Popüler Yayınlar

MİLLET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MİLLET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2013 Perşembe

Türkiye'nin iki temel şifresi - ESER KARAKAŞ


9 Mayıs 2013
 Prof. Dr. Eser KARAKAŞ

Türkiye'yi anlamak çok kolay değildir; tarihini, siyasal yapısını anlamayı kastediyorum. 

Türkiye'nin siyasal yapısını, ekonomisini, iktisat tarihini daha iyi anlayabilmek için bazen küçük anlama kılavuzları kullanmak da gerekebilir; bu anlama kılavuzlarına isterseniz şifreler de diyebilirsiniz.

Başlıkta kullandığım şifre kelimesini bu anlamda kullanıyorum. Bu Yorum yazısında Türkiye ekonomisini, iktisat tarihini ve siyasal yapısını anlamak için iki şifre kavramın üzerine gidilmesini öneriyorum; birinci şifre iktisat tarihimizi ve muhtemelen bugünün ekonomik sorunlarını anlamaya, ikinci şifre ise siyasal yapımızı ve ağırlıklı olarak bugünü, mesela çok önemsediğim barış sürecini daha iyi kavramaya yarayabilir.

Bu şifrelere ulaşmak için de önereceğim temel yöntem dilimize, Türkçeye yerleşik bazı kavramların sorgulanmasını gerektirmektedir; etimoloji, kelime bilimi, daha da basite indirger isek, bazı kelimelerin dilimizde kullanımı, yerleşmiş anlamları, bu kelimelerin yabancı dillerdeki bazı kavram ve kelimelerle karşılaştırılması bizlere çok önemli bilgiler üretmeye adaydır.

Türkiye ekonomisini ve bu toprakların iktisat tarihini, iktisadi süreçlerine anlamak için önereceğim kelime “mali” kelimesidir, söz konusu kelimenin, “mali” sıfatının anlamını düşünmek, batı dillerindeki karşılıklarını bilmek muhtemelen Osmanlı coğrafyasının, Türkiye Cumhuriyeti'nin ekonomisini, iktisadi süreçlerini analiz edebilmek için çok önemlidir.

Mali kelimesinin Türkçemizdeki anlamındaki muğlaklık bu topraklardaki iktisadi süreçleri anlayabilmek için kanımca hayati bir önemi haizdir; “mali” kelimesi Türkçede hem kamusal parasal akımları, hem de özel birimlere, devlet dışı parasal akımları belirtmek için kullanılan bir kelime.

Kamu maliyesi dediğimizde, maliye kelimesinin kökeninde olan mali sıfatı kamusal parasal akımlara tekabül etmektedir, kamu kesiminin mali yapısı dendiği zaman da aynı şekilde kastedilen kamu kesimine, devlete ilişkin parasal akımlardır.

Ancak, benzer bir biçimde, “mali” sıfatı özel kesimin, devlet dışındaki kesimlerin parasal akımları anlamına da gelmektedir; “mali tablolar analizi” dendiğinde söz konusu olan şirketlerin, devlet dışı, kamu kesimi dışı birimlerin mali analizi anlamına da gelmektedir.

“Mali” kelimesinin İngilizce ya da Fransızca karşılığına baktığınızda, karşınıza iki farklı kelime çıkmaktadır; “mali kelimesini İngilizce ve Fransızcaya “fiscal” ya da “financial-financier” kelimeleri ile çevirebilmektesiniz ama görüldüğü gibi bu Batı dillerinde “mali” kelimesinin karşılığı olarak iki farklı anlama tekabül eden iki kelime bulunmaktadır.

Türkçeye mali olarak çevirdiğimiz fiscal kelimesi devlete ilişkin parasal akımlarını nitelerken, financial (ing.)-financier(fr.) kelimesi devlet dışı parasal akımların sıfatı olarak kullanılmaktadır.

Batı dillerindeki financial-financier ve fiscal kelimelerinin Türkçemizde karşılığının sadece mali kelimesi olması öyle sıradan bir nüans eksikliği, bir kelime zafiyeti değildir, iktisat tarihimizde bir özel duruma, isterseniz de bir özgünlüğe tekabül etmektedir;

Osmanlı coğrafyasında ve muhtemelen daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti döneminde iktisat dünyasına egemen olan temel parasal akımlar tümüyle devlete ilişkin parasal akımlardır, iktisat tarihçilerinin belirttiği gibi Osmanlı İmparatorluğu bir mali imparatorluktur ve burada kastedilen kavram, mali, devlete ilişkin akımlara tekabül etmektedir.

Özel sermaye birikiminin olmayışı, ya da çok ama çok cılız oluşu bu topraklarda “financial-financier” kelimesinin yani devlet dışı parasal akımlara ilişkin tanım ihtiyacını hissettirmemiştir; muhtemelen bu kelime, financial-financier kelimesi Osmanlı tebaasının gayrimüslim kesimleri arasında kullanılmıştır ama bu kavramın Türkçe-Osmanlıca bir karşılığının ihtiyacı oluşmamıştır.

Özel sermaye birikiminin eksikliği, cılızlığı üzerinden yapılabilen bu analiz aslında Osmanlı'nın, Türkiye'nin iktisat tarihinin de bir özetidir, yazımın başında da belirttiğim gibi iktisadi süreçleri anlamak, anlayabilmek için önemli bir şifre niteliğindedir.

İkinci kelime: millet

Değinmek istediğim ikinci önemli şifre, siyasal yapımıza ilişkindir ve bu şifrenin de iyi anlaşılmadığı durumlarda günümüzü çok net analiz edilebileceğine ilişkin kuşkularım mevcuttur.

Bugünkü Türkçemizde Arapça kökenli iki önemli kelime kullanmaktayız: ümmet ve millet. Bu iki kelimeden birincisini, ümmeti ağırlıklı olarak din kardeşlerinin oluşturduğu bir topluluk, milleti ise, İngilizcedeki, Fransızcadaki “nation” kelimesinin karşılığı olarak ulus anlamına kullanmaktayız; oysa bu iki kelime, orijinal dillerinde, Arapçada, tam tersine anlamlar içermektedirler.

Ümmet ulus anlamına hatta aynı anneden doğma kardeşler, yani bir anlamda kan bağı içeren bir ulus anlamına kullanılan bir kelime iken, millet kelimesi günümüz Türkçesinde kullandığımız ümmet karşılığı yani din kardeşlerinin oluşturduğu bir topluluk anlamına gelmektedir.

Peki, ümmet ve millet kelimeleri, Cumhuriyet döneminin başında, Arapçadan Türkçeye neden anlamları terse çevrilerek kullanılmışlardır?

Bu sorunun cevabı çok net verilmeden günümüz Türkiye'sinin en temel sorunlarını, mesela barış sürecini anlamak kolay değildir.

Bugün de üzerinde tartışmalar yaşanan “Türk milleti” kavramı aslında Anadolu coğrafyasına sığınan Müslümanların oluşturduğu bir milletin adıdır, “Türk” sıfatı burada Müslüman anlamına kullanılmıştır,

Anadolu coğrafyasında yaşayan, yaşayacak olan Türklerin, Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların, Arapların yani Müslüman halk ve kavimlerin ortak sıfatı olarak benimsenmiştir,

Müslüman olmayan vatandaşlara azınlık denmiş ve Müslüman olmayan vatandaşlar “Türk milleti” kavramsallaştırmasının dışında bırakılmıştır; meseleye böyle baktığınızda, biraz paradoksal olarak,

“Türk milleti” kavramı aslında Atatürk milliyetçiliği kavramı ile, “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür” formülasyonu ile bile çelişmektedir zira iddia odur ki, gayrimüslim vatandaşlarımız da Atatürk milliyetçiliği çerçevesinde Türk addedilmektedirler (itlak edilmektedirler).

Müslüman nüfus içinde tüm unsurlar, Kürtler dışında, büyük ölçüde bu kavramsallaştırmayı benimsemişlerdir ama aynı şeyi Kürtler için söylemek zordur ve bugün yaşanan sorunları da bu açıdan görmek, Kürtlerin neden “Türk milleti” kavramsallaştırmasına itiraz ettiklerini bilmek gerekmektedir.

Türkiye iktisat tarihini ve siyasi yapımızı anlamak kanımca İngilizcedeki iki farklı anlama gelen sıfatların, financial ve fiscal sıfatlarının neden bizde sadece “mali” kelimesi ile karşılandığını anlamaktan ve ümmet-millet kelimelerinin Türkçeye geçerken anlam değiştirmesini görmekten geçmektedir.

 http://www.zaman.com.tr/yorum_turkiyenin-iki-temel-sifresi_2087655.html
 

23 Nisan 2013 Salı

CEMİL MERİÇ'LE SÖYLEŞİ

İyinur Ergün Sa, 10/07/2012 - 09:44 tarihinde yazdı 
 
"Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür"

Safa Mürsel: Bugün ihtiyacıma ve cehaletime binaen sizin huzurunuza, milliyetçilik meselesini, kısa da olsa şerhetmeniz talebiyle getirdim, Milliyetçilik mevzuuna Bediüzzaman Hazretleri yer yer eserlerinde temas ediyor.

Türkiye'ye Bediüzzaman bu meselelerin alevlendiği, kompleks bir hüviyete karıştığı bir ortamda gelmiş. Sonra birçok alternatifler, aralarında nüans ayrılığı olan tarzlarıyla, ortaya atılmış;

Osmanlıcılık, Türkçülük, Batıcılık, İslamcılık gibi. İşte bunların her birinin kendine has, bütün müesseseleri şekillendirmeye matuf görüşleri, nazariyeleri olmuş.

Üstat II. Meşrutiyet döneminde veya Cumhuriyet'ten hemen sonra İslam düşüncesiyle bağdaştıramadığı milliyetçilik görüşlerini kendi anlayışı içinde sınıflandırmış.

Cemil Meriç: Millet mefhumu, doğrudan doğruya batıdan ithal edilen bir mefhumdur. İslamiyet bütün insaniyete şamildir ve biliyorsunuz ki kıtaları ikiye bölmüştür: Darü'l-Harp, Darü'l-iman diye.
Darü'l-iman hidayete eren, vahdaniyyete inanan, İslamiyet'i kabul etmiş insanların ülkesidir. Bu insanların arasında hiçbir fark yoktur.

 Misaka dahil olduğu andan itibaren her insan bütün teali imkanlarına aynı derecede sahiptir. Burada kan, renk, kafatası gibi mefhumlar hiçbir şey ifade etmezler.

Gerçi zaman zaman Araplar, Kureyş kabilesi vb. gibi birtakım gruplar üstünlükler peşinde koşmuşlar, hattı zatında unsuriyet hissini kolay kolay kaybetmemişler. Fakat belli bir süreden sonra bütün insanlık Osmanlı idaresi altında tek kalp, tek vicdan halinde birleşmiştir.

Avrupa bu vahdeti hiçbir zaman gerçekleştirememiş. Barbar istilalarından sonra Avrupa'da dilleri ayrı, menfaatleri ayrı birtakım kavimler peydahlanmıştır.

Gerçi Hıristiyandır bunlar. Bu Hıristiyanlık ciddi bir vahdet unsuru olamamış, kaynaşmamışlar, her an birbirleriyle kavga etmişler.

Yalnız birbirleriyle değil, aynı memleketin insanları, aynı kavmin insanları da birbirleriyle kavga etmiş. Avrupa'nın farikası daha önce de söylediğim gibi kavgadır, muharebedir, mücadeledir.

Bu kavmiyet, yani lisan birliğine dayanan, aşağı yukarı menşe birliğine dayanan kavmiyet belli zamanlarda hafiflemiş, müşterek düşman olan Osmanlıya karşı, İslam'a karşı Haçlı seferlerinde hep beraber çarpışmışlar. Fakat kendi başlarına kalınca yine birbirlerini tahrip etmekten vazgeçememişler.

Yani hiçbir zaman bir İslam vahdeti gibi bir Hıristiyan vahdeti teşekkül etmemiş. Avrupa kuvvetlenmiş, iktisadi fetihler yapmış, sınıf hakimiyetini kurmuş ve bizi yok etmek için teşebbüslere girişmiş. Bu teşebbüslerinde muvaffakiyete erişmemesi elbette Cenab-ı Hakk'ın bir lütfudur.

Fakat burada, aralarındaki tefrika, kendi aralarındaki rekabet de büyük rol oynamıştır. Yani tefrika olmasaydı Avrupa ile daha güç mücadele edebilirdik. Şimdi Osmanlı'nın yani İslamiyet'in zaferlerinin bütün sırrı tek vücut, tek kalp oluştadır.

Biz Misaka dahil olan bütün kavimlere kardeş muamelesi yapmışız, kucağımızı açmışız, kitap sahibi milletleri korumuşuz ve üç kıtada hükümran olmuşuz. Bu hükümranlığı parçalamak için Avrupa zaman zaman teşebbüslere girişmiş. Evvela himayemiz altındaki kavimleri kışkırtmış.

Rusları, Bulgarları, Ortodoks kilisesine bağlı Rumları, Sırpları kışkırtmış ve parçalamaya başlamış Osmanlı'yı. Bu parçalama hareketi epeyce muvaffak olmuş. Avrupa'ya teveccüh ettikten sonra Avrupa yeni bir Truva atı daha sokmuş içimize; Milliyet. Milliyetin hiçbir kökü yoktur.

Osmanlı'da hiçbir şeye dayanmaz. Evet Oğuzlardan geliyoruz. Büyük tarihimiz var. Fakat bu tarih Osmanlı'nın çocukluk devridir. Hiçbirimiz gençken çocukluk devrinden bahsetmeyiz, bunayınca anlatmaya başlarız. Ama aklı başında iken insan anlatmaya hiç lüzum görmez. Osmanlı da lüzum görmemiş bunlara. İmanına sadık kalmış, İslamiyet’in mitolojisini benimsemiş. Kendi mitolojik tarihine itibar etmemiş. Silinmiş imanın içinde. Çünkü şerefi, haysiyeti, büyüklüğü, zaferleri İslam'ın eseridir.

Elbette birçok hasletler, faziletler getirmiş. Fakat bunlar erimiş İslamiyet'in içinde. Zaten Avrupa'da şuurlu olarak milliyet fikirleri, kendi içlerinde 1789'dan yani burjuvazi iktidara geçtikten sonra başlar.
1789'dan sonra ihtilali yapan Fransa bütün Avrupa'ya karşı mücadele vermek zorundadır.

İngilizler, Almanlar, bu dışa karşı kendini müdafaa mecburiyeti, kendi varlığının şuuruna vardırır Fransa'yı. Ayrı bir dili olduğunu, ayrı bir tarihi olduğunu idrak eder, Hıristiyan kavimleri içinde belli bir yer işgal ettiğini o zaman ciddi olarak fark eder. Fakat bu coğrafyadan gelen milliyetçilik zamanla daha geniş bir menfaat birliğine inkılab eder.

İktidara geçen burjuvazi kendi dışında kalan içtimai sınıfları yabancı gibi sömürmeye başlar. Zaten bu kanında vardır. Kendisi de toprak aristokrasisine karşı ayaklanmıştı vaktiyle. Bu defa da kendine karşı cephe alan işçi sınıfına karşı aynı kızgınlığı, aynı öfkeyi aynı yırtıcılığı izhar eder. Tabii dünyaya karşı da düşmandır.

Hakikatte milletler sadece başka milletlere karşı mücadele verdikleri zaman milliyetçidirler. Bunun dışında milliyetçi değildirler. Mesela I. Cihan Savaşı'nda bu çok görüldü. Alman kapitalizmiyle Fransız kapitalizmi ortaktılar. Endüstri kuruluşları olan birçok yer bombalandığında kapitalizm, kapitalizme yardım etti.

Avrupalı için milliyet sadece belli ölçüler içinde geçerlidir. Fakat zeval devrimizde en kuvvetli tarafımız, imanımız yok edilmek istendi. Bu imanı yok etmek için bilumum vesilelere müracaat edildi. Bu vesilelerden birisi de milliyetçilik hikayesidir. Bizde milliyetçilik doğrudan doğruya Avrupa'dan ithal edilmiş mehfumdur. Katiyyen tarihimizde yoktur. İslamiyet'te olamaz milliyetçilik.

Şimdi çeşitli telkinler, çeşitli propagandalar neticesinde dindaşlarımızla aramız bozuldu, düşman olduk. Onlar ayrıldılar bizden. Bazı savaşlar geçti aramızda. Bazı arzu edilmez hadiseler geçti. Bu kopuştan sonra biz de ister istemez kendimize çeki düzen vermek zorunda kaldık.

Menşeinde bu bir Avrupa oyunuydu, fakat sonunda bir mecburiyet oldu. Elbette ki belli hudutlar içinde yaşayan, belli dili konuşan insanlar kendi hüviyetlerini dış dünyaya karşı haykırmak, bir bayrak altında toplanmak zorundaydılar. Bir nefis müdafaası olarak milliyetçilik zarurettir.

Elbette Türk insanı kendini korumak zorundadır. Kendini korumak için de belli bayrak altında, prensipler etrafında birleşmek zorundadır. Batı'ya karşı, Rusya'ya karşı, İslam oldukları halde bize husumet besleyen asırlık telkinlerle, düşman telkinlerle husumet beslemekte olan kardeşimiz, fakat bizden ayrılmış ülkelere karşı kendi menfaatlerimizi korumak mecburiyetindeyiz.

Bu birinci kısmı işin, ikinci kısmı da şu; Milliyetin birçok tarifi var. Almanların Alsace Lorraine'i işgalinden sonra hukuki ve felsefi bir mesele olarak ortaya çıkar. Alman aydınlarıyla Fransız aydınları arasında tartışma konusu olur. Varılan ve bizim de kabul edeceğimiz -ister istemez- tarif şu: Mazide ortak zaferleri olan, aynı şeylere inanan, aynı şeyleri isteyen menfaatleri müşterek, istikbalde aynı çatı altında, aynı bayrak altında yaşamak isteyen insan topluluğu.

Milleti millet, yapan birlikte yaşamak arzusudur. Bu arzu tarihten gelir. Bu arzu müşterek inanışlardan gelir. Bunu kuvvetlendiren kan, dil gibi başka unsurlar da vardır. Bunlar biyolojik faktörlerdir ve hiçbir mana ifade etmezler. Fakat insanı insan yapan, insanı eşref-i mahlukat yapan hayvan-ı natık oluşudur yani insanın kafası vardır, aklı vardır, düşüncesi vardır, Vicdanı vardır.

Madem ki, kafasına ışık veren inançlarıdır, madem ki, bütün hayatını belli bir istikamete sürükleyen imanıdır, o halde hattı zatında milliyeti yapan en kuvvetli faktör imandır, inançtır. Sosyalizm İslamiyet'ten haberi olmayanların İslamiyet’idir. Ona göre aynı şeylere inanan, aynı gaye uğrunda mücadele eden insanlar içtimai bir sınıf teşkil ederler. Bu içtimai sınıf ırk bağlarıyla bağlı değildir birbirlerine.

Dünyanın bütün proleterleri kardeştirler. Burjuvazi zaten bu kardeşliği gerçekleştirmiştir. Kendi menfaatleri uğrunda daima kendi insanını istismar eder. Sosyalizmin inancı budur: Bütün dünyada burjuvazi bir tek millet vaziyetindedir. Onun gibi dünya proleteryası da tek millettir.

Çalışanlar kardeştirler. Çalışanlar yani aynı gaye uğrunda emek, alın teri harcayanlar mazide de aynı gaye uğrunda çalışmış olanlar, istikbalde de aynı gaye uğrunda çalışacak olanlar kardeştirler. Yani Said-i Nursi Hazretleri "bugün unsuriyet çağı geçmiştir" derken iki manada haklıdır. Birisi ideoloji olarak bu asırda sosyalizm sahneye çıkmış ve bütün dünyada enternasyonaller kurulmuş.

Enternasyonal, bütün milletlere açık sadece düşünce birliğine dayanan, kader birliğine dayanan bir topluluk demektir. İsmi üzerinde milletlerarası, beynelmilel. Sovyet Rusya da bunu gerçekleştirdiğini iddia ediyordu o zamanlar.

O dönemde henüz ne gibi mecra takip edeceği, nasıl bir aldatmaca olduğu belli olmamıştı. Sovyetlerin sosyalizmi, beynelmilelciliği samimi olarak tatbik ettikleri zannediliyordu. lll. Enternasyonal kurulmuştu ve bütün Avrupa prolateryası III. Enternasyonale bağlıydı.

Demek ki milletlerin dışında milletlerarası bir milletten bahsetmek mümkündü. Şimdi de mümkün bir yerde.

Hiç olmazsa nazari olarak. Yani bir İtalyan işçisiyle, bir Fransız işçisi, bir İspanyol işçisi aynı insandır.

Franco iktidara geçerken İspanya'da, iki dünya savaştı birbiriyle; Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar, Amerikalılar, Almanlar, Ruslar. Milletlerarası cepheler kuruldu. Ve bu cephelerde bütün Avrupa insanı savaştı. Müşterek düşmana, faşizme karşı dövüştü. Şimdi nazari olarak sosyalizm milletler üstüdür.

Acı çeken, ezilen bütün insanlık tek bir bütündür. Bunun dışında sömürenler vardır. Sömürenler de bir bütündür. Sosyalizm insanlığı ikiye böler: Sömürenler, sömürülenler. Sömürenler bir bütündür. Millet gibi birtakım suni tasniflere katiyen iltifat etmez.

Sosyalizm Batı düşüncesi içinde en son sahneye çıkandır. En yenisidir. İddiası budur. Vaktiyle 1789'da milliyet hisleri bir taraftan kuvvetlenirken, bir taraftan da orta sınıf iktidara geçer. Bütün insanlara hukuki eşitlik sağlanır. Bunu yaparken insanların aynı haklara sahip olduğunu, aynı derecede aziz olduğunu, muhterem olduğunu, kimsenin kimseyi istismar etmeyeceğini ileri sürer.

Fakat sonra hadiseler, menfaatler bu ideolojinin mümkün olmayan esaslara istinad ettiğini çünkü dili başka, dini başka, hayatı başka, servet seviyesi başka insanların birbiriyle anlaşamayacağını ispat etti. Fransız ihtilali de kendini bütün insanlığın ihtilali olarak takdim etti.

Nitekim o zamanki anayasada gerekçesi de insan ve vatandaş haklan beyannamesidir. Sadece vatandaş hakları değildir. İnsan ve vatandaş haklarıdır. Bu çok dikkate layık bir şeydir. Yani Fransız ihtilali insanlık namına yapılmış olduğunu iddia ediyordu. Ve doğrudan doğruya amentüsü de insan ve vatandaş haklan beyannamesidir. Aynı milletlerarası mahiyeti sosyalizm de taşır.

Bu ne kadar gerçekleşebilir, neresi yalandır ayrı mesele. Fakat Batı'da bir ideoloji hüviyetiyle tarih sahnesine çıkan üç ideoloji var; Hıristiyanlık liberalizm ve sosyalizm. Bunların üçü de bütün insanlık için harekete geçtiklerini iddia ederler. Milletler daha sonra çıkmıştır ortaya.

Batı bir Hıristiyan vahdeti kuramamıştır. İmparatorluklar kurmuştur: Roma-Cermen İmparatorluğu, Charlemagne İmparatorluğu. Bunlar İslamiyet'e benzeyen gerçek bir vahdet kuramamıştır. Kuramamıştır ama daima milletin dışında daha yüksek bir cemaat olduğunu kabul etmiştir, hiç olmazsa nazari olarak.

Hıristiyanlık bunu kabul etmiştir, liberal burjuvazi ve sosyalizm bunu kabul etmiştir. Bu itibarla zannedildiği gibi milliyetçilik, Batı'nın bulduğu en son hakikat değildir, fert hodbinliği, aile hodbinliği, milli hodbinlik şekline de gelmiştir. Harice karşı bir müdafaa silahıdır, milliyetçilik. İnsanlığa çok büyük acılara, çok büyük facialara mal olmuştur, milliyetçilik tarihi kanla yazılıdır. Bu itibarla Said-i Nursi Hazretleri'nin söylediklerine ben de katılırım.

Yalnız şimdi bu hudutlar içinde bazı noktalan işaret etmek gerekiyor. Bir kere İslamiyet'le, Hıristiyanlık içtimai, fikri ve tarihi yapısı bakımından tamamen birbirine zıt iki dünyadır. Bu iki dünyanın birbirleriyle anlaşmasına imkan ve ihtimal yoktur. Hıristiyanlar tarihin belli merhalesinde milli egoizmleri sahneye çıkarmışlar, kendilerini "millet" olarak anlatmışlar.

Bunların karşısına biz sadece İslam olarak Çıkmışız. Ama bugün düşmanlarla çevrilmiş, çeşitli ihanetlere uğramış, bütün efendiliğimize, bütün alicenaplığımıza rağmen hançerlenmiş, aldatılmış vaziyetteyiz. Bu itibarla bugün ister istemez bir devletimiz var ve bu devlet milli bir devlettir.

İster istemez başkalarına karşı kendi varlığımızı müdafaa etmek için millet unsurundan da istifade etmek zorundayız. Yalnız bu istifade bağnaz bir şekilde, mutaasıp bir şekilde, yobazlık şeklinde olmayacak. Elbette bizim de dilimiz var, bizim de edebiyatımız var, şarkılarımız var. Fakat hepsinden evvel dinimiz var. Yani din olmadan esasen milliyet olmasına imkan yoktur.

Din olmayan yerde milletten bahsetme imkanı yoktur. Asırlarca Müslüman olarak yaşamış, zafer kazanmışız. Şuurumuzdan idrakimizden ve şahsiyetimizden bunu çıkarmaya imkan yoktur. Bu itibarla tarihe dayanmayan, mukaddese dayanmayan bir milliyetçilik kurulamaz.

 Cumhuriyet'in en büyük hatası bu olmuştur. Yani bizi Osmanlı'dan tecrit ederek, dinden de tecrit ettiğini zannetmiş ve dinden tecrit edilen bir kalabalığın da yaşayabileceğini zannetmiş. Mazideki kudretimiz hatıra olarak da yaşasa ayakta durmamızı mümkün kılmıştır.

Fakat mazideki ihtişam nerede, bugünkü facia nerede? Cumhuriyetin en büyük hatası -hatta bir parça İttihat ve Terakki'nin de- Türk milletini dinin dışında mütalaa etmektir. Din ki damarlarımızdaki her zerre kanda, vücudumuzdaki her zerrede mevcut, hem hatıra olarak, hem dinamik bir kuvvet olarak, bundan tecrit edilen Türk insanı, millet gibi adeta kabile devrinin bakiyesi olan bir hisle ayakta tutulamaz.

Çünkü bir yerde bizim dilimiz de dinimizin bir parçasıdır. Bütün sembollerimiz, bütün hayatımıza istikamet veren sevgiler, dinimize göredir. Bu itibarla dini tesanüd etrafında dinden gelen, tarihten, müşterek acıları çekmekten, müşterek facialara maruz kalmaktan gelen Avrupalı manasıyla, bir milletten bahsedilebilir.

Fakat unutmamak gerekir bunun en kuvvetli istinadgahı dindir, imandır, mukaddesattır. Bir mukaddesler manzumesi olmadıkça hiçbir topluluk ayakta duramaz. Dinsizlik bir hastalıktır. Fert dinsiz olabilir, fert ate olabilir. Fakat toplum olamaz.

Toplum dinini kaybettiği andan itibaren vahşi bir hayvan sürüsüdür. Yırtıcı, riyakar, melun, en adi canavardan daha tehlikeli bir sürüdür. Nitekim tarihin hiçbir devrinde hiçbir topluluk dinsiz yaşayamamıştır. Bu itibarla bir topluma yapılacak en büyük kötülük onun dini inançlarıyla oynamaktır.

Said-i Nursi 930'da haklıydı, bugün haklı değildir. Şundan haklı değildir: Toplum maziden çok farklı bir yapı taşıyor. Elimizde olmayan sebeplerden dolayı dostlarımızı kaybettik. Himaye ettiğimiz milletleri kaybettik. Bu fırtına ortasında dağılan sürüyü bir araya toplamak için ister istemez tarihi hatıralara dayanmak, onlardan faydalanmak zorundayız. Elbette bütün Müslüman kardeşlerimiz aynı değerdedir. Fakat kendi dilimizi konuşan, anlaşabildiğimiz insanlar elbette bize daha yakındır.

İslamiyet büyük bir dairedir. Ebediyete kadar uzar. Bütün insanlığa şamildir. Fakat bu daire daha küçük dairelere müttehid-ül-merkez, merkezleri bir olan dairelere bölünebilir. İlk daire ailedir. Ondan sonra millettir. Ondan sonra İslamiyet'tir. Arzu ederiz ki İslamiyet en büyük daire olsun. Hepsini kucaklasın. Bütün insanlığı kucaklasın.

Cemil Meriç: Şimdi efendim. Bu milliyetçilik hareketi iki kaynaktan geldi bize. Birisi batı kaynağı. Batı' dan gelen bu tehlikeli fikir birkaç isim etrafında toplanabilir; Josephe De Guignes, Leon Cahun, Vambery. De Guignes 18. asırda yaşamış, o devrin kifayetsiz bilgileriyle Çin uzmanıdır.

Kendisi hariciyeye, Fransız polisine mensup bir adamdır. Ve mesela ÇinIilerin, Mısır'dan gelen bir koloninin devamı olduğunu söyleyecek kadar bilgisizdir bu konuda. De Guignes bizi bizden fazla düşünmüştür, çok eski bir mazimiz olduğunu, Hunların, Moğolların çocuğu olduğumuzu, sekiz cilt halinde yazmış. De Guignes İslamiyet'e, Osmanlı'ya düşmandır.

Güya bizi Osmanlı'dan ve İslamiyet'ten kurtarmak için Hunlarla, Moğollarla akraba yapmış. Hakikatte bu tarihen hiçbir zaman sabit olmamıştır. Ve Avrupa, onun bizi kardeş yaptığı bu kavimleri lanetle yad eder. En son tarihler Hunlardan "medeniyetin kendilerine yalnız harabeler borçlu olduğu Hunlar" diye bahseder. Medeniyet tahripçileri, yırtıcı, hunhar bir sürü olarak bahseder.

De Guignes'den Süleyman Paşa bahsetmiştir. Eserinde De Guignes'den parçalar nakletmiştir. Süleyman Paşa De Guignes'yi nereden tanıdı? Nasıl tanıdı? Hangi karanlık kaynaktan geliyor De Guignes'yi tanıması? Belli değil. Ondan sonra Ziya Gökalp'in tavsiyesi ile Hüşeyin Cahit tercüme etmiş. Hunlarla, Tatarlarla, ismini bilmediğimiz birçok milletlerle, Vizigotlarla, Ostorogotlarla vs. tanımadığımız atalarımızIa münasebetlerimizi De Guignes' den öğrendik.

Bir diğeri de Leon Cahun'dur. Leon Cahun Yahudidir. Asya Tarihine Giriş diye bir kitabı var. Türkiye'de milliyetçiliğin kaynağıdır bu kitap. Önsözünü tercüme ettim onun. Diyor ki "Türkler hiçbir medeniyet kurmamışlardır. Kuramazlar da. Bilakis yıkarlar. O kadar budaladırlar ki Çin medeniyeti ile uzun zaman temas etmişler. Fakat bu medeniyeti bir türlü nakledememişlerdir. Düşünce kabiliyetleri yoktur bunların. Sadece yıkmışlardır". Bu kitap Türk milliyetçiliğinin Kuran-ı Kerim'i oluyor. Bütün Türkçülerin üzerinde birleştikleri isimlerin başlıcalarından biridir Leon Cahun. 19. asır sonu, 20. asrın başında yaşamıştır. Vambery doğrudan doğruya casustu zaten.

Şimdi bir de Rusya' dan gelen Türklerin telkinleriyle kuvvetleniyor bu hakikat. Rusya'dan gelen Türkler, Osmanlı'ya hem dostturlar, hem düşman. Dostturlar çünkü aynı medeniyet camiası, aynı ruh iklimi içindeler. Düşmandırlar, çünkü Osmanlı kendi dışlarında. Kırım' dan ayrıldıktan sonra onlarla bir münasebetimiz kalmadı. Bu itibarla Türkler İslam medeniyetinde, İslam faktörü üzerinde değil, daha çok Türk motifi üzerinde durmuşlardır. Ve Milliyetçi hareket Türk Yurdunda, Türk Yurdu etrafında halka1anmış,

Türk Yurdu etrafında gelişmiştir. Yusuf Akçura, aynca Ağaoğlu Ahmet -garip bir milliyetçimiz-. Ağaoğlu Ahmet'i anlatmak bütün Rusya'dan gelen Türkleri anlatmak için kafidir. Prototipidir onların. Hepsi aynı vaziyetteler. Çünkü Rus terbiyesi görmüşler, Rusya'da yetişmişler.

Orada Türklük gururları kırılmış. Burada yeni bir vatan bulmuşlar. Fakat bu vatanda söz sahibi olmak, büyük söz sahibi olmak arzusuna kapılmışlar. Yusuf Akçura biliyorsunuz Tarih Kurumu'nun başkanı oldu Mustafa Kemal devrinde. Milletvekiliydi. Mustafa Kemal'in çok sevdiği adamdı ve bütün emellerine sadakatle hizmet etti. Osmanlı'nın yıkılışında onun büyük rolü vardır, hissesi vardır.

Ziya Gökalp budala bir adamdı tam manasıyla. Ağaoğlu budala değildi. Haris bir adamdı. Ziya Gökalp ayran budalasıydı. Cahil bir adamdı. Son derece ümmiydi. Evvela Selanik'te pohpohladılar; İttihad Terakki, emellerine alet etti. Politikanın bütün büyüklerine, Enver'e, Talat'a, Mustafa Kemal'e sen -haşa- Allahsın, sen Peygambersin diye kasideler yazdı. Büyük milliyetçi, milliyet nazariyecisi oldu.

Said-i Nursi'nin büyük bir ihtimalle bid'at erbabı diye yad ettikleri arasına bunlar da girer. Tarih tasfiye etti Osmanlı'yı, parçalandı ülke. Binaenaleyh, Cumhuriyet devrinde milliyetçiliğe sarılmak mecburiyetti. Yalnız dediğim gibi bu öyle bir milliyetçilik ki içi boşalmış, kansız, cansız, hareket kabiliyeti olmayan bir milliyet.

Zaten "cihanda sulh, yurtta sulh" formülü ile ifadesini bulan bir sulhperverlik bahis mevzuu idi. İnancını kaybeden, kaybettirilen insanların mütearrız olmasına, dinamik olmasına zaten imkan yoktu. Cihanda sulh, yurtta sulh olmasın da ne olsundu? O devrin fikir hareketleri karmakarışıktır, mutlak olarak teslim olduğumuz bir çağ.

Bizim için bir dayanışma unsuru olduğu ölçüde kavmiyetimizi müdafaa edeceğiz. Ama kavim ikincidir. Birincisi dindir tabiatıyla. Kavmi yapan dindir, inançtır. Bu itibarla ben şahsen bunların bugünkü cemiyette çok faydalı olacağına da inanmıyorum. Yani elbette İslamiyet'i tahkim etmek, tahsir etmek, rasin ve metin hale getirmek bilhassa aydınlar arasında vazifemizdir.

Fakat ayırmaktan, ayırıcı olmaktan, yaralayıcı olmaktan hazer ederim. Ayrılmaya değil, birleşmeye ihtiyacımız var. Ne olursa olsun birleşmeye ihtiyacımız var. Yalnızız, bütün dünyada yalnızız. Herkes düşman. Herkesin düşman olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dosta, sıcak bir tebessüme çok ihtiyacımız var. Bu insanların hepsi bizim. Yani insanları damgalayarak ayırmak değil, mümkün olduğu kadar müşterek unsurlar bulup birleşmek lazım.

Said-i Nursi Hazretleri'nin bütün yazılarını belli başlıklar etrafında toplamalı, mufassal bir lugatçesini yapmalı, indekslemeli. Biri, bütün külliyatını tarar, kelimelerin altını çizer, alfabetik olarak yazar. Diyelim ki ilk kelime Adem. Adem kelimesi hangi ciltlerde, hangi sayfalarda ve niçin geçer? Cilt 3. sayfa 500' de. Aşağı yukarı bütün büyük adamlar için aynı şeyi yapmışlardır.

Herkesin kitabının indeksi vardır. Bu, okumayı çok kolaylaştırır. Etüd yapmak isteyince onu da kolaylaştırır. Faraza Said-i Nursi Hürriyet hakkında, nerelerde ne söylemiş? Ne kadar söylemiş? Bunun daha mufassalı da olur. O biraz güç. Çok faydalı bir iş olur, okumayı ve anlamayı kolaylaştırır.

Münakaşa edemeyeceği şeyleri eleştirdim. Türkiyat, Türk perestlik diyor. Türkköri kelimesi Türk perestliktir. Türkiyat da, Türkolojidir diyor. Türkköri bu manaya hiç gelmez. Madrabazlık yapmıştır. Bütün söyledikleri yanlıştır. Bunları dünyada mevcut bütün lügatlerle ve vesikalarla ispat ettim. Niçin bunu yaptığımı anlattım. Bitirdim hikayeyi. Hiç kimse ağzını açıp cevap vermedi. Herkes kızdı. Buyurun canım hata etmiş olabilirim. İnşallah hata etmişimdir.

Abdulluh Cevdet'e gelince, tabii herkesin bir parça sübjektif tarafları vardır. Bir yerde çok faydalandım Abdullah Cevdet'ten. Dil Best-i Mevlana'sı çok güzeldir, Gazali'nin azeliyat'ını ondan okudum. Çok geniş tecessüslü olan mustarip ve yalnız bir adamdı. Mülhid değildir, zındık değildir.

Devlet-i Aliyye'nin çöküş tarihi, yok oluş tarihi 1826'dır. Yeniçeri topa tutulduktan sonra yeni bir ordu kurmak lazım. Bu ordu nasıl kurulacak? Bu orduyu kurmak için Batı' dan hocalar getiriyoruz. Tasavvur edin, insan deli olur. Asırlarca mücadele ettiğimiz, tarihte gazalarımız olan ve onu hidayete getirtmek için sel gibi kanlar akıttığımız bir düşmana el açıyoruz, "gel bizi yetiştir" diyoruz. Yani bu adamın hikmet-i vücudu bizi yemektir, mahvetmektir.

 Hayatının yegane gayesi bizi yemek olan bir medeniyetten, ordumuzu yetiştirmek için hoca istemek ne demektir? Yani bundan büyük felaket tasavvur edebilir misiniz? Ordunun techizatı vardır, malzemesi vardır, vesairesi vardır. Bunlan da getirtmeye başlıyorlar Avrupa' dan. Orduyu ıslah etmek için, Batı mektepleri açılıyor. Müşavirler getirtiliyor Batı'dan ve Mühendishane-i Bahri, Mühendishane-i Bem açılıyor. Mekteb-i harbiye açılıyor.

Tabii adam gelince bize hizmet etmek için gelmiyor. Orduyla beraber müteahhitler de geliyor, iş adamları da geliyor. Politika esnafı da geliyor, misyonerler de geliyor. Yabancı mektepler açılıyor. Kesif bir taarruz başlıyor. Avrupa'yla kaynaşıyoruz. Burada tabii biz mağlup olacağız. Çünkü karşıdaki tilkidir. Hiçbir zaman anlayamayız, hiçbir zaman anlayamadık Avrupa'yı. Avrupa da bizi anlamadı.

Anlamasına ihtiyaç yoktu çünkü. Avrupa bizi yemek istiyordu. Yiyeceğimiz hayvanı anlamaya mecbur değiliz. Balıkların, koyunların hissiyatını merak etmeyiz. Değil mi ya? Keseriz, yeriz. Onlar da bizi öyle, nasıl kesilir bu, ona bakacak. Avcının hayvanı tetkik ettiği gibi, bizi tetkik ediyor Avrupa. Bizi anlamak niyetinde değil, anlamak mecburiyetinde de değil.

Halbuki biz düşmanı dost telakki ediyoruz. Kucağımızı açıyoruz, mahrem dünyamıza sokuyoruz. Medeniyet bir bütündür, temelleri ortadan kalkınca, bina çökecektir, çöküyor: Fakat çöküş orduda başlamıştır. İlk batılılaşan müessese ordudur. İlk çürüyen ve ilk yok edilen bu ordu, Viyana'ya giden ordu değildir elbette. Avrupa bizi nereden yıkacağını, nasıl yıkacağını biliyor. Tek düşmanı hilafet müessesidir. Hilafeti yıktıktan sonra dava kazanılmıştır. Çok iyi biliyor ki, hilafeti dışardan yıkmak mümkün değildir. İçeriden kendi adamlarına yıktırıyor. Osmanlı'ya ihanet etmek için dışandan kuvvet kullanmak mümkün değildir. Kendi içinden adamlar bulmak, emellerimizi onlara tahakkuk ettirmek, yol bu.

Haluk İmamoğlu: Bu beyanlarını ifade eden kaynaklar var mı?

Cemil Meriç: Bu düşünceleri beyan eden kayıtlar var. Mesela misyonerlerin yazdığı kitaplar var. Orada "En büyük düşmanımız İslamiyet’tir. İslamiyet’i kaldırırsak Osmanlı toz yığını haline gelir" diyorlar, açıkça söylüyorlar.

Haluk İmamoğlu: Bediüzzaman Hazretleri'nin ifade ettiği bir şey var; İngiliz müstemlekat nazırı Gladston Kur'an'ı kaldırmalıyız diyormuş.

Cemil Meriç: Okuyanlar kendi adamlarıdır. Fakat bu okuyanlar kendi dillerini biliyorlar. Batı'da, Batı dilini bilen adamın dürüst ve namuslu olmasına imkan yoktur. Batı dilini yalnız kendi adamları bilir. Robert Kolej'den çıkmış adamlar bilir. Bunun dışında Türkiye'de Batı dilini bilen adam yoktur. İmalat hatasıdır, tesadüfen bilir. Yani Batı dilini bilip Batı'dan kopmak akla hayret verecek bir iştir.

Çünkü Batı dilini bilince bütün mevkiler size açıktır. Bu Tanzimattan beri böyle. Yani rast gele adam, sokaktaki adam Fransızca öğrenince sadrazam oluyor, hikaye bu. Sadrazamlığa kadar çıkacak adam, ne diye Batı'yla muharebe etsin, mücadele etsin? Sebep yok. Menfaatlerine aykırıdır. Niçin, ne yapsın? Deli midir adam? Pek az deli çıkmıştır binaenaleyh. İmkan yok çünkü. Bir kavme benzemek dilini bilmek demektir. Bilince de o kavimden olur. O kavim de sana yardım ediyor. Arka oluyor, yükseliyorsun. Düşman olmak için sebep yok.

Haluk İmamoğlu: Tilki medeniyetini (bizi yutmak isteyen medeniyet) komünizm de kendi bünyesinde kurmuş mudur acaba?

Cemil Meriç: Efendim, şimdi, hakikatte ideolojiler insana göre şekillenir. İdeoloji kitapta durduğu gibi durmaz. Tatbikatla toplumun bütün ruh dünyasına kök salar.

Rusya'da nüfusun yüzde 80'i köylü idi ve köylünün içinde okuma yazma bilen yoktu. Şimdi, okuma yazma bilmeyen bir toplumda, geri bir toplumda gerçekleşti komünizm. Binaenaleyh, ister istemez bu toplumun iç dünyası komünizmin şekillenmesinde müessir olacaktı. Bu itibarla kapitalizmde olan kepazelikler, komünizmde de vardır. Tecrit edemeyiz. Komünizm, isterseniz sosyalizm diyelim. Çünkü komünizm yoktur henüz. Bilmiyoruz ne olduğunu.

Komünizm diye bir şey yoktur dünyada. Teorik olarak ve pratik olarak yoktur. Komünist değildir Rusya. Sosyalist olmak iddiasındadır. Devlet yoktur komünizmde. Devlet ortadan kalkar, ondan sonra komünizm merhalesi gelir. Komünizm merhalesi hiçbir yerde tatbik edilmemiştir. Nasıl bir cemiyet olacağını bilemeyiz komünist cemiyetin. Biz komünist diyoruz.

Bu palavradan ibaret. Yani gayr-i ilmi ve gayr-i ciddidir. Rusya sosyalizmi tatbik etmek suretiyle günün birinde komünizme geçmek iddia ve arzusundadır. Komünizme geçmesi için devletin ortadan kalkması lazım. Devlet oldukça komünizm olamaz. Elbette, bugün tatbik edilen şekliyle Rusya'da, sosyalizm, kapitalizmin bütün kepazeliklerine vâristir Yani bunları ayırmak mümkün değildir. İkisi de Avrupa menbalıdır. Buna Rusya bir Rus mistiği getirmiştir. Rus insanı cahil olduğundan, yontulmamış olduğundan, tabiata ve Allah'a daha yakındır. Yani kâfi derecede medeni değildir. Fakat doktrin olarak, bir doktrindir sosyalizm. Sair kendinde bütün doktrinlerin hatalarını taşır sosyalizm.

Haluk İmamoğlu: Rüyadaki hitabede geçen beş menfi esas Makyavelist prensipler midir?

Cemil Meriç: Rüyadaki hitabe son derece mühim bir hitabedir. O sıralarda sosyalizm emekleme çağındadır, yeni kurulmuştur. Ve bir rüya olarak caziptir. Bu rüya karşısında Bediüzzaman Hazretleri'nin düşünceleri var. Açıktan açığa sempati ile bakıyor memlekete. Yani kapitalizm asırlardan beri imtihandan geçmiş, ne kadar namussuz, ne kadar hain, ne kadar insanlık dışı bir düşünce olduğunu ispat etmiştir.

Kapitalizm Asya'yı yemektedir ve Asya'yı yok etmektedir. Asya için bir felakettir. Bu arada yeni bir dünya uyanıyor. Yeni bir inkılap olmuştur, hareket olmuştur. Bu hareket insanı, insana düşman yapan bir hareket değildir, dost yapan bir harekettir. Bu hazret milletlerarası bir mücadeleyi değil sınıflar arası, ezenle ezilenin mücadelesini remizleştirir.

İslamiyet'in bu harekete baş olması, günahlarından sıyırması ve Asya'yı, esir Asya'yı, mazlum Asya'yı yine İslamiyet'in rehberliğinde fakat sosyalist bir temayülle idare etmesi arzuya şayandır, neticesine varıyor. Kapitalizme yüzde yüz hasımdır. Sosyalizme nazar-ı müsamaha ve şefkatle bakmaktadır. Bu hitabe son derece dikkate layıktır, son derece. Değerlendirilmedi o hitabe.

Hakikatte Marx'ın komünizm dediği şey de Bediüzzama’nın 5. devriyle uyuşmaktadır. Malikiyet demek, bütün insanların mülk sahibi olması demektir. Ve hürriyet demek her türlü zulümden, her türlü baskıdan, her türlü istibdattan kurtulmak demektir. Marksizm de, komünizm de budur. Herkesin mülk sahibi olması, istediği gibi yaşaması. Hiçbir baskı olmamasıdır.

Safa Mürsel: Fakat Marksizm’de, tasvir ettiğiniz gibi bir dünya düşünülmüyor.

Cemil Meriç: Şimdi efendim, bir kitaplarda, kafadaki istikbal var, bir de yaşanan realitenin getireceği tahmin edilen, istikbal var. Bugünkü şekliyle sosyalizmin insanları hürriyete, saadete, kavgasız bir cemiyete, ahenkli bir cemiyete götüreceği söylenemez. Fakat Marx'ın söylediği bu 5. merhale şu şekilde tarif edilir: Esaret tünelinden hürriyet dünyasına çıkış.

Çünkü devlet bir esaret müessesesidir, devlet sınıflı bir cemiyette hakim sınıfın emellerini destekleyen ve ezilen sınıflara nefes aldırmayan bir makinedir. Bu makine ortadan kalkacaktır. Bu makine ortadan kalkınca hürriyetsizlik kalmayacaktır. Devlet, sahip olanların devletidir. Daima hakim sınıfın yanı. Malı mülkü olan sınıfın iktidarıdır.

Bu iktidar, altındakileri ezer. Hiçbir zaman hiçbir hakka ve hürriyete sahip olamazlar. Halbuki istihsal o şekilde düzenlenecek, o şekilde artacak ki devlete ihtiyaç kalmayacak herkes fail-i muhtar olacak. Şimdi fail-i muhtar değildir, daima bir baskı altındadır. Fail-i muhtar olduğu devirde yeniden hürriyet dünyasına geçilecektir. Program, emel bu. Tatbikat nereye götürür? Belli. çatışmaya, esarete, hürriyetsizliğe götürüyor. Ama rüya bu değil, emel bu değil. Kâğıt üzerindeki emel bu değil. Has bir düşünce adamının da böyle bir netice tasavvur etmesi düşünülemez.

Bir rüyadır sosyalizm ve böyle düşünülüyor. Komünist merhalede her şey, herkesindir. "Her şey herkesindir" ne demek? Şimdi şu formül düşünülüyor. Sosyalizmin ilk merhalesinde ölçü herkese ehliyetine göredir. Herkes ehliyetine göre yiyecek. Peki ehliyetin ölçüsü nedir? Ehliyetin ölçüsü el sanatıdır. Ne yapıyorsanız, ne kadar çalışıyorsanız, ne kadar üretiyorsanız, o kadar yiyeceksiniz. Fakat daha ilerdeki merhalede herkes ehliyetine göre üretecek, kudretine göre üretecek ve her insan ihtiyacına göre yiyecek. Şimdi üretimin gayet bollaştığını düşünün.

Mesela Kadıköy 100.000 kişilik bir memleket. Bu 100.000 kişinin yaşaması için ne lazım? Şu kadar buğday, şu kadar arpa, şu kadar demir, şu kadar çinko, şu kadar bakır, şu kadar şeker. Üretim planlanınca, düzene sokulunca, aklın emrine girince kimse kimseyi istismar etmeyecek. Hiçbir alın teri boşa harcanmadıkça, yapılan istihsal tabii olarak Kadıköy ahalisinin istediği gibi yaşamasına kâfi gelir. Her insan 5 saat çalışacak, ideal sitede. Her insan istediği kadar yiyecek.

Mesela burada 3 kişiyiz. Diyelim ki istihsal yiyeceğimizden fazlaysa kimsenin tutup daha fazla zahire iddihar etmesine ihtiyaç yoktur. İstihsal bir ırmak gibi, ırmak kadar boldur. Irmaktan herkes tenekesini doldurur, içeceği suyu alır. Bunun için suyu kurutmasına ve küplere doldurmasına lüzum yoktur. Bu şekilde istihsal vasıtaları zaten bütün cemiyetin olduğuna göre herkes her şeye sahiptir ve herkes ihtiyacına göre müşterek hasıladan faydalanacaktır.

Esasen bütün doktrinlerin gayesi de bu bir yerde. Liberalizm bunu gerçekleştiremedi ve gerçekleştiremez de.
Fakat sosyalizmin ümidi, arzusu bu. Anarşizmin de bu. Anarşizm de aynı şeyi söylüyor. Bunlar tabiatıyla evladım birer rüya. Ne zaman gerçekleşeceğini, nasıl gerçekleşeceğini kimse bilmiyor.

Safa Mürsel: Bediüzzaman'la, Marx'ı aynı şeyleri isteyen kimseler olarak mütalaa etmek mümkün mü?

Cemil Meriç: Proletarya diktatörlüğü zaruri bir merhaledir. Başka çaresi olmadığı için bunu söylemiştir. Marx'ın bütün eserlerinde bir defa geçer proletarya diktatörlüğü. Proleter diktatörlüğünün asıl sebebi şu: Burjuvazi, iktidarı ele geçirmiştir. Burjuvazi bütün imkanlara sahiptir, istediğini yapmaya ve istediğinden başka bir şey yapılmamasına kadirdir.

Binaenaleyh geniş halk tabakalarının, çalışanların haklarının istirdadı için mutlaka bir şiddete ihtiyaç vardır. Proletarya diktatoryası, burjuvazinin getirdiği anarşizme son vermek ve müstakbel cemiyeti kurmak için zaruri bir ameliyat-ı cerrahiyedir. Hastalığı tedavi etmek için kullanılan bir bıçaktır. Proletarya diktatoryası bir gaye değildir Marx'ta. Nasıl bütün insanlık istihsal vasıtalarına sahip olur?

Bir insanın bir insanı, bir insanın birçok insanı, bir insanın belki bütün insanların, dünyayı sömürmesi nasıl önlenebilir? Önlenmesi için şiddete ihtiyaç vardır. Bu şiddet, geçilecek bir köprüdür mecburi olarak. Ve bu köprü de proletarya diktatoryasıdır. Diyor ki, bugün bunun yanlış olduğu bütün sosyalistler tarafından kabul edilmiştir. Marx'ın yaşadığı dünyada burjuvazi yırtıcı bir kuvvetti.

Geniş nüfuzu ve kudreti olan bir sınıftı. Ama bugün o sınıf yavaş yavaş tasfiye edilmekte, yavaş yavaş şiddetini kaybetmekte ve gerek İtalya'da, gerek Fransa'da, gerek İspanya'da, Avrupa'nın sosyalist ülkelerinde proletarya diktatoryası kalkmıştır. Proletarya iktatoryasına ihtiyaç yoktur prensibi yerleşmiştir. Marx'ın sadece zamanın icabı olarak kullandığı proleterya diktatoryası lüzumsuz bir gevezelikten ibarettir bugün. Kimse kabul etmiyor, proleterya diktatoryasını. Marksistler bile kabul etmiyorlar. Diyorlar ki Marx bunu bir kere söylemiştir ve belli bir zamana münhasır söylemiştir. O devirde öyleydi, bu devirde böyledir. Değişmiş bir hükümdür diyorlar.

Safa Mürsel: Serbestlik anlayışında, Bediüzzamanla tel'ifte, nasıl davranacağız?

Cemil Meriç: Serbestlik anlayışı şu: Hattı zatında, insanın bütün melekelerini geliştirmesi, bütün imkanlarıyla yaşaması, kendini insan olarak idrak etmesi ve bunu yaparken de hiçbir baskıya maruz kalmamasıdır hürriyet. Hürriyet yalnız nazari değildir. Yapmak değil yapabilmektir.

Yapabilmek de iktisadi kalkınmadan sonra olur. Ben size bağlıysam, siz ekmeğimi veriyorsanız, ben nasıl hür olabilirim? Liberal kapitalist cemiyette insanların hür olmasının imkanı yoktur. Halbuki istihsal vasıtalarının cemiyete mal olduğu bir ülkede istihsalin son derece genişlediği, kimsenin kimşeye tahakküm etme imkanı kalmayan bir ülkede elbette ki herkes hür olacaktır. Hürriyet şifahi bir kelimeden ibaret değildir. Hürriyet, aynı zamanda iktisadi bir kendi kendini gerçekleştirmedir. Başkasına bağlı olmamaktır. Kendi emeğine, kendi kafasına bağlı olmaktır. Her istediğini yapabilmektir.

Tabii, toplumun menfaatleri çerçevesi içinde. Elbette kullanılan kelimeler ayrı, elbette dayandıkları temeller de ayrı. Fakat netice itibariyle ikisinin de istediği, farklı değil. "Cümlenin maksadı bir amma rivayet muhtelif" gibi. Bediüzzaman Hazretleri bunları İslamiyet'e dayanarak,Marx ise doğrudan doğruya insaniyete dayanarak söylüyor. İnsan aklına güvendiği için bunları söylüyor. İnsan aklı bunları gerçekleştirecek, gerçekleştirmezse insanın kendisi yok olacak.

Bediüzzaman semavî naslara dayanıyor. Çok daha sağlam, çok daha derin kökleri var. Ama gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetlerle, Marx'ın gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetler arasında bir fark yoktur.

Safa Mürsel: Bu neticeye giderken, kullanılan vasıtaların farklı olacağını kabul edebilir miyiz?

Cemil Meriç: Bunların ikisinin aynı olmasına imkan ve ihtimal yok. Çünkü hareket noktalan çok farklı. Vasıtalar elbette birbirinden çok farklıdır. Fakat netice itibariyle gaye çok yakındır, çok yakındır.

Safa Mürsel: Arada farklılığı kabul bakımından, vasıtaları, neticeler kadar önemli tutmak icap etmez mi?

Cemil Meriç: Burada bir şeyi düzeltmek için araya gireceğim. Bir söz vardır: "Vasıtalar gayeyi meşru kılar". Bunu yanlış biliyorsunuz hepiniz. Machiavelli'nin zannediyorsunuz. Machiavelli ile alakası yoktur bu sözün. Bu sözü Cizvit mezhebini kuran İgnacio De Loyola söylemiştir. Dikkatinizi çekiyorum. Çok mühim benim için bu.

Vasıtalar gayeyi meşru kılar. Kılar mı? Kılmaz mı? İgnacio De Loyola'nın gaye dediği i'la-yı Kelimetullahdır. Hıristiyan dininin birliği ve Hıristiyan kilisesinin yaşaması bahis mevzuudur. Hıristiyan dininin, yani ona göre bütün insanlığa saadet getirecek olan bir inanç sisteminin yaşaması için vasıtalar meşrudur diyor.

Halbuki bunu matbuatta falanın iktidara geçmesi için vasıtalar meşrudur diye yazıyorlar. Böyle bir şey yok. Gaye cihan şümuldür, dinidir, imana dayanır, kilisenin yaşaması, ilahi nizamın kurulması için vasıtalar meşrudur diyor. Haklıdır. Ben de öyle düşünüyorum. Binaenaleyh bunu da biz soysuzlaştırmış, bozuk hale getirmişiz. Elbette vasıtalar da düşünülecek. Bilhassa insanlık bahis mevzuu olunca. Elbette düşünülecek vasıtalar. Fakat, şimdi bir yerde şu var. Vasıtalar her zaman arzumuza uygun olmayabilir. O zaman ne yapacağız?

Safa Mürsel: Yani gerçekleştirilmesi istenen neticeleri tahsil etmeye müsait olmayabilir.

Cemil Meriç: Evet, bu neticeye uygun olarak aynı derecede nezih olmayabilir vasıtalar. Mesela yine Hazret-i Muhammed'e atfedilen "el harbu hud'atün" sözü, Hud'a ayıp birşey değil mi? Ama "el harbu hud'amn" diyor. İ'lâ-yı Kelimetullah için hud'a bile caizdir diyor. Burada İgnacio De Loyola'nın "gaye vasıtaları meşru kılar" hikayesine gelip dayanıyoruz.

Elbette büyük bir davaya, temiz bir davaya, temiz yollardan gidilir. Bir sual daha var. Ne kadar kullanılır bu vasıtalar? İstisnai olarak bir defaya mahsus. Gaye insanlığın saadetidir. O halde, harpte, kan dökmek de, zulüm de, şiddet de kullanılabilir. Kullandın, bunu kaç defa kullanacaksın? Bu kullanılmaya başladıktan sonra insan iradesini kaybediyor, vasıtalar ön plana geçiyor. Yani en büyük tehlike şudur. Bazen vasıtalar, gaye haline geliyor. Vasıta bir köprü iken, gidilmesi gereken bir yer olarak telakki edilmeye başlanıyor ve bütün felaket başlıyor o zaman. Belki Rusya'nın en büyük felaketi budur.

Kemal Tahir için hapishane iyi bir laboratuardır. Çeşitli ülkelerden gelen, çeşitli meseleleri olan, çeşitli istidatları olan insanlarla daha yakından tanıştı. Tahlil sahası çok geniştir Kemal Tahir'in.

Kemal Tahir'de Anadolu vardır. Peyami Safa'da yalnız İstanbul vardır, İstanbul'un belli bir muhiti vardır. Bu itibarla romanları psikolojiktir. Daha doğrusu ferdin içine, iç dünyasına, iç istidatlarına, iç bunalımlarına çevrilmiştir.

Kemal Tahir'de sosyal hayat vardır. Türk insanının istidatları vardır. Tarih vardır. Osmanlı vardır. Peyami'de yoktur. Peyami'de yalnız bir kesiti vardır. Kendi yaşamını anlatır.

Haluk İmamoğlu: Peyami'nin üstünlüğü nerden geliyor?

Cemil Meriç: Peyami'nin üstünlüğü sadece üslubudur. Peyami teknik olarak usta bir yazardır, teknik olarak. O da Opperman'ın taklitçisidir hattızatında.

Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren meseleleri kovalamış, doğrudan doğruya tarihimizin son derece mühim hadiselerine eğilmiş. Mesela bir Serbest Fırka rezaletine. Mesela bir inkılabın başlarına, kurtuluş savaşına, Kurt Kanunu'nda girmiştir.

Yani romanın sınırlarını, Türk romanının sınırlarını genişletmiştir. Peyami'nin romanları bir odada geçer, bir mahallede geçer. Kemal Tahir'in romanları bütün Türkiye'de geçer. Mukayese edilirse Peyami belli bir yerin adamıdır, alanı çok dardır, Kemal Tahir'e göre.

Peyami, II. Meşrutiyet aydınıdır. Belli bir kurulu düzenin müdafiidir. Düşünce ufkunu Ziya Gökalp çizmiştir. Ziya Gökalp'in dışına bir adım atmamıştır.

Kemal Tahir, bütün kepazelikleri, bütün rezillikleri görmüştür. Hapishaneyi, yapılan rezilliği, Batılılaşmayı çıplaklığıyla, acılarıyla, etinde yaşamış ve aşağı yukarı ilk defa olarak Türkiye'de nasıl bir oyuna geldiğimizi, nasıl bir açmaza girdiğimizi söylemiştir.

Peyami, hasta bir adamdır. Bir ıstıraptır, bir çiledir, bir çırpınıştır. Peyami esasen, menşe olarak İsmail Safa'nın oğludur. İsmail Safa, devrinde, ikinci, üçüncü derecede bir şairdir, ve bu bir tarafa bırakılırsa o da hastaydı.

Peyami'nin hayatında bir facia vardır, babasının Sivas'ta ölmesi. Bunun için Abdülhamid Han'ı daima tel'in eder. Abdülhamid Han ile beraber, Osmanlı'ya da düşmandır. Hayatını zehirlemiş bu hadise, Abdülhamid Han sürgün etmezse ölmeyecekmiş gibi. Gerçek bir budalaydı İsmail Safa. Hadişeyi anlattım mı bilmiyorum?

İngilizler, Boerleri tahrip ediyorlar, istila ediyorlar. Boerler masum ve mazlum bir kavimdir. Boer savaşlan son derece mühim insanlık tarihinde. Mukayese olsun diye söylüyorum; Herbert Spencer -İngiliz filozofu- Londra'da müreffeh, hayatından memnun yaşamaktadır ve Kraliçenin nişanına mazhardır. İngilterelilerin çok sevdiği ve saydığı bir adamdır.

O sırada Boer muharebesi oluyor, müthiş cam sıkılıyor Spencer'ın. Kulüpte otururken subaylar geliyorlar, memnun değil, müteessirler. "Ne oldu" diyor Spencer. "Boerler bir İngiliz subay grubunu pusuya düşürüp öldürdüler" diye cevaplıyor birisi. "Çok iyi olmuş" diyor Spencer.

"İngilizlerin, Boerler arasında ne işi vardı. Kendi mukaddeslerini, kendi ülkelerini müdafaaya mı gittiler? İ'layı Kelimetullah için mi çarpışıyorlar. Bir alay korsan, gittiler, geberdiler, gayet iyi olmuş." Boer savaşına girdikten sonra, Spencer, kraliçenin nişanını böyle zalim, böyle namussuz bir hükümetin nişanını ben istemem diye reddetmiştir.

Bu arada İsmail Safa o zamanki arkadaşlarıyla İngiliz Sefaretine gidiyor. "Boerleri yendiniz, tahrip ettiniz mel'unları" diyor, "Allah zaferinizi müzdad eylesin", İngiliz sefaretinde, İngiliz sömürgeciliğinin müdafaasını yapıyor. İngiliz gazetelerinde yayımlamıyor bu ve tabiatıyla Abdülhamid Han bundan müthiş rahatsız oluyor. Bunların içinde İsmail Safa en ahmaklarıdır ve en cahilleridir. Tutup, kazanan bir adam da değildi. Basit bir adamdır İsmail Safa.

Peyami'nin ruhunda bu, silinmeyen akisler bırakmıştır. Sanki bütün tarih, İsmail Safa'nın akıbetiyle meşgul, Peyami'nin aile faciasıyla meşgul. Osmanlı hakkındaki hükmü daima İsmail Safa'nın nefy hikayesiyle beraber gitmektedir.

Peyami büyük bir zeka idi. Hırçın bir adamdı. Hastaydı evvela. Kendisinden çok değersiz, mukayese edilemeyecek kadar değersiz, adamların hepsi milletvekili oldu, hepsi vali oldu, hepsi elçi oldu. Peyami kalemiyle hayatını yaşamak mecburiyetinde kaldı. Büyük acılar çekti.

Büyük iştihâlârı vardı, her entelektüel gibi. Dünya nimetlerine düşkündü. Lükse düşkündü. Fakat bunların hiçbirini tatmin edecek imkana sahip değildi. Mütemadiyen çalışmak, beynini satarak yaşamak mecburiyetinde idi. İnansın, inanmasın; o sırada belli bir zümre tarafından desteklenen fikirlerin destekleyicisi oldu.

Adeta bir kalem eşkıyası idi. Parayı veren Peyami'yi kullanabilirdi. İmzalı, imzasız, namütenai yazı yazdı. Kendini boşa harcadı ve harcamak mecburiyetinde idi. Ben, Peyami'yi çok severim ve acırım. O devirde yaşayanlar arasında en zekisi idi. Birçok şeyleri görebilirdi, birçok şeyleri yapmayabilirdi. Yaptı, hepsini de.

Haluk İmamoğlu: Aynı şeyleri Kemal Tahir için de söylemiştiniz. Birçok şeyleri yapmayabilirdi diye.

Cemil Meriç: Kemal Tahir 1910 doğumludur. Kemal Tahir o neslin bütün vehimlerini taşıyordu kendinde. 1936'da genç bir adamdı. Dergi çıkardılar, mahkum oldu. On üç sene yattı içerde. Gençliğinin en güzel yıllarını hapishanede geçirdi.

Çorum Hapishanesi'nde, Malatya Hapishanesi'nde. Hapishaneden hapishaneye dolaştı. Fakat kuvvetli bir iradesi vardı. Yenilmedi ve yıkılmadı, çalıştı. 1953'te hapisten çıktığında çok güç durumdaydı. On üç sene hapishanede yatmış bir adamın, hapishaneden çıktıktan sonra polis nezareti altında kalması mukadderdi. Eski arkadaşları terk ettiler. İş bulma imkanı yoktu.

Zaten hapishaneye girmeden önce de avukat katipliği yapıyordu. Galatasaray'ı bitirememişti, tahsili yoktu. Bir ara ye'se düştü ve Mayk Hammer tercümeleriyle yaşadı. Bu tarafı üzerinde durulmadı Kemal Tahir'in. Halbuki durulmaya layık bir taraftır. Senelerce Mayk Hammer tercümeleri yaptı. Hayata küskündü, kafayı çekiyordu boyuna. Fakat teslim olmadı ve yolunu buldu. Tabii birçok tavizler vermek zorunda kaldı cemiyete. Mecburdu vermeye. Uydurma dilin çok aleyhinde olduğu halde. T.D.K.'den ödül aldı. Yunus Nadi'den ödül aldı. Bunlar bir adam için çok kirleticidir. Çirkin şeylerdir. Kemal Tahir'e katiyyen yakışmaz. Fakat mecburdu.

Eğer ödül almasaydı, öteki romanlarını bastırmak imkanı da bulamazdı. Yani Kemal Tahir bu alçalışı, merdiven yaptı ister istemez. Başka hiç çaresi yoktu. Hakikatte Kemalistler tarafından kabul edildi. Kabul ettirmek için de kendini bazı şeyler yapmak istedi. Başka çaresi yoktu. Ne memur olabilirdi ne malı mülkü vardı; nasıl yaşayacaktı? Ve bunları en az yaptı hattı zatında. Asgarisini yaptı.

Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür. Bir yerde en güç şey aydının namuslu olarak yaşaması ve ölmesidir. Adeta mümkün değildir.

Haluk İmamoğlu: İçtimaî sınıf ne demektir? İçtimaî sınıfın adamı olmayan şahsiyetler yok mudur? İslam toplumu bünyesinde de içtimaî sınıf olabilir mi?

Cemil Meriç: İslamî toplumun sinesinde içtimaî sınıf olmaz. İçtimaî sınıfların kurulmasına engeldir İslamiyet. Zekat müessesi, istirdat müessesesi, müsadere müessesesi büyük servetlerin doğmasını, büyümesini önlemiştir. Fakat artık İslamiyet'in hakim olduğu bir durumda yaşamıyoruz. Bu itibarla bugünkü cemiyette de, Avrupa'da olduğu gibi içtimaî sınıflar teşekkül etmiştir. Avrupa'da olduğu kadar şuurlu ve kesin çizgileriyle birbirinden ayrılmış sınıflar olmasalar da, vardır.

İçtimaî sınıf kelimesi tabiatıyla çok müphem ve Batı' dan getirilmiş bir mefhum. Bizde içtimaı sınıflar yoktu ama içtimaı zümreler ve tabakalar mevcuttu. Bilhassa 23'ten sonra.

Haluk İmamoğlu: İçtimaı tabakayla, içtimaı sınıf ne demektir?

Cemil Meriç: İçtimaı tabaka zarurettir. İş bölümünden doğar, bir bürokrasi vardır. Mesela, bir memurlar zümresi vardır, bir iş hayatı ile uğraşan bir zümre vardır. Serbest meslek sahipleri vardır. Geniş halk tabakaları, köylüler vardır. Bunların hepsi birer tabakadır.

Haluk İmamoğlu: Lonca teşkilatlan içtimaı tabakalara misal olabilir mi?

Cemil Meriç: Olabilir tabii. Evet, tabalar şeyyaldir, katı hudutları yoktur. Belli işleri görmek için belli insanların bir araya gelmesi, servet durumları birbirine yakın insanların bir araya gelmesi, yaşayış durumları birbirine yakın insanların bir araya gelmesi, içtimaî tabakaları teşkil eder. Tabakalar vardı bizde de. Bir kere şehir burjuvazisi vardı. Bunların hepsi yakıştırma kelimelerdir. Evvela bunu kabul ediyorum da, ifade kolaylığı için kullanıyorum. Mesela, Peyami; hayatı boyunca, zengin tabakanın ve iktidarın emrinde oldu. Hiçbir zaman halkla meşgul olmadı ve hiçbir zaman halk kendini alakadar etmedi. Daima Halk Partisi'nin içinde yaşadı ve daima Halk Partisi'nin menfaatlerine uygun bir platformda kaldı.

Bir de geniş halk tabakalarını, yani çalışanları, ezilenleri, ıstırap çekenleri, çilesi olanları düşünmek vardı. Kemal Tahir böyleydi. Geniş manada halkın yanındaydı. İdare edenlerden çok idare edilenlerin yanındaydı. Bürokrasiden çok, çalışanların yanındaydı.

Kemal Tahir hiç bir içtimaı kavgada yer almadı. Yani ne mümindir, ne sosyalisttir, ne faşisttir. Rengi hürriyette olmadı. Kendi içine gömülü, kendi mahpesinde, kendine şarkılar söyleyen insan olarak kaldı.

Haluk İmamoğlu: Siz kendinizi nereye yerleştiriyorsunuz?

Cemil Meriç: Evvela bu suale kaçamak bir cevap vereceğim, sonra meseleyi ırgalayacağım. 1848'de, Fransa'da içtimaî sınıflar çoktan teşekkül etmiştir. Ve ihtilal olmuştur. 1848 ihtilali, demokrasi hayatında mühim bir merhaledir. Bizimkilerin sosyal devlet dedikleri bir devlet teşekkül eder.

1789'a nazaran çok daha ileri bir merhaledir 1848. 1848'de şimdiki ifadeyle sosyal demokratlar iktidardır, aşağı yukarı. Birçok hizipler var. O sırada Lamartine de hariciye vekilidir. La Martine'e sorarlar "siz sağda mısınız, solda mısınız?" "Ben tavandayım" der. Ben de tavandayım şimdilik. Fakat tavanda olunmaz evladım. Bu yanlış bir şey tabiatıyla.

Haluk İmamoğlu: Bu kaçamak olan cevabınızdı.

Cemil Meriç: Evet. Ben gençliğimi içtimaî sınıfların kalıplaşmadığı bir devirde yaşadım. Bugün benim için Türk insanı bir bütündür. Hangi siyası mezhebe mensup olursa olsun, hepsini çocuğum, kardeşim telakki ederim. Aldananlar, gaflet içinde olanlar, hakikati arayanlar kim olursa olsun benim dostluğuma güvenebilirler. Ben hakikati arayan adamım.

Hakikat mücerret midir? Yani sınıfların dışında bir hakikat var mıdır? Sınıfların dışında hakikat vardır. Bütün sınıflar için hakikat olan şeyler vardır. Türkiye'deki bütün tabakaların üzerinde birleşmeleri gereken hakikatlar vardır. Ben bu hakikatleri arayan, bu hakikatleri yaymaya çalışan bir adamım.

Eğer bu hakikatler, bütün Türk ve İslam dünyasını ilgilendiren hakikatlerse, herkes için faydalıdırlar. Gafili uyandırır. Doğru yolda olanı teşvik eder, destek olur. Bu itibarla doğruların sınıfında ve doğruluk için çalışıyorum.

Yaşayış tarzı eğer sınıfların tayininde bir mikyas olabilirse, belli bir emekli maaşım var, kitaplarımdan başka hiçbir şeyim yok, dünya üzerinde. Kanaatkar bir adamım. Hiçbir şeye ihtiyacım yok, hiçbir ihtirasım yok. Tek kelimeyle Müslüman olmak istiyorum. Şu ya da bu sınıftan değil de bir İslam hangi sınıftansa o sınıftan olmak istiyorum.

Haluk İmamoğlu: Bediüzzaman Hazretleri'nin şöyle bir sözü var; "Fikren ve meşreben havas tabakasından, yaşayış olarak avam." Böyle bir şey.

Cemil Meriç: Elbette halkın yanında olunulmalı. Elbette Firavunların, Nemrudların yanında olunmaz. Hiçbir namuslu adam Nemrud'un ve Firavun'un yanında olamaz.

Haluk İmamoğlu: Şahsiyetli adam olabilmek için; sömürenler, sömürülenler diye gruplanıp bu gruplarda yer almamız gerekir mi?

Cemil Meriç: Uzun kavgalardan, uzun fırtınalardan sonra 60 yaşına gelen bir adam, tavanda yer alabilir, bir parça. Ben herkese hitab ederim. Yani en sağdan, en sola kadar herkese hitab ederim ve herkesle dostluğum vardır. Beğenirler, beğenmezler; iştirak ederler, etmezler.

Fakat benim vazifem, hayatını düşünceye, kitaba, ilme vakfetmiş bir adam olarak hepsinin dışında kalmak. Adeta ben mezarlardan seslenirim. Hiçbir menfaatim, hiçbir düşüncem yok. Sadece doğru bildiğim şeyleri söylerim ve söylemekle mükellef telakki ederim kendimi.

 Böyle olunca da, kim haklıysa, kim zulüm çekiyorsa, kim gadre uğramışsa, kim mahrum edilmişse haklarından, onun yanındayım. Doğrudan tarafım, ezilenlerden tarafım. Hakkından mahrum edilenlerden tarafım. Tarafsız olmak bu demektir aslında.

Yoksa, hiçbir şey tarafsız değildir. Yalandır tarafsızlık ve bir yerde namussuzluktur. Nasıl tarafsız olunabilir? Birbirinin boğazına sarılmış bir dünyada, insanın insanı öldürdüğü dünyada tarafsızlık ne demek? Mazlumların yanındayım elbette. Zalimlerin yanında değilim hiçbir zaman.

Haluk İmamoğlu: Batı ve İslam medeniyetleri hayata ne vermişlerdir? Neticesi ne olmuştur? İnsana nasıl bakmışlardır?

Cemil Meriç: İslam'da insan mukaddestir. İnsan, hayvan-ı natıktır ve eşref-i mahlukattır. Cenab-ı Hakk'ın halifesidir. Adeta haklarının bir kısmını ona devretmiş. Bizatihi insan ve insan hayatı mukaddestir. Batı'da böyle bir şey yok. Batı' da insan kendi ferdiyetine mahpustur.

Batı' da bir ümmet yoktur. Batı'da insan, insan için kurttur. Batı'da yaşamanın kanunu kavgadır. Bunu çeşitli doktrinler, çeşitli isimlerle yad ederler. Ama hep aynıdır. Darwin "hayat kavgası" der. Ve bu kavgayı bütün hayvanlara, amipten file kadar, balinaya kadar bütün canlılara teşmil eder.

Hayat kavgadan ibarettir. En iyi intibak edenler yaşarlar, ötekiler ölüp gider. Ölüp gitmesi mesele değildir. İnsan da bunların içindedir ve insan da hayvandır. İnsan tabiatın bir parçasıdır. Diğer hayvanlar için cari olan kanunlar, insan için de caridir. Halbuki, İslamiyet'te insanın imtiyazlı bir yeri vardır, insan herhangi bir hayvan değildir. Bu itibarla insan hayatı mukaddestir. İnsana ait olan her şey mukaddestir.

Batı' da tarih, sınıf kavgasıdır, Doğu' da tarih, sınıfların taammümüdür, tabakaların taammümüdür. İnsanların birbirine yardımıdır. Batı'da, fert ferdi sömürür. Fert, toplumu sömürür, fert kendi milletini sömürür, fert başka milletleri sömürür. Batı tarihi bir sömürü tarihinden ibarettir. Evvela ferdin fertle sonra ferdin toplumla, sonra toplum halindeki ferdin, diğer toplumlarla savaşı söz konusudur. İşte bu iklimde doğmuştur kapitalizm. Ve kapitalizm, cihan çapında bir sömürü medeniyetidir.

Fert hayvandır; insiyaklarıyla, iştiyaklarıyla. Bir hayvan olarak incelenmesi gerektir. Halesinden terit edilmelidir. Ayrıca bir izzeti, bir haysiyeti yoktur. Sadece İslamiyet gibi, bazı dinler, bir haleyle süslemiştir insanı. Yani Batı' da ilim dediğimiz şey de desakralizasyon, insanı kudsiyetinden tecrit etmekten ibarettir. Hiçbir şey mukaddes değildir Batı insanı için.

Bütün tarih bu prensiplerden hareket edilerek inşa edilebilir. Bizim için muharebe bir i'la-yı Kelimetullah'dır. Batı için muharebe bir kazanç vasıtasıdır. Bizim için insan, insan için koruyucudur, melektir. Batı'da, insan insan için kurttur. Bütün felsefeleri bu mihver üzerinde kurulmuştur. Bütün iç ve dış mücadeleleri bu mihvere dayanır.

Bunda bütün mesele şurada; Acıyan, seven, insana inanan, insanı eşref-i mahlukat telakki eden, imtiyazlı bir mahluk olarak gören cemiyetle, bir kurt iştihasına sahip, bir kurt kadar yırtıcı, dünyayı idare vasıtası haline getiren, ikiyüzlülüğü şeref telakki eden, bir toplulukla birdenbire temas ediyorlar ve yeniliyorlar. Yenilmeleri mukadder. Silahları ayrı çünkü. Birisi için hile, huda, adilik, rezillik tabiidir. Ötekisi insana hürmet eder, insana ait her şeyi tebcil eder. Vakurdur, feragatkârdır.

Bu iki medeniyetten birisi madde dünyasında tabiatıyla büyük fetihler yapıyor, ötekisi yapamıyor. Ve birdenbire tarih karşı karşıya getiriyor bu iki medeniyeti. Yani tilki medeniyetinin, arslan medeniyetine galebesidir, Batının bize karşı galebesi.
Ben Ziya Gökalp'in bazı yazdıklarını eleştirdim. Bazı şeyler var ki münakaşa edilir. Bazı şeyler var ki münakaşa edilemez.
cogito
Sayı: 32
2002

_____________________
* Bu söyleşi 11 Şubat 1977'de Rüşdü Onduk tarafından kasede alınmıştır. Eski bir kayıt olduğundan soruların birçoğu duyulamamıştır. Bu konuşma sırasında Safa Mürsel, Haluk İmamoğlu, Cemal Uşşak, Halil Açıkgöz'ün bulunduğu bilinmektedir.

farika: ayırmaç
hazer etmek: çekinmek
lçtimai sınıflar: biriktirmek
Istirdat: geri alma
mufassal: ayrıntılı
mülhid: dinsiz
mütearrız: saldırgan
rasin: sağlam
şamil: kapsayan
tahkim etmek: pekiştirmek
teali: yücelme, yükselme
tebcil etmek: yüceltmek
tecessüs: bilseme
tefrika: ayrılma, ayrılık, bölünme
tesanüd: dayanışma
vahdet: birlik

 http://www.anlamak.com/cemil-meri%C3%A7le-s%C3%B6yle%C5%9Fi.html sayfasından alınmıştır...

22 Nisan 2013 Pazartesi

Milliyetçilik biraz da şahsî bir şeydir...

22 Nisan 2013

‘Millet nedir?’ meselesi çözülünce, bugünkü Türkiye’de oldukça akıldışı bir vakıa olan “ulusalcılık” da kendiliğinden aydınlanır. Zira kanaatimce “Millet nedir?” sorusuna kendilerini ulusalcı olarak ifade edenlerin verdiği cevap, “milliyetçi” çevrelerin vereceği cevaba taban tabana zıt olacaktır.

Aslında biraz da değil, epeyce şahsî bir şeydir. Bu şahsî şeyi toplumsal planda görünür kılmaya kalkıştığınızda ortaya çıkan şey, hiçbir şahsiliğe ve hatta şahsiyete tahammül edemeyecek ölçüde kült bir fanatizmdir.

Çünkü milliyetçilik söz konusu olduğunda, açık, net, herkesin mutabık kalacağı, tarif edilebilir bir şeyi konuşamazsınız.

“Nedir?” sorusu üzerinden herhangi bir değerlendirme yapamaz ancak ne anladığımız hakkında konuşabilirsiniz. Şayet “nedir?” sorusuna cevap veriyormuş gibi konuşursanız; sanki bir “dogma”yı tarif edersiniz; mümini-münkiri olan bir “kült” çıkar ortaya...

Ne-dir? (yani, “ne durur?”) sorusu, sabit olan bir mahiyeti tespit etmeyi zorunlu kılar. Tanımlanan şeyin hiç değişmeyen en temel özelliğini ve hakikatini yakalamayı gerektirir; nesneye yöneliktir.

“Ne anlıyorsunuz?” nesneye (gerçekliğe) değil, özneye yönelik bir sorudur. Bu tür sorulardaki en önemli mesele, miyar/ölçüt meselesidir: Ne-ye göre, ne anlıyoruz?

Milliyetçilik de anlaşılan bir şeydir; anladığımız bir şeydir; ve bütün anladıklarımız gibi kalpte iz bırakır. Herkesin üzerinde mutabık kalacağı bir tanımı da yapılamaz; yapılamıyor da zaten.

Başlangıcından beri bütün milletlere teşmil edilebilecek veya “kanun” gibi algılanabilecek bir milliyetçilik nazariyesine ulaşılamıyor; konunun mahiyeti icabı, mümkün de görünmüyor...

Çünkü milliyetçilik, tabiatı gereği, mevcudun üzerinden, mevcudun zihinlere yansıması ile ortaya çıkan bir zihnî tavrı ifade eder.

Kaldı ki, burada mevcud dediğimiz şey, milliyetçiliği yapılan şeyin yani “millet”in bizatihi kendisidir. Hâl böyle olunca milliyetçilik, milletin yapı ve mahiyetinden bağımsız olamayacağı gibi yansıdığı zihnin idrak kapasitesinden ve zihniyet yapısından da ayrı düşünülemez.

Bu yüzden itibarîdir; izafîdir; çünkü zihnîdir. Ne var ki, itibarîliği tarih ile kayıtlıdır ve keyfî değildir; bu yönüyle, derinlemesine tefekkürün yani teemmülî bir hâlin ifadesidir; ihtiyarîdir, icbar ve zorunluluk ihtiva etmez.

Başkalarının “ensesinde boza pişirme” sonucunu doğuran, doktriner kaçınılmazlık ve zorunluluklar yerine, ferdin irfan dünyasına düşen tüm unsurların serbestçe birleşiminden hayata yansıyandır.

Bu özelliğinden ötürü, belki milliyetçilik lafzından ziyade millî, millete dair anlamında millî kavramı üzerinde daha çok durmalıyız.

Millî, tek tek fertlerin dünyasına yansıdığı şekliyle ferdi sosyalleştiren ve insanî-toplumsal niteliği dolayısıyla ideolojikleşmeyen bir hâlin ifadesidir.

Balığın içinde yaşadığı su gibi bir şeydir; hem vardır, onunla var olursunuz; hem de yoktur, var diye asla içemezsiniz.

Bu yüzden fıtrî bir hâl olan “millî”den milliyetçilik diye bir zihnî bir yapı, fikir sistemi veya icaplar-kabuller manzumesi gibi bir şey çıkarmaya kalktığınız anda ortaya, total bir ideoloji çıkar.

Ki bu ideoloji, takipçilerinin tavrına göre toplumsal tezahürleri olan bir kurgusallık ihtiva eder; kendi tabiiliği içerisinde fertlerden topluma serbestçe yansıyan bir şey olmaktan çıkar ve kurumsallaşıp, toplumu cebrî olarak ihataya meyleder  ve fertlere dayatılan bir tür faşizm  hâline gelir.

Batıda telaffuz edildiği hâliyle bir nevi “nationalism” olur.

MİLLETİN TARİH İÇİNDEKİ VARLIĞI

O zaman cemiyetin ve ferdin  “ensesinde  boza pişirilen” ideolojik bir sonuca milliyetçilik demeye razı olursunuz.

Mevcudu, yani, milletin bir anlık hâlini veya hususiyetlerini kültleştirirsiniz; fıtrîlikten uzak, soğuk bir dogma çıkar ortaya; esasen ırkçılığın kaynağında tam da bu tavır vardır.

Lâkin milletin tarih içindeki varlığı, zorunlu değil ama süreklidir. Hani o meşhur tabirle, “değişerek devam eden, devam ederek değişen” sürekli bir inşa hâlidir.

Çünkü millet dur-maz. Bu anlamda sadece “var” değildir; sürekli ve yeniden “var” olur.

(Hacı Bayram-ı Velî’nin o şiiri, bu hâli en güzel ifade edendir;

“Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan âresinde
Bakıcak dîdar görünür ol şârın kenâresinde
Nâgehan ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm
Ben dahi bile yapıldım taş u toprak âresinde”)

Öte yandan, günümüzdeki “algı tarzı”yla “ulusalcılık” anlayışı, tarihin belli bir döneminde, milletimizin buhranlı bir anında, aslında bir çıkış devrinde, buhrandan çıkış şartlarının bir gereği olarak, zarureten verilen tavizleri, tercihlerimizmiş gibi dondurup ebedîleştirmeye kalkışmaktır ki, tam da yukarıda ifade ettiğimiz “kült”leştirmeye uymaktadır. Bu yönüyle ulusalcılık, milleti, olmayan şartlarda yaşamaya zorlayan bir totalitarizmdir.

Fıtrî bir hâlin ifadesi olan millî kavramından, nasıl bir yaklaşımla “ulusalcı” (veya/hatta milliyetçi) bir dayatmacılığa ulaşılabileceği sadece “jakoben” zihniyet usullerini çağrıştıran bir müşkül olarak idrak edilebilir.

Kaldı ki bir müşkülün  milliyetçilik kelimesi ile ifadesi, çok daha büyük gailelere davetiye çıkarır. Fıtrî hâle tahammül edilemeyip fıtrîliği ve tabiiliği bozan bir dogmanın ortaya çıkması, bu gailelerin en hafifidir.

Bu dogmalardan ve sebep olabilecekleri totalitarizmlerden kurtulmak için, Kur’an-ı Kerim’de, kişinin içine doğduğu asabiyesine mensup olma hâlinden, tabii bir hâl olarak bahsedilirken ne kastedildiğini herhalde bir kez daha düşünmeliyiz.

Bunu düşündüğümüzde fark edilecektir ki, gayet tabii bir hâl olan herhangi bir asabiyeye mensubiyet, “kült”leştirilemez; şayet kültleştirilirse, ideolojik bir şey doğar; bütün ideolojiler gibi bir tarafı yalan, bir tarafı hayal olan ütopik bir “kurgu” vücut bulur.

Bütün ütopyalar gibi çok ciddiye alındığında da, söylemin içinde insan kaybolur. Oysa bir asabiyeye mensubiyetin kaynağında oldukça fıtrî, insanî, kalp ile idrak edilen, insanı kaybetmeyen, yaşatan insanî bir “şey” vardır.

Bu mensubiyetin serbest, açık, fıtrî süreçlerde işleyen ve ancak irfan dünyamızda anlamını bulan (bazı İslam âlimlerinin “müspet” sıfatıyla tavsif ettikleri) bir milliyetçilik hâline gelmesi, sosyolojinin olduğu kadar -hatta daha fazla- sanatın, edebiyatın belki de ruhiyatın (psikolojinin) konusudur.

Çünkü bu anlamıyla milliyetçiliğin, pek çok sosyal vakıa gibi, ilmî kesinliklere gelmeyecek bir tarafı vardır ki, o tarafıyla milliyetçilik fazlasıyla sübjektiftir; kalbin dünyasına aittir.

FERDİN MİLLİYETÇİLİĞİ

Öte yandan millet, fıtrî bir durumun insanî bir ifadesi iken nation-state’in naton’u ise, tarih içinde kazanılan özelliklerin o milletin dışarıdan dayatılan ‘sabit doğası’ haline getirilmesi yani çerçevelenip  bir talimat olarak buyurulmasıdır.

Nation, bu anlamda bir milleti tanımlamak için dondurmaktır, durdurmaktır. Oysa millet, durmaz; tarihî süreçte seyreder. Bu yüzden, milliyetçilik söz konusu olduğunda  ancak farklı anlayışlardan bahsedebiliriz.

Farklılıklar da çok tabiidir; konunun tabiatına uygun bir zenginlik ve özgürlük sunar. Ancak keyfîliğe müsaade etmez.

Milliyetçilikten kişinin mensup olduğu milletiyle yani mevcud ile kurduğu irtibatı ve devam ettirdiği ilişkiyi anlamalıyız.

Bu anlamıyla milliyetçilik oldukça ferdî bir tavrı, şahsî bir idraki ifade eder. İçine doğup büyüdüğümüz içtimai bünye ile bütün insanî ve toplumsal alanlarda ve bağlantı noktalarında yürüttüğümüz ilişkinin şekli ve mahiyeti milliyetçiliğimizi tarif eder.

Yani, mensubu bulunduğumuz, millete, irfana, kültüre, devlete, gelenek-görenek ve adetlere bakış açımız, mensubiyet tarzımız, onlar çerçevesinde toplumsallaşma üslubumuz aslında milliyetçiliğimizdir.

Meseleyi böyle vaz’ edince de tayin edici olan şey, el’an mevcut olanın yani milletin mahiyetidir. Milletin mahiyetini ise ancak milletin oluşum seyri içinden yani tarihine bakarak izah edebiliriz.

Bu itibarla milletin ne olduğu sorusunun cevabını tatminkâr bir şekilde halletmeden kanaatimce milliyetçiliği konuşamayız. Ülkemizde maalesef mevcud, hâlihazırda yaşayan milletin mahiyetinin ne olduğu meselesi muallakta duruyor.

‘Millet nedir?’ meselesi çözülünce, bugünkü Türkiye’de oldukça akıldışı bir vakıa olan “ulusalcılık” da kendiliğinden aydınlanır.

Zira kanaatimce “Millet nedir?” sorusuna kendilerini ulusalcı olarak ifade edenlerin verdiği cevap, “milliyetçi” çevrelerin vereceği cevaba taban tabana zıt olacaktır.

Bu noktada Türk aydınını ayıran turnusol, her zaman, İslamiyet’e karşı takınılan tavırdır. “Müslümanlık” bizim ne’yimiz oluyor? sorusu hâlâ sorulamayan bir sorudur.

Ulusalcılık ile milliyetçiliğin iki ayrı kavram ve anlam dünyası olarak varlığını sürdürebilmesi, İslamiyet’in bizim asliyetimiz ve zâtiyetimiz içerisindeki yeri ve işlevi hususundaki görüş farkları yüzündendir.

Esasen Türkiye’nin millet meselesini çözmek için öncelikle halledilmesi gereken müşküllerin en önemlisi, bir ülkede iki farklı kanaat grubunun arasında milletin mahiyetine ilişkin bu kadar büyük bir tezadın nasıl mümkün olabildiğidir.

*Vali

 http://www.zaman.com.tr/yorum_milliyetcilik-biraz-da-sahsi-bir-seydir_2081094.html

2 Nisan 2013 Salı

'MİLLETİN BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜ'

Mümtaz'er Türköne


Ferhat Kentel'in, Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte yaptığı ve TESEV'in "Algılar ve Zihniyet Yapıları" başlıklı serisinin son kitabı olarak yayımlanan "milliyetçilik" araştırması bu başlığı taşıyor. 

"Demokratikleşme Sürecinde Parçalanan Milliyetçilik(ler)" alt başlığı, bu önemli araştırmanın içeriğini daha iyi yansıtıyor. Araştırma, siyasî ilginin seçimlere odaklanması yüzünden biraz öksüz kaldı.

Toplumun derinlerinde işleyen ve zihinleri esir alan korkuları ve endişeleri anlayabilmek için mutlaka müracaat edilmesi gereken bir kaynak. Üstelik, toz duman içinde kalan siyasî rekabetin ve sonu gelmez rejim tartışmalarının cephaneliğinde güvenli ve mutlaka gerekli bir seyahate çıkıyorsunuz.
 
"Global dünyada milliyetçilikler, beton binaların içinde sıcak yuva kurma çabasını yansıtıyorlar." Yazarlar, acımasız bir dünya içinde bir korunak arayışını bu cümle ile ifade ediyorlar.

Her türlü milliyetçiliğin ideolojik tutkalı eridikçe; "Muhaliflerini 'insanaltı' bir konuma getiren, kendinde üstünlük gören seküler devlet ve onun kibirli seküler milliyetçiliğine olan inanç da kayboluyor."

Araştırma, bu ifadelerle önümüze bildiğimiz-tanıdığımız ve kanıksadığımız milliyetçiliklerden farklı bir varlığı koyuyor ve altını üstünü incelemeye girişiyor.

Milliyetçilik dalgası toplumu etkisi altına alıyor. Ama aynı zamanda toplumda çatışmacı bir kültür giderek egemenlik kazanıyor. "Neredeyse herkesin bir biçimde "milliyetçi" olmasına rağmen, herkesin birbiriyle çatıştığı bir kültür daha belirgin hale geliyor."

Araştırma, çok sayıda mülakatın verilerini kullanarak bu paradoksu çözmeyi ve "milliyetçilik ideolojisinin nasıl işlediğini" anlatmayı deniyor.

İdeolojiler dünyasının iddialı kavramlarını, milliyetçiliğin tarihini ve macerasını bugünü anlamak için seferber etmek yerine sıradan bir dünyaya müracaat ediyor.

"Gündelik hayat" kuramı ile bu ideolojinin bünyesindeki paradoksların, her biri olmasa bile çoğu yanlış yerde duran sembollerin çözümlemesine girişiyor. Gündelik hayat, öznelliğin nesnelliğini anlatıyor.

Milliyetçilik bir strateji, onunla bireylerin ve toplumların kurduğu ilişki ise "taktikler" olarak ele alınıyor. Stratejiler, basitleştiren ve isim koyan araçlar; taktikler ise bütün karmaşıklığıyla ve birikimiyle gündelik hayatın kendisi olarak karşımıza çıkıyor.

Aklınıza gelebilecek her siyasî eylem veya tavır milliyetçilik adıyla karşımıza çıktığı zaman, bu kavram hiçbir şeyi anlatmamaya başlar.

Bu yüzden yazarlar bize "Bir yanda bir arada olmanın keyfi, sosyalleşme, diğer yanda korku-çaresizlik-tepki arasında gidip gelen duygu hallerine başka bir ad, hatta başka adlar vermek gerekiyor." önerisinde bulunuyor.

Bu öneri son derece önemli. Batı'dan farklı olarak bizim toplumumuzda bütünüyle olumlu bir "ad" olarak kullanılan milliyetçilik, birçok anomaliyi saklamaya yarıyor. Mafya'nın, çetelerin, asayiş sorunlarının, toplumsal sorunların bu kavramın arkasında kendilerini takdim çabaları gibi.

Devlet içindeki iktidar mücadelesinin milliyetçilik üzerinden yürütülmesi de, aslında milliyetçiliğin bir şeyleri göstermesinden çok saklamasına hizmet eden özelliğine işaret ediyor.

Ben, uzun zamandır Türkiye'de yükselen şeyin "milliyetçilik" değil "devletçilik" olduğunu düşünüyorum. Ulusalcılık, bu devletçiliğin toplumla ilişki kurma projesi olarak yürütülen marjinal bir hareket.

Ulusalcılığın solcu karakteri, sosyalizmden ödünç aldığı "öncü savaşı" modeli ile, devlet içindeki silahlı seçkinlere bir meşruiyet sağlamayı amaçlıyor.

Anti emperyalist karakteri ise milliyetçiliğin ekmek ve su gibi ihtiyaç duyduğu düşmanı tarif ediyor. Ulusalcılık, sığ ve çelişik dünyası ile etki menzili düşük bir ideoloji. Ama onun arkasına verilen destek, diğer milliyetçilik tiplerine bir ivme kazandırıyor.

Araştırma, toplumun sinir uçlarından girerek derinlerine nüfuz ediyor. "Gündelik hayat" içinden devşirilen belirtiler, sebep sonuç ilişkileri sağlam kurulmuş modellerde ete kemiğe bürünüyor.

Komplo teorileri ile düşünüp, toplumu da emir-komuta içinde harekete zorlayanların ne kadar önemli şeyleri ıskaladıkları daha iyi anlaşılıyor.

Her yere dikilen bayrakların birliği ve bütünlüğü değil, parçalanmayı simgelediğini ifade eden bu araştırmayı anlayabilmek için çok zor bir şey gerekiyor: Önyargılardan sıyrılmak. Cephanelikte inceleme yapmak oldukça zor.

http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/milletin-bolunmez-butunlugu_555374.html
 

31 Mart 2013 Pazar

'NEGATİF MİLLİYETÇİLİK'

Mümtaz'er Türköne


Milliyetçilik, siyasî yelpazenin temel ekseni haline gelirken düşünce hayatımız da zenginleşiyor. 

"Pozitif-negatif milliyetçilik" ayırımı, milliyetçiliğin vazgeçilmezliği varsayımına dayanan ve onun dünyası içinde ehil bir alan oluşturmaya çalışan yeni bir kavramlaştırmayı temsil ediyor.

Milliyetçiliğin zaten karmaşık ve bulanık olan dünyası içinde bu yeni kavramlar bir işe yarar mı?

Şayet gerçekten milliyetçilik siyasal hayatın merkezine yerleşiyor ve ortak bir paydaya dönüşüyorsa nüanslar üzerinde daha dikkatli düşünmemiz gerekmez mi?

Milliyetçilik, hareket noktası olarak iki önemli soruya cevap olarak getirilen ilkelere dayanır. İlk soru "Ben kimim?" sorusudur.

Milliyetçilik, çok farklı cevapları olan bu soruya milleti referans göstererek cevap verir. İkinci soru, siyasal iktidarın dayandığı prensibin ne olduğudur.

Yine milliyetçilik, kimlik için verdiği cevabı bu soru için de tekrarlar: Egemenlik hakkı millete aittir. Ulus devletler çağında, bu iki sorunun ve bulunan ortak cevabın, son iki asırlık tarihin ana itici gücü olduğunu hatırlayalım.

Tam iki asırdır tarih bu güç eliyle şekillendi. Sınırlar bu güç tarafından çizildi. Uluslararası ilişkiler, bu olgunun üzerine inşa edildi.

Bugünün devletlerinin üye olduğu uluslararası örgütün adının Birleşmiş Milletler olması, devletlerin dayandığı kabul edilen temel varsayımı da ifade ediyor.

Milliyetçilik bu kadar belirleyici bir güç olduğu zaman kendi içinde farklı türlerin ortaya çıkması da anlaşılır bir durumdur.

Sınıflandırmalar, alt sınıflar ve onların altındaki gruplarla milliyetçilikleri tasnif etmek oldukça zor bir konudur. Değişen dünya, kaçınılmaz olarak yeni grupları da sınıflandırmaya dahil etmektedir.

Kimlik sorusuna cevap veren milliyetçilik, bireyin mensubu olduğu milleti ve tam karşı kutbunda yer alan "öteki"leri keskin hatlarla ortaya çıkarır.

 "Benden olanları sevmek, benden olmayanları sevmemek" şeklinde ortaya çıkan denklemin çok hassas dengeleri vardır. Sosyal şartlar, siyasî gündemler, yaşanan sorunlar "biz ve öteki" arasındaki mesafeyi ve ilişkiyi belirler.

Toplum bunaldıkça, siyaset sertleştikçe biz keskinleşir, daha berrak çizgilerle belirlenir ve doğal olarak alt kategorilerini yaratır.

Öteki, milliyetçiliğin asıl enerji kaynağı olarak kimlik sorusuna, öfke ve nefretin tayin ettiği keskin bir içerik kazandırır.

Genel kabul gören tasniflerden biri, vatanseverliğin "bizi (yani milleti) sevmek", milliyetçiliğin ise "ötekinden nefret etmek" şeklinde sevgi ve nefret arasında bir yere yerleştirilmesidir.

Bizim temel sıkıntımız etno-centricism adı verilen, millet yerine etnisiteyi ikame eden milliyetçiliğin yaygınlık kazanması.

Var olduğu varsayılan bir kan ve soy bağını esas alan bu milliyetçilik, doğal olarak karşı kutbunu yaratarak onunla bir gerilim içinde toplumu bileşenlerine ayırmaktadır.

Etnik milliyetçilik, milleti bir soy birliği olarak kavramaktır. Etnik homojenliğin imkansızlığı nisbetinde bu kavrayış hem bölücü, hem de düşmanlığı çoğaltıcıdır.

Etnik milliyetçilik basit bir azınlık milliyetçiliği değildir; milleti soy ve kan birliğine indirgemektir. Milliyetçiliğin bu türüne kabilecilik de denmektedir.

Irkçılık, fiziki görünüşe göre, ırklar arasında bir hiyerarşi olduğunu savunmaktır. Kafatasçılık, ırkçılığın uygulama alanıdır.

Ten rengi dışında ırkların farklı kafatası ve kemikler arasında ( bacak kemiklerinin uzunluğu gibi ) belli oranlara dayandığını iddia eder.

Toplumu huzur içinde yaşatacak olan milliyetçilik türü, en geniş ortak paydaya dayanan milliyetçiliktir. Çağımızda bu ortak paydanın adı vatandaşlıktır.

Vatandaşlık, kanı, soyu, ırkı, kültürü, dili değil birlikte yaşadığımız vatanı referans almakta, bizi birbirimize bu siyasî bağ ile bağlamaktadır.

Milliyetçiliğin onlarca türü var. İki asırlık milletler çağında bugüne kadar keşfedilen en pozitif yani birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anayasal vatandaşlığı esas alan siyasal milliyetçiliktir.

 http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/negatif-milliyetcilik_497511.html

17 Mart 2013 Pazar

MİLLİYETÇİLİK TARTIŞMALARINA ELEŞTİREL BİR BAKIŞ

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekiyor: Milliyetçilik ile ilgili tartışmaların Kürt sorununun çözümü için yürütülen müzakere süreciyle eşzamanlı olarak yoğunlaşması son derece doğaldır.

Dünyada örnekleri görülen diğer müzakerelere bakıldığında benzer durumun yaşandığı hemen görülür. Etnik kökenden beslenen örgütlerle yaşanılan silahlı çatışmaları takip eden müzakere süreçleri, yoğun bir milliyetçilik veya millet tartışmasını beraberinde getirir.

Devlet, etnik bir grubun silahlı temsilcisi ile müzakereye başladığı andan itibaren millet tanımı doğal olarak yeniden tartışılmaya açılacaktır. Hemen ortaya çıkacak olan ikinci tartışma konusu ise idari yapıdır.

Dünyanın hemen her yanında yaşanmış olan müzakere süreçlerinden genel olarak yeni idari modeller çıkmıştır. Bir bakıma hükümetle müzakere eden etnik kökenli örgütler, aslında özet olarak yeni bir idari model ve ulus tanımı konusunda taleplerle uzlaşmayı arzularlar.

Hal böyle olunca bir müzakere sürecinin  olmazsa olmaz entelektüel yansıması yoğun bir millet ve milliyetçilik tanımlarının yapılmasıdır.

Entelektüel bir usul hatası

Türkiye’de de yakın zamanda başta hükümet olmak üzere değişik yerlerden milliyetçiliğe yönelik sert bir eleştiri dalgası ortaya çıkmıştır. Özünde “milliyetçiliğin ayaklar altına alınması gerektiğini” ifade eden bu akım, güçlü olarak yeni muhafazakâr ve liberal aydınlar tarafından da destekleniyor.  Bu görüşe göre milliyetçilik Türkiye’yi kötü bir yere getirmiştir ve acilen bu düşünce terk edilmelidir.

Tartışmadaki temel usul hatası şudur: Bu tartışmalar, milliyetçiliği salt entelektüel bir olgu olarak görmektedir. Onu var eden ve hâlâ besleyen güçlü kurumsal yapılar neredeyse görmezden gelinmektedir. Hatta neredeyse milliyetçilik Türkiye’de “zamanın ruhunu ıskalamış” birkaç kişi tarafından sahiplenilen bir düşünceye indirgenmektedir.

Peki, milliyetçiliği bir entelektüel yanlış hatta zavallılık yahut çağı yanlış okuma olarak okumak doğru mu? Dahası bu yaklaşım ile milliyetçilikten kaynaklandığı düşünülen ‘hastalıklar’ yok edilebilecek mi? Yani, entelektüel olarak milliyetçi aydınların ne kadar zamanı ıskaladığı ‘ortaya çıkarıldığında’ milliyetçilik ile olan kavga kazanılacak mıdır?

Dahası milliyetçilik bütün dünyada (mesela Avrupa’da) ölmüş ve sadece Türkiye’de birtakım dünyanın gidişini anlayamayan insanlar tarafından mı sahiplenilmektedir?

Şüphesiz bütün bu soruların cevabı ‘hayır’dır. Kötüsü Türkiye’de yapılan milliyetçilik tartışması bu ideolojinin tarihsel gücünü ve halihazır kapasitesini anlamaktan uzak bir indirgemecilik ile yapılıyor. Açıkça yazmak gerekirse milliyetçiliğin kaynağı bugün Türkiye’de MHP yahut bir ‘kısım eski Kemalist aydın’ değildir, bizzat içinde yaşadığımız uluslararası sistem ve bu sistemin asıl unsurları olan Türkiye gibi ulus devletlerdir.

Dinin siyasal etkisini kaybettiği Ortaçağ düzeninden sonra bütün küresel sistemi milliyetçilik kurmuştur. Bütün aşınmalara rağmen halen ulus devlet merkezli yani milliyetçiliğin özünü oluşturduğu bir uluslararası sistemde yaşıyoruz.

Ulus-devlet merkezli yapıya karşı AB gibi çeşitli reformist hareketler olsa bile modern uluslararası sistemin temel özü ciddi olarak değişmemiştir. Bugün finansal kriz yaşayan Yunanistan’a bazı önemli Avrupacılar “ulusal parana dön” demektedirler.

İkisi de Müslüman olmakla birlikte birbirinin insanlarını öldüren Türkler ve Suriyeliler kendi kayıplarına şehit gözüyle bakmaktadır. NATO gibi ciddi bir savunma anlaşmasına taraf Fransa Cumhurbaşkanı müttefiki Türkiye’nin terörist olarak gördüğü PKK temsilcisi ile ulusal çıkarları için kişisel görüşmeler yapmaktadır.

Kısacası milliyetçiliğin özünü oluşturduğu modern devlet ve modern uluslararası sistem bütün haşmetiyle ortada duruyor. Bu arada küreselleşmenin ulusal algıyı zayıflattığı doğru ama yok ettiği yanlıştır. Geçen yüzyılın hemen başında da büyük bir küresel ekonomik ilişkiler ağı ortaya çıkmıştır ancak hemen arkasında ulus devlet merkezli rekabet bütün Avrupa’yı yakmıştır.

Asıl önemli olan

Hal böyle olunca milliyetçiliğin esas yapısal ve kurumsal kökenini yok sayıp bunu salt Türkiye’de zamanın ruhunu ıskalayan bir grubun hastalıklı görüşü olarak görmek yanlış bir tutumdur.

Ekonomik ölçütler, hükümet kurumları, bayrak, sınırlar velhasıl devlet düzenini var eden bütün milliyetçi kökenli yapılar halen ortada duruyor. Burada sadece Batı Avrupa’yı (ki Batı Avrupa’nın kendisi de modern ulus devlet formunu içten biçimde çok güçlü korumaktadır) dünyanın hepsi olarak görmek de eşit düzeyde yanlış bir algı meydana çıkarmaktadır.

Türkiye’de dünyanın hiçbir yerinde gerçekleşmeyen ihtimalleri bir olgu gibi entelektüel olarak sunmak da ayrı bir yöntem hatasıdır. Bu hata milliyetçilik ile entelektüel çatışma içine giren yeni muhafazakâr ve liberal aydınları siyasi alanda açık düşürebilir.

Artık milliyetçiliği bir romantik şairden kaynaklanan görüş olarak görmemek gerekiyor. Aksine milliyetçiliğin yeni “ajanları”,  ihracatın arttığıyla övünen ticaret bakanı yahut olimpiyatlarda altın madalya sayısının arttığını müspet bir gösterge olarak gören spor bakanı yahut fakir Somali’de Türk yardım ekibi bayraklarıyla gurur duyan Türk STK temsilcisidir. Bu açılardan bakınca Türkiye’de milliyetçiliği eleştirenlerin, aslında onu pek terk etmek niyetinde olmadığı görülüyor.

Diğer bir nokta da şudur: Türkiye’de Kemalizm zayıflamakta ancak ulus devletin organları, personeli büyümektedir. Yani milliyetçiliği salt entelektüel olarak yanlışlarken ulus devleti şişmanlaştırmak da fiilen aslında milliyetçiliğe can suyu vermektir. Bu açıdan yeni muhafazakar entelektüellerin ve siyasi elitlerinin söylem ve eylemlerinin uyum sorunu dikkatle sorgulanmalıdır. Yeni muhafazakâr-liberal sentez, Kemalizm’i zayıflatmakta ancak bu devletin gürbüz görüntüsünü bir türlü ortadan kaldırmamaktadır. Dolayısıyla milliyetçi filozofinin siyasal yansıması, halihazır devlet yapısında aynı haşmetiyle ortada durmaya devam etmektedir.

*Doç. Dr., Zirve Üniversitesi

 http://www.zaman.com.tr/yorum_milliyetcilik-tartismalarina-elestirel-bir-bakis_2064431.html     internet sayfasından alınmıştır.