Popüler Yayınlar

4 Ağustos 2013 Pazar

İnterdisipliner Araştırmalar Neden Önemli?



Varlıklar kendilerini oluşturan alt birimlerden, parçalardan ve yapıtaşlarından inşa edilirken, her örgütlenme seviyesinde yeni özellikler kazanır.

Bu açıdan her katmanda, her varlık veya hâdise, kendini oluşturan parçalardan daha fazla bir şeydir.

Her hâdise, uzay-zamanda etkileştikçe, sürece ve etkileşme sayısına, durumuna bağlı olarak girift hâle gelir.

Bilimler, bu kompleks süreçleri anlama noktasında sistematik ve örgütlü insan faaliyetlerinin neticesinde ortaya çıkmaktadır. Bilimlerin öznesi olan insan bu âlemde hem etkileyen~etkilenen, hem de gözleyen~gözlenen bir varlıktır.

Kendi tabiatında ve kâinatta cereyan eden hâdiseleri, akıl, hipotez, gözlem ve tecrübe yoluyla olduğu kadar, sağlam vahiy, ilham, sezgi ve aktarmalar (tevatür) gibi kaynakları da kullanarak anlamaya çalışır.

Gözlem ve tecrübeye, akıl yürütmeye dayalı bu keşif ve anlama yolculuğu, kurum ve sektör seviyesinde gerçekleştirildiğinde, araştırma-geliştirme faaliyetleri ismini alır.

Kabiliyet, zekâ ve anlama seviyeleri bakımından farklı yetkinliklerde yaratılan insanların her konuda araştırmacı (kâşif veya mucit) bir zihin yapısına sahip olması mümkün değildir.

Çünkü insanlar, gelişimleri sırasında 3–16 kadarı tanımlanabilmiş kısmî, fraktal bakış açılarından birkaçını, baskın ve yoğun kullanarak algı-idrak ve düşünce fonksiyonlarını şekillendirir.

Fraktal kavramını açarsak, o tek başına hiçbir varlığı 360 derece bütün boyutlarıyla algılayamadığı gibi, üzerinde bütüncül analiz ve sentezler yapmaktan acizdir.

Bir hâdisenin en az altı (ön-arka, sağ-sol, alt-üst) farklı boyutundan, eş zamanlı olarak bir kaçını algılayabilir.

Bu açıdan insanoğlu bir veya birkaç ilim dalında (konuda) uzmanlaşabilir ve derinleşebilir.

Hayal kurabilme, zihinde canlandırma, modelleyebilme, sorgulama, eleştirme, analiz ve sentez, ön görme gibi zihin fonksiyonlarını içine alan entelektüel merak kapasitesi yüksek kişilerin, dış âlemde ve(ya) kendileri üzerinde hangi hâdiseye odaklanacaklarına birçok değişken tesir eder.

Meselâ, kendi iç motivasyonları ve ilgileri kadar, içine doğdukları sosyo-kültürel-politik sistemin ve eğitimin neyi ne ölçüde destekleyip teşvik ettiğine de bağlıdır.

Ayrıca varlık üzerinde gözlem yapan, düşünen ve sorgulayan insanın bilme-anlama vasıtaları, örtük biyolojik-psikolojik-zihinsel-kültürel zeminlerle kompleks etkileşimler gösterir.

Dolayısıyla bilimsel araştırmalarda üretilen bilgi, belli ölçüde sosyokültürel olarak inşa edilir, sosyopolitik ve kültürel renklerle zenginleşir ve yorumlanarak tüketiciye ulaşır.

Bu açıdan, bilimde mutlak objektiflik yoktur. Bunun yerine, işe yarayan, çözümleme gücü yüksek ön kabuller ve aksiyomlara (referans standartlara) dayalı göreceli objektiflik vardır.

Bu da bilimi sürekli gelişen ve daha az yanlışa doğru tekâmül eden bir bilme ve anlama yolculuğuna dönüştürür.

Bundan dolayı, çalışma takımlarını, tamamlayıcı zihin fonksiyonlarına ve kabiliyetlere sahip kişilerden oluşturmak son derece önemlidir.

Zîrâ varlık ve hâdiseleri, 360 derece perspektiften sistemci ve bütüncül şekilde ancak böyle bir ekip analiz edebilir, açığa çıkan bilgileri, işe yarayacak formatlara dökebilir.

İki algı ~ odaklanma çeşidine bağlı ilmî araştırma usulü

İnsanlar algı~odaklanma bakımından, dar ama derin (1) ve geniş ama yüzeysel (2) odaklı şeklinde iki kategoriye ayrılır.

Dar odaklı zihin yapısına sahip kişiler, derinlemesine odaklanabildiklerinden uzmanlaşmaya çok uygundurlar.

Geniş odaklı zihin yapısındaki kişiler, dikeyden ziyade yatay bilgi toplamaya ve göreceli olarak bütünü daha iyi görmeye yatkın derleyicilerdir.

İnsanın bilme ve anlama fakültelerinden olan akıl ve kalb (gönül), her insanda değişik baskınlıklarda ve şiddetlerde tercihen kullanıldığından, varlık ve hâdiselerin farklı boyutlarını bizlere tanıtırlar.

Akıl ve duygular, insanda rasyonel ve irrasyonel tutum ve davranışların ortaya çıkışını da örgütlerler.

Görünüşte birbirine zıt gibi dursalar da, akıl ve kalb, hakikatte varlık ve hâdiseleri, bütüncül seviyede kavramanın tamamlayıcı parçalarını oluştururlar.

Kâinatta her seviyede varlık ve hâdiselerin yaratılışında zıtların kullanılmasının hikmeti, bir şeyin zıddının olması, o şeye ait izafi hakikatlerin var oluşuna ve ortaya çıkışına sebeptir.

Ayrıca zıtlar, varlığın (bütünün) inşa ve yıkılış sürecini koordine etmede, varlığa dinamizm katmada, tamamlayıcılık fonksiyonu görür.

Bu açıdan araştırma-geliştirme faaliyetlerinde, akıl, tecrübe ve gözlem kadar, sezgi, ilham ve altıncı his, rüyalar (tasavvufi bilme yolları) önemlidir.

Bu hakikate M. F. Gülen Hocaefendi makalelerinde şöyle değinir: "...varlığı tam kavrayabilmek için hem tasavvufî düşünce hem ilmî araştırma çifte usülünü kabul etme mecburiyetindeyiz.

Batı temelde kendinde olmayan bir cevherin yerini doldurmada oldukça zorluk çekmiş ve bu ihtiyacı bir ölçüde mistisizme sığınarak karşılamaya çalışmıştı.

Her zaman İslâm ruhuyla içli dışlı olmuş bizim dünyamız için, yabancı herhangi bir şey aramaya veya herhangi bir şeye sığınmaya ihtiyaç yoktur.

Bizim bütün güç kaynaklarımız düşünce ve iman sistemimizin içinde vardır; elverir ki, o kaynağı ve o ruhu ilk zenginliğiyle kavrayabilelim.

O zaman, varlık içindeki bir kısım sırlı münasebetleri ve bu münasebetlerin ahenkli cereyanını görecek ve her şeyi daha bir değişik temaşa ve zevk irfanına ulaşacağız."
Ekim 2010
İnceleme - Ekim 2010 Sayı: 381

İndirgemecilikten sistemci/bütüncül yaklaşımlara geçiş

Küreselleşen dünyada, insanlar, mallar, hizmetler, kültürler, düşünce ve anlayışlar, zihniyetler, geçmişe göre daha fazla iç içe girmekte, etkileşmekte ve birbirleriyle alışveriş içinde, yeni dinamik motiflerin, sosyal yapıların ve hayat tarzlarının, anlayışlarının oluşmasını kolaylaştırmaktadır.

Günümüzde yaşadığımız her hâdise ve o hâdiseye sebep olan varlıkların yapı ve işleyişi, çok katmanlı, modüllü ve çok fonksiyonlu özellikler göstermektedir.

Bunun önemli bir sebebi, uzay-zamanın her ölçeğinde daha fazla etkileşime girmemiz ve her şeyin çok daha hızlı etkileşim motifleri içinde akışıdır.

Her geçen gün daha fazla yoğunlukta, varlığın ve hâdiselerin birbirleriyle dinamik olarak etkileştiği ağlar içinde yaşadığımızı fark ediyor ve hiçbir hâdisenin tek bir sebebi ve neticesi olmadığını, günümüzde daha iyi hissediyoruz.

Bu durum, bizleri kendi içimize kapanarak izole bir hayat sürmemizi, bilgi üretmemizi ve ar-ge yapmamızın, günümüzde çok geçerli bir çözüm stratejisi olmadığı mesajını da veriyor.

Aksine bilimler ve uzmanlıklar birbiriyle diyaloğa girerek ve etkileşerek, onlarca yeni araştırma sahaları ve interdisipliner bilim dalları (biyofizik, biyomatematik biyomühendislik, biyomüzik,biyoilahiyat, ekoilahiyat, egonomi, biyonomi, biyopsikoloji, nöroekonomi gibi) oluşmaktadır.

Hastalıkları şimdilerde, parça ve ağ patolojisi şeklinde sınıflandırıyoruz ve parçanın sağlığı kadar, ilişkilerin, etkileşimlerin ve ağ sağlığının da önemli olduğunu kabul ediyoruz.

Buna güzel bir örnek, psikosomatik bilim dalı ve içindeki psikonöroendokrinimmünoloji araştırma sahasıdır.

Stres, psikosomatik rahatsızlıkların ana faktörü olup, ancak interdisipliner perspektifden araştırıldığı takdirde, anlaşılabilecek bir fenomendir.

 Pozitif ve negatif duygu ve düşünceleri tecrübe etme sıklığımız, beden sağlığımızı doğrudan ve dolaylı olarak aşağıdaki sırada zincirleme etkiler.

Psikolojik ruh hâlimiz, sinir hücrelerimizin cevabına, bu cevap oradan salgılanan nörokimyevî maddelere, onlar da hormonal cevaba, salgılanan hormonların çeşidi ve seviyesi de bağışıklık sistemimizin performansına tesir eder.

Bağışıklık sistemimizdeki zafiyetler de çeşitli hastalıklara davetiye çıkarır.

Varlığın sırlarını deşifre etme potansiyelinde yaratılan ve kendisine entelektüel (bilgi) sermayeyi inşa etme izni verilen insanoğlunun elinde, indirgemeci (bütünü oluşturan parçaları analizle çözümleme yolu) ve sistemci (interdisipliner) olmak üzere birbirini tamamlayıcı iki bilgi üretim usulü (ar-ge yaklaşımı) vardır.

Bilimleri, varlık ve hâdiselerin sırlarını deşifre eden puzzle çözümleyicileri olarak tanımlarsak, indirgemeci yaklaşımlar ve uzmanlıklar, bilmecenin (puzzle) tek tek parçalarını çözmek için idealdir.

İndirgemeci veya sistemci yaklaşımlar tek başına kullanılırsa, varlık ve hâdiseler kısmî ve parçalı ölçekte çözümlenebilir; ama her varlık ve hâdisenin bütün ve dinamik bir sistem olarak anlaşılmasını göz ardı etmiş oluruz.

Nitekim insanoğlu, 18. asırdan itibaren varlık ve hâdiseleri anlamada indirgemeci yaklaşımları kullanmayı tercih etti.

Her varlık ve hâdise kendisini oluşturan bileşenlerine indirgendiğinde ve parçalar anlaşıldığında, bütüncül seviyede varlığın sırlarının deşifre edilebileceğine inandı.

Bu yaklaşımla belli ölçekte başarılı olundu ve birçok buluşa, teknolojiye imza atıldı. Ama bu yöntem, bir o kadar da, yeni problemlerin doğmasına sebep oldu.

Çünkü indirgemeci yaklaşım, varlığın bir bütün olarak işleyişini ve sistemdeki diğer varlıklarla ve hâdiselerle etkileşimini göz ardı etmişti.

20. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde, varlık ve hâdiselerin bütüncül seviyede sistem dinamiği yaklaşımlarıyla analiz ve sentezine izin veren, aynı zamanda yeni bilim anlayışlarını doğuracak onlarca kavram, teori ortaya çıkmaya başladı.

Meselâ, kaos, garip çekerler, doğrusal olmama prensibine dayalı modeller ve simülasyon denklemleri, başlangıç şartlarına hassasiyet (kelebek tesiri), fraktallar, komplekslilik, sistem dinamiği, kompleks uyum sağlayıcı sistem dinamikleri bu yeni yaklaşımlardan bazılarıdır.

Bilimlerin piramit tarzında organizasyonu

Günümüzde araştırma-geliştirme eksenli bilim üretimi, ferdi bir hobi uğraşısı veya dinî bir ibadet motivasyonuyla yapılan faaliyet olmaktan çıkmış; özel sektör, kurum ve devlet ölçeğinde, ekonomik katma değer (güç) oluşturmak ve bunu sürdürülebilir kılmak için yapılmaktadır.

Fertlerin, ailelerin olduğu kadar, özel müesseselerin ve devlet kurumlarının sürdürülebilir bir yapıya kavuşması ve gelenek oluşturabilmesi, bilim dallarını güç veya faydalı bilgi üretecek tevhidi bir sistematiğe yerleştirmeye ve bu tevhidi model üzerinden insanların öğretim ve eğitimini gerçekleştirmelerine bağlıdır.

Bilimler piramidinin en temelinde, tabiat bilimleri (matematik, sistem bilimi, fizik, kimya, jeoloji, astronomi, astrofizik, biyolojik bilimler gibi) ikinci katmanda, uygulamalı bilimler (sağlık bilimleri, ziraat, gibi) ve mühendislik bilimleri, üçüncü katmanda sosyal bilimler (siyaset bilimi, kamu yönetimi, iktisat, işletme, sosyoloji gibi), dördüncü katmanda, beşerî (insanî) bilimler (psikoloji, pedagoji, felsefe, güzel sanatlar, insan kaynakları, antropoloji, arkeoloji gibi) beşinci ve son katmanda ise ilâhiyat yer alır.

Bu model, bilginin ve bilimlerin bir piramit yapısı şeklinde katman katman örgütlendiğini, her birinin bir öncekinin neticesi, bir sonrakinin sebebi olduğunu, birbirini tamamlayıcı fonksiyon gördüğünü kabul eder.

Hiçbir bilgi, bir diğerinden üstün değildir, Her bilgi kümesi, birbirine muhtaçtır.

Piramit organizasyonundaki bilim dallarından güzel bir seçkin derleme yaparak, ancak insanın gerçek bir insan olması sağlanabilir.

 Çünkü insanın içinde biyolojik, psikolojik, zihnî, sosyokültürel, tarihî, ahlâkî ve ruhî alt boyutlar olup, sağlıklı insan bu alt boyutların dengeli ve uyumlu etkileşimiyle ortaya çıkar.

Dolayısıyla bu alt boyutlar birlikte interdisipliner perspektifte çalışılırsa, insanın problemleri büyük ölçüde çözülebilir.

Bu bilim dallarının her birinde vurgulanan kritik başarı ve sağlıklı bir hayat sürmeyle ilgili farkındalıklardan asgari ölçülerde, insanı ve işletmeleri besleyemezseniz, o zaman, bütünü ve ağ tabanlı etkileşimi ihmal etmenin faturasını bir şekilde ödersiniz.

Bundan dolayı, insanların mânevî ihtiyaçlarını öncelikle karşılamayı hedef belirlemiş ilahiyatçılarımızın, interdisipliner bakış açısıyla meselelere yaklaşmaları;

bütün bilimlerin katmanlarından az çok nasipdar olmaları gerekmektedir ki, hem insanlara ulaşmada problem yaşamasınlar, hem de dinî ve mânevî bilginin, kâinat-insan-hayat kitabının prensipleri ışığında, çağın kokusu ve tadıyla renklenen bir üslûpla sunulamamasından dolayı, dinî ve mânevî değerlere karşı alerji oluşturmasınlar.

Çünkü beş katmanda örgütlenen farklı bilgi kümeleri, birbiriyle etkileştiğinde, mânâlı ve uyum sağlayıcı fonksiyonel bütünler oluşturduğunda, bir katma değer ve anlam oluşturur.

Bilgi katmanlarını birbirinden izole edip kopardığınızda ise, bilginin fonksiyonel değeri, çeşitli derecelerde hasar görür.

Kişi, aile, kurum ve toplumlar bu eksikliğin bedelini öderler. Çocuğun sağlığı, annesi ona hamile kaldığında başlar.

Annenin beslenme alışkanlıkları, ruh hâli, psikolojisi, bilhassa çocuğun beyin gelişimine doğrudan tesir eder. Bir başka örnek olarak, kanser ve kalb-damar hastalıklarını verebiliriz.

Kanserin, kalb-damar hastalıklarının ortaya çıkışı, kişinin genetik yapısından beslenmesine, hayat tarzından duygularının yönetimine kadar maddî ve mânevî birçok sebebi içinde barındırır.

Dolayısıyla interdisipliner bir bakış açısıyla ve takım ruhuyla çözüm aranmasını mecburi kılar.

Hâdiselere interdisipliner yaklaşmak mecbur.

Sağlıklı bir evliliğin kurulması ve devam ettirilmesi, interdisipliner bakış açılarıyla konunun çok yönlü araştırılmasını ve bilgi sahibi olunmasını gerektirir.

Çünkü evlilik, biyolojik ve fizyolojik bir vakıa olduğu kadar, psikolojik ve pedagojiktir.
Bir o kadar da, dinî, mânevî, sosyolojik, kültürel ve hukukî bir vakıadır.

Benzer şekilde işletmeler de interdisipliner pespektiften sistem dinamiği yaklaşımlarıyla modellenip kurgulanmalıdır ki, çınar gibi uzun ömürlü yaşayan bir ekosistem yapısına kavuşsunlar.

Çünkü her işletmede, etkileyen ve etkilenen yapı ve fonksiyonlar birbiriyle girift bir yapı oluşturarak anlam ve değer kazanırlar.

Meselâ, altyapı, teknoloji, insan kaynakları, çalışanların motivasyonu, stratejik işletme yönetimi, finans ve bilgi yönetimi, yatay ve dikey iletişim, kurum kültürü, kalite kontrol sistemleri, iç ve dış denetleyiciler, performans kriterleri, vizyon, misyon ve hedeflerin periyodik güncellenmesi, sosyokültürel çevre, hukukî zemin, mikro ve makro ekonomik göstergeler gibi işletmeye doğrudan tesir eden unsurları, birlikte çalışıp analiz etmezseniz sistemde katma değer karşılığı olan fonksiyonel iyileştirmeler yapamazsınız.

Çünkü bütün bu sayılan unsurlar birbiriyle bağlantılı ve etkileşim hâlindedir.

Bundan dolayı, işletmelerde ve kurumlarda hiçbir problem, tek başına indirgemeci bir anlayışla analiz edilerek, sağlıklı şekilde çözümlenemez.

İnterdisipliner yaklaşımlarla eğitim ve öğretimi yeniden kurgulamak

20. yüzyılın son çeyreğinde başlayan ve giderek artan hızlarda, eğitim ve öğretimde kendi içine kapalı uzmanlık anlayışından, etkileşime açık interdisipliner eksene doğru kayış yaşanmaktadır.

Bunun bir örneği, uzmanlaşmayı lisans eğitiminin son iki yılına veya lisansüstüne kaydırıp, ilk iki-üç yıl, öğrencinin varlığı, hayatı ve insanı birlikte etkileşen bütüncül ağ yapıları olarak görmesini sağlayacak bilgileri ve becerileri, interdisipliner perspektiften kazandıracak müfredatı izlemesine imkân sağlamaktır.

Bilhassa son 30 yıldır dünya genelinde interdisipliner bakış açılarıyla yapılan araştırma ve geliştirme faaliyetlerine destek giderek artmaktadır.

Hattâ 2000'li yıllardan itibaren, interdisipliner araştırma projeleri, öncelikle desteklenir hâle gelmiş, üniversitelerde, araştırma merkezleri, bölümler, interdisipliner perspektiften yeniden yapılandırmaya başlanmıştır.

Hattâ bu perspektiften sanayinin ve toplumun problemlerinin tanımlanıp çözümlendiği araştırma ve mükemmeliyet merkezlerinin varlığı ve araştırmacı sayısının çokluğu, 21. yüzyıl üniversitelerinin ayırt edici özellikleri arasında sayılmaktadır.

Bazı özel üniversitelerde yeni bir tecrübe olarak tematik bölümler, fakülteler (tabiat ve mühendislik bilimleri, mimarlık-mühendislik, biyomühendislik, tabiat bilimleri gibi) kurulmuş ve bu trend devam etmektedir.

Bunların olumlu netice vermesi, üst düzey yöneticilerin, akademisyen seçiminde ve akademik birimlerin yapılanmasında ve işleyişinde, interdisipliner yaklaşımlara ne kadar öncelik vereceğine ve kararlı duruş sergileyeceğine bağlıdır.

Günümüzün ana problemi, interdisipliner bakış açılarıyla hâdiseleri, problemleri analiz edememek ve çözümler geliştirememektir.

Bilimler arası diyaloğun olmayışıyla tesiri daha da fazla hissedilmekte olan uzmanlaşma körlüğü, indirgemeci, içine kapalı uzmanlık anlayışının yan tesiridir.

Çözüm, interdisipliner yaklaşımları kullanarak, insanı bütün boyutlarıyla ele almak; her bir bilim katmanından bir şeyler alarak onun temel ihtiyaçlarını karşılamaktır.

Bir sonraki adım ise, kurum ve işletmeleri interdisipliner perspektifte sistem yaklaşımıyla kurgulamaktır.

Üçüncü adımda, işlerin tabiî sahiplerini, tanımlanmış iş paketleriyle, görev-makamlarla buluşturmaktır.

Dördüncü adımda, interdisipliner perspektife uygun bir uzmanlık alanı seçerek, o noktada derinlemesine ar-ge yapmaktır.

Bir başka deyişle, önce ormanı görüp modelledikten sonra, ağaca odaklanmak ve onda derinleşmektir.

Böylesine zor bir işi, interdisipliner eksende kurgulanmış zihin motiflerine sahip takımların başarabileceğini kabul etmek gerekiyor.

Varlık ve hâdiseler karşısında, riskleri ve beklenmedik sürprizleri tahmin etmenin ve azaltmanın yolu, matematikî-fizikî modellerin yoğun kullanıldığı sistem dinamiği, kaos ve komplekslilik biliminin kavramları ve bakış açılarıyla varlık ve hâdiseleri, interdisipliner perspektifte anlamaya çalışmaktır.

Bu tür anlayışlara sahip takımlar, işletmeler ve kurumlar oluşturulabilirse, birçok kronik problem daha kolay çözümlenebilecektir.


 İNTERDİSİPLİNER NE DEMEK? 

1. insan hakları gibi ulusal ve uluslararası bir hukuk anlamına gelir. belli bir zamanda, belli bir ülkede anayasa ve yasalarla tanınan özgürlükler değil, insanlığın ulaştığı her gelişme aşamasında bütün insanlara tanınması gereken hak ve özgürlüklerdir.

2. disiplinler arası demektir, aynı anda birden çok anabilim dalının inceleme alanına giren konular için kullanılır.

http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/interdisipliner-arastirmalar-neden-onemli-ekim-2010.html

3 Ağustos 2013 Cumartesi

“Z”ehir Gibi Bir Kuşak Geliyor !

1 Ekim 2012 Perşembe

Ediz TOKABAŞ


Z kuşağı bizim Milenyum gençliğini de içine alan 1995 sonrası doğan gençlerimiz. En büyüğü 17 yaşında. 

Ancak yaşlarına rağmen diğer 3 kuşağı cebinden çıkaracak cinsten. 

Z kuşağı Y'lerden farklı olarak yeryüzüne gelmiş en bağlantılı(Connected) kuşak. 

Onlarla iletişim kurmak zor, anlaşmak zor, sorularına cevap vermek ise çok daha zor!

Neden Z adını verdiklerini sorabilirsiniz. Bazı araştırmacılar bu kuşağın son kuşak olarak niteliyorlar. Bazıları ise Z kuşağı sonrası yeni bir kuşak tanımladılar ve Alfa kuşağıdiye adlandırdılar.

Dünya nüfusunun %18’ini oluşturan ve bu kuşak aynı zamanda dijital nesil olarak ya da sessiz kuşak olarak adlandırılıyor. 

Bu kuşağı önceki kuşaklardan farklı kılan temel özellik internet teknolojisinin içine doğmuş olmaları. Kaset, teyp, plak onlara çok uzak. Nerdeyse CD bile onlar için demode kaldı. 

E-posta ile haberleşmeyi unuttular ( mektup, faks onlardan bahsetmiyorum bile.) Varları yokları sosyal medya araçları ve mecraları. 

Ben onları teknoloji bağımlısı olarak görmüyorum çünkü internet ve yeni teknolojiler onlar için bir hayat standardı. Benim de yer aldığım Y kuşağının son üyeleri için de bu böyle. 

Radyo icat edildiğinde nasıl ki uzun yıllar boyunca haber, müzik, eğlence kaynağı ve hayattan bir parça olarak yer aldıysa. İnternet de bu yeni kuşaklar için öyle. 

Haber, müzik, eğitim, iletişim ve profesyonel iş hayatının kalemi defteri gibi düşünebiliriz.





Z kuşağının özellikleri


Ø  Ailelerinin korumacı bir yapısı var.

Ø  E-posta diye bir iletişim aracını tanımıyorlar.

Ø  Sosyal mecralar, mobil teknolojilerle iletişim kurmayı tercih ediyorlar.

Ø  Daha eğitimliler. (Sivil toplum faaliyetleri ve medya desteği ile sosyo kültürel gerçeklikten bağımsız olarak daha bilinçli aileler, TV programları, çocuk belgeselleri, eğitici çizgi filmler, öğretici oyuncaklar)

Ø   Bireysel ve bağımsızlar.

Ø   Özgüvenleri sayesinde daha rahat ve açık iletişim kurabiliyorlar.

Ø  Kendi istek ve hedeflerinin farkındalar.

Ø  Hedefleri doğrultusunda yaşıyorlar.

Ø  Hayatta her şeyin mümkün olduğunu düşünüyorlar.

Ø  Çevrelerinde ve dünyada olan gelişmelerin farkındalar. 

Z kuşağı için öğrenmek, paylaşmak, üretmek doğal bir gelişme. Sağlık konusunda araştırma ve çalışmalar yapan kuruluş Kaiser Family Foundation’ın ABD’de 2004 yılında yaptığı bir araştırmada Z kuşağı ile ilgili şu bulgulara yer veriliyor:

Ø  Bir anda birçok şey ile uğraşabiliyorlar.

Ø  Yeni teknolojilerle geçirdikleri vakit kadar geleneksel medya ile de vakit geçiriyorlar. Yani birini seçmeleri diğerinden vazgeçmeleri anlamına gelmiyor.

Ø  8-18 yaş arası çocukların yüzde 73’ü günde en az 43 dakikalarını okuyarak geçiriyor.


Z Kuşağı’nın Yüzde 96’sı TV İzliyor

Ipsos KMG Medya Araştırmaları’nın araştırmasına göre:

Ø  Türkiye’de 6.2 milyon online çocuk var.

Ø  Online aktivitelerde çocukların %77’sinin oyun oynuyor, %66’sının ders çalışıyor, %47’si sosyal paylaşımda bulunuyor, %29’u müzik dinliyor.

Ø  Çocukların %96’sı TV izliyor.

Ø  %68’nin içinde animasyon/karakter olan reklamları seviyor.

Ø  %77’sinin gördükleri TV reklamlarından etkileniyor ve 8-14 yaş arası çocukların %22’sinin hayran olduğu ünlünün ürünlerini tercih ediyor.




Markalar ne yapmalı?

Geleceğe uzanan bir marka kurgusu için bir başka kuşak daha göz ardı edilmemeli. Z kuşağı denilen, bugün 0-10 yaş arasında olan yeni bir neslin tüketim kararlarındaki etkilerinin boylarından büyük olduğundan emin olabilirsiniz. 

Ailelerin satın alma kararlarında çoğu zaman çocukları aktif rol oynuyor. Üstelik sadece satın alma kararlarında değil satın alma süreleri ve miktarlarında da. 

Çocukların bu etkisini gören bazı şirketler çocuk mağazası olamamalarına rağmen ebeveynleri alışveriş yaparken onları bölmemeleri için çocuk eğlence alanları kuruyor. 

Kesinlikle satın alma kararlarını ebeveynlerin verdiğini fakat markaların iletişimde çocuklara seslendiğini artık bariz bir hal aldı. 

Böylelikle çocukların marka savunucuları duruma geldi. Örneğin çocukların bu günlerde en fazla istediği şeylerin başında Ipad geliyor.



Çocuklar hediye olarak iPad istiyor

ABD’li araştırma şirketi Grail Research’ün geçtiğimiz yıl Kasım ayında yaptığı araştırma, Z kuşağı hakkında fikir veriyor. 

Dijital yerliler olarak da bilinen bu nesille çalışacak şirketlerin yeni teknolojiyi çok iyi kullanmaları gerekiyor. Araştırmaya göre:
Ø  Amerika’daki 6-12 yaş arası çocukların yüzde 31’i yılbaşı hediyesi olarak iPad istemiş.

Ø  12 yaşındaki kızların yüzde 20’si online alışveriş sitelerinde geziyor.

Ø  Cep telefonu kullanım yaşı ise her sene düşüyor. 12 yaşındaki kızların yüzde 65’inde, 13-15 yaşındaki kızların ise yüzde 79’unda cep telefonu var.

Ø  Gençlerin yüzde 46’sı televizyonda ne izleyeceklerine sosyal ağlardaki öneriler üzerine karar veriyor.

Ø  Çocuklar, gençler cep telefonu, bilgisayar veya sosyal ağlara bağlanabilen benzer cihazlardan uzak tutulduğunda üzülüyorlar.



Çocuğu Hedefleyen Markalar Çocukları Kazandı

Tipeez.com’da yayınlanan çocuklar ve tercih ettikleri markalar ile ilgili istatistikler:


Ø  Çocukların %43.26’sı Iphone kullanmayı tercih ediyor.


Ø  %38.92’sinin favori marka otomobilleri Toyota.


Ø  %34.60’ı müstakil evde yaşamak istiyor.


Ø  %58.48’i THY ile uçmak istiyor.


Ø  %51.06’sı uzun zamandır kişisel bakım ürünü kullanıyor.


Ø  %55.39’u odasını Çilek Mobilya’dan döşemek istiyor.


Ø  %32.12’si İş Bankası’nı tercih ediyor.


Ø  %49.16’sı en etkili sabun olarak Protex’i tercih ediyor.


Ø  %40.09’u internette en çok oyun oynayarak zaman geçiriyor.


Ø  %59.01’i bir sonraki karne hediyesi olarak Tablet istiyor.


Ø  %43.72’si boş zamanını internete girerek değerlendiriyor.





Rekabet Dolu İş Yaşamı


İş yaşamında onları ciddi bir rekabetin beklemesinin yanı sıra bugün eğitimini aldıkları konuların birçoğu, yarın iş yaşamına atıldıklarına ya şekil değiştirmiş ya da yok olmuş olacak. 

Da Vinci Enstitüsü’nün yaptığı araştırmaya göre 2030 yılında 2 milyon meslek yok olmuş olacak. Yani bugünkü mesleklerin yüzde 50’si. O halde başta Y kuşağının ardından da bir numaralı rakibimiz Z kuşağının iş dünyası oldukça çekişmeli olacak.
Ediz TOKABAŞ


Faydalandığım Kaynaklar
Zeynep Mengi ,Hürriyet İK
Kaiser Family Foundation
Ipsos KMG Medya Araştırmaları “Türkiye’de çocukların medya tüketimleri ve yaşam tarzları”
Grail Research
Tipeez.com
Kigem.com  “Çekilin Yoldan Z Kuşağı Geliyor”
 http://ediztokabas.blogspot.com/2012/10/zehir-gibi-bir-kusak-geliyor.html

Z Kuşağı Devrimciliği

Günümüz gençlerini, daha doğrusu günümüz sözüm ona Z Kuşağı Devrimcileri’ni anlamakta çok ama çok zorlanıyorum. 

Kafanız karışmasın diye hemen parantezi açayım. 

Hani Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Mazlum Doğan vb. gibi insanlar Y Kuşağı Devrimcileri olarak bilinir ya. İşte, onlardan sonra gelen günümüz devrimcilerine de Z Kuşağı Devrimcileri ismini uygun gördüğümden yazdım. 

Üzerlerinde Che Guevara, Deniz Gezmiş, tişörtleri ellerinde kırmızı flamalar, dillerinde yılların eskitemediği devrim türküleri ve marşları yürüyüş ve etkinliklere katıldıktan hemen sonra, daha tomalardan atılmış gazların kokuları sinmemişken, yanmış lastiklerin dumanları dinmemişken ellerinde içki şişeleri ile zevku sefa alemlerinde görülmeleri beni hasta ediyor.
 
Devrim; bir durumdan başka bir duruma geçiş, evrim, dönüşüm demektir. 


Devrime iştirak eden, önayak olan ve bu uğurda faaliyetlerde bulunanlara da Devrimci denir. 

Tarih boyunca yaşanmış devrimlere sebep olmuş insanlara baktığımızda da bu gün bile hepsinin insanlığın kalbinde ölümsüzleştiğini, isimlerinin milyonlarca çocuğa verildiğini görebiliyoruz.
 
Deniz Gezmiş, Che Guevara, Nelson Mandela, Mahatma Gandhi gibi devrimciler birer ekol, birer sembol, birer kahraman olmuşlardır. 


Özellikle Che Guevara, kendi halkı olmamasına rağmen mazlum halklar için savaşmış ve neticede bu uğurda canını feda etmiştir. 

Şimdi kendilerini az önce adını anmış olduğum değerli şahsiyetlere benzetmeye çalışanları gördükçe sadece o kahramanların ölümsüz isimlerine hakaret edildiği kanaatini taşıyorum.
 
Tatil beldelerinde, içki içilen yerlerde ve insanın kendinden geçtiği değişik ortamlarda, bazen üzerlerinde Deniz Gezmiş tişörtleri gördüğümde aklıma Vietnam ve Ho Chi Minhgeliyor. Bu ülke, bu devrimcisine o kadar değer veriyor ki gidip görmek gerek. 


Vietnam’da Ho Chi Minh’in cenazesinin mumyalanmış şekilde saklandığı bir anıt ev var. Bu saray yavrusu anıt evin her gün yüzlerce ziyaretçisi var. 

Ziyaretçiler huşu ve saygı ile liderlerini ziyaret edip dışarı çıkıyorlar. Üstelik fotoğraf çekmek de yok. 

Bizde ise; Zavallı kuşak, üstü başı açık, ellerinde bira şişeleri, kavgalı gürültülü ortamlarda ve gazetelere, televizyonlara malzeme olmaktan kurtulamıyorlar. 

Bu şekilde davrananlar, Deniz Gezmiş ve onun şahsında halkların tarihine mal olmuş devrimci kişilerden kaç tanesini bu şekilde sefil bir halde görmüşler merak ediyorum doğrusu.
 
Devrim yapmak çok büyük bir icraattır. Devrimci olmak ta, ha keza büyük bir erdem gerektirir. 


Devrimcinin, yediği içtiği başta olmak üzere, hayatının tüm aşamalarını çok ince hesap etmesi gerekir. En güzel yemeği yerken bile, bir kaşık fazla yediği anda. 

Oturup kendi kendine hesap sormalıdır. Hal bu iken pizza ve hamburgerleri tükendiğinde devrimciliklerini unutuveren Z Kuşağı Devrimcileri’nin gerçek anlamda isimleri Püskevit Devrimcileri olsa gerek.
 
Devrimci; özel hayatına da çok ama çok önem göstermelidir. Bunu söylerken; onlardan, rahip ya da rahibe hayatı yaşamalarını beklediğimi sanmayın sakın. 


Elbette ki; diğer bütün canlıların ihtiyaç duymuş oldukları ihtiyaçlarını gidermelerini beklerim. 

Ama üstü örtülü bir şekilde yazmak durumunda kaldığım bu giderilmesi gereken ihtiyaçlar nizami, hatta insani olmalıdır. 

Herkes değişik yaşayabilir, herkes, abuk-sabuk konuşabilir, herkes yaka bağır açık gezebilir. Ama ben devrimciyim diye geçinen biri bu saydıklarımı yapamaz, yapmamalıdır. 

Çünkü devrimciler, birçok kişi ya da kişiler tarafından izlenmektedir. Belki de birçok kişi ya da kişiler tarafından örnek alınmaktadır.
 
Siirt’te son bir hafta içerisinde yaşanan, adı önemli olmayan bir zatın yaşamış olduğu taciz olayını müteakiben devam eden olaylar sinilesinde maalesef yandaş ve işbirlikçi medyanın da yardımları ile çok daha ileri boyutlara taşınmış durumda. 


Yine maalesef ilimizde devrimci diye geçinen Pilli Devrimciler yanlış hareketleri ile bir zümrenin yanlış anlaşılmasına vesile olmuşlardır.
 
Özellikle Gezi Parkı Direnişi ile birlikte yurt geneline yayılan devrimci direnişleri özellikle dikkatimi çekti. 


İstanbul’da, Ankara’da, Adana’da, Antalya’da, kendilerine göre diktatör yönetime karşı tek vücut olmuş bir şekilde sözüm ona devrim yapmaya çalışan Z Kuşağı Devrimcileri bir garipti doğrusu. 

Bir elinde bira şişesi, diğer elinde manitası ve tabii üzerinde devrimci kıyafeti ile tomalara karşı direnmeye çalışan direnişçilere kime karşı direniyorsunuz dediğinizde, tek bir ağızdan
 
-Faşistlere karşı direniyoruz !...

 
Dediklerine şahit olursunuz. Ama bence içinde bulundukları hal ve ahval itibari ile, rahmetli Kemal Sunal’ın ünlü sözü olan gerçek Faşo kendileri oluyorlar.

 
Z Kuşağı her şeyi olduğu gibi, devrim ve devrimciliği de eline, yüzüne bulaştırmıştır. 


Malum; zamane kuşağı, beğendiği bir olay ya da oluşum olduğunda Enter tuşu ile devam ederken, devrim gibi çok ciddi bir iş olduğunda da Esc tuşu ile olaya son verebiliyor. 

Devrim ve devrimcilik, malum kuşağın beyninde bir bilgisayar oyunu ve eğlencelikten başka bir şey değildir. 

Zaten olaya bu şekilde bakıldığı için de, daha başlamadan bitebiliyor.
 
Amacım birilerini dürtmek, bir infial oluşturmak değildir. Hele hele ortaya nifak tohumları atmak hiç değildir. 


Benim amacım devrimci adıyla ortaya çıkıp insanları kandırmaya çalışan, gerçek devrimci insanlarımızın kemiklerinin sızlamasına vesile olan Kuklalara şöyle Biz Sizin Farkındayız demektir.
 
Şunu da bilmenizde yarar var. Siz devrimci olamazsınız. Deniz Gezmiş, Che Guevara, Mazlum Doğan hiç olamazsınız. 


Siz bir tek onların tişörtlerini giyebilirsiniz. Ama sizden rica ediyorum. Hatta yalvarıyorum! Onların tişörtlerini bile kötü emellerinize alet etmeyiniz.
                                                                                                                     

                                                                                                                 Abdullah KALKAN
abdullah_kalkan@mynet.com

Özgür Kuş(ak)lar Işıkları Kapat

Özgür Kuş(ak)lar
Mazini unuttuysan yeni bir şey söyleyemezsin.

Toplumun aklı kalpsiz bu günlerde.  Kalbi olan kan ağlıyor. Öz yurdunda paryalıktan kurtulamayacağın söylenmedi mi sana? 

Sessiz kuşak ebediyen sustu, Çileye alışık x kuşağı, dinlemekten bıkmış y kuşağı, inanmamış z kuşağı. 

Yapma baharlar geçti ya diyen olmadı mı burada hakiki baharın olmadığını? İnandık iman ettik ne zaman yaptık ki!

Sevgiye inandık sevmedi ne çabuk nefret ettik, barışa inandık bizim gibi düşünmedi idam ettik, düşündük inanmadı kafasına sokmak için defalarca çekiç indirdik. Kim kime yapmadı ki?
Deve hörgücün eğri, ‘seninki benden kara’ dedik, kim gördü? Rahata erdik madden, manen tükendik. Dünya okyanusu girdiği gemiyi batırır diyen olmadı mı? 

Ne zaman çok yönlü okuduk, hep bizim gibiydiler; ya da biz öyle olduk. Kısa, öz ve çoğun yalan gazete kuşağı... Sonra oynar seyreder olduk, derbeder olduk.
Şu gülerde herkes ben bilirim havasında. Çocuklarımızın hataları bizim hatalarımızdır, Allah katında.   

Hakikat ancak temiz sinelerden sudur eder ya kirlenmeyen kaldı mı ki içimizde? Tam da ağzı olan konuşuyor çağındayız; demlenmeden bilgi, fikir, kelime...
Kuş sesleri bir yenilikse yeni doğan her gün gibi, elbette ‘eskidendi’ denilen her şey yenilenme ihtimalini taşır. 

Ancak konar-göçerli dünyanın en yeni keşfi kendinden içre kendi sandığı ’ben’inden kurtulması olacaktır. Bu nesiller batılı filozofların elinde  yetişti. 

Henüz doksan başlarında ikinci el kitapçılarda ne işi vardı o kadar  çok varoluşçunun. Faydası olmadı değil insan Allah’ın verdiği özgürlüğü keşfetti: 

Kendini yaratma özgürlüğü. Fakat kendinden bildi.  Senden büyük Allah var, diyen olmadı mı?

Tepemde öten kuş mu?  Z kuşağı. Önüne geçilmez bu gidişte elinden almakta zorlandığım tablette (büyüklerine ait) oyun oynuyor, tıpkı bizim atarili çağdaşlarımız gibi.
Neylersin ölüm yanıbaşımızda. Düşünmeyi unutmuş ölüler ya da yaşamayı unutmuş deliler gibi olmasınlar diye, haydi.

s.korkmaz
http://www.edebiyatevi.com/kose-yazisi/110517_ozgur-kusaklar.html

Y (Why) Kuşağı İK’yı Nasıl Etkiliyor? - Bölüm 2

20 September 2012 at 14:16


Y Kuşağı çalışma hayatında X kuşağına göre ne tür farklılıklar gösteriyor? Bu kuşakla çalışmanın artıları ve eksileri neler?

Yeni nesil genç çalışanlar, hepimizin tahmin ettiği üzere teknolojiye çok daha yakın ve hatta içinde yaşıyor.

Bunun avantajlarını (güçlü ve hızlı iletişim, zaman kazanma, çabuk öğrenme, vb) kendileri ve birlikte çalıştıkları arkadaşları yakından görebiliyor.

Uzmanlaştıkları alanlardaki teknik bilginin yayılması ve anında paylaşılması da büyük kazanım.

Bunun yanında bu kadar teknoloji ile iç içe yaşayan heyecanlı kuşağın, zaman ve süreçler konusunda X kuşağına nazaran daha az sabırlı olduklarını söyleyebiliriz.

Bu durumdan kaynaklanan sorgulayıcı yaklaşımları da duruma göre farklı enerjiler yaratabiliyor.

Kuşağın değişmesine paralel olarak şirketlerin yönetim anlayışından, İK uygulamalarına kadar farklı alanlarda ne tür yeniliklere gidiliyor? Örnek verebilir misiniz?

Bu nesil çalışanları, beklentilerinin karşılanmadığını düşündükleri noktada radikal kararlar alabiliyorlar.

Her zaman yapılan beklentileri anlama, memnuniyet çalışmalarında, bu kuşağın beklentileri için daha farklı grup çalışmaları, toplantılar, anketler yapılabiliyor.

Aynı anda birçok işe konsantre olabildikleri gibi, sorumluluk ve inisayatif verildiğinde farklı perspektiflerden değerlendirip çok iyi sonuçlar da çıkarabiliyorlar.

Şirket olarak bu alternatifleri sunmamız gerekiyor.

Y kuşağı adaylar mülakatlarda nasıl farklılıklar gösteriyor, İK yöneticileri işe alımlarda buna paralel yeni yöntemlere başvuruyor mu?  

Bu kuşağı mülakatlarda çok net diğer adaylardan ayıracak özellikleri görebiliyorsunuz.

Heyecanlı ve sorgulayıcı yaklaşımları, ilgilendikleri pozisyon ve görev tanımı kapsamında bazen sınırsız talepleri, yetki ve insiyatif alma arzuları, tabii ki maddi beklentilerini veya ideallerindekini çok rahat talep etmeleri farkedilen temel özelliklerinden bazıları.

Mülakatlarda kullanılan teknikler her şirketin politikasını, kültürünü de yansıtacak düzeyde, kalitede olmalı. O nedenle teknik olarak çok farklılık olmasa da, teknik içinde yer alan ufak tefek değişimler tabii söz konusu olabiliyor.

X ve Y kuşağının arasında iş yerinde nasıl bir denge kuruluyor?

Her iki grup için de ortak noktada buluşmaya çalışmalarını sağlamak kolay olmuyor.

Şirketlerin  gerekli motivasyonu sağladıkları takdirde  Y’lerin farklı bakış açıları ile taşları yerinden oynatabileceklerine inanmaları , Y’lerin ise özellikle kariyerlerinin ilk yıllarında bir şirketin kendilerinden neler bekleyebileceğini iyi analiz edip belki biraz da sabrederek çok daha iyi sonuçlara ulaşabileceklerini düşünmeleri ortak bir paydada buluşma sağlayabilir.

X ve Y kuşağı derken Z’ler de yolda...


Kaynak: Bloomberg Business Week - Ağustos 2012

Ezber Bozan Y Kuşağı ve Tükenmişlik Sendromu - Y KUŞAĞI NE İSTİYOR?

 HBR Türkiye Mayıs 2013 - Ceyda Maden EYİUSTA

HBR'ın bu ay ki sayısı elime ulaştı ve şöyle bir göz gezidirirken Ceyda Maden EYİUSTA'nın ilginç ve bir o denli güzel bir yazısına denk geldim.  

Önümüzdeki birkaç yıl içinde şirketinizde çalışanların %70'ini oluşturacaklar. 

Yaratıcı,dinamik,değişimi seven ve ezber bozan Y Kuşağı'nı doğru yönetemeyen şirketler yeni bir sorunla karşı karşıya: 

"Tükenmişlik Sendromu"

Yazının özetinden önce şahsi fikrim şöyle,

Değişimler olduğunda yıkıcı olabilir der birçok kişi lakin değişimlerin ayak seslerini duymak gerekirken yine kulak tıkar birçokları. 

Alttan alttan sessizce gelir çoğu zaman değişimler ve gelmeden önce hazırlıklı olmak yaşamanın belki de hayatta kalmanın 1. kuralıdır. 

Özellikle biz insanoğlunun bulunduğu sürekli dönen bu dinamik dünya içerisinde birşeylere önceden adapte olmak gerekiyor. 

Tabi zamanımızın büyük kısmını işimizde harcadığımız için yazıda özellikle değinilen "çok detaycı mikro yöneticiler yerine, mentorluk, rehberlik yapabilen, yol gösterebilen yöneticiler ile çalışmak" biz Y kuşağı çok daha önemli hale geliyor.

Yazının özet kısmında yer alan çıkarımlar şöyle:

Y Kuşağı bir önceki kuşağa hiç benzemiyor ve dinamizmi dolayısıyla verimlilikleri son derece yüksek olabilmesine rağmen, doğru yönetilemediklerinde birer ateş topuna dönüşebiliyorlar. Bu nedenle işverenlerin yapması gerekenleri şöyle sıraladık:


  • Y kuşağı çalışanlarının profesyonel gelişimlerine katkıda bulunun, etki alanı yüksek görev ve projelerde yer almalarını sağlayın; onlara,fikir ve görüşlerine değer verdiğinizi hissettirin,
  •  
  • Kurumsal itibarınıza yatırım yapın,
  •  
  • Koçluk ve mentorluk gibi destek sistemleri geliştirin. Y kuşağı gençlerinin alanlarında tecrübeli,dinamik, farklı görüşlere açık yöneticilerle çalışmalarını yada bu kişileri mentor edinmelerini sağlayın,
  •  
  • Ücret, farklı kariyer yolları (dikey-yatay), terfi ve ödüllendirme süreci ile ilgili beklentilerini iyi yönetmeye çalışın,
  •  
  • Y kuşağı kariyer planlarına destek verirken onu da işin içine katın,
  •  
  • Özellikle işe alım sürecinde ve sonrasında şirketinizin vizyonundan,yönetim anlayışından ve çalışanların belirlenen vizyona nasıl katkıda bulunabileceklerinden bahsedin,
  •  
  • Daha yüksek ücretli değil, daha anlamlı işler sunmaya çalışın,
  •  
  • Sosyal sorumluluğa önem verin,
  •  
  • Kişiselleştirilmiş motivasyon araçları kullanın, kişiye yönelik ödüllendirme sistemleri kurun. Ek menfaat paketlerinizi esnek hale getirin (misal olarak: özel sağlık sigortası, yemek desteği, bireysel emeklilik,eğitim harcamaları desteği),
  •  
  • Kişisel gelişime destek olun,
  •  
  • Her kademede açık iletişimi ve geribildirimi destekleyin,
  •  
  • Şirket bünyesinde, çalışanlara iş ve eğlence arasında daha çok geçiş imkanı veren konfor ve kolaylıklar geliştirin. İş ve yaşam dengesini gözeten uygulamaları(esnek çalışma saatleri,çocukları olan çalışanlar için şirket bünyesinde gündüz bakım evlerinin kurulması) süratle hayata geçirin,
  •  
  • Y kuşağının "aşırı rol yükü" ve "rol belirsizliği" gibi problemlerinin ortadan kalkması için çalışma ortamındaki sosyan desteği atırılmasına ve açık iletişime dayanan bilgilendirme süreçlerinin hayata geçirilmesine önem verin,
  •  
  • Eski otorite anlayışını bir kenara bırakın. Y Kuşağı gençlerinin yöneticileriyle olan ilişkilerinin önemli bir motivasyon kaynağı olduğunu unutmayın. Bu kuşağın, kendisine rehberlik eden, gelişime ve yeni fikirlere açık yöneticilerle çalışmasını sağlayın.
Altta ki resimlerde de konunun özetini görebilirsiniz.





HBR Türkiye Mayıs 2013 - Ceyda Maden EYİUSTA'nın yazısından alıntıdır.