"Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür"
Safa Mürsel: Bugün ihtiyacıma ve cehaletime binaen
sizin huzurunuza, milliyetçilik meselesini, kısa da olsa şerhetmeniz
talebiyle getirdim, Milliyetçilik mevzuuna Bediüzzaman Hazretleri yer
yer eserlerinde temas ediyor.
Türkiye'ye Bediüzzaman bu meselelerin
alevlendiği, kompleks bir hüviyete karıştığı bir ortamda gelmiş. Sonra
birçok alternatifler, aralarında nüans ayrılığı olan tarzlarıyla, ortaya
atılmış;
Osmanlıcılık, Türkçülük, Batıcılık, İslamcılık gibi. İşte
bunların her birinin kendine has, bütün müesseseleri şekillendirmeye
matuf görüşleri, nazariyeleri olmuş.
Üstat II. Meşrutiyet döneminde veya
Cumhuriyet'ten hemen sonra İslam düşüncesiyle bağdaştıramadığı
milliyetçilik görüşlerini kendi anlayışı içinde sınıflandırmış.
Cemil Meriç: Millet mefhumu, doğrudan doğruya
batıdan ithal edilen bir mefhumdur. İslamiyet bütün insaniyete şamildir
ve biliyorsunuz ki kıtaları ikiye bölmüştür: Darü'l-Harp, Darü'l-iman
diye.
Darü'l-iman hidayete eren, vahdaniyyete inanan, İslamiyet'i kabul
etmiş insanların ülkesidir. Bu insanların arasında hiçbir fark yoktur.
Misaka dahil olduğu andan itibaren her insan bütün teali imkanlarına
aynı derecede sahiptir. Burada kan, renk, kafatası gibi mefhumlar hiçbir
şey ifade etmezler.
Gerçi zaman zaman Araplar, Kureyş kabilesi vb. gibi
birtakım gruplar üstünlükler peşinde koşmuşlar, hattı zatında unsuriyet
hissini kolay kolay kaybetmemişler. Fakat belli bir süreden sonra bütün
insanlık Osmanlı idaresi altında tek kalp, tek vicdan halinde
birleşmiştir.
Avrupa bu vahdeti hiçbir zaman gerçekleştirememiş. Barbar
istilalarından sonra Avrupa'da dilleri ayrı, menfaatleri ayrı birtakım
kavimler peydahlanmıştır.
Gerçi Hıristiyandır bunlar. Bu Hıristiyanlık
ciddi bir vahdet unsuru olamamış, kaynaşmamışlar, her an birbirleriyle
kavga etmişler.
Yalnız birbirleriyle değil, aynı memleketin insanları,
aynı kavmin insanları da birbirleriyle kavga etmiş. Avrupa'nın farikası
daha önce de söylediğim gibi kavgadır, muharebedir, mücadeledir.
Bu
kavmiyet, yani lisan birliğine dayanan, aşağı yukarı menşe birliğine
dayanan kavmiyet belli zamanlarda hafiflemiş, müşterek düşman olan
Osmanlıya karşı, İslam'a karşı Haçlı seferlerinde hep beraber
çarpışmışlar. Fakat kendi başlarına kalınca yine birbirlerini tahrip
etmekten vazgeçememişler.
Yani hiçbir zaman bir İslam vahdeti gibi bir
Hıristiyan vahdeti teşekkül etmemiş. Avrupa kuvvetlenmiş, iktisadi
fetihler yapmış, sınıf hakimiyetini kurmuş ve bizi yok etmek için
teşebbüslere girişmiş. Bu teşebbüslerinde muvaffakiyete erişmemesi
elbette Cenab-ı Hakk'ın bir lütfudur.
Fakat burada, aralarındaki
tefrika, kendi aralarındaki rekabet de büyük rol oynamıştır. Yani
tefrika olmasaydı Avrupa ile daha güç mücadele edebilirdik. Şimdi
Osmanlı'nın yani İslamiyet'in zaferlerinin bütün sırrı tek vücut, tek
kalp oluştadır.
Biz Misaka dahil olan bütün kavimlere kardeş muamelesi
yapmışız, kucağımızı açmışız, kitap sahibi milletleri korumuşuz ve üç
kıtada hükümran olmuşuz. Bu hükümranlığı parçalamak için Avrupa zaman
zaman teşebbüslere girişmiş. Evvela himayemiz altındaki kavimleri
kışkırtmış.
Rusları, Bulgarları, Ortodoks kilisesine bağlı Rumları,
Sırpları kışkırtmış ve parçalamaya başlamış Osmanlı'yı. Bu parçalama
hareketi epeyce muvaffak olmuş. Avrupa'ya teveccüh ettikten sonra Avrupa
yeni bir Truva atı daha sokmuş içimize; Milliyet. Milliyetin hiçbir
kökü yoktur.
Osmanlı'da hiçbir şeye dayanmaz. Evet Oğuzlardan geliyoruz.
Büyük tarihimiz var. Fakat bu tarih Osmanlı'nın çocukluk devridir.
Hiçbirimiz gençken çocukluk devrinden bahsetmeyiz, bunayınca anlatmaya
başlarız. Ama aklı başında iken insan anlatmaya hiç lüzum görmez.
Osmanlı da lüzum görmemiş bunlara. İmanına sadık kalmış, İslamiyet’in
mitolojisini benimsemiş. Kendi mitolojik tarihine itibar etmemiş.
Silinmiş imanın içinde. Çünkü şerefi, haysiyeti, büyüklüğü, zaferleri
İslam'ın eseridir.
Elbette birçok hasletler, faziletler getirmiş. Fakat bunlar erimiş
İslamiyet'in içinde. Zaten Avrupa'da şuurlu olarak milliyet fikirleri,
kendi içlerinde 1789'dan yani burjuvazi iktidara geçtikten sonra başlar.
1789'dan sonra ihtilali yapan Fransa bütün Avrupa'ya karşı mücadele
vermek zorundadır.
İngilizler, Almanlar, bu dışa karşı kendini müdafaa
mecburiyeti, kendi varlığının şuuruna vardırır Fransa'yı. Ayrı bir dili
olduğunu, ayrı bir tarihi olduğunu idrak eder, Hıristiyan kavimleri
içinde belli bir yer işgal ettiğini o zaman ciddi olarak fark eder.
Fakat bu coğrafyadan gelen milliyetçilik zamanla daha geniş bir menfaat
birliğine inkılab eder.
İktidara geçen burjuvazi kendi dışında kalan içtimai sınıfları
yabancı gibi sömürmeye başlar. Zaten bu kanında vardır. Kendisi de
toprak aristokrasisine karşı ayaklanmıştı vaktiyle. Bu defa da kendine
karşı cephe alan işçi sınıfına karşı aynı kızgınlığı, aynı öfkeyi aynı
yırtıcılığı izhar eder. Tabii dünyaya karşı da düşmandır.
Hakikatte
milletler sadece başka milletlere karşı mücadele verdikleri zaman
milliyetçidirler. Bunun dışında milliyetçi değildirler. Mesela I. Cihan
Savaşı'nda bu çok görüldü. Alman kapitalizmiyle Fransız kapitalizmi
ortaktılar. Endüstri kuruluşları olan birçok yer bombalandığında
kapitalizm, kapitalizme yardım etti.
Avrupalı için milliyet sadece belli
ölçüler içinde geçerlidir. Fakat zeval devrimizde en kuvvetli
tarafımız, imanımız yok edilmek istendi. Bu imanı yok etmek için bilumum
vesilelere müracaat edildi. Bu vesilelerden birisi de milliyetçilik
hikayesidir. Bizde milliyetçilik doğrudan doğruya Avrupa'dan ithal
edilmiş mehfumdur. Katiyyen tarihimizde yoktur. İslamiyet'te olamaz
milliyetçilik.
Şimdi çeşitli telkinler, çeşitli propagandalar
neticesinde dindaşlarımızla aramız bozuldu, düşman olduk. Onlar
ayrıldılar bizden. Bazı savaşlar geçti aramızda. Bazı arzu edilmez
hadiseler geçti. Bu kopuştan sonra biz de ister istemez kendimize çeki
düzen vermek zorunda kaldık.
Menşeinde bu bir Avrupa oyunuydu, fakat
sonunda bir mecburiyet oldu. Elbette ki belli hudutlar içinde yaşayan,
belli dili konuşan insanlar kendi hüviyetlerini dış dünyaya karşı
haykırmak, bir bayrak altında toplanmak zorundaydılar. Bir nefis
müdafaası olarak milliyetçilik zarurettir.
Elbette Türk insanı kendini
korumak zorundadır. Kendini korumak için de belli bayrak altında,
prensipler etrafında birleşmek zorundadır. Batı'ya karşı, Rusya'ya
karşı, İslam oldukları halde bize husumet besleyen asırlık telkinlerle,
düşman telkinlerle husumet beslemekte olan kardeşimiz, fakat bizden
ayrılmış ülkelere karşı kendi menfaatlerimizi korumak mecburiyetindeyiz.
Bu birinci kısmı işin, ikinci kısmı da şu; Milliyetin birçok tarifi
var. Almanların Alsace Lorraine'i işgalinden sonra hukuki ve felsefi bir
mesele olarak ortaya çıkar. Alman aydınlarıyla Fransız aydınları
arasında tartışma konusu olur. Varılan ve bizim de kabul edeceğimiz
-ister istemez- tarif şu: Mazide ortak zaferleri olan, aynı şeylere
inanan, aynı şeyleri isteyen menfaatleri müşterek, istikbalde aynı çatı
altında, aynı bayrak altında yaşamak isteyen insan topluluğu.
Milleti
millet, yapan birlikte yaşamak arzusudur. Bu arzu tarihten gelir. Bu
arzu müşterek inanışlardan gelir. Bunu kuvvetlendiren kan, dil gibi
başka unsurlar da vardır. Bunlar biyolojik faktörlerdir ve hiçbir mana
ifade etmezler. Fakat insanı insan yapan, insanı eşref-i mahlukat yapan
hayvan-ı natık oluşudur yani insanın kafası vardır, aklı vardır,
düşüncesi vardır, Vicdanı vardır.
Madem ki, kafasına ışık veren
inançlarıdır, madem ki, bütün hayatını belli bir istikamete sürükleyen
imanıdır, o halde hattı zatında milliyeti yapan en kuvvetli faktör
imandır, inançtır. Sosyalizm İslamiyet'ten haberi olmayanların
İslamiyet’idir. Ona göre aynı şeylere inanan, aynı gaye uğrunda mücadele
eden insanlar içtimai bir sınıf teşkil ederler. Bu içtimai sınıf ırk
bağlarıyla bağlı değildir birbirlerine.
Dünyanın bütün proleterleri
kardeştirler. Burjuvazi zaten bu kardeşliği gerçekleştirmiştir. Kendi
menfaatleri uğrunda daima kendi insanını istismar eder. Sosyalizmin
inancı budur: Bütün dünyada burjuvazi bir tek millet vaziyetindedir.
Onun gibi dünya proleteryası da tek millettir.
Çalışanlar kardeştirler.
Çalışanlar yani aynı gaye uğrunda emek, alın teri harcayanlar mazide de
aynı gaye uğrunda çalışmış olanlar, istikbalde de aynı gaye uğrunda
çalışacak olanlar kardeştirler. Yani Said-i Nursi Hazretleri "bugün
unsuriyet çağı geçmiştir" derken iki manada haklıdır. Birisi ideoloji
olarak bu asırda sosyalizm sahneye çıkmış ve bütün dünyada
enternasyonaller kurulmuş.
Enternasyonal, bütün milletlere açık sadece
düşünce birliğine dayanan, kader birliğine dayanan bir topluluk
demektir. İsmi üzerinde milletlerarası, beynelmilel. Sovyet Rusya da
bunu gerçekleştirdiğini iddia ediyordu o zamanlar.

O dönemde henüz ne gibi mecra takip edeceği, nasıl bir aldatmaca
olduğu belli olmamıştı. Sovyetlerin sosyalizmi, beynelmilelciliği samimi
olarak tatbik ettikleri zannediliyordu. lll. Enternasyonal kurulmuştu
ve bütün Avrupa prolateryası III. Enternasyonale bağlıydı.
Demek ki
milletlerin dışında milletlerarası bir milletten bahsetmek mümkündü.
Şimdi de mümkün bir yerde.
Hiç olmazsa nazari olarak. Yani bir İtalyan
işçisiyle, bir Fransız işçisi, bir İspanyol işçisi aynı insandır.
Franco
iktidara geçerken İspanya'da, iki dünya savaştı birbiriyle; Fransızlar,
İngilizler, İtalyanlar, Amerikalılar, Almanlar, Ruslar. Milletlerarası
cepheler kuruldu. Ve bu cephelerde bütün Avrupa insanı savaştı. Müşterek
düşmana, faşizme karşı dövüştü. Şimdi nazari olarak sosyalizm milletler
üstüdür.
Acı çeken, ezilen bütün insanlık tek bir bütündür. Bunun
dışında sömürenler vardır. Sömürenler de bir bütündür. Sosyalizm
insanlığı ikiye böler: Sömürenler, sömürülenler. Sömürenler bir
bütündür. Millet gibi birtakım suni tasniflere katiyen iltifat etmez.
Sosyalizm Batı düşüncesi içinde en son sahneye çıkandır. En
yenisidir. İddiası budur. Vaktiyle 1789'da milliyet hisleri bir taraftan
kuvvetlenirken, bir taraftan da orta sınıf iktidara geçer. Bütün
insanlara hukuki eşitlik sağlanır. Bunu yaparken insanların aynı haklara
sahip olduğunu, aynı derecede aziz olduğunu, muhterem olduğunu,
kimsenin kimseyi istismar etmeyeceğini ileri sürer.
Fakat sonra hadiseler, menfaatler bu ideolojinin mümkün olmayan
esaslara istinad ettiğini çünkü dili başka, dini başka, hayatı başka,
servet seviyesi başka insanların birbiriyle anlaşamayacağını ispat etti.
Fransız ihtilali de kendini bütün insanlığın ihtilali olarak takdim
etti.
Nitekim o zamanki anayasada gerekçesi de insan ve vatandaş haklan
beyannamesidir. Sadece vatandaş hakları değildir. İnsan ve vatandaş
haklarıdır. Bu çok dikkate layık bir şeydir. Yani Fransız ihtilali
insanlık namına yapılmış olduğunu iddia ediyordu. Ve doğrudan doğruya
amentüsü de insan ve vatandaş haklan beyannamesidir. Aynı milletlerarası
mahiyeti sosyalizm de taşır.
Bu ne kadar gerçekleşebilir, neresi
yalandır ayrı mesele. Fakat Batı'da bir ideoloji hüviyetiyle tarih
sahnesine çıkan üç ideoloji var; Hıristiyanlık liberalizm ve sosyalizm.
Bunların üçü de bütün insanlık için harekete geçtiklerini iddia ederler.
Milletler daha sonra çıkmıştır ortaya.
Batı bir Hıristiyan vahdeti
kuramamıştır. İmparatorluklar kurmuştur: Roma-Cermen İmparatorluğu,
Charlemagne İmparatorluğu. Bunlar İslamiyet'e benzeyen gerçek bir vahdet
kuramamıştır. Kuramamıştır ama daima milletin dışında daha yüksek bir
cemaat olduğunu kabul etmiştir, hiç olmazsa nazari olarak.
Hıristiyanlık
bunu kabul etmiştir, liberal burjuvazi ve sosyalizm bunu kabul
etmiştir. Bu itibarla zannedildiği gibi milliyetçilik, Batı'nın bulduğu
en son hakikat değildir, fert hodbinliği, aile hodbinliği, milli
hodbinlik şekline de gelmiştir. Harice karşı bir müdafaa silahıdır,
milliyetçilik. İnsanlığa çok büyük acılara, çok büyük facialara mal
olmuştur, milliyetçilik tarihi kanla yazılıdır. Bu itibarla Said-i Nursi
Hazretleri'nin söylediklerine ben de katılırım.
Yalnız şimdi bu hudutlar içinde bazı noktalan işaret etmek gerekiyor.
Bir kere İslamiyet'le, Hıristiyanlık içtimai, fikri ve tarihi yapısı
bakımından tamamen birbirine zıt iki dünyadır. Bu iki dünyanın
birbirleriyle anlaşmasına imkan ve ihtimal yoktur. Hıristiyanlar tarihin
belli merhalesinde milli egoizmleri sahneye çıkarmışlar, kendilerini
"millet" olarak anlatmışlar.
Bunların karşısına biz sadece İslam olarak
Çıkmışız. Ama bugün düşmanlarla çevrilmiş, çeşitli ihanetlere uğramış,
bütün efendiliğimize, bütün alicenaplığımıza rağmen hançerlenmiş,
aldatılmış vaziyetteyiz. Bu itibarla bugün ister istemez bir devletimiz
var ve bu devlet milli bir devlettir.
İster istemez başkalarına karşı
kendi varlığımızı müdafaa etmek için millet unsurundan da istifade etmek
zorundayız. Yalnız bu istifade bağnaz bir şekilde, mutaasıp bir
şekilde, yobazlık şeklinde olmayacak. Elbette bizim de dilimiz var,
bizim de edebiyatımız var, şarkılarımız var. Fakat hepsinden evvel
dinimiz var. Yani din olmadan esasen milliyet olmasına imkan yoktur.
Din
olmayan yerde milletten bahsetme imkanı yoktur. Asırlarca Müslüman
olarak yaşamış, zafer kazanmışız. Şuurumuzdan idrakimizden ve
şahsiyetimizden bunu çıkarmaya imkan yoktur. Bu itibarla tarihe
dayanmayan, mukaddese dayanmayan bir milliyetçilik kurulamaz.
Cumhuriyet'in en büyük hatası bu olmuştur. Yani bizi Osmanlı'dan tecrit
ederek, dinden de tecrit ettiğini zannetmiş ve dinden tecrit edilen bir
kalabalığın da yaşayabileceğini zannetmiş. Mazideki kudretimiz hatıra
olarak da yaşasa ayakta durmamızı mümkün kılmıştır.
Fakat mazideki
ihtişam nerede, bugünkü facia nerede? Cumhuriyetin en büyük hatası
-hatta bir parça İttihat ve Terakki'nin de- Türk milletini dinin dışında
mütalaa etmektir. Din ki damarlarımızdaki her zerre kanda,
vücudumuzdaki her zerrede mevcut, hem hatıra olarak, hem dinamik bir
kuvvet olarak, bundan tecrit edilen Türk insanı, millet gibi adeta
kabile devrinin bakiyesi olan bir hisle ayakta tutulamaz.
Çünkü bir
yerde bizim dilimiz de dinimizin bir parçasıdır. Bütün sembollerimiz,
bütün hayatımıza istikamet veren sevgiler, dinimize göredir. Bu itibarla
dini tesanüd etrafında dinden gelen, tarihten, müşterek acıları
çekmekten, müşterek facialara maruz kalmaktan gelen Avrupalı manasıyla,
bir milletten bahsedilebilir.
Fakat unutmamak gerekir bunun en kuvvetli
istinadgahı dindir, imandır, mukaddesattır. Bir mukaddesler manzumesi
olmadıkça hiçbir topluluk ayakta duramaz. Dinsizlik bir hastalıktır.
Fert dinsiz olabilir, fert ate olabilir. Fakat toplum olamaz.
Toplum
dinini kaybettiği andan itibaren vahşi bir hayvan sürüsüdür. Yırtıcı,
riyakar, melun, en adi canavardan daha tehlikeli bir sürüdür. Nitekim
tarihin hiçbir devrinde hiçbir topluluk dinsiz yaşayamamıştır. Bu
itibarla bir topluma yapılacak en büyük kötülük onun dini inançlarıyla
oynamaktır.
Said-i Nursi 930'da haklıydı, bugün haklı değildir. Şundan haklı
değildir: Toplum maziden çok farklı bir yapı taşıyor. Elimizde olmayan
sebeplerden dolayı dostlarımızı kaybettik. Himaye ettiğimiz milletleri
kaybettik. Bu fırtına ortasında dağılan sürüyü bir araya toplamak için
ister istemez tarihi hatıralara dayanmak, onlardan faydalanmak
zorundayız. Elbette bütün Müslüman kardeşlerimiz aynı değerdedir. Fakat
kendi dilimizi konuşan, anlaşabildiğimiz insanlar elbette bize daha
yakındır.
İslamiyet büyük bir dairedir. Ebediyete kadar uzar. Bütün insanlığa
şamildir. Fakat bu daire daha küçük dairelere müttehid-ül-merkez,
merkezleri bir olan dairelere bölünebilir. İlk daire ailedir. Ondan
sonra millettir. Ondan sonra İslamiyet'tir. Arzu ederiz ki İslamiyet en
büyük daire olsun. Hepsini kucaklasın. Bütün insanlığı kucaklasın.
Cemil Meriç: Şimdi efendim. Bu milliyetçilik
hareketi iki kaynaktan geldi bize. Birisi batı kaynağı. Batı' dan gelen
bu tehlikeli fikir birkaç isim etrafında toplanabilir; Josephe De
Guignes, Leon Cahun, Vambery. De Guignes 18. asırda yaşamış, o devrin
kifayetsiz bilgileriyle Çin uzmanıdır.
Kendisi hariciyeye, Fransız
polisine mensup bir adamdır. Ve mesela ÇinIilerin, Mısır'dan gelen bir
koloninin devamı olduğunu söyleyecek kadar bilgisizdir bu konuda. De
Guignes bizi bizden fazla düşünmüştür, çok eski bir mazimiz olduğunu,
Hunların, Moğolların çocuğu olduğumuzu, sekiz cilt halinde yazmış. De
Guignes İslamiyet'e, Osmanlı'ya düşmandır.
Güya bizi Osmanlı'dan ve
İslamiyet'ten kurtarmak için Hunlarla, Moğollarla akraba yapmış.
Hakikatte bu tarihen hiçbir zaman sabit olmamıştır. Ve Avrupa, onun bizi
kardeş yaptığı bu kavimleri lanetle yad eder. En son tarihler Hunlardan
"medeniyetin kendilerine yalnız harabeler borçlu olduğu Hunlar" diye
bahseder. Medeniyet tahripçileri, yırtıcı, hunhar bir sürü olarak
bahseder.
De Guignes'den Süleyman Paşa bahsetmiştir. Eserinde De
Guignes'den parçalar nakletmiştir. Süleyman Paşa De Guignes'yi nereden
tanıdı? Nasıl tanıdı? Hangi karanlık kaynaktan geliyor De Guignes'yi
tanıması? Belli değil. Ondan sonra Ziya Gökalp'in tavsiyesi ile Hüşeyin
Cahit tercüme etmiş. Hunlarla, Tatarlarla, ismini bilmediğimiz birçok
milletlerle, Vizigotlarla, Ostorogotlarla vs. tanımadığımız atalarımızIa
münasebetlerimizi De Guignes' den öğrendik.
Bir diğeri de Leon Cahun'dur. Leon Cahun Yahudidir. Asya Tarihine
Giriş diye bir kitabı var. Türkiye'de milliyetçiliğin kaynağıdır bu
kitap. Önsözünü tercüme ettim onun. Diyor ki "Türkler hiçbir medeniyet
kurmamışlardır. Kuramazlar da. Bilakis yıkarlar. O kadar budaladırlar ki
Çin medeniyeti ile uzun zaman temas etmişler. Fakat bu medeniyeti bir
türlü nakledememişlerdir. Düşünce kabiliyetleri yoktur bunların. Sadece
yıkmışlardır". Bu kitap Türk milliyetçiliğinin Kuran-ı Kerim'i oluyor.
Bütün Türkçülerin üzerinde birleştikleri isimlerin başlıcalarından
biridir Leon Cahun. 19. asır sonu, 20. asrın başında yaşamıştır. Vambery
doğrudan doğruya casustu zaten.
Şimdi bir de Rusya' dan gelen Türklerin telkinleriyle kuvvetleniyor
bu hakikat. Rusya'dan gelen Türkler, Osmanlı'ya hem dostturlar, hem
düşman. Dostturlar çünkü aynı medeniyet camiası, aynı ruh iklimi
içindeler. Düşmandırlar, çünkü Osmanlı kendi dışlarında. Kırım' dan
ayrıldıktan sonra onlarla bir münasebetimiz kalmadı. Bu itibarla Türkler
İslam medeniyetinde, İslam faktörü üzerinde değil, daha çok Türk motifi
üzerinde durmuşlardır. Ve Milliyetçi hareket Türk Yurdunda, Türk Yurdu
etrafında halka1anmış,
Türk Yurdu etrafında gelişmiştir. Yusuf Akçura,
aynca Ağaoğlu Ahmet -garip bir milliyetçimiz-. Ağaoğlu Ahmet'i anlatmak
bütün Rusya'dan gelen Türkleri anlatmak için kafidir. Prototipidir
onların. Hepsi aynı vaziyetteler. Çünkü Rus terbiyesi görmüşler,
Rusya'da yetişmişler.
Orada Türklük gururları kırılmış. Burada yeni bir
vatan bulmuşlar. Fakat bu vatanda söz sahibi olmak, büyük söz sahibi
olmak arzusuna kapılmışlar. Yusuf Akçura biliyorsunuz Tarih Kurumu'nun
başkanı oldu Mustafa Kemal devrinde. Milletvekiliydi. Mustafa Kemal'in
çok sevdiği adamdı ve bütün emellerine sadakatle hizmet etti.
Osmanlı'nın yıkılışında onun büyük rolü vardır, hissesi vardır.
Ziya
Gökalp budala bir adamdı tam manasıyla. Ağaoğlu budala değildi. Haris
bir adamdı. Ziya Gökalp ayran budalasıydı. Cahil bir adamdı. Son derece
ümmiydi. Evvela Selanik'te pohpohladılar; İttihad Terakki, emellerine
alet etti. Politikanın bütün büyüklerine, Enver'e, Talat'a, Mustafa
Kemal'e sen -haşa- Allahsın, sen Peygambersin diye kasideler yazdı.
Büyük milliyetçi, milliyet nazariyecisi oldu.
Said-i Nursi'nin büyük bir ihtimalle bid'at erbabı diye yad ettikleri
arasına bunlar da girer. Tarih tasfiye etti Osmanlı'yı, parçalandı
ülke. Binaenaleyh, Cumhuriyet devrinde milliyetçiliğe sarılmak
mecburiyetti. Yalnız dediğim gibi bu öyle bir milliyetçilik ki içi
boşalmış, kansız, cansız, hareket kabiliyeti olmayan bir milliyet.
Zaten
"cihanda sulh, yurtta sulh" formülü ile ifadesini bulan bir
sulhperverlik bahis mevzuu idi. İnancını kaybeden, kaybettirilen
insanların mütearrız olmasına, dinamik olmasına zaten imkan yoktu.
Cihanda sulh, yurtta sulh olmasın da ne olsundu? O devrin fikir
hareketleri karmakarışıktır, mutlak olarak teslim olduğumuz bir çağ.
Bizim için bir dayanışma unsuru olduğu ölçüde kavmiyetimizi müdafaa
edeceğiz. Ama kavim ikincidir. Birincisi dindir tabiatıyla. Kavmi yapan
dindir, inançtır. Bu itibarla ben şahsen bunların bugünkü cemiyette çok
faydalı olacağına da inanmıyorum. Yani elbette İslamiyet'i tahkim etmek,
tahsir etmek, rasin ve metin hale getirmek bilhassa aydınlar arasında
vazifemizdir.
Fakat ayırmaktan, ayırıcı olmaktan, yaralayıcı olmaktan
hazer ederim. Ayrılmaya değil, birleşmeye ihtiyacımız var. Ne olursa
olsun birleşmeye ihtiyacımız var. Yalnızız, bütün dünyada yalnızız.
Herkes düşman. Herkesin düşman olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dosta,
sıcak bir tebessüme çok ihtiyacımız var. Bu insanların hepsi bizim. Yani
insanları damgalayarak ayırmak değil, mümkün olduğu kadar müşterek
unsurlar bulup birleşmek lazım.
Said-i Nursi Hazretleri'nin bütün yazılarını belli başlıklar
etrafında toplamalı, mufassal bir lugatçesini yapmalı, indekslemeli.
Biri, bütün külliyatını tarar, kelimelerin altını çizer, alfabetik
olarak yazar. Diyelim ki ilk kelime Adem. Adem kelimesi hangi ciltlerde,
hangi sayfalarda ve niçin geçer? Cilt 3. sayfa 500' de. Aşağı yukarı
bütün büyük adamlar için aynı şeyi yapmışlardır.
Herkesin kitabının
indeksi vardır. Bu, okumayı çok kolaylaştırır. Etüd yapmak isteyince onu
da kolaylaştırır. Faraza Said-i Nursi Hürriyet hakkında, nerelerde ne
söylemiş? Ne kadar söylemiş? Bunun daha mufassalı da olur. O biraz güç.
Çok faydalı bir iş olur, okumayı ve anlamayı kolaylaştırır.
Münakaşa edemeyeceği şeyleri eleştirdim. Türkiyat, Türk perestlik
diyor. Türkköri kelimesi Türk perestliktir. Türkiyat da, Türkolojidir
diyor. Türkköri bu manaya hiç gelmez. Madrabazlık yapmıştır. Bütün
söyledikleri yanlıştır. Bunları dünyada mevcut bütün lügatlerle ve
vesikalarla ispat ettim. Niçin bunu yaptığımı anlattım. Bitirdim
hikayeyi. Hiç kimse ağzını açıp cevap vermedi. Herkes kızdı. Buyurun
canım hata etmiş olabilirim. İnşallah hata etmişimdir.
Abdulluh Cevdet'e gelince, tabii herkesin bir parça sübjektif
tarafları vardır. Bir yerde çok faydalandım Abdullah Cevdet'ten. Dil
Best-i Mevlana'sı çok güzeldir, Gazali'nin azeliyat'ını ondan okudum.
Çok geniş tecessüslü olan mustarip ve yalnız bir adamdı. Mülhid
değildir, zındık değildir.
Devlet-i Aliyye'nin çöküş tarihi, yok oluş tarihi 1826'dır. Yeniçeri
topa tutulduktan sonra yeni bir ordu kurmak lazım. Bu ordu nasıl
kurulacak? Bu orduyu kurmak için Batı' dan hocalar getiriyoruz. Tasavvur
edin, insan deli olur. Asırlarca mücadele ettiğimiz, tarihte
gazalarımız olan ve onu hidayete getirtmek için sel gibi kanlar
akıttığımız bir düşmana el açıyoruz, "gel bizi yetiştir" diyoruz. Yani
bu adamın hikmet-i vücudu bizi yemektir, mahvetmektir.
Hayatının yegane
gayesi bizi yemek olan bir medeniyetten, ordumuzu yetiştirmek için hoca
istemek ne demektir? Yani bundan büyük felaket tasavvur edebilir
misiniz? Ordunun techizatı vardır, malzemesi vardır, vesairesi vardır.
Bunlan da getirtmeye başlıyorlar Avrupa' dan. Orduyu ıslah etmek için,
Batı mektepleri açılıyor. Müşavirler getirtiliyor Batı'dan ve
Mühendishane-i Bahri, Mühendishane-i Bem açılıyor. Mekteb-i harbiye
açılıyor.
Tabii adam gelince bize hizmet etmek için gelmiyor. Orduyla beraber
müteahhitler de geliyor, iş adamları da geliyor. Politika esnafı da
geliyor, misyonerler de geliyor. Yabancı mektepler açılıyor. Kesif bir
taarruz başlıyor. Avrupa'yla kaynaşıyoruz. Burada tabii biz mağlup
olacağız. Çünkü karşıdaki tilkidir. Hiçbir zaman anlayamayız, hiçbir
zaman anlayamadık Avrupa'yı. Avrupa da bizi anlamadı.
Anlamasına ihtiyaç
yoktu çünkü. Avrupa bizi yemek istiyordu. Yiyeceğimiz hayvanı anlamaya
mecbur değiliz. Balıkların, koyunların hissiyatını merak etmeyiz. Değil
mi ya? Keseriz, yeriz. Onlar da bizi öyle, nasıl kesilir bu, ona
bakacak. Avcının hayvanı tetkik ettiği gibi, bizi tetkik ediyor Avrupa.
Bizi anlamak niyetinde değil, anlamak mecburiyetinde de değil.
Halbuki biz düşmanı dost telakki ediyoruz. Kucağımızı açıyoruz,
mahrem dünyamıza sokuyoruz. Medeniyet bir bütündür, temelleri ortadan
kalkınca, bina çökecektir, çöküyor: Fakat çöküş orduda başlamıştır. İlk
batılılaşan müessese ordudur. İlk çürüyen ve ilk yok edilen bu ordu,
Viyana'ya giden ordu değildir elbette. Avrupa bizi nereden yıkacağını,
nasıl yıkacağını biliyor. Tek düşmanı hilafet müessesidir. Hilafeti
yıktıktan sonra dava kazanılmıştır. Çok iyi biliyor ki, hilafeti
dışardan yıkmak mümkün değildir. İçeriden kendi adamlarına yıktırıyor.
Osmanlı'ya ihanet etmek için dışandan kuvvet kullanmak mümkün değildir.
Kendi içinden adamlar bulmak, emellerimizi onlara tahakkuk ettirmek, yol
bu.
Haluk İmamoğlu: Bu beyanlarını ifade eden kaynaklar var mı?
Cemil Meriç: Bu düşünceleri beyan eden kayıtlar var.
Mesela misyonerlerin yazdığı kitaplar var. Orada "En büyük düşmanımız
İslamiyet’tir. İslamiyet’i kaldırırsak Osmanlı toz yığını haline gelir"
diyorlar, açıkça söylüyorlar.
Haluk İmamoğlu: Bediüzzaman Hazretleri'nin ifade ettiği bir şey var; İngiliz müstemlekat nazırı Gladston Kur'an'ı kaldırmalıyız diyormuş.
Cemil Meriç: Okuyanlar kendi adamlarıdır. Fakat bu
okuyanlar kendi dillerini biliyorlar. Batı'da, Batı dilini bilen adamın
dürüst ve namuslu olmasına imkan yoktur. Batı dilini yalnız kendi
adamları bilir. Robert Kolej'den çıkmış adamlar bilir. Bunun dışında
Türkiye'de Batı dilini bilen adam yoktur. İmalat hatasıdır, tesadüfen
bilir. Yani Batı dilini bilip Batı'dan kopmak akla hayret verecek bir
iştir.
Çünkü Batı dilini bilince bütün mevkiler size açıktır. Bu
Tanzimattan beri böyle. Yani rast gele adam, sokaktaki adam Fransızca
öğrenince sadrazam oluyor, hikaye bu. Sadrazamlığa kadar çıkacak adam,
ne diye Batı'yla muharebe etsin, mücadele etsin? Sebep yok.
Menfaatlerine aykırıdır. Niçin, ne yapsın? Deli midir adam? Pek az deli
çıkmıştır binaenaleyh. İmkan yok çünkü. Bir kavme benzemek dilini bilmek
demektir. Bilince de o kavimden olur. O kavim de sana yardım ediyor.
Arka oluyor, yükseliyorsun. Düşman olmak için sebep yok.
Haluk İmamoğlu: Tilki medeniyetini (bizi yutmak isteyen medeniyet) komünizm de kendi bünyesinde kurmuş mudur acaba?
Cemil Meriç: Efendim, şimdi, hakikatte ideolojiler
insana göre şekillenir. İdeoloji kitapta durduğu gibi durmaz. Tatbikatla
toplumun bütün ruh dünyasına kök salar.
Rusya'da nüfusun yüzde 80'i köylü idi ve köylünün içinde okuma yazma
bilen yoktu. Şimdi, okuma yazma bilmeyen bir toplumda, geri bir toplumda
gerçekleşti komünizm. Binaenaleyh, ister istemez bu toplumun iç dünyası
komünizmin şekillenmesinde müessir olacaktı. Bu itibarla kapitalizmde
olan kepazelikler, komünizmde de vardır. Tecrit edemeyiz. Komünizm,
isterseniz sosyalizm diyelim. Çünkü komünizm yoktur henüz. Bilmiyoruz ne
olduğunu.
Komünizm diye bir şey yoktur dünyada. Teorik olarak ve pratik olarak
yoktur. Komünist değildir Rusya. Sosyalist olmak iddiasındadır. Devlet
yoktur komünizmde. Devlet ortadan kalkar, ondan sonra komünizm merhalesi
gelir. Komünizm merhalesi hiçbir yerde tatbik edilmemiştir. Nasıl bir
cemiyet olacağını bilemeyiz komünist cemiyetin. Biz komünist diyoruz.
Bu
palavradan ibaret. Yani gayr-i ilmi ve gayr-i ciddidir. Rusya
sosyalizmi tatbik etmek suretiyle günün birinde komünizme geçmek iddia
ve arzusundadır. Komünizme geçmesi için devletin ortadan kalkması lazım.
Devlet oldukça komünizm olamaz. Elbette, bugün tatbik edilen şekliyle
Rusya'da, sosyalizm, kapitalizmin bütün kepazeliklerine vâristir Yani
bunları ayırmak mümkün değildir. İkisi de Avrupa menbalıdır. Buna Rusya
bir Rus mistiği getirmiştir. Rus insanı cahil olduğundan, yontulmamış
olduğundan, tabiata ve Allah'a daha yakındır. Yani kâfi derecede medeni
değildir. Fakat doktrin olarak, bir doktrindir sosyalizm. Sair kendinde
bütün doktrinlerin hatalarını taşır sosyalizm.
Haluk İmamoğlu: Rüyadaki hitabede geçen beş menfi esas Makyavelist prensipler midir?
Cemil Meriç: Rüyadaki hitabe son derece mühim bir
hitabedir. O sıralarda sosyalizm emekleme çağındadır, yeni kurulmuştur.
Ve bir rüya olarak caziptir. Bu rüya karşısında Bediüzzaman
Hazretleri'nin düşünceleri var. Açıktan açığa sempati ile bakıyor
memlekete. Yani kapitalizm asırlardan beri imtihandan geçmiş, ne kadar
namussuz, ne kadar hain, ne kadar insanlık dışı bir düşünce olduğunu
ispat etmiştir.
Kapitalizm Asya'yı yemektedir ve Asya'yı yok etmektedir. Asya için
bir felakettir. Bu arada yeni bir dünya uyanıyor. Yeni bir inkılap
olmuştur, hareket olmuştur. Bu hareket insanı, insana düşman yapan bir
hareket değildir, dost yapan bir harekettir. Bu hazret milletlerarası
bir mücadeleyi değil sınıflar arası, ezenle ezilenin mücadelesini
remizleştirir.
İslamiyet'in bu harekete baş olması, günahlarından
sıyırması ve Asya'yı, esir Asya'yı, mazlum Asya'yı yine İslamiyet'in
rehberliğinde fakat sosyalist bir temayülle idare etmesi arzuya
şayandır, neticesine varıyor. Kapitalizme yüzde yüz hasımdır. Sosyalizme
nazar-ı müsamaha ve şefkatle bakmaktadır. Bu hitabe son derece dikkate
layıktır, son derece. Değerlendirilmedi o hitabe.
Hakikatte Marx'ın komünizm dediği şey de Bediüzzama’nın 5. devriyle
uyuşmaktadır. Malikiyet demek, bütün insanların mülk sahibi olması
demektir. Ve hürriyet demek her türlü zulümden, her türlü baskıdan, her
türlü istibdattan kurtulmak demektir. Marksizm de, komünizm de budur.
Herkesin mülk sahibi olması, istediği gibi yaşaması. Hiçbir baskı
olmamasıdır.
Safa Mürsel: Fakat Marksizm’de, tasvir ettiğiniz gibi bir dünya düşünülmüyor.
Cemil Meriç: Şimdi efendim, bir kitaplarda, kafadaki
istikbal var, bir de yaşanan realitenin getireceği tahmin edilen,
istikbal var. Bugünkü şekliyle sosyalizmin insanları hürriyete, saadete,
kavgasız bir cemiyete, ahenkli bir cemiyete götüreceği söylenemez.
Fakat Marx'ın söylediği bu 5. merhale şu şekilde tarif edilir: Esaret
tünelinden hürriyet dünyasına çıkış.
Çünkü devlet bir esaret
müessesesidir, devlet sınıflı bir cemiyette hakim sınıfın emellerini
destekleyen ve ezilen sınıflara nefes aldırmayan bir makinedir. Bu
makine ortadan kalkacaktır. Bu makine ortadan kalkınca hürriyetsizlik
kalmayacaktır. Devlet, sahip olanların devletidir. Daima hakim sınıfın
yanı. Malı mülkü olan sınıfın iktidarıdır.
Bu iktidar, altındakileri ezer. Hiçbir zaman hiçbir hakka ve
hürriyete sahip olamazlar. Halbuki istihsal o şekilde düzenlenecek, o
şekilde artacak ki devlete ihtiyaç kalmayacak herkes fail-i muhtar
olacak. Şimdi fail-i muhtar değildir, daima bir baskı altındadır. Fail-i
muhtar olduğu devirde yeniden hürriyet dünyasına geçilecektir. Program,
emel bu. Tatbikat nereye götürür? Belli. çatışmaya, esarete,
hürriyetsizliğe götürüyor. Ama rüya bu değil, emel bu değil. Kâğıt
üzerindeki emel bu değil. Has bir düşünce adamının da böyle bir netice
tasavvur etmesi düşünülemez.
Bir rüyadır sosyalizm ve böyle düşünülüyor. Komünist merhalede her
şey, herkesindir. "Her şey herkesindir" ne demek? Şimdi şu formül
düşünülüyor. Sosyalizmin ilk merhalesinde ölçü herkese ehliyetine
göredir. Herkes ehliyetine göre yiyecek. Peki ehliyetin ölçüsü nedir?
Ehliyetin ölçüsü el sanatıdır. Ne yapıyorsanız, ne kadar çalışıyorsanız,
ne kadar üretiyorsanız, o kadar yiyeceksiniz. Fakat daha ilerdeki
merhalede herkes ehliyetine göre üretecek, kudretine göre üretecek ve
her insan ihtiyacına göre yiyecek. Şimdi üretimin gayet bollaştığını
düşünün.
Mesela Kadıköy 100.000 kişilik bir memleket. Bu 100.000 kişinin
yaşaması için ne lazım? Şu kadar buğday, şu kadar arpa, şu kadar demir,
şu kadar çinko, şu kadar bakır, şu kadar şeker. Üretim planlanınca,
düzene sokulunca, aklın emrine girince kimse kimseyi istismar etmeyecek.
Hiçbir alın teri boşa harcanmadıkça, yapılan istihsal tabii olarak
Kadıköy ahalisinin istediği gibi yaşamasına kâfi gelir. Her insan 5 saat
çalışacak, ideal sitede. Her insan istediği kadar yiyecek.
Mesela
burada 3 kişiyiz. Diyelim ki istihsal yiyeceğimizden fazlaysa kimsenin
tutup daha fazla zahire iddihar etmesine ihtiyaç yoktur. İstihsal bir
ırmak gibi, ırmak kadar boldur. Irmaktan herkes tenekesini doldurur,
içeceği suyu alır. Bunun için suyu kurutmasına ve küplere doldurmasına
lüzum yoktur. Bu şekilde istihsal vasıtaları zaten bütün cemiyetin
olduğuna göre herkes her şeye sahiptir ve herkes ihtiyacına göre
müşterek hasıladan faydalanacaktır.
Esasen bütün doktrinlerin gayesi de bu bir yerde. Liberalizm bunu gerçekleştiremedi ve gerçekleştiremez de.
Fakat sosyalizmin ümidi, arzusu bu. Anarşizmin de bu. Anarşizm de
aynı şeyi söylüyor. Bunlar tabiatıyla evladım birer rüya. Ne zaman
gerçekleşeceğini, nasıl gerçekleşeceğini kimse bilmiyor.
Safa Mürsel: Bediüzzaman'la, Marx'ı aynı şeyleri isteyen kimseler olarak mütalaa etmek mümkün mü?
Cemil Meriç: Proletarya diktatörlüğü zaruri bir
merhaledir. Başka çaresi olmadığı için bunu söylemiştir. Marx'ın bütün
eserlerinde bir defa geçer proletarya diktatörlüğü. Proleter
diktatörlüğünün asıl sebebi şu: Burjuvazi, iktidarı ele geçirmiştir.
Burjuvazi bütün imkanlara sahiptir, istediğini yapmaya ve istediğinden
başka bir şey yapılmamasına kadirdir.
Binaenaleyh geniş halk
tabakalarının, çalışanların haklarının istirdadı için mutlaka bir
şiddete ihtiyaç vardır. Proletarya diktatoryası, burjuvazinin getirdiği
anarşizme son vermek ve müstakbel cemiyeti kurmak için zaruri bir
ameliyat-ı cerrahiyedir. Hastalığı tedavi etmek için kullanılan bir
bıçaktır. Proletarya diktatoryası bir gaye değildir Marx'ta. Nasıl bütün
insanlık istihsal vasıtalarına sahip olur?
Bir insanın bir insanı, bir
insanın birçok insanı, bir insanın belki bütün insanların, dünyayı
sömürmesi nasıl önlenebilir? Önlenmesi için şiddete ihtiyaç vardır. Bu
şiddet, geçilecek bir köprüdür mecburi olarak. Ve bu köprü de proletarya
diktatoryasıdır. Diyor ki, bugün bunun yanlış olduğu bütün sosyalistler
tarafından kabul edilmiştir. Marx'ın yaşadığı dünyada burjuvazi yırtıcı
bir kuvvetti.
Geniş nüfuzu ve kudreti olan bir sınıftı. Ama bugün o
sınıf yavaş yavaş tasfiye edilmekte, yavaş yavaş şiddetini kaybetmekte
ve gerek İtalya'da, gerek Fransa'da, gerek İspanya'da, Avrupa'nın
sosyalist ülkelerinde proletarya diktatoryası kalkmıştır. Proletarya
iktatoryasına ihtiyaç yoktur prensibi yerleşmiştir. Marx'ın sadece
zamanın icabı olarak kullandığı proleterya diktatoryası lüzumsuz bir
gevezelikten ibarettir bugün. Kimse kabul etmiyor, proleterya
diktatoryasını. Marksistler bile kabul etmiyorlar. Diyorlar ki Marx bunu
bir kere söylemiştir ve belli bir zamana münhasır söylemiştir. O
devirde öyleydi, bu devirde böyledir. Değişmiş bir hükümdür diyorlar.
Safa Mürsel: Serbestlik anlayışında, Bediüzzamanla tel'ifte, nasıl davranacağız?
Cemil Meriç: Serbestlik anlayışı şu: Hattı zatında,
insanın bütün melekelerini geliştirmesi, bütün imkanlarıyla yaşaması,
kendini insan olarak idrak etmesi ve bunu yaparken de hiçbir baskıya
maruz kalmamasıdır hürriyet. Hürriyet yalnız nazari değildir. Yapmak
değil yapabilmektir.
Yapabilmek de iktisadi kalkınmadan sonra olur. Ben
size bağlıysam, siz ekmeğimi veriyorsanız, ben nasıl hür olabilirim?
Liberal kapitalist cemiyette insanların hür olmasının imkanı yoktur.
Halbuki istihsal vasıtalarının cemiyete mal olduğu bir ülkede istihsalin
son derece genişlediği, kimsenin kimşeye tahakküm etme imkanı kalmayan
bir ülkede elbette ki herkes hür olacaktır. Hürriyet şifahi bir
kelimeden ibaret değildir. Hürriyet, aynı zamanda iktisadi bir kendi
kendini gerçekleştirmedir. Başkasına bağlı olmamaktır. Kendi emeğine,
kendi kafasına bağlı olmaktır. Her istediğini yapabilmektir.
Tabii,
toplumun menfaatleri çerçevesi içinde. Elbette kullanılan kelimeler
ayrı, elbette dayandıkları temeller de ayrı. Fakat netice itibariyle
ikisinin de istediği, farklı değil. "Cümlenin maksadı bir amma rivayet
muhtelif" gibi. Bediüzzaman Hazretleri bunları İslamiyet'e
dayanarak,Marx ise doğrudan doğruya insaniyete dayanarak söylüyor. İnsan
aklına güvendiği için bunları söylüyor. İnsan aklı bunları
gerçekleştirecek, gerçekleştirmezse insanın kendisi yok olacak.
Bediüzzaman semavî naslara dayanıyor. Çok daha sağlam, çok daha derin
kökleri var. Ama gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü
hürriyetlerle, Marx'ın gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü
hürriyetler arasında bir fark yoktur.
Safa Mürsel: Bu neticeye giderken, kullanılan vasıtaların farklı olacağını kabul edebilir miyiz?
Cemil Meriç: Bunların ikisinin aynı olmasına imkan
ve ihtimal yok. Çünkü hareket noktalan çok farklı. Vasıtalar elbette
birbirinden çok farklıdır. Fakat netice itibariyle gaye çok yakındır,
çok yakındır.
Safa Mürsel: Arada farklılığı kabul bakımından, vasıtaları, neticeler kadar önemli tutmak icap etmez mi?
Cemil Meriç: Burada bir şeyi düzeltmek için araya
gireceğim. Bir söz vardır: "Vasıtalar gayeyi meşru kılar". Bunu yanlış
biliyorsunuz hepiniz. Machiavelli'nin zannediyorsunuz. Machiavelli ile
alakası yoktur bu sözün. Bu sözü Cizvit mezhebini kuran İgnacio De
Loyola söylemiştir. Dikkatinizi çekiyorum. Çok mühim benim için bu.
Vasıtalar gayeyi meşru kılar. Kılar mı? Kılmaz mı? İgnacio De Loyola'nın
gaye dediği i'la-yı Kelimetullahdır. Hıristiyan dininin birliği ve
Hıristiyan kilisesinin yaşaması bahis mevzuudur. Hıristiyan dininin,
yani ona göre bütün insanlığa saadet getirecek olan bir inanç sisteminin
yaşaması için vasıtalar meşrudur diyor.
Halbuki bunu matbuatta falanın
iktidara geçmesi için vasıtalar meşrudur diye yazıyorlar. Böyle bir şey
yok. Gaye cihan şümuldür, dinidir, imana dayanır, kilisenin yaşaması,
ilahi nizamın kurulması için vasıtalar meşrudur diyor. Haklıdır. Ben de
öyle düşünüyorum. Binaenaleyh bunu da biz soysuzlaştırmış, bozuk hale
getirmişiz. Elbette vasıtalar da düşünülecek. Bilhassa insanlık bahis
mevzuu olunca. Elbette düşünülecek vasıtalar. Fakat, şimdi bir yerde şu
var. Vasıtalar her zaman arzumuza uygun olmayabilir. O zaman ne
yapacağız?
Safa Mürsel: Yani gerçekleştirilmesi istenen neticeleri tahsil etmeye müsait olmayabilir.
Cemil Meriç: Evet, bu neticeye uygun olarak aynı
derecede nezih olmayabilir vasıtalar. Mesela yine Hazret-i Muhammed'e
atfedilen "el harbu hud'atün" sözü, Hud'a ayıp birşey değil mi? Ama "el
harbu hud'amn" diyor. İ'lâ-yı Kelimetullah için hud'a bile caizdir
diyor. Burada İgnacio De Loyola'nın "gaye vasıtaları meşru kılar"
hikayesine gelip dayanıyoruz.
Elbette büyük bir davaya, temiz bir davaya, temiz yollardan gidilir.
Bir sual daha var. Ne kadar kullanılır bu vasıtalar? İstisnai olarak bir
defaya mahsus. Gaye insanlığın saadetidir. O halde, harpte, kan dökmek
de, zulüm de, şiddet de kullanılabilir. Kullandın, bunu kaç defa
kullanacaksın? Bu kullanılmaya başladıktan sonra insan iradesini
kaybediyor, vasıtalar ön plana geçiyor. Yani en büyük tehlike şudur.
Bazen vasıtalar, gaye haline geliyor. Vasıta bir köprü iken, gidilmesi
gereken bir yer olarak telakki edilmeye başlanıyor ve bütün felaket
başlıyor o zaman. Belki Rusya'nın en büyük felaketi budur.
Kemal Tahir için hapishane iyi bir laboratuardır. Çeşitli ülkelerden
gelen, çeşitli meseleleri olan, çeşitli istidatları olan insanlarla daha
yakından tanıştı. Tahlil sahası çok geniştir Kemal Tahir'in.
Kemal Tahir'de Anadolu vardır. Peyami Safa'da yalnız İstanbul vardır,
İstanbul'un belli bir muhiti vardır. Bu itibarla romanları
psikolojiktir. Daha doğrusu ferdin içine, iç dünyasına, iç
istidatlarına, iç bunalımlarına çevrilmiştir.
Kemal Tahir'de sosyal hayat vardır. Türk insanının istidatları
vardır. Tarih vardır. Osmanlı vardır. Peyami'de yoktur. Peyami'de yalnız
bir kesiti vardır. Kendi yaşamını anlatır.
Haluk İmamoğlu: Peyami'nin üstünlüğü nerden geliyor?
Cemil Meriç: Peyami'nin üstünlüğü sadece üslubudur.
Peyami teknik olarak usta bir yazardır, teknik olarak. O da Opperman'ın
taklitçisidir hattızatında.
Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren meseleleri kovalamış, doğrudan
doğruya tarihimizin son derece mühim hadiselerine eğilmiş. Mesela bir
Serbest Fırka rezaletine. Mesela bir inkılabın başlarına, kurtuluş
savaşına, Kurt Kanunu'nda girmiştir.
Yani romanın sınırlarını, Türk romanının sınırlarını genişletmiştir.
Peyami'nin romanları bir odada geçer, bir mahallede geçer. Kemal
Tahir'in romanları bütün Türkiye'de geçer. Mukayese edilirse Peyami
belli bir yerin adamıdır, alanı çok dardır, Kemal Tahir'e göre.
Peyami, II. Meşrutiyet aydınıdır. Belli bir kurulu düzenin
müdafiidir. Düşünce ufkunu Ziya Gökalp çizmiştir. Ziya Gökalp'in dışına
bir adım atmamıştır.
Kemal Tahir, bütün kepazelikleri, bütün rezillikleri görmüştür.
Hapishaneyi, yapılan rezilliği, Batılılaşmayı çıplaklığıyla, acılarıyla,
etinde yaşamış ve aşağı yukarı ilk defa olarak Türkiye'de nasıl bir
oyuna geldiğimizi, nasıl bir açmaza girdiğimizi söylemiştir.
Peyami, hasta bir adamdır. Bir ıstıraptır, bir çiledir, bir
çırpınıştır. Peyami esasen, menşe olarak İsmail Safa'nın oğludur. İsmail
Safa, devrinde, ikinci, üçüncü derecede bir şairdir, ve bu bir tarafa
bırakılırsa o da hastaydı.
Peyami'nin hayatında bir facia vardır,
babasının Sivas'ta ölmesi. Bunun için Abdülhamid Han'ı daima tel'in
eder. Abdülhamid Han ile beraber, Osmanlı'ya da düşmandır. Hayatını
zehirlemiş bu hadise, Abdülhamid Han sürgün etmezse ölmeyecekmiş gibi.
Gerçek bir budalaydı İsmail Safa. Hadişeyi anlattım mı bilmiyorum?
İngilizler, Boerleri tahrip ediyorlar, istila ediyorlar. Boerler masum
ve mazlum bir kavimdir. Boer savaşlan son derece mühim insanlık
tarihinde. Mukayese olsun diye söylüyorum; Herbert Spencer -İngiliz
filozofu- Londra'da müreffeh, hayatından memnun yaşamaktadır ve
Kraliçenin nişanına mazhardır. İngilterelilerin çok sevdiği ve saydığı
bir adamdır.
O sırada Boer muharebesi oluyor, müthiş cam sıkılıyor
Spencer'ın. Kulüpte otururken subaylar geliyorlar, memnun değil,
müteessirler. "Ne oldu" diyor Spencer. "Boerler bir İngiliz subay
grubunu pusuya düşürüp öldürdüler" diye cevaplıyor birisi. "Çok iyi
olmuş" diyor Spencer.
"İngilizlerin, Boerler arasında ne işi vardı.
Kendi mukaddeslerini, kendi ülkelerini müdafaaya mı gittiler? İ'layı
Kelimetullah için mi çarpışıyorlar. Bir alay korsan, gittiler,
geberdiler, gayet iyi olmuş." Boer savaşına girdikten sonra, Spencer,
kraliçenin nişanını böyle zalim, böyle namussuz bir hükümetin nişanını
ben istemem diye reddetmiştir.
Bu arada İsmail Safa o zamanki arkadaşlarıyla İngiliz Sefaretine
gidiyor. "Boerleri yendiniz, tahrip ettiniz mel'unları" diyor, "Allah
zaferinizi müzdad eylesin", İngiliz sefaretinde, İngiliz
sömürgeciliğinin müdafaasını yapıyor. İngiliz gazetelerinde yayımlamıyor
bu ve tabiatıyla Abdülhamid Han bundan müthiş rahatsız oluyor. Bunların
içinde İsmail Safa en ahmaklarıdır ve en cahilleridir. Tutup, kazanan
bir adam da değildi. Basit bir adamdır İsmail Safa.
Peyami'nin ruhunda bu, silinmeyen akisler bırakmıştır. Sanki bütün
tarih, İsmail Safa'nın akıbetiyle meşgul, Peyami'nin aile faciasıyla
meşgul. Osmanlı hakkındaki hükmü daima İsmail Safa'nın nefy hikayesiyle
beraber gitmektedir.
Peyami büyük bir zeka idi. Hırçın bir adamdı. Hastaydı evvela.
Kendisinden çok değersiz, mukayese edilemeyecek kadar değersiz,
adamların hepsi milletvekili oldu, hepsi vali oldu, hepsi elçi oldu.
Peyami kalemiyle hayatını yaşamak mecburiyetinde kaldı. Büyük acılar
çekti.
Büyük iştihâlârı vardı, her entelektüel gibi. Dünya nimetlerine
düşkündü. Lükse düşkündü. Fakat bunların hiçbirini tatmin edecek imkana
sahip değildi. Mütemadiyen çalışmak, beynini satarak yaşamak
mecburiyetinde idi. İnansın, inanmasın; o sırada belli bir zümre
tarafından desteklenen fikirlerin destekleyicisi oldu.
Adeta bir kalem
eşkıyası idi. Parayı veren Peyami'yi kullanabilirdi. İmzalı, imzasız,
namütenai yazı yazdı. Kendini boşa harcadı ve harcamak mecburiyetinde
idi. Ben, Peyami'yi çok severim ve acırım. O devirde yaşayanlar arasında
en zekisi idi. Birçok şeyleri görebilirdi, birçok şeyleri
yapmayabilirdi. Yaptı, hepsini de.
Haluk İmamoğlu: Aynı şeyleri Kemal Tahir için de söylemiştiniz. Birçok şeyleri yapmayabilirdi diye.
Cemil Meriç: Kemal Tahir 1910 doğumludur. Kemal
Tahir o neslin bütün vehimlerini taşıyordu kendinde. 1936'da genç bir
adamdı. Dergi çıkardılar, mahkum oldu. On üç sene yattı içerde.
Gençliğinin en güzel yıllarını hapishanede geçirdi.
Çorum
Hapishanesi'nde, Malatya Hapishanesi'nde. Hapishaneden hapishaneye
dolaştı. Fakat kuvvetli bir iradesi vardı. Yenilmedi ve yıkılmadı,
çalıştı. 1953'te hapisten çıktığında çok güç durumdaydı. On üç sene
hapishanede yatmış bir adamın, hapishaneden çıktıktan sonra polis
nezareti altında kalması mukadderdi. Eski arkadaşları terk ettiler. İş
bulma imkanı yoktu.
Zaten hapishaneye girmeden önce de avukat katipliği
yapıyordu. Galatasaray'ı bitirememişti, tahsili yoktu. Bir ara ye'se
düştü ve Mayk Hammer tercümeleriyle yaşadı. Bu tarafı üzerinde durulmadı
Kemal Tahir'in. Halbuki durulmaya layık bir taraftır. Senelerce Mayk
Hammer tercümeleri yaptı. Hayata küskündü, kafayı çekiyordu boyuna.
Fakat teslim olmadı ve yolunu buldu. Tabii birçok tavizler vermek
zorunda kaldı cemiyete. Mecburdu vermeye. Uydurma dilin çok aleyhinde
olduğu halde. T.D.K.'den ödül aldı. Yunus Nadi'den ödül aldı. Bunlar bir
adam için çok kirleticidir. Çirkin şeylerdir. Kemal Tahir'e katiyyen
yakışmaz. Fakat mecburdu.
Eğer ödül almasaydı, öteki romanlarını
bastırmak imkanı da bulamazdı. Yani Kemal Tahir bu alçalışı, merdiven
yaptı ister istemez. Başka hiç çaresi yoktu. Hakikatte Kemalistler
tarafından kabul edildi. Kabul ettirmek için de kendini bazı şeyler
yapmak istedi. Başka çaresi yoktu. Ne memur olabilirdi ne malı mülkü
vardı; nasıl yaşayacaktı? Ve bunları en az yaptı hattı zatında.
Asgarisini yaptı.
Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür. Bir yerde en
güç şey aydının namuslu olarak yaşaması ve ölmesidir. Adeta mümkün
değildir.
Haluk İmamoğlu: İçtimaî sınıf ne demektir? İçtimaî
sınıfın adamı olmayan şahsiyetler yok mudur? İslam toplumu bünyesinde de
içtimaî sınıf olabilir mi?
Cemil Meriç: İslamî toplumun sinesinde içtimaî sınıf
olmaz. İçtimaî sınıfların kurulmasına engeldir İslamiyet. Zekat
müessesi, istirdat müessesesi, müsadere müessesesi büyük servetlerin
doğmasını, büyümesini önlemiştir. Fakat artık İslamiyet'in hakim olduğu
bir durumda yaşamıyoruz. Bu itibarla bugünkü cemiyette de, Avrupa'da
olduğu gibi içtimaî sınıflar teşekkül etmiştir. Avrupa'da olduğu kadar
şuurlu ve kesin çizgileriyle birbirinden ayrılmış sınıflar olmasalar da,
vardır.
İçtimaî sınıf kelimesi tabiatıyla çok müphem ve Batı' dan getirilmiş
bir mefhum. Bizde içtimaı sınıflar yoktu ama içtimaı zümreler ve
tabakalar mevcuttu. Bilhassa 23'ten sonra.
Haluk İmamoğlu: İçtimaı tabakayla, içtimaı sınıf ne demektir?
Cemil Meriç: İçtimaı tabaka zarurettir. İş
bölümünden doğar, bir bürokrasi vardır. Mesela, bir memurlar zümresi
vardır, bir iş hayatı ile uğraşan bir zümre vardır. Serbest meslek
sahipleri vardır. Geniş halk tabakaları, köylüler vardır. Bunların hepsi
birer tabakadır.
Haluk İmamoğlu: Lonca teşkilatlan içtimaı tabakalara misal olabilir mi?
Cemil Meriç: Olabilir tabii. Evet, tabalar
şeyyaldir, katı hudutları yoktur. Belli işleri görmek için belli
insanların bir araya gelmesi, servet durumları birbirine yakın
insanların bir araya gelmesi, yaşayış durumları birbirine yakın
insanların bir araya gelmesi, içtimaî tabakaları teşkil eder. Tabakalar
vardı bizde de. Bir kere şehir burjuvazisi vardı. Bunların hepsi
yakıştırma kelimelerdir. Evvela bunu kabul ediyorum da, ifade kolaylığı
için kullanıyorum. Mesela, Peyami; hayatı boyunca, zengin tabakanın ve
iktidarın emrinde oldu. Hiçbir zaman halkla meşgul olmadı ve hiçbir
zaman halk kendini alakadar etmedi. Daima Halk Partisi'nin içinde yaşadı
ve daima Halk Partisi'nin menfaatlerine uygun bir platformda kaldı.
Bir de geniş halk tabakalarını, yani çalışanları, ezilenleri, ıstırap
çekenleri, çilesi olanları düşünmek vardı. Kemal Tahir böyleydi. Geniş
manada halkın yanındaydı. İdare edenlerden çok idare edilenlerin
yanındaydı. Bürokrasiden çok, çalışanların yanındaydı.
Kemal Tahir hiç bir içtimaı kavgada yer almadı. Yani ne mümindir, ne
sosyalisttir, ne faşisttir. Rengi hürriyette olmadı. Kendi içine gömülü,
kendi mahpesinde, kendine şarkılar söyleyen insan olarak kaldı.
Haluk İmamoğlu: Siz kendinizi nereye yerleştiriyorsunuz?
Cemil Meriç: Evvela bu suale kaçamak bir cevap vereceğim, sonra
meseleyi ırgalayacağım. 1848'de, Fransa'da içtimaî sınıflar çoktan
teşekkül etmiştir. Ve ihtilal olmuştur. 1848 ihtilali, demokrasi
hayatında mühim bir merhaledir. Bizimkilerin sosyal devlet dedikleri bir
devlet teşekkül eder.
1789'a nazaran çok daha ileri bir merhaledir
1848. 1848'de şimdiki ifadeyle sosyal demokratlar iktidardır, aşağı
yukarı. Birçok hizipler var. O sırada Lamartine de hariciye vekilidir.
La Martine'e sorarlar "siz sağda mısınız, solda mısınız?" "Ben
tavandayım" der. Ben de tavandayım şimdilik. Fakat tavanda olunmaz
evladım. Bu yanlış bir şey tabiatıyla.
Haluk İmamoğlu: Bu kaçamak olan cevabınızdı.
Cemil Meriç: Evet. Ben gençliğimi içtimaî sınıfların
kalıplaşmadığı bir devirde yaşadım. Bugün benim için Türk insanı bir
bütündür. Hangi siyası mezhebe mensup olursa olsun, hepsini çocuğum,
kardeşim telakki ederim. Aldananlar, gaflet içinde olanlar, hakikati
arayanlar kim olursa olsun benim dostluğuma güvenebilirler. Ben hakikati
arayan adamım.
Hakikat mücerret midir? Yani sınıfların dışında bir
hakikat var mıdır? Sınıfların dışında hakikat vardır. Bütün sınıflar
için hakikat olan şeyler vardır. Türkiye'deki bütün tabakaların üzerinde
birleşmeleri gereken hakikatlar vardır. Ben bu hakikatleri arayan, bu
hakikatleri yaymaya çalışan bir adamım.
Eğer bu hakikatler, bütün Türk ve İslam dünyasını ilgilendiren
hakikatlerse, herkes için faydalıdırlar. Gafili uyandırır. Doğru yolda
olanı teşvik eder, destek olur. Bu itibarla doğruların sınıfında ve
doğruluk için çalışıyorum.
Yaşayış tarzı eğer sınıfların tayininde bir
mikyas olabilirse, belli bir emekli maaşım var, kitaplarımdan başka
hiçbir şeyim yok, dünya üzerinde. Kanaatkar bir adamım. Hiçbir şeye
ihtiyacım yok, hiçbir ihtirasım yok. Tek kelimeyle Müslüman olmak
istiyorum. Şu ya da bu sınıftan değil de bir İslam hangi sınıftansa o
sınıftan olmak istiyorum.
Haluk İmamoğlu: Bediüzzaman Hazretleri'nin şöyle bir sözü var; "Fikren ve meşreben havas tabakasından, yaşayış olarak avam." Böyle bir şey.
Cemil Meriç: Elbette halkın yanında olunulmalı.
Elbette Firavunların, Nemrudların yanında olunmaz. Hiçbir namuslu adam
Nemrud'un ve Firavun'un yanında olamaz.
Haluk İmamoğlu: Şahsiyetli adam olabilmek için; sömürenler, sömürülenler diye gruplanıp bu gruplarda yer almamız gerekir mi?
Cemil Meriç: Uzun kavgalardan, uzun fırtınalardan
sonra 60 yaşına gelen bir adam, tavanda yer alabilir, bir parça. Ben
herkese hitab ederim. Yani en sağdan, en sola kadar herkese hitab ederim
ve herkesle dostluğum vardır. Beğenirler, beğenmezler; iştirak ederler,
etmezler.
Fakat benim vazifem, hayatını düşünceye, kitaba, ilme
vakfetmiş bir adam olarak hepsinin dışında kalmak. Adeta ben mezarlardan
seslenirim. Hiçbir menfaatim, hiçbir düşüncem yok. Sadece doğru
bildiğim şeyleri söylerim ve söylemekle mükellef telakki ederim kendimi.
Böyle olunca da, kim haklıysa, kim zulüm çekiyorsa, kim gadre
uğramışsa, kim mahrum edilmişse haklarından, onun yanındayım. Doğrudan
tarafım, ezilenlerden tarafım. Hakkından mahrum edilenlerden tarafım.
Tarafsız olmak bu demektir aslında.
Yoksa, hiçbir şey tarafsız değildir.
Yalandır tarafsızlık ve bir yerde namussuzluktur. Nasıl tarafsız
olunabilir? Birbirinin boğazına sarılmış bir dünyada, insanın insanı
öldürdüğü dünyada tarafsızlık ne demek? Mazlumların yanındayım elbette.
Zalimlerin yanında değilim hiçbir zaman.
Haluk İmamoğlu: Batı ve İslam medeniyetleri hayata ne vermişlerdir? Neticesi ne olmuştur? İnsana nasıl bakmışlardır?
Cemil Meriç: İslam'da insan mukaddestir. İnsan,
hayvan-ı natıktır ve eşref-i mahlukattır. Cenab-ı Hakk'ın halifesidir.
Adeta haklarının bir kısmını ona devretmiş. Bizatihi insan ve insan
hayatı mukaddestir. Batı'da böyle bir şey yok. Batı' da insan kendi
ferdiyetine mahpustur.
Batı' da bir ümmet yoktur. Batı'da insan, insan
için kurttur. Batı'da yaşamanın kanunu kavgadır. Bunu çeşitli
doktrinler, çeşitli isimlerle yad ederler. Ama hep aynıdır. Darwin
"hayat kavgası" der. Ve bu kavgayı bütün hayvanlara, amipten file kadar,
balinaya kadar bütün canlılara teşmil eder.
Hayat kavgadan ibarettir.
En iyi intibak edenler yaşarlar, ötekiler ölüp gider. Ölüp gitmesi
mesele değildir. İnsan da bunların içindedir ve insan da hayvandır.
İnsan tabiatın bir parçasıdır. Diğer hayvanlar için cari olan kanunlar,
insan için de caridir. Halbuki, İslamiyet'te insanın imtiyazlı bir yeri
vardır, insan herhangi bir hayvan değildir. Bu itibarla insan hayatı
mukaddestir. İnsana ait olan her şey mukaddestir.
Batı' da tarih, sınıf kavgasıdır, Doğu' da tarih, sınıfların
taammümüdür, tabakaların taammümüdür. İnsanların birbirine yardımıdır.
Batı'da, fert ferdi sömürür. Fert, toplumu sömürür, fert kendi milletini
sömürür, fert başka milletleri sömürür. Batı tarihi bir sömürü
tarihinden ibarettir. Evvela ferdin fertle sonra ferdin toplumla, sonra
toplum halindeki ferdin, diğer toplumlarla savaşı söz konusudur. İşte bu
iklimde doğmuştur kapitalizm. Ve kapitalizm, cihan çapında bir sömürü
medeniyetidir.
Fert hayvandır; insiyaklarıyla, iştiyaklarıyla. Bir hayvan olarak
incelenmesi gerektir. Halesinden terit edilmelidir. Ayrıca bir izzeti,
bir haysiyeti yoktur. Sadece İslamiyet gibi, bazı dinler, bir haleyle
süslemiştir insanı. Yani Batı' da ilim dediğimiz şey de desakralizasyon,
insanı kudsiyetinden tecrit etmekten ibarettir. Hiçbir şey mukaddes
değildir Batı insanı için.
Bütün tarih bu prensiplerden hareket edilerek inşa edilebilir. Bizim
için muharebe bir i'la-yı Kelimetullah'dır. Batı için muharebe bir
kazanç vasıtasıdır. Bizim için insan, insan için koruyucudur, melektir.
Batı'da, insan insan için kurttur. Bütün felsefeleri bu mihver üzerinde
kurulmuştur. Bütün iç ve dış mücadeleleri bu mihvere dayanır.
Bunda bütün mesele şurada; Acıyan, seven, insana inanan, insanı
eşref-i mahlukat telakki eden, imtiyazlı bir mahluk olarak gören
cemiyetle, bir kurt iştihasına sahip, bir kurt kadar yırtıcı, dünyayı
idare vasıtası haline getiren, ikiyüzlülüğü şeref telakki eden, bir
toplulukla birdenbire temas ediyorlar ve yeniliyorlar. Yenilmeleri
mukadder. Silahları ayrı çünkü. Birisi için hile, huda, adilik, rezillik
tabiidir. Ötekisi insana hürmet eder, insana ait her şeyi tebcil eder.
Vakurdur, feragatkârdır.
Bu iki medeniyetten birisi madde dünyasında tabiatıyla büyük fetihler
yapıyor, ötekisi yapamıyor. Ve birdenbire tarih karşı karşıya getiriyor
bu iki medeniyeti. Yani tilki medeniyetinin, arslan medeniyetine
galebesidir, Batının bize karşı galebesi.
Ben Ziya Gökalp'in bazı yazdıklarını eleştirdim. Bazı şeyler var ki münakaşa edilir. Bazı şeyler var ki münakaşa edilemez.
cogito
Sayı: 32
2002
_____________________
* Bu söyleşi 11 Şubat 1977'de Rüşdü Onduk tarafından kasede alınmıştır.
Eski bir kayıt olduğundan soruların birçoğu duyulamamıştır. Bu konuşma
sırasında Safa Mürsel, Haluk İmamoğlu, Cemal Uşşak, Halil Açıkgöz'ün
bulunduğu bilinmektedir.
farika: ayırmaç
hazer etmek: çekinmek
lçtimai sınıflar: biriktirmek
Istirdat: geri alma
mufassal: ayrıntılı
mülhid: dinsiz
mütearrız: saldırgan
rasin: sağlam
şamil: kapsayan
tahkim etmek: pekiştirmek
teali: yücelme, yükselme
tebcil etmek: yüceltmek
tecessüs: bilseme
tefrika: ayrılma, ayrılık, bölünme
tesanüd: dayanışma
vahdet: birlik
http://www.anlamak.com/cemil-meri%C3%A7le-s%C3%B6yle%C5%9Fi.html sayfasından alınmıştır...