekte etkin rol oynamasınlar.

Siz çocukluktan itibaren buna meyil açarsanız farklı bir yapıya gideriz. Siz de böyle gezemezsiniz. Şeriatla yönetilen bir ülkede yaşamak istemem.

Lionsluk masonluğa atılan ilk adım mıdır?

Yok. Masonluk daha felsefi bir gelişme. Lions ise ruhsal gelişmesini tamamlamış insanın toplumsal davranışı.

İnsanlar önce masonlukta ruhsal gelişmesini tamamlasın sonra mı lions olsun?

Böyle bir kural yok. Ama daha kolay olur. Çünkü insanın vericiliği geç gelişiyor.
Yeter ki gönüllü hizmet etmeye hazır bir insan olsun.

İlhami Soysal, 86’da verdiği bir röportajda Lions kulüplerin masonluğun bir nevi anaokulu olduğunu söylüyor. Tamamen lionsların masonluk ilkelerine göre çalıştığını, tören, sembol ve renklerini de masonlardan aldıklarını... 

Katiyen aynı kanıda değilim. Belki şekilsel bazı simgeler ve ritüeller olabilir. Ama onlar beni çok da fazla ilgilendirmiyorı. Zaman içerisinde iki taraf da birbirinden etkilenmiş belki.

Başta Fahrettin Gökay olmak üzere kurucuların tamamı mason. 

Evet o sırada öyle. Demek ki öyle bir rüzgar vardı.

Ayrıca ilk Amerikalı kurucular da mason. 

Olabilir. Lionsta aksiyon vardır her zaman. Muhakkak bir hizmet vardır. Öyle lions olmak için lions olunmaz.

Bir site var; masonlar.org diye.  Özel olarak lionsları tanıtıyor ve övüyor.Diyor ki, bir lionsun en önemli görevi, çevresinden yararlanmaktır. Çevresine yarar sağlamalı demiyor. 

Çevresinden yararlanmayı yanlış ifade etmişler. Çevresinin imkanlarını alıp topluma akıtılması için kanal olmaktır lionsluk. Lionslar şuradaki birikmiş bir şeyi alıp, açıp, deşip, bulup topluma akıtırlar.

Sizler Amerika’daki genel merkeze hesaplarınızı sunmak zorunda mısınız?

Hayır. Böyle bir zorunluluğumuz yok. Proje bazında oradan buraya bağış getirtebiliyoruz. Onun için benim oraya gitmemin faydası olabilir. Bağış türlerine bakarım.

Bakın burada lions göz bankasını öyle kurduk. Bayrampaşa Hastanesini öyle kurduk. Katarakt Hastanesini Eskişehir’de öyle kurduk. Daha yeni 75 bin dolar geldi.

Bayrampaşa’ya bir alet alındı. Depremde çok büyük yardım yaptılar. 1 milyon dolar anında geldi.  (not: Oya Hanım’dan önce konuştuğum Hamza Kurtay 2,5 milyon dolar geldiğini belirtmişti. )

Ne şekilde dağıttınız onu? 

Önce büyük çadırkentler kuruldu. Temel ihtiyaçların giderilmesi için. Sonra Adapazarı’nda okul kampüsünde bir talebe yurdu yapıldı. Üsküdar’da bir ilköğretim okulu yapıldı. Avcılarda da bir çocuk yuvası yapıldı.

ATATÜRK’Ü PUT HALİNE GETİRDİK

İsrail Filistin çatışmasına dair Lionsların bir görüşü var mı?

Hayır. Hiçbir şekilde yok. Ama şimdi ben direktör olunca Müslüman olduğum için acaba diyorum Irak’ta bir Lions kulubü kurmak için beni görevlendirirler mi?

Irakta mı? Filistin’de mi?

Irak’ta. Filistin’de özgürlük yok. Somali’de var. Geçen Sudan konsolosu geldi bizim Altı Nokta’ya. Afrika’da çok yayıyorlar Lions kulüplerini.

Farkına varmadan bir şeylere alet oluyor muyuz gibi bir duygunuz oldu mu? 

Ben hiç bu hissi duymadım. Çünkü kullanılmayı hiç sevmem. Bilakis Lionsu ben kullandım. Ne yaparak? Projeler yaparak, 5 milyon dolar geldi Türkiye’ye yapılan projelerle.

Mesela oralarda çok çalıştım. Sonra Türk kadının gücünü Avrupa’da çok ispatladım. Ben Almanya’ya gittim evlendiğimde.

O Türk işçilerinin ne kadar küçümsendiğini gördüm. Benim nasıl Almanca öğrendiğime şaşırdılar. Üç ayda Almanca öğrendim ki onları alt edebileyim.

Ben onların nasıl insan ezdiğini gördüm. Onun için şimdi ben Hamburg’da Almanların önünde başım açık en önde yürüyeceğim Türk kadını olarak.

Ki görsün o küçümsediği, iteleyip kakaladığı Türk insanını.  Ben Türk insanının gücüne,Türkiye’nin  zenginliklerine inanıyorum.

Ve Lions bana bunları satabilme imkanı veriyor. Lions benim neyimi kullanacak ki, Türkiye’nin nesini kullanacak ki?

Bundan sonraki dönem için nasıl bir açılım gerekir Lionslara?

Biraz ritüellerden vazgeçmeli. Ritüeller çok sıkı. Sıkıyor insanları. Çok kuralcılık olmamalı.

İnsanları sıkıştırmamalı. Bir de daha az seçici olmak ve insanlara fırsatlar vermek lazım. Lionslar elitist görüntülerine rağmen hizmet götürdükleri mahallelerde hiçbir zaman ayrım yapmazlar.

Ben uzlaşmadan, insanların birbiri ile kucaklaşmasından yanayım.

Atatürkçülük toplumsal uzlaşmaya yeter mi 2013 Türkiyesinde? 

Hayır yetmez.  Ama Atatürk’ün getirmiş olduğu laik ve demokratik ilkeler yeter. Ben sosyal demokrasi istiyorum. Atatürk olmasaydı sen böyle başın açık gezemezdin.

Ama tabii simgeleştirmemek lazım. Puta tapmak gibi bir şey. Söylüyorum bunu hep.

Yapmayın diyorum. Adamı biz bu hale getirdik, her yere heykel dike dike. Biz kendimiz Atatürk olmalıyız.  İçselleştirmek lazım, putlaştırmak değil.


11 Nisan 2013 Perşembe

'Çoklu Türkiye' ve Yeni Anayasa

12 Ekim 2012

TESEV, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, meslek odaları, dernekler ve platformlar tarafından çeşitli yöntemlerle elde edilmiş verilerden hareketle yaptığı çalışmada değişik başlıklar altında ortaya kapsamlı öneriler çıkarmıştır.

 TESEV'in talep etmesi nedeniyle bu önerileri değerlendirerek ve Yeni Anayasa Platformu (YAP) çatısında yapılan çalışmalardan yararlanarak bazı başlıklar için madde teklifi yapmaya çalışacağım.

Anayasanın felsefesi ve başlangıç metni

Değerlendirme: Anayasaların felsefeleri genellikle anayasaların başlangıç metninde yer alır. Kimi ülke anayasaları başlangıç metnine yer vermemiştir.

Ancak özellikle bir iç çatışmadan çıkmış, toplumsal ve siyasal barışı hedefleyen ülkelerde anayasanın felsefesini, ruhunu açıklayan başlangıç metinleri bulunur.

Kanaatimce, yeni anayasada iç çatışmalardan ve gerilimlerden çıkmamızın temelini oluşturacak, demokrasi ve özgürlüklere vurgu yapacak bir başlangıç metni aynı zamanda öfke ve intikam duygularını aşacak bir işlev görecektir.

Anayasanın yeni felsefesinin katılımcı ve çoğulcu demokratik değerlere dayanması, insan onurunu ve insanın kendini özgürce ifade edebilmesini öngörmesi, özgürlük, eşitlik, adalet gibi kadim temeller üzerinden temellendirilmesi, farklılıkların barış içinde var olmasının zeminini oluşturması, yoksulluğun ve yoksunluğun aşılması bakımından sosyal adalet değerine vurgu yapılması gibi öneriler ağırlık kazanmaktadır.

Söz konusu önerilerden anayasanın yeni felsefesi kapsamında devletin yeniden tanımlanması zaruri bir sonuç olarak ortaya çıkmaktadır.

    Metin teklifi: Türkiye coğrafyasında yaşayan çeşitli dinsel, etnik ve kültürel farklılıklara sahip yurttaşlar tarihten gelen barış içinde özgürce bir arada yaşama arzu ve iradesini tekrar ederek ve yenileyerek toplumsal bir mutabakata varmışlardır.

Bu toplumsal mutabakat, insanların doğuştan var olan özgürlüklerini kullanabilmelerini sağlamak, sosyal adaleti gerçekleştirmek, her koşulda farklılıkları korumak ve farklılıklarla birlikte bir arada barış içinde çoğulcu, katılımcı ve şeffaf bir toplumda yaşamak isteği yönündeki iradesini; devletin ise bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerine ve tercihlerine saygılı olmak ve kullanılabilmelerini sağlamak, bireyin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmek ve yoksulluğu aşmak için hukuk içinde hareket etmek üzere oluşturulmuş, işleyişi ve yetkileri denetim ve denge sistemine göre konumlandırılmış bir aygıt olduğu düşüncesini temel alır.

Bireylerin ve toplumun katkılarıyla hazırlanan, olağan bir meclis tarafından kabul edilen ve halk tarafından onaylanıp, yürürlüğe giren bu anayasa; bireylerin ve toplumun hizmetinde olması gereken devletin yönetim biçiminin, özgürlük ve barış içinde yaşamanın ilkelerinin gösterildiği örnek bir metin olarak küresel demokrasi idealine yönelik bir çabaya da katkı sunacak tarihsel bir açılımın başlangıç noktasını oluşturacaktır.

Devletin nitelikleri

Değerlendirme: Önerilerde, bu konuda değişmez maddeler olmaması, ancak mevcut Anayasa'nın 2. maddesindeki Cumhuriyet'in nitelikleri düzenlemesinden sadece demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti ibaresinin korunup, bu niteliklere açıklık getirecek eklemeler yapılması hususu ağırlık kazanmaktadır.

Ayrıca mevcut Anayasa'nın 3. maddesinde değişmez olarak kabul edilen Türkçenin tek resmi dil olması düzenlemesinin aynen kalmasını önerenler olduğu gibi, bölgelerde ihtiyaca göre Türkçenin dışında birden çok dil kullanılabileceğine, bu konuda Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı'nın uygulanması gerektiğine ilişkin öneriler de bulunmaktadır.

Madde teklifi: Türkiye Cumhuriyeti, hak ve özgürlükleri, katılımcılığı ve çoğulculuğu esas alacak şekilde demokratik, din ve vicdan özgürlüğünü ve her türlü inanca karşı eşit mesafede durmayı esas alacak şekilde laik, yoksulluğu ve yoksunluğu aşmayı ve eşitliği sağlamayı esas alacak şekilde sosyal, adil yargılanmayı, adaleti ve insan onuruna saygıyı esas alacak şekilde hukuk devletidir.

Dil ve kültür

Madde teklifi: Türkiye coğrafyasında Türkçenin yanı sıra bölgesel ihtiyaçlara göre birden çok resmi dil kullanılabilir. Devlet, bölgesel ve azınlık dilleri ile kültürleri korur ve gelişmelerini destekler.

Egemenlik

Değerlendirme: Öneriler arasında egemenlik ve iktidar kavramlarının kullanılması konusunda fikir ayrılığı olduğu, ancak iktidar ya da egemenliğin üç erk tarafından kullanılacağının açıkça belirtilmesinin kabul gördüğü anlaşılmaktadır. Kanaatimce, bu konunun madde olarak düzenlenmesinde iktidar kullanımının bölgesel ve yerel vurgusunu yapmak gerekmektedir.

Madde teklifi: İktidarın kaynağı halktır. Halk, bu iktidarı yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanır. Yasama ve yürütme erklerine ilişkin yetkiler ülkesel ve bölgesel düzeyde paylaşılır.

Vatandaşlık

Değerlendirme: Önerilerde, vatandaşlık tanımının hiçbir etnik vurgu yapılmadan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı üzerinden yapılması görüşü ağırlık kazanmıştır. Kanaatimce, bu konuda bir tanıma ihtiyaç duymamak gerekir.

Türkiye coğrafyasında yaşayan herkes, insan olarak hak ve özgürlüklerden ve hukuk güvencesinden yararlanacaktır. Anayasada özne herkes, insan ya da birey olacaktır. Vatandaşlık hukuku ise anayasal ilkelere uygun olarak kanunla düzenlenecektir.

Hak ve özgürlüklerin korunması

Değerlendirme: Önerilerden, anayasanın özgürlükçü bir değere dayanması, hak ve özgürlüklerin dünyadaki değişimler sonucu vicdanî ret hakkı, sığınma hakkı, beslenme hakkı gibi hakları da içine alacak şekilde genişlemesi yönündeki düşüncenin ağırlık kazandığı anlaşılmaktadır.

Yine özgürlüklerin sınırlanması konusunda genel sınırlamalardan kaçınılması ve özel sınırlamalarda ise evrensel ölçütlerin kullanılması düşüncesi de önemli ölçüde kabul görmüştür. Hak ve özgürlüklerin anayasada belirtilmesinin yanı sıra özgürlüklerle ilgili şu düzenlemenin bulunması gerektiği kanısındayım.

Madde teklifi: İnsanlar özgür doğarlar. Özgürlükler doğuştan sahip olunanlar ile birlikte sonradan edinilenleri ve tercihleri de kapsar. Bu alan devletin tasarrufuna kapalıdır. Tüm erkleri ile birlikte devletin temel görevi, hiçbir ayrımcılığa başvurmaksızın bu özgürlüklere saygı duymak ve kullanılması için önlemler almaktır. Başkalarına yönelik şiddete teşvik ve tahrik, ırkçılık ve nefret söylemi devletin koruma önlemleri almasını gerektirir.

Eşitlik ve devletin anlamı

Değerlendirme: Önerilerden anayasanın fırsat eşitliğini de gözeterek birey-toplum ekseninde eşitlikçi ve sosyal bir değere dayanması ve devletin bunu sağlayacak şekilde anlamlandırılması gereği ortaya çıkmıştır.

Madde teklifi: Hukuk içinde hareket etmesi gereken siyasi ve idari yapı, bireyin ve toplumun tüm kesimlerinin hak ve özgürlüklerini kullanmalarını sağlamak, huzur ve refahını gerçekleştirmek, yoksulluğu ve yoksunluğu aşmak ve ayrımcılığı ortadan kaldırmakla görevlidir.

Anayasanın teminatı

Madde teklifi: Anayasa, sosyal adaletin gerçekleşmesini, sosyal, ekonomik ve kültürel hakların kullanılmasını, çevrenin korunmasını ve açık toplumu garanti altına alır, ayrımcılığı reddeder.

Merkez-bölge yetki paylaşımı

Değerlendirme: Çeşitli başlıklar altında toplanan önerilerden önemli bir kısmının, yetkilerin toplandığı merkezî yapıdan adem-i merkeziyetçi bir yapıya geçilmesi yönünde olduğu görülmektedir. Adem-i merkeziyetçi eğilimin belediyelerin yetkilerinin artırılmasından daha fazla bir şeyi ifade ettiği açıktır.

Nitekim bazı önerilerde merkezin yetkilerinin azaltılması ve yerelde meclislerin oluşturulması gereği açıkça belirtilmektedir. Merkezle belediyeler arasındaki boşluğu merkezden bölgelere aktarılacak yetki aktarımı sonucu oluşacak bölge parlamentoları ve hükümetleri dolduracaktır.

Demokrasinin gerçekleşebilmesinin, merkezdeki yetkinin dağıtılması ve bölgedeki halkın kararlara katılabilmesi ile mümkün olabileceği açıktır. Sivil birey de ancak bu şekilde sağlanacak bir katılımcılıkla ortaya çıkabilir. Avrupa bölgeler Avrupa'sıdır.

İspanya'da 17 özerk bölge, İtalya'da 5 özerk bölge, Yunanistan'da 1 özerk bölge, Portekiz'de adalarda özerk bölge, Fransa'da özel statülü Korsika bölgesi mevcuttur. Birleşik Krallık'ta Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda özerk bölgelerdir. Yarı federatif yapılar oluşmuştur.

Diğer ülkeler ise federatif yapılar kurmuşlardır. Rusya'da da 21 otonom bölge bulunmaktadır. Bu bölgelerin kendi parlamentoları ve hükümetleri vardır.

Dünyada demokrasi ile yönetilen ülkeler arasında Türkiye gibi tamamen merkezden yönetilen, saf üniter, kararların tek merkezden alındığı ve rant dağıtım merkezi gibi çalışan bir rejim bulunmamaktadır. Böyle bir rejim kuşkusuz otoriter bir rejimdir.

Bu nedenle yargı dışında yasama ve yürütme yetkileri merkezdeki parlamento ve hükümet ile bölgelerdeki parlamentolar ve hükümetler arasında paylaşılacaktır.

Madde teklifi: Siyasi birliği temsil eden ve güvence altına alan ve tüm toplumsal farklılıkların dayanışmasıyla birlikte demokratik bir niteliğe sahip olması gereken cumhuriyet, yetki devrini bölgesel ihtiyaçlara göre ve demokrasinin güçlendirilmesine yönelik olarak tanır ve gerçekleştirilmesini kolaylaştırır.

Dış güvenlik ve ulusal savunma, dış politika, yargı, vatandaşlık, gümrük rejimi, devlet maliyesi ve sosyal güvenlik konularında yetki merkeze ait olup; kentleşme, konut planlaması, bölgesel ulaşım, tarım, ormancılık, balıkçılık, bölgesel ekonomik kalkınma, yerel fuarlar, sağlık, eğitim ve kolluk başta olmak üzere diğer yetkiler bölgelere aittir. Bölgeler yetkilerini kullanırken mali özerkliğe sahiptirler.

Anayasal kurum ve kuruluşlar

Değerlendirme: Önerilerden, bazı kurumların tamamen kaldırılması, bazı kurumlara ise anayasada yer verilmeyip kanunla düzenleme yapılması böylece yeni anayasada bürokratik kurum ve kuruluşlara yer verilmemesi hususunda büyük ölçüde mutabakat olduğu anlaşılmaktadır.

Bu mutabakatın önemli olduğunu düşünüyorum. Demokratik ve özgürlükçü niteliği ile ilkesel bir çerçeve çizen bir anayasada bürokratik kurumların yer almasına gerek bulunmamaktadır. İhtiyaç hissedilen kurum anayasal ilkeler çerçevesinde kanunla düzenlenebilir.

YÖK, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi gibi kurumların tamamen kaldırılması yönünde mutabakat vardır. YAŞ, Devlet Denetleme Kurulu, RTÜK, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, merkezi ve idari kuruluşların anayasada yer almaması, ihtiyaç hissedilenlerin kanunla düzenlenmesi hususunda da mutabakat sağlanmıştır.

Milli Güvenlik Kurulu'nun anayasadan çıkartılarak kanunla dar kadrolu Dış Güvenlik Kurulu oluşturulması, askerî mahkemelerin ve disiplin mahkemelerinin anayasal organlar olmaktan çıkartılıp, askerî suçlarla sınırlı olmak üzere kanunla düzenlenmeleri, Genelkurmay Başkanlığı'nın MSB'ye bağlanması mutabakata varılan noktalardır.

Diyanet İşleri Başkanlığı bakımından yapılan bazı öneriler bu kurumun laiklik ilkesini ihlal etmesi ve dini araçsallaştırması açısından kaldırılması gerektiği yönündedir. Ben de bu öneriye katılıyorum. Bu kurumla ilgili diğer öneri ise anayasal organ olmaktan çıkartılıp kanunla özerk bir yapıya kavuşturulmasıdır.

Sonuç

Toplanan önerilerden çıkan sonuç çok önemlidir. Bu öneriler demokratik, özgürlükçü, yeni ve sivil bir anayasa yapma yönündeki ağırlıklı iradeyi yansıtmaktadır.

Türkiye bu nitelikte bir anayasa yapmakla her alandaki gelişmesine büyük bir ivme kazandıracak ve anayasa metniyle küresel bir demokrasi ideali için de katkıda bulunmuş olacaktır.

Bu tarihi fırsat kaçırılmadan halkın bu yöndeki değişim isteğini değerlendirip, çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü bir paradigmayı somutlaştırıp, farklılıklarla birlikte barış içinde yaşanabilecek “Çoklu Türkiye”ye geçilmelidir. Tarihi kurucu görev halkla birlikte Parlamento'ya düşmektedir.

 * Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi

 http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-dr-umit-kardas-coklu-turkiye-ve-yeni-anayasa_2001658.html

31 Mart 2013 Pazar

AİLENİN PARÇALANMASI İNSANLIĞIN İFLASISIR

31 Mart 2013
Modernitenin dayattığı bireycilik ve özgürlük cereyanının standart sapması yalnızlık ve toplum ile iletişim kopukluğu olarak görünmektedir.

Kuşkusuz sosyal toplum ve geleneksel kültürün yeniden canlandırılmasına dair çabalar, bu etkiyi hafifletmektedir.

Ancak geç de olsa gün yüzüne çıkan kimi etkiler var ki, bugün aile kurumunu zayıflatan ve bireyi topluma daha korunaksız kılan bir zemin oluşturmaktadır. Çağımızda modernizmin bu yan etkilerini bertaraf etmek ve bireyin toplum ve çevresi ile sahih iletişim kurmasını sağlamak, toplum ideasının çerçevesini belirlemektedir.

Küreselleşmenin insana tüketici bir robot olarak yaklaşımı nedeniyle hafif şiddette depremlerin hissedildiği aile kurumunun itinayla ele alınması gerekmektedir. İnsan olmanın erdemini yaşatan, insanı topluma ve geleceğe hazırlayan, karşılıksız sevgi ve şefkat, doğru bilgi ve maneviyatla topluma değer ve anlam katan aile, geleceğimizin vazgeçilmez teminatıdır.

Kimi etkileşimler içerisinde savrulan temel sosyal yapımızı, yine bu yapıyı var eden geleneksel referanslar ile yeniden inşa edebileceğimizi bilmek zorundayız.

“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” hadisi, aileler arası ilişkiyi tanzim etmesi bakımından ne kadar önemlidir.

Oysa bugün büyük plazalarda filizlenen yeni yaşam modelinde yalnızlık bir konfor olarak sunulsa da ortaya çıkan sorunlar, geleneksel ilişkilerimizin ne oranda arandığının da ispatı gibidir.

Yeniçağ ailesi sonçağı temsil eden endüstri devrimi, kentleşme, aydınlanma düşüncesi, göç ve ulus devlet gibi politik, ekonomik ve sosyal gelişmelerin etkisiyle meydana gelen ailedir.

Sosyolojik olarak yeniçağın ailesi endüstrinin, kentleşmenin, çıkar felsefesinin, ben merkezciliğin, aydınlanma düşüncesinin ve göçlerin ailesidir. Oysa sağlıklı, huzurlu, mutlu bir dünya için, duyarlı, gayretli, özverili bireylerin yetiştirilmesine ihtiyaç vardır.

İnsanî yönü güçlü bir dünyada yaşamak istiyorsak insanların, renk, şekil ve anlam kazandırdığı toplumların kök hücreleri olan aileleri sağlıklı ve güçlü kılmak zorundayız.

Geçmişten günümüze doğru baktığımızda; geniş aile yerini çekirdek aileye, o da tek ebeveynli aileye, son aşaması ise evlenme ihtiyacı duymayan yahut da evliliğin sorumluluğunu taşımak istemeyen, bireysel yaşamayı âdet edinen garip bir dünyaya şahit oluyoruz.

Weberyen mükemmel bürokratik sistemin toplumsal düzeninde kurumların işlevselliği karşısında artık aileye gerek kalmayacağı bile ileri sürüldü ve bazı çevreler geleceğin toplumlarını ona göre dizayn etmeye çalışıyor.

Oysa sadece kendisini ve çıkarlarını düşünmeyi erdem gören bu son durum, bütün toplumları geri dönüşü mümkün olmayan çıkmazlara doğru sürüklemektedir.

Evliliğin olmadığı bir toplumda; neslin devam ve “temadisi” bir yana, bu gidiş insanlığın sosyoekonomik ve kültürel boyutta kan kaybetmesi anlamına da gelir.

Küresel bir sorun olan bu akıma bütün ülkelerin; değişimle sarsılan aileye yönelik eğitim, hukuk, danışma ve rehberlik alanlarında, kısacası ailenin korunması, güçlendirilmesi ve yaygın hale getirilmesi konusunda verilebilecek hizmetlere elbirliği ve ciddiyetle eğilmesi gerekmektedir.

Her şeyden önce dört başı mamur bir çözüm için; bilimsel verilere dayanmış bir aile stratejisi, bu strateji ve geleneksel değerlerin evrensel güzellikler doğrultusunda geliştirildiği bir sosyal politika iyi-doğru-güzel adına insanlığa çok şeyler katacaktır.

Toplumsal yapının temel unsurlarından olan demografik özellikler, pek çok alanda olduğu gibi toplumsal hizmetlere yönelik de önemli bir veri tabanı sağlamaktadır.

Örnek olarak; Türkiye nüfusu artış oranı 1990’larda % 2,17 iken 2011 yıllında ise 1,35’e düşmüştür. Bu düşüş ilk 20-25 yıllık dönemde nüfusun orta yaş öbeğinde yoğunlaşacağına, daha sonraki yıllarda yaşlı nüfus oranının artmasına işaret etmektedir.

Boşanmaların da artması beraberinde tek ebeveynli aileler ve çocukların bazı destekler almasını gerektirecektir. Geriye dönük edinilecek veriler, bilimsel olarak daha ileriyi görmeye yardım edecek, planlamalarda olabildiğince pozitif veriler üzerinden hareket etme imkânı sunacaktır.

Toplumsal değişme algısı; beraberinde bazı sorunları aşmada geleneksel denetim ve çözüm yolları getirse de modern toplum yapılarında hukukî düzenlemeler zorunlu hale gelmektedir.

Özellikle boşanmaların artması, ailenin kuruluş aşamasında kendini gösteren eşlerin mallarına ilişkin rejim farklılıkları hukukî düzenlemeleri mecburi kılmaktadır. 

Sonraki aşamalarda velayet, vesayet, nafaka, şiddetin önlenmesi yolundaki hukukî düzenlemeler ailenin teminatı ve sorunlarının en aza indirilmesinde etkili olacaktır.

Aile, toplumsal olduğu kadar kutsal bir kurumdur. Bu kurumun devam ve temadisi, değerler ve biyopsikososyal şartların birlikte düşünülmesiyle mümkündür.

Aile danışma ve rehberlik hizmetlerinin yürütülmesinde, merkezî yönetim, yerel idareler, sivil toplum kuruluşları, maddi ve manevi dinamiklerin ortak çalışmaları, etkili ve faydalı adımların atılmasını hızlandıracaktır.

Böylesi bir sistemin bileşenlerini temsil eden ehil ve uzman kişilerin dünyanın çeşitli coğrafyalarında bulunan mevkidaşları ve benzerleriyle fikir teatisinde bulunmaları, global düzeyde önemli ve değerli çözümler üretilmesine, etkili projelerin geliştirilmesine vesile olacaktır..

Bireyin dünya ile arasındaki bağın kurulması noktasında toplum hayatının temelini oluşturan aile; bireyleri arasında duygusal, psikolojik, sosyal ihtiyaçların karşılanmasında çok önemli rol oynar..

Ancak tüketimin ve bireyselliğin özendirilmesi, özgürlüğün yanlış yorumlanmasıyla aile; sosyal şartlar ve ekonomik etkenlere bağlı olarak değişiklik gösterebilmekte, buna bağlı olarak da farklı aile modelleri ortaya çıkabilmektedir.

Bu bağlamda boşanma sonucu, tek ebeveynli aileler günümüzde yaygınlaşan bir aile modeli olarak karşımıza çıkmaktadır. Tek ebeveynli ailelerin, geniş veya çekirdek ailelere göre çok farklı ihtiyaç ve sorunları söz konusudur.

Öncelikli olarak boşanma, ayrılık ya da vefat nedeniyle ebeveynlerden birinin olmadığı ailelere ekonomik, sosyal, hukuki alanda sunulan hizmetlerin bilimsel çalışmalarla yeniden belirlenmesi gerekmektedir..

Zaman, dünden bugüne insan ilişkilerinde, kurumlarda ve sair sosyal alanda değişimi de beraberinde getirir. Bu değişime her fragman ve katmanın hazırlıklı olmasının belirli şartları vardır.

Sağlıklı sürdürülen bir gelenek ve değişime açıklık önemli sıhhat şartıdır. Ancak bu değişim, insan odaklı kültürel dönüşümü de beraberinde getirmelidir.

Bireyler arasında zayıflayan hatta yok olmaya yüz tutan sağlıklı iletişim, bırakın aileler yahut da kuşaklar arasında, toplumlar hatta ülkeler arasında ciddi çatışmalara sebebiyet vermektedir.

Akrabalık ilişkilerini zayıflatan ve anlamsız kılan bu durum, hem boşanma, hem çocuksuz ailelerin oranlarında artışa sebep olmakta, hem de sosyal entegrasyonu zorlaştırmaktadır.

İhtiyarlayan dünyamızın gittikçe yaşlanan yorgun aile yapısını genç, dinamik, verimli düzeyde tutmak istiyorsak dünya çapında; evliliği özendirme, çocuklu aileleri destekleme, koruma ve güçlendirme adına; ilgili bütün kurum, STK ve etkili kişilerin vakit fevt etmeden acilen bu hayatî konuya eğilmesi, geleceğimiz açısından insani bir sorumluluktur.

Unutmamalıyız ki toplum her değişim sınavında olduğu gibi küresellik kıskacından da ancak sağlıklı ve güçlü bir aile yapısı ile geçebilir.

*Darülaceze Müessese Müdürü

 http://www.zaman.com.tr/yorum_ailenin-parcalanmasi-insanligin-iflasidir_2072061.html