Popüler Yayınlar

DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2013 Perşembe

18. Yüzyıl Felsefesi ( Aydınlanma Felsefesi )



Avrupa’da 17. yüzyılın ikinci yarısıyla, 19. yüzyılın ilk çeyreğini kapsayan ve önde gelen birtakım filozofların aklı insan yaşamındaki mutlak yönetici ve yol gösterici yapma ve insan zihniyle bireyin bilincini, bilginin ışığıyla aydınlatma yönündeki çabalarıyla seçkinleşen kültürel dönem, bilimsel keşif ve felsefi eleştiri çağı, felsefi ve toplumsal hareket.

Aydınlanma hareketi içinde yer alan düşünürler, düşünce ve ifade özgürlüğü, dini eleştiri, akıl ve bilimin değerine duyulan inanç, sosyal ilerlemeyle bireyciliğe önem verme başta olmak üzere, bir dizi ilerici fikrin gelişimine katkıda bulunmuşlardır. 

Öyle ki söz konusu temel ve laik fikirlerin modern toplumların ortaya çıkışında büyük bir rolü olmuştur.
 
Genel olarak değerlendirildiğinde, Aydınlanmayı belirleyen birtakım tavır ya da eğilimden söz edilebilir. 

Bunlar sırasıyla hümanizm, deizm veya ateizm, akılcılık, ilerlemecilik, iyimserlik ve
evrenselciliktir. 

Bunlardan hümanizm, Aydınlanmada, her şeyden önce dünyanın, sınırları doğa tarafından değil de, ulusal sınırlar tarafından çizilen, insani bir dünya olduğu, anlamına gelir.
 
Dünya Tanrı tarafından yaratılmıştır, fakat o artık insanların elindedir. Buna göre, dünya, insanın değerleri, tutkuları, umut ve korkularıyla belirlenen insani bir evrede bulunmaktadır. 
( Yine o çok güvendikleri akılları bir yaratıcıyı da inkar edemiyor, Tanrı var ama işini yaptı, evreni yarattı ama şimdi bir kenara çekilmeli ve işimize karışmamalı, biz insanlar aklımızı ( bu aklı da kim nasıl elde ettiyse! ) kullanıp bu evreni keşfedecek, insanlığın gelişimi için terbiye edeceğiz. ayg )

Bu evrede, insanın evrensel olan doğasına büyük bir inanç beslenmiştir. Temel duyguların, fikirlerin her yerde aynı olup, ulusal, kültürel ve ırk bakımından olan farklılıkların yapay olduğu savunulur.
 
Aydınlanma boyunca, bir yandan farklılıklara hoşgörüyle bakılırken, bir yandan da insanın
doğası ve gerçek anlamı gün ışığına çıkartılmaya çalışılır. 

İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir’ sözü, Aydınlanmanın en önde gelen sloganlarından biridir.

Aydınlanmada hümanizmi tamamlayan tavır ise ateizm veya deizmdir. Başka bir deyişle,
Aydınlanmanın hemen tüm düşünürleri çoğunluk ateist ya da deist idiler.
( Hümanizm den bizim anladığımız "yaradandan ötürü, yaradılanı sevmek" iken, bu kavramın asıl anlamı sahip olduğu akıl ile adeta tanrılaştırılmış, yüceltilmiş varlık; insan dır. ayg )

Hıristiyanlıktan nefret eden bu düşünürler, batıl inançlarla, bağnazlık ve dini insanlığın ilerlemesi önündeki en büyük engel olarak görmüşlerdir. 
 ( Aydınlanma çağı yozlaşmış kiliseye karşı insanlığın başkaldırışıdır. Kiliseyi terbiye edeceğim derken, insanlık gerçek, mutlak, tek dayanak noktası olan ilahi sistemi kaybedince bu çağ ile birlikte insanlık kurtuluşa erme adına başını duvardan duvara vurmaktadır. Türk-İslam medeniyeti ile dünya tarihinde yer alan Osmanlı İslam ile var olurken, ihlasını kaybeden Osmanlı Entelijansıyası batı dan etkilenerek gerilemenin suçunu yine İslam a atmıştır. ayg )

İnanç ve dine karşı çıkarken akıl ve bilime sarılan Aydınlanma düşüncesi, Tanrı’nın evrene müdahalesine kesinlikle karşı çıkmış ve bilimin gerektirdiği kendi içinde kapalı ve düzenli bir sistem olarak evren görüşünü benimserken, Tanrı’yı en iyi durumda bir seyirci durumuna indirgemiştir.
 
Akılcılık ise, Aydınlanmada insanın rasyonelliğine, doğuştan getirdiği aklına inançla belirlenir.

Buna göre, akıl insana matematiğin en soyut, en karmaşık doğrularını anlama ve öğrendiği bu doğruları evrene uygulama olanağı vermiştir. 

Aklı yine insana, iyi planlanmış gözlem ve deneylere dayanarak, doğayla ilgili sorular sorup yanıtlama imkanı sağlamıştır. 

Bununla birlikte, akla ve insanın rasyonelliğine duyulan inanç, doğa bilimleri ve matematik alanındaki başarılarla sınırlanmış değildir. 

Bu çerçeve içinde, bütün bir toplumun, insan doğasına ve hümanizmin değerlerine göre, aklın ışığında yeniden düzenlenmesi gerektiği inancı, Aydınlanmanın en önemli inançlarından bir başkasıdır. 

Bu dönemde din bile, aklın süzgecinden geçirilir ve dinin kendisinden çok, akıl yoluyla temellendirilemeyen batıl inançlara saldırılır.
 
Aydınlanmanın akılcılığını tamamlayan şey, sınırsız iyimserlik olmuştur. Bu iyimserliğin
temelinde ise, evrenin tüm yönleri ve her ayrıntısıyla rasyonel olduğu inancı bulunmaktadır.

Fiziki evren rasyonel olduğuna göre, onda bir düzen vardır ve bu düzeni belirleyen şey de, belli sayıdaki rasyonel ilkelerdir. 

İnsan varlığı akıllı bir varlık olduğundan, ya da insan zihninin kendiside rasyonel olduğundan, o bu ilkeleri keşfetme ve evrendeki düzeni anlayabilme kapasitesine
sahip bir varlıktır. 

Öte yandan, insan iradesini belirleyen öğe de akıl olduğu için, insan evrenin yapısına ve düzenine ilişkin bilgisine dayanarak eylemek durumundadır. 

Bundan dolayı, insan varlığı yalnızca kendisini değil, içinde yaşadığı toplumsal düzeni de geliştirip yetkinleştirebilir.

Bu bağlamda, Aydınlanmaya damgasını vuran bir diğer özellik, insan doğasının evrenselliğine duyulan inançtan başka bir şey değildir. 

Buna göre, herkes aynı akla sahip olduğundan, herkes aynı rasyonelliği sergilediğinden, uygun bir eğitim sürecinden geçmiş olan herkes aynı doğru sonuçlara ulaşmak durumundadır.
 
Aydınlanmanın sonuncu ve en belirleyici yönü, ilerlemeciliktir. Aydınlanma hareketi içinde yer alan düşünürlere göre, Avrupa, bütün bir Ortaçağ boyunca süren bir batıl itikatlar ve bağnazlık dönemini geride bırakmıştır. 

Bu bağnazlığın yıkılışında, din karşısında kesin bir zafer kazanan bilimin etkisi büyük olmuştur. 

Modern bilim, evrenin tüm farklı görünüşlere rağmen, temelde çok büyük, fakat oldukça basit ve düzenli bir mekanizma olduğunu ortaya çıkarmıştır. 

Bu düzenli evrenin bir parçası olan insanın olup, insanla içinde yaşadığı toplum bu bilgi ışığında sonsuzca geliştirebilir. İnsanın refahı açısından büyük bir ilerleme kaydedilmiş olduğuna göre sınırsız ve sürekli bir ilerlemeyi engelleyecek hiçbir şey yoktur.

GENEL ÖZELLİKLERİ

Akla duyulan güven nedeniyle sadece dinsel değil, siyasi otoritelere de başkaldırılmıştır.

Laik bir dünya düzeni benimsenmiştir.

Düşünce özgürlüğü ve hoşgörü fikri ortaya çıkmıştır.

Sistemci felsefelerin yerini ; dil, kültür, toplum, sosyal düzen konusundaki düşünceler almıştır.

Filozofun yerini aydın, düşünür, yazar almıştır.

21 Nisan 2013 Pazar

ÇÖZÜM SÜRECİNDE NASIL YAKLAŞMALIYIZ?

21 Nisan 2013
          Türkiye, yaklaşık 30 yıldır devam eden ve uluslararası güçler tarafından kullanılan terörün ve terör siyasetinin mağduru olmuştur. 

Devam eden bu kirli oyun neticesinde, binlerce insanımız hayatını kaybetmiş, yüz milyonlarca dolarlık kaynağımız heba olmuştur.

Bununla birlikte Türkiye, milletimizin basireti ve taşıdığı medeniyet bilinci sayesinde bir iç savaşa sürüklenmemiş ve bu yöndeki her türlü zorlama ve çabaya karşı direnmiştir.

Gelinen nokta itibarıyla yıllardır süren bu kirli oyunu bozmak Türkiye'nin akil insanlarının boynunun borcu olmuştur.

Dolayısıyla konu hakkında beyanda bulunan herkesi, insanlarımızı kamplaştırmaktan kaçınmaya davet etmeliyiz.

Hiç kimse ortamı germemeli ve konuyu sulandırmamalıdır. Herkes sorunu çözmek için samimi gayret göstermelidir.

Çözüm süreci adı altında başlatılan inisiyatifle kamuoyunda barış ve esenliğin tesis edilmesine yönelik daha şimdiden olumlu bir hava meydana gelmiştir.

Başbakan'ımız, gerçekten de sorunu çözmek için samimi gayret göstermekte, varlığımızı ve geleceğimizi ilgilendiren bu konuyu bir siyasi risk veya siyasi rant olarak görmediğini ısrarla vurgulamaktadır.

Çünkü biliyoruz ki; bundan böyle bir kişinin ölmesinden daha büyük risk yoktur. Aynı şekilde, tüm muhalefet partilerinin de bu konuyu asla bir siyasi rant elde etme aracı olarak görmemesini temenni ederiz.

Aslında “çözüm süreci”, yüzyıllardır birlikte barış içinde yaşamış aynı inancın, medeniyetin çocuklarının, Selahaddin Eyyubi'nin, Kılıçaslan'ın torunlarının arasına sokulmaya çalışılan fitnenin etkilerini ortadan kaldırma çabasından başka bir şey değildir.

Zira ortada birbirleri ile iç savaş yapmış iki farklı halkın barış masasına oturması gibi bir durum söz konusu değildir.

Nitekim barış ve esenliğin teminine ilişkin atılan adımların halk tarafından desteklenmesi de bunun en bariz göstergesidir.

Bununla birlikte meselenin genel geçer kabuller, kamplaşmalar, zıtlaşmalar yerine; iyi niyet, feraset ve kararlılıkla ele alınması önem arz etmekte; meseleye kardeşlik, bütünleşme ve geniş ölçekli bir medeniyet perspektifi içerisinde yaklaşılması gerekmektedir.


Daha fazla kardeşlik 

Kardeşlik yeryüzünde hem ilk kavganın başlangıcıdır hem de kavgayı önleyecek en kuvvetli ilişkidir. Fakat “kardeşlik bağı” tek başına herhangi bir kavgayı, sorunu çözecek, ortadan kaldıracak bir özelliğe de sahip değildir.

Barışın sağlanması, ancak kardeşler arasında adaleti tesis edecek bir medeniyet perspektifi ile mümkündür. Hepimiz aynı medeniyetin vârisleri, aynı inancın ve ortak coğrafyanın çocuklarıyız.

Kadim bir medeniyetin ve bir cihan devletinin mirasına sahibiz ve bu mirası hep birlikte yaşıyoruz. Irkçılığın her türlüsüne karşıyız.

Zira bu milletin inancı, tarihi ve medeniyet değerleri içerisinde ırkçılık ile, herhangi bir grubun ve/veya ırkın diğerine karşı tekebbürü asla yer bulamamıştır.

Bununla birlikte ne yazık ki, gerek Türkiye gerekse İran, Irak ve Suriye, şimdiye kadar Kürt meselesini kendi içinde eşit kardeşliğe dayalı bir formülle çözememiş, bu nedenle de darmadağın edilen bu coğrafyanın çocukları en temel sorunların çözümü için uluslararası camianın güvencesi ve değerlerine ihtiyaç duyar hale gelmiştir.

Hâlbuki ‘uluslararası camia' kamuflajı altında bugüne kadar bölgeye yapılan her türlü müdahale, binlerce masum insanın ölümüne neden olmuş; yüz binlerce insan yurdundan olmuş, hatta kendi vatanında mülteci konumuna düşmüş; arzu edilen özgürlük ve demokrasiye bu şekilde erişmek mümkün olmamıştır.

Bu coğrafyada yaşayan hiçbir topluluğun, bir diğerinin acısı üzerinden huzur bulamadığı tarihi bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Onun için çözüm sürecinde daha fazla kardeşlik temel ilke olmak zorundadır.

Her şeyden önce Türk'ün, Kürt'ün ve tüm insanların Rabb'i, Doğu'nun ve Batı'nın hâkimi olan Allah'ın kulları olarak, kimsenin diğerine üstün olmadığı eşit yurttaşlar olduğumuzu bilerek konuya yaklaşmalıyız.
  
Gönüllü birliktelik
 
Bu ülkenin insanları Türkler, Kürtler ve diğer etnik kökenden insanlar 2013 yılında gökten paraşütle inerek bu topraklara gelmemiştir.

Birbirimizi yeni tanıyor değiliz. Bu coğrafyada bin yılı aşkın bir süredir aynı yurdun insanları, aynı medeniyetin mensupları, aynı inancın bağlıları olarak kardeşçe barış içinde yaşıyoruz.

Kıyamete kadar da gönüllü birlikteliğimizi sürdüreceğiz. Çünkü biliyoruz ki; hepimiz Âdem'in soyundanız, İbrahim'in ahfadıyız, Muhammed'in ümmetindeniz.
 
Çok uzak değil, İkinci Dünya Savaşı'nda Avrupa devletleri karşılıklı olarak on milyonlarca insan öldürdüler. Ancak günümüzde bu ülkeler AB projesi ile kendi aralarında bir birlik oluşturmayı başardılar.

20. yüzyılın başında paramparça durumdaki Avrupa ülkeleri, AB projesiyle entegrasyonunu sağlamıştır. Buna karşılık, bizim coğrafyamız, Türkiye ve bölge ülkeleri yıllardır emperyalizmin bölgeye yüklediği etnik milliyetçiliklerin kıskacından kurtulamamıştır.

Dün icat edilen etnik milliyetçilikler, bugün başkaları tarafından “yeni milliyetçilikler” kışkırtılarak tekrarlanmaktadır.

Ancak, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'nın dayattığı model, artık bölgede sürdürülemez hal almıştır. Tunus'ta başlayıp Mısır, Libya, Yemen ve Suriye'ye sıçrayan ve tüm coğrafyamızı etkisi altına alan Arap Baharı, eski Ortadoğu'ya özgü sistemin artık bölgede yürümeyeceğinin en bariz kanıtıdır.

Artık Türküyle, Kürt'üyle, Arap'ı ve Fars'ıyla bölge halkları; Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşadıkları işgal ve acıları, kardeş kavgalarını tekrar yaşamayı istememektedir.

Terör sorunu, ancak rızaya dayalı kardeşlik birlik ve gönüllü birliktelik çerçevesinde çözülebilir. Türkiye, bu bölgeyi bölüp parçalamak isteyen güçlerin ayrıştırıcı politikalarının değil, bütünleştirici politikaların öncüsü olmalıdır.

Bu anlamda Türkiye'nin görevi, elbette ki sadece ülkemizde değil, bölgemizde ve geniş coğrafyamızda daha fazla bütünleşmeye öncü olmaktır.

Bütün bunları Türkiye'nin tek başına yapması elbette mümkün değildir. Bu nedenle konuya bir bölge politikası olarak bakılmalıdır.

Bölgeyi etnik-dini-mezhebi farklılıklar üzerinden parçalayıp yönetmek isteyen emperyal güçlerin yıllardır uyguladıkları politikalar esasen bugün yaşanan bölünmüşlük, adaletsizlik ve demokrasi eksikliğinin temel nedenlerindendir.

Halkların gönüllü birlikteliği fikri etrafında gerçekleşecek bir bütünleşme anlayışı hem terör sorununun hem de bölgesel diğer sorunların çözümüne büyük katkı sağlayacaktır.

Dolayısıyla bütünleşme ve birlik olmadan bu bölgeye ve ülkemize huzur gelemeyeceği açıktır. Onun için çözüm sürecinde gönüllü birliktelik esas alınmalıdır.

Bu bağlamda; herkesin kendisi olarak kalabileceği, bireysel ve kültürel haklarına sahip olacağı, kültürünü geliştirebileceği, güvende olacağı, karnının doyacağı, onuru ile kendisinin ve aile bireylerinin geçimini sağlayabileceği, haksızlığa uğrayanın hakkının kendisine teslim edileceğinden emin olacağı, insanların kendi yöneticilerini kendi hür iradeleri ile seçebileceği şartların herkes için en güzel şekilde sağlanması gereklidir.

Medeniyet perspektifi/geniş ölçekli bir vizyon 

Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorunlar bütünlükçü bir yaklaşımla ele alınmalı, terör meselesinin çözümünde nihai olarak uygarlığın ilk filizlendiği, bir dizi parlak medeniyetin vatanı ve aynı zamanda farklı medeniyet dünyaları arasında asırlarca köprü olagelmiş bu bölgenin emsalsiz tarihsel miras ve birikiminden yararlanılmalıdır.

Bölge halklarının beslendiği bu zengin tarihsel/kültürel mirasın çoğul karakterinden, katılımcı, eşitlikçi ve özgürlükçü değerler damıtılarak, önlerine dikilmeye çalışılan kaotik ve karanlık geleceğe meydan okunabilir.

Bu sadece bu bölge için değil, bütün bir insanlık için yeni bir umuttur. Bunun için de her şeyden önce yeni bir medeniyet perspektifine ihtiyaç vardır. Eşitlik, merhamet ve adalete dayanan bir medeniyet…
   
Bu medeniyet anlayışının Ortadoğu'da ve hatta dünyada barışı sağlayacak temel kriterleri bulunmaktadır. Herkesin dilediği gibi inanma ve inandığını ifade edebilme anlamında tam bir inanç, düşünce özgürlüğü.

 Sadece inancın ve düşüncenin serbest olması da yeterli değildir. İnanç ve/veya düşünce dışa vurulmuyorsa bir manası yoktur.

Dolayısıyla inandığını başkalarına teklif edebilme ve inandığı şekilde örgütlenebilme; örgütlenme özgürlüğü de gereklidir.

Herkesin inancı, dilini, dinini, kültürünü öğrenebilme, öğretebilme veya istediği şekilde eğitimini alabilme anlamında eğitim hakkı ve özgürlüğü sağlanmalıdır.

İnsanların dilediği şekilde seyahat edebilmesi ve tam manası ile serbest dolaşım hakkı da şarttır. Yine herkes dilediği şekilde serbest ticaret yapabilmelidir.

İçinde bulunduğumuz karmaşık coğrafyada bizim medeniyetimizin değerlerinin, etkin olduğu dönemlerde nasıl bir barış ve huzur ortamını sağladığı açıktır.

Örneğin Osmanlı yönetimi, Filistin topraklarında 400 yılı aşkın bir süre din, mezhep, meşrep ve etnik kökenleri farklı onlarca toplumsal grubu, birlikte barış içinde yukarıda ifade edilen özgürlükleri sağlayarak yaşatabilmeyi başarmıştır.

Bölgede etkili olan geniş, örgütlü ve örgütsüz kesimlerin, manevi önderlerin ve makul halk çoğunluğunun görüşleri çözüm sürecinde ihmal edilmemelidir.

Halkımızın terörle yaralanmış ma'şeri vicdanı ve Kürt vatandaşlarımızın masum talepleri arasında çelişki oluşturulmamalı ve toplumun makul ekseriyetinin kabul edeceği bir yöntem bulunmalıdır.

Ayrıca, Hakkâri'nin, Diyarbakır'ın, Ankara'nın, İzmir'in problemlerinin çözümü sadece buraların problemlerinin çözümü olarak görülmemelidir. Yaşanan olaylar, Türkiye'ye tarihi misyonunu hatırlatmaktadır.

Türkiye'nin önünde bir imkân açılmaktadır. Bu anlamda Türkiye Kudüs'ün, Şam'ın, Kerkük'ün, Musul'un, Batum'un, Bakü'nün meselesini kendi meselesi olarak görmedikçe asla kendi sorunlarını da çözemeyecektir.

Artık bambaşka kavramları olan bir medeniyet söylemine ihtiyaç vardır. Temel kavramları insaf, kardeşlik, eşitlik, adalet, hak, hukuk, paylaşma, alın teri, vicdan, merhamet, onur gibi kavramlar olan bambaşka bir medeniyet.

Çözüm sürecinde, işte, en çok da bu temel kavramlar üzerinden, barış ve insanlığın diliyle konuşmaya ihtiyacımız var.

İnanıyoruz ki aklıselim galip gelecek; Türkiye, ayaklarına bağlanan ağır prangalardan kurtulacak, yeniden güçlü ve büyük Türkiye olma yolunda adımlarını hızlandıracaktır.


*Prof. Dr., AK Parti Genel Başkan Yardımcısı

http://www.zaman.com.tr/yorum_cozum-surecine-nasil-yaklasmaliyiz_2080824.html
 

18 Mart 2013 Pazartesi

SİVİL HAKLAR

Hak teorileri
Babalık hakları
Bireysel haklar
Çocuk hakları
Devredilemez haklar
Doğal haklar
Erkek hakları
Eşcinsel hakları
Gençlik hakları
Grup hakları
Hayvan hakları
İnsan hakları
İşçi hakları
Kadın hakları
Kişilik hakları
Kolektif haklar
Negatif ve pozitif
Sivil haklar
Sosyal haklar
Tüketici hakları
Yasal haklar
Sivil haklar, her ülkede yaşayan insanların yasalara dayanarak sahip olduğu haklar. Genellikle vatandaş olanlara tanınan siyasi haklardan daha kapsamlı olan sivil haklar, doğal hakların aksine hem felsefik, hem de yasal temellere dayanır.[1]

Sivil haklar arasında yaşama hakkı, ifade ve düşünce özgürlüğü, mülkiyet sahibi olma, sözleşmelere dahil olma, yasal davalar açma, eğitim ve imkânlarına sahip olma, seyahat etme, kamu hizmetlerinden faydalanma ve demokratik siyasi sisteme katılma gibi haklar yer alır.[2]

Ayrıca bakınız

 

Notlar

  1. ^ (İngilizce) The Columbia Encyclopedia, Sixth Edition, 2001-05 URL erişim tarihi: 23 Eylül 2007
  2. ^ (İngilizce) "civil rights", The New Dictionary of Cultural Literacy, Third Edition, 2002 URL erişim tarihi: 23 Eylül 2007