Popüler Yayınlar

2 Nisan 2013 Salı

İRAN HİÇ DOST OLMADI Kİ!

9 Nisan 2012 / MESUT ÇEVİKALP
“İran tehdit mi, fırsat mı?” Tahran’dan negatif sinyallerin art arda geldiği bugünlerde zihinlerde oluşan bu soruyu, İran uzmanı Dr. Bülent Keneş’e yönelttik. 
 
Keneş’e göre dost görünen İran, Türkiye ile hiç dost olmadı!
 
Tahran dönüşü Ankara’nın İran’dan aldığı petrolü yüzde 20 oranında azaltacağını açıklaması, ‘sıcak’ ilişkilerin ‘soğumaya’ başladığının ispatı. Tarihte 22 kez savaşan Türkler ile İranlılar, bir kez daha gerilimli günler yaşıyor. İki ülke arasında Arap Baharı ile başlayan ayrışma, Suriye’de patlak veren rejim karşıtı çatışmalarla birlikte karşıtlığa dönüştü.

Çıkarları doğrultusunda Müslüman halkını katleden Suriye lideri Beşşar Esed’e destek veren İranlı mollalar, Esed’e karşı durup Suriyeli muhaliflere destek çıkan Türkiye’ye diş biliyor. Devrim muhafızlarından gelen tehditlerin ardından Türkiye’ye sattığı gazda herhangi bir fiyat indirimine gitmeyen, aksine astronomik artış yapan İran’ın PKK kartını yeniden masaya koyduğu da görülüyor.

NATO füze kalkanının Malatya’ya konuşlandırılmasının ardından yükselen tansiyon, Başbakan Erdoğan’ın 28 Mart’taki ziyaretiyle de düşmedi.

Ankara-Tahran hattında yaşanan son gerilimin perde arkasını, tarihî dayanaklarını Today’s Zaman Genel Yayın Yönetmeni Dr. Bülent Keneş ile konuştuk.

Doktorasını Marmara Üniversitesi’nde İran üzerine yapan Keneş, İran’la iyi ilişkilerin sürdürülebileceğini ancak asla müttefik olunamayacağını söylüyor. “İran: Tehdit mi, fırsat mı?” başlıklı kitabı Timaş Yayınları arasında bu hafta piyasaya çıkan Dr. Keneş, Arap Baharı ve Suriye krizi ile iyice rayından çıkan iki ülke ilişkilerini, İranlı mollaların bölgesel ‘Acem oyunlarını’ Aksiyon’a anlattı: “İranlıların ne devrimi ne de rejimi İslami.”

-İran’ı çalışma fikri nasıl oluştu?

İran’ı 1990’ların ortalarında doktoram vesilesiyle çalışmaya başladım. ‘İran Dış Politikasında Süreklilik ve Değişim (1979-1999)’ başlıklı tezimi o dönemki danışmanım Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ile birlikte belirledik.

Ancak 28 Şubat askerî müdahale sürecinde çalışmayı yarıda bırakmak zorunda kaldım. 2008’de çıkan afla Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü’ne geri dönüp teze kaldığım yerden devam ettim. Bu arada çalıştığım dönem 20 yıldan 32 yıla (1979-2011) yükseldi.

Dolayısıyla çalışmanın hacmi ve kapsamı da arttı. Elinizdeki kitap, devrim sonrası İran dış politikasını etkileyen bütün unsurları inceleyen 1700 sayfalık doktora çalışmamın birincil derecede Türkiye’yi ilgilendiren kısımlarının yeniden ele alınmasıyla vücut buldu.

-Türkiye’de İran’ın yeterince çalışıldığını düşünüyor musunuz?

Üzülerek söylemeliyim ki İran mevcut durumda bile Türkiye’nin hâlâ yabancısı olduğu bir ülke. Devrim’in hemen sonrasında, yani 1980’ler boyunca İran üzerine Türkiye’de yoğun bir yayıncılık olduğunu görüyoruz. Ancak bu yayınların neredeyse hiçbiri telif niteliğinde değil, tercümelerden ibaret. Gerek İran lehine olan -ki bu tarz çoğunlukta- gerekse İran devrimi aleyhine olan yayınların geneli propagandist yayınlar niteliğinde.

Türkiye perspektifinden yapılan ilmî çalışmalar ise son yıllarda nispeten artış gösterse de hâlâ son derece yetersiz. İran konusunda Türklerin telif ettiği kitapların ağırlıklı kısmı ise İran dış politikasını irdelemenin uzağında. Türkiye’de İran üzerine yapılan yayınlarda İran’ın doğrudan etkisini hissetmemek imkânsız.

İran ise nüfusu içinde Türkçe konuşan yoğun bir Azeri varlığı olmasından da yararlanarak Türkiye’yi daha yakından takip etmiş. Türkiye’de Farsça yayın yapan herhangi bir kaynak mevcut değilken, İran haber ajanslarında Türkçe haber servisleri mevcut.

-Kitapta büyük bir bölüm ayırdığınız İran devriminin ‘İslam devrimi’ olmadığını, keza rejimini de ‘İslami’ görmediğinizi söylüyorsunuz. Neden?

Çalışmaya başlarken hiçbir yargım ya da önyargım yoktu. Hatta İranlıların hoşlandıkları ‘İran İslam Devrimi’, ‘İran İslam Cumhuriyeti’ tabirlerini kullanmakta beis görmedim. Ancak çalışmalarım ilerleyip konuya hâkimiyetim arttıkça, 1979 Devrimi’nin İslam devrimi, kurulan rejimin de ‘İslam Cumhuriyeti’ olmadığına kanaat getirdim.

1979 Devrimi ve kurulan rejimin tüm İslamcı iddialarına ve imajına rağmen bir millî devrim niteliğinde olduğunu gördüm. İran rejiminin ‘İslamcı’ söylemlerine rağmen millî çıkarları çerçevesinde pragmatik politikalar izlediğini görmek, İran yanlısı propagandaların ne kadar boş olduğunu anlamamı sağladı. İran bugün de ‘İslamcılık paketine’ sarılı vaziyette tamamen millî çıkarları çerçevesinde pragmatik ve milliyetçi politikalar izliyor.

-İran; Karabağ, Çeçenistan ve Keşmir’de neden Müslüman aklıselimin yanında yer almıyor?

İran rejimi işine geldiğinde en ateşli İslamcı gibi davranıyor. Ancak millî çıkarlarına uygun görmediği yerde bu iddialarını hiç hatırlamıyor ve ulusal çıkarlarının gerektirdiği çizginin dışına çıkmıyor. 1980’ler ve 1990’ların ilk yarısında devrimini Türkiye, Körfez ülkeleri, Ortadoğu, Afrika, Endonezya, Malezya ve hatta Filipinler’e kadar ihraç etmek için çaba harcayan İran’ın Soğuk Savaş döneminde Rus zulmü altında inleyen Orta Asya Müslüman halklarına neden tamamen ilgisiz kaldığı sorgulanmalı.

Keza rejimiyle taban tabana zıt olan Suriye rejimini rahatsız edecek en küçük harekette neden bulunmadığı da... Tahran yönetimi, Bosna olayında canhıraş çaba harcayan İran’ın Karabağ konusunda Ermeni, Çeçenistan ve Tacikistan konusunda ise Rus yanlısı politikalar izlemesini hâlâ makul bir şekilde açıklayabilmiş değil. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali de, Keşmir’deki Hindistan politikaları da asla İran’ın dert edindiği birer sorun olmadı.

-Müslümanları katleden Pan-Arabist sosyalist Esed rejimi ile ‘İslamcı’ Şii mollalar hangi ortak paydada buluşuyor?

Ortak payda, çıkar! Siz Filipinler’de, Endonezya ve Malezya’da bile ‘sözüm ona’ İslamcı devrim için gayret sarf edeceksiniz; ama yanı başınızdaki Suriye’yi bu konuda hiç rahatsız etmeyeceksiniz. Bu ilke, siyasetini önemsemesi gereken bir devrimci rejim için açıklanabilir bir çelişki değil. Ancak pragmatik ve oportünist bir rejimin dış politikasında bu tür çifte standartlar görülebilir.

Suriye, İran için 1979’dan itibaren Arap dünyasındaki koçbaşı oldu. 1980’lerdeki Irak-İran Savaşı’nın topyekûn bir Arap-Acem savaşına dönüşmemesini İran lehine sağlayan Suriye’ydi. İçeride sosyalist, dış politikasında Arap milliyetçiliği çizgisi izleyen Suriye, Araplar arası bütün platformlarda İran’ın avukatlığını ve yükselen Sünni Arap öfkesine karşı dalgakıran vazifesini üstlendi.

İttifakların çok kısa ömürlü olduğu Ortadoğu gibi kaygan bir zeminde Suriye ile İran’ın 32 yıllık kesintisiz ittifakı, tam anlamıyla iki benzemezin tuhaf birlikteliği niteliğinde. Suriye, Arap dünyasına karşı İran’a arka çıktı, İran ise Suriye’deki Nusayri azınlığa dayalı Baas rejiminin her türlü ekonomik ve lojistik ihtiyacını karşıladı. Aşırı laik sosyalist Baas rejimi ile Şiici İran molla rejimi arasında 32 yıldır süren bu tuhaf ilişki bile İran’ın gerçek kimliğini ortaya koymaya yetiyor.

-Kitapta İran’ın 1980’lerde ABD ve İsrail ile gizli ve örtülü ilişkiler yürüttüğünü ifade ediyorsunuz. Biraz açar mısınız?  

İran, şahlık döneminde ABD ve İsrail’in bölgedeki en yakın müttefikiydi. Şah’ın sanayileşme ve silahlanma çabası, ABD’ye ve Batı’ya dayanıyordu. Tahran, İran-Irak Savaşı başlayınca askerî araç gereç, yedek parça ile mühimmata ihtiyaç duydu.

İhtiyacını, görünürde kıran kırana çatıştığı, ‘Büyük Şeytan’ ABD’den ve ‘Küçük Şeytan’ deyip tüm devrimci retoriğini onu yok etmek üzerine kurguladığı İsrail üzerinden temin etti. Bu karanlık ve gizli ilişkilerin bir kısmı İran-Kontra skandalıyla (İrangate) ortaya çıktı. Ancak hâlâ gizli kalan kısımlarının olduğu biliniyor. Bu takiyeci diplomasi, diplomasiyi takiye gören İran siyaset anlayışının ikiyüzlü tavrından sadece biridir. 

-İran, Şiiliği de mi politika enstrümanı olarak kullanıyor?

‘İslamcı’ iddialarına rağmen İran dış siyaseti, iç içe geçmiş halkalar hâlinde iki kademeli bir milliyetçilik üzerine kurgulanmıştır. Şii milliyetçiliği, 24 farklı etnik, dilsel, dinsel grubu bünyesinde barındıran İran politikasında baskın ve kapsayıcı bir unsur.

Şii milliyetçiliği Farisiler kadar Azerileri ve diğer Şii unsurları da kapsıyor. Ancak bu unsurlar arasında muhtemel bir çatışma durumunda bu milliyetçiliğin içindeki bir çekirdeğin Pers milliyetçiliği olduğu söylenebilir. Unutulmamalı ki İran 1924’e kadar Pers olmayanlar tarafından yönetilmiş bir ülke.

Çok uzun bir aradan sonra Pehleviler aracılığıyla güç Farisilere geçti. Devrime rağmen İran, Persçi tutumundan geri adım atmadı. Elbette bu durum İran’ın işine geldiği yerde İslam’ı, işine yaradığı yerde Şiiliği kullanmasına engel olmuyor.

-İran, Sünni dünyaya hangi değerler üzerinden giriyor?

Kabul etmeliyiz ki 1979 Devrimi, Sünni dünyada da İslamcı devrim olarak bir etki meydana getirdi. Ancak bu etki süreklilik arz etmedi. İran, bu etkiyi sürdürmek ve İslam dünyasının lider ülkesi şeklinde bir imaj oluşturmak için İsrail-Filistin çatışmasını araçsallaştırdı.

Öyle ki Filistin davası konusunda Filistinlileri bile aşan bir retorik geliştirdi. İran çizgisinde oldukları müddetçe de bu grupları destekledi. Ancak İran’ın Filistin retoriği her zaman fiilen yaptıklarından kat be kat fazlaydı. Çünkü asıl amacı İslam dünyasını etkilemekti.

-İran-PKK ilişkisini nasıl tanımlıyorsunuz? PKK’yı nasıl kullanıyor?

Devrimin ilk zamanlarından itibaren İran, terör ve yıkıcı faaliyetleri dış politika hedeflerine dönük bir araç olarak kullanageldi. Mesela, terörü araç olarak kullanarak Lübnan’daki Amerikan ve Fransız varlığını püskürttü.

Aynı bağlamda 1980 ve 1990’larda PKK’ya büyük destek verdi. Silah yardımı ve maddi yardım yaptı. Topraklarında kamplar açtı. Urumiye’de PKK’lı militanlara hizmet veren hastaneler kurdu. Görünen devletin yanında ve kontrolü dışında çok parçalı bir derin devlet yapılanmasına sahip olan İran’ın PKK’ya desteği ılımlı politikalarıyla tanınan Muhammed Hatemi döneminde bile devam etti.

Ben PKK’nın bir unsuru olan PJAK’ın oluşturduğu rahatsızlıklara rağmen İran’ın, tıpkı Suriye örneğinde gördüğümüz gibi, yeniden şekillenen bölgesel konjonktüre bağlı olarak PKK’ya destek konusunda 1990’lardaki pozisyonuna döndüğü düşüncesindeyim.

-PJAK muammasını biraz açar mısınız? PKK, İran’ın yanında mı, karşısında mı?

PJAK kâğıt üzerinde 1997’de kuruldu. Ancak harekete 2003’te geçirildi. Yani ABD’nin Irak’ı işgal edip yerleştiği yıl. PKK, 2003’te bölgede güçlü bir etkene dönüşen ABD için kendisini kullanışlı hâle getirmek istedi. Bu sebeple o dönemde Irak’tan sonra İran’ı hedefleyen ABD’nin amaçları doğrultusunda İran’ı tehdit eden PJAK’ı aktifleştirdi.

PJAK’ın tasfiye edildiği zamanın, ABD’nin askerlerini Irak’tan çektiği 2011 sonuna denk gelmesi de elbette tesadüf değil. Şimdi PKK, ABD sonrası ve Arap Baharı’nın oluşturduğu yeni bölgesel konjonktüre paralel olarak Türkiye ile karşı karşıya gelen Suriye ve İran için kendisini kullanıma açtı. Yeni Suriye-PKK ittifakı çokça yazılıyor bugünlerde. Yakında İran-PKK ittifakına dönük bilgi ve belgeler akmaya başlarsa kimse şaşırmasın!    

-Ankara, İran’ın PKK ve Kürt kartına karşı hangi kartlarını oynuyor?

Irak işgali sürecinde ilişkilerimizin bozulduğu Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile bugün hiç olmadığımız kadar yakınlaşmamız, bölgede yeniden şekillenen güç ve ittifak denkleminin bir parçası olarak görülmeli. Türkiye, İran-PKK yakınlaşmasını Barzani’yle yakınlaşarak karşılamaya çalışıyor. Bunun elbette Suriye Kürtlerine bakan güçlü ve çatışmacı bir yönü de var.

-İran’ın PKK’ya geri dönmesinde Arap Baharı süreci de etkili oldu değil mi?

Arap Baharı’ndan önce aslında bir İran baharı yaşandı. 2009 seçimleri sonrasında baş gösteren bu bahar aşırı baskı ve kıyımlar dolayısıyla akim kaldı. Arap Baharı isyanlarının baskıyla söndürülebileceği konusunda bugün Suriye’deki Esed rejimine de İran’ın bu tecrübesi yol göstermekte.

Kendi baharını bastıran, Humeyni döneminde başbakanlık ve meclis başkanlığı yapmış olan muhaliflerini ev hapsinde tutan rejim, Arap Baharı isyanlarına da pragmatik bir gözle baktı; Tunus, Mısır, Yemen ve Bahreyn’dekine destek verdi.

Libya’da soğukkanlı bir tavır aldı ve nihayet Suriye’de halktan değil, azınlığa dayalı Baas diktatörlüğünden yana oldu. Türkiye-İran ilişkileri açısından da Suriye’de yaşananlar ve Tahran’ın insanlık ve İslamlık dışı tavrı belirleyici oldu.

Oysa halklardan yana olmaktansa meşruiyetini tamamen yitirmiş rejimlerden yana olanların bu süreçten kazançlı çıkma ihtimalleri bulunmuyor. Neticede Esed’in gitmesi sadece bir zaman meselesi. Eninde sonunda Esed gidecek ve Türkiye’nin temsil ettiği politik çizgi kazanan tarafta olacak.

-Bu bağlamda Türkiye’nin İran siyasetini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin İran siyasetini oldukça naif ve İran’ın uluslararası toplumla çekişme alanlarına gereksiz yere fazlaca angaje buluyorum. Oysa Türkiye, İran’ın Afganistan ve Irak işgallerinden sonra güçlenen bölgesel konumu ve nüfuzunu artırdığı Şii Hilali’nden en fazla rahatsız olması gereken ülke.

Çünkü Ermenistan’la yaşanan ilişki kopukluğundan dolayı Türkiye’nin tarihî ve kültürel bağları bulunan doğal hinterlandı durumundaki doğuya erişiminin önünde İran var.

Orta Asya’ya erişimimiz iki dudağının arasında olan İran, yükselen ‘Şii Hilali’ ile şimdi de Türkiye’nin benzer tarihî ve kültürel bağlarıyla doğal bir hinterlandı ve açılım alanı durumundaki güneydeki Arap dünyasına erişiminde de aynı pozisyona gelmiş durumda.

Irak’ı İran nüfuzuna kaptırdıktan sonra Türkiye’nin tüm insancıl sebeplerin yanı sıra Suriye’de yaşananlar konusunda net tavır almasında yeni jeopolitiğin oluşturduğu tehdidi bertaraf etme düşüncesi de önemli rol oynuyor. İran’ın onca sivil kıyımına rağmen Esed rejiminin arkasında durması ise kendisine muazzam jeopolitik imkânlar sunan Şii hattını kaybetmeyi göze almak şöyle dursun, tersine tahkim etme amacından kaynaklanıyor.

-Türkiye’nin bölgede güçlenmesinden rahatsız mı?

Elbette rahatsız.

-İlişkiler gerilecek mi?

Başbakan Erdoğan’ın 28 Mart’taki İran ziyareti arifesinde Today’s Zaman’da yayımlanan yazımda gezinin iki ülke ilişkilerinde resmen ‘soğuk barış’ dönemini başlatacağını, iki ülke ilişkilerini farklı ve yeni bir çerçeveye oturtacağını yazmıştım. Gezi sonrasında Zaman gazetesine yazdığım makalemde görüşümü tekrarladım.

Ziyaretin ardından Türkiye’nin petrol alımında indirime, İran’ın doğalgaz fiyatında görülmedik artırıma gitmesi, bu yeni sürecin belki gerçekte ilk olmasa bile görünürdeki ilk somut belirtisi oldu. Bu noktadan sonra İran’la mesafeli, soğuk, sürekli birbirini tartan ama çatışmadan kaçınan geleneksel çekişme-rekabet ilişkisine geri döneceğiz.

-Ankara, İran karşısında nasıl bir siyaset izlemeli?

Türkiye, bence İran’ın militan dış politikasının hamiliğine soyunmaktan veya uluslararası toplumla yer yer ters düşecek şekilde İran’a destek veren bir ülke olmaktan hızla çıkmalı. Uluslararası toplumun İran’dan endişe duyması için bir sebep varsa, Türkiye’nin daha çok sebebi var.

Türkiye zaten İran’a karşı sergilediği insancıl, iyi niyetli ve Tahran’ın hak etmediği kadar asil yaklaşımlarına bugüne kadar İran’dan aynı ölçüde karşılık bulmadı. 2005’te TAV Holding ve Turkcell’in başına gelenler, bugün en pahalı enerjiyi İran’dan alıyor olmamız ne demek istediğimi anlatmaya yetiyor. 

-İran’ın karşıtlığının ardında NATO kalkanının Malatya’da konuşlandırılması mı var?

Savunma amaçlı bir radarın İran tarafından bir tehdit olarak algılanmasının mantığı yok. İran’ın bu kadar telaş etmesi kendi niyetleri konusunda haklı şüpheler oluşturuyor. Türkiye, İran’ın komşusudur ama aynı zamanda bir NATO ülkesidir. Üyeliğinin gereğini yapmakta özgürdür. Bu konu da Türkiye-İran ilişkilerinin geleneksel pozisyonuna dönmesinde elbette bir etken oldu.

-Son tahlilde İran dost mu, rakip mi? Müttefik olur mu?

İran’la dostane ilişkilerin sürdürülebileceği ancak İran’ın Türkiye’ye asla uygun müttefik olamayacağı kanaatindeyim. İlişkilerin yer yer işbirliği ve dostluk, yer yer rekabet ve çekişme içereceğini düşünüyorum. Yani bir ‘soğuk barış’ ilişkisi yaşanacak.



Irak ‘Küçük İran’ olma yolunda   

İran son birkaç yıla kadar Irak’ın birlik ve bütünlüğünü savunur göründü. Ancak Irak nüfusunun yüzde 60’ını oluşturan Şiileri iktidara taşımaya çalıştığı ortaya çıktı. 

Bugün İran mümkünse Şiilerin denetiminde bir Irak istiyor. Mümkün olmazsa Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e uzanan kesintisiz stratejik Şii kuşağını sürdürmek adına, Irak’ın bölünmesini ve ülkenin güney kesimine Şiilerin tam egemen olmasını arzu ediyor.

İran’ın derdi nükleer silah, enerji değil!

İran’ın asıl amacının nükleer silah olduğunu düşünüyorum. Devrimin ardından Ayetullah Humeyni’nin diğer kitle imha silahları programlarıyla birlikte şahlık döneminde başlatılan nükleer programı da askıya almış olması bile programın salt barışçıl enerji amacını taşımadığını ispatlıyor. 

Humeyni, diğer kitle imha silahları gibi nükleer silaha karşı da bir fetva yayımlamıştı. Humeyni’nin ölümünün ardından dinî rehber Ali Hamaney bu fetvayı ilga etti. Yani diğer kitle imha silahlarıyla birlikte nükleer çalışmaların tekrar başlamasına cevaz verdi.

Mollalar postu muhafızlara kaptırdı  

İran Devrim Muhafızları, Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin 2. döneminden (2001) itibaren rejim ve siyaset üzerindeki etkilerini hızla arttırdı. Tıpkı Yeltsin sonrası Rusya’da olduğu gibi bugün İran güvenlik eliti rejimin tüm alanlarına yerleşti. 

İran molla rejimi görüntüsü vermekle birlikte hızla askerî vesayet altında pretoryan devlet olma yolunda ilerliyor. Muhafızlar bugün ekonomide, medyada, yükseköğretimde, elbette güvenlik ve siyasette en büyük güç durumunda. Öyle ki bazı gözlemciler rehber Hamaney’in Muhafızları’nın elinde rehin olduğunu söylüyor.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-32272-iran-hic-dost-olmadi-ki.html

Osmanlı mütefekkiri Cumhuriyet aydını

 
19 Kasım 2012 / SEDAT GÜLMEZ 
 
Düşünce sahipliği, dışarıdan devşirdiğini aktarmaktan mı ibarettir? Yoksa özden beslenmek midir?
İsmi Türk milliyetçiliği ile birlikte anılıyor. Özellikle Cumhuriyet sonrası yüceltilen şahsiyetlerin başında geliyor. Tabii bunda fikirlerinin Mustafa Kemal Paşa nezdinde değer görmesinin etkisi büyük.

Öyle ki savunduğu teoriler ilk dönem Cumhuriyet kuşaklarının yetişmesinde temel teşkil ediyor. Ama nihayetinde, bir savruluş kuşağının mensubu. Fikrî dünyası itibarıyla arafta kalmış aydınlardan. Kim mi? Asıl ismi Mehmed Ziya.

Lakin tarih onu Ziya Gökalp diye tanıtıyor. Şimdiye kadar ona dair birçok çalışma ortaya çıktı. Fakat bunlar içerisinde kısa ve gayet kapsamlı biri var ki ilk yayımlandığı 1979’da bayağı ses getirmişti. Aradan seneler geçti ama söz konusu çalışmanın ehemmiyeti kaybolmak bir yana daha da arttı.

Çünkü Vehbi Vakkasoğlu “Tarih Aynasında Ziya Gökalp” başlıklı kitabında kendi ifadesiyle yalnızca bir şahsa değil bir devre ayna tutuyor. Türkçülük, Kürtçülük, Laikçilik, İttihatçılık, Batıcılık ve İslamcılık arasında savrulan ve her birinden kendince anlamlar çıkartan Gökalp’ı okuyucu karşısına çıkartıyor.

Nesil Yayınları bu anlamda zikredilen eseri tekrar neşrederek zamanla genişleyen bir açığı kapatmaya kapı aralıyor. Üç bölümden oluşan kitapta öncelikle “Hayatı ve Şahsiyeti”ne mercek tutuluyor.

Ailesi, intihara teşebbüsü, Kürtçülüğü, Selanik günleri, İstanbul’a gelişi, sosyoloji ve darülfünun, dostlukları, Malta sürgünü, Diyarbakır ve Ankara günleri, Halk Fırkası ile irtibatı nihayet hastalığı ve ölümü söz konusu başlık altında inceleniyor. İkinci kısım “İlham Kaynakları”na ayrılmış.

Dr. Yorgi’den Abdullah Cevdet’e, Fouillè’den Durkheim’a, Parvüs’ten Tekin Alp’e ve Hüseyinzade Ali Bey… Nihayet “Fikirleri”… Türkçülüğün doğuşu, bu doğuşun sebepleri, Osmanlı’dan soğuyuşun nedenleri, Yeni Hayat, İslam’da Türkçülük daha doğrusu İslam’ı Türkleştirmek, ailede inkılâp, ferdi silip cemiyeti öne çıkartan bakış açısı… Muhakkak ki Gökalp’a dair farklı bakış açıları da bulunmakta. Lakin Vakkasoğlu tabir-i caizse Anadolu gözlüğüyle nazar etmekte…

TARİH AYNASINDA ZİYA GÖKALP
 
Vehbi Vakkasoğlu 

Nesil Yayınları

175 sayfa

02125513225

HER ŞEYE VAR BİR SÖZÜMÜZ


16 Mart 2013
- İSTANBUL
Geçmişte bilgileri büyüklerimiz ya da hocalarımızdan öğreniyorduk. 

Modern zamanların bilgi kaynağı öğretmenler oldu. 

Şimdi ise yeni bir döneme girdik. 

Artık hayata dair her şeyi, hatta dini bile televizyon ve internetten öğreniyoruz. Bu sayede her konuda bilgi (!) sahibi bireyler olduk. Bir başka deyişle ‘televizyon entelektüeli’...

Eğlence ve haber ortamı olan televizyon güçlenerek hatta ezici bir güçle önceki ortamlara (kitap, okul, din, toplum, aile, arkadaş…) baskın çıktı.

Düşünce ve davranış tarzlarının oluşmasında yatırım ve geliştirme alanı oldu. Hatta insanların düşlerini bile televizyon kuruyor.

Televizyondan öğrendikleriyle düşünen, yorumlayan, yargılayan, hareket eden yani yaşayan bu yeni model insan dünyayı anlamlandırma (entelektüel faaliyetlerini de) televizyonu (ve de interneti) referans alıyor. Dünyayı evlerinden izliyor.

Bir yere gitmeden, araştırmadan ve bedensel hiçbir efor sarf etmeden evinde, oturma odasındaki kanepenin üzerinde öğreniyor, geziyor, hatta ibadet ediyor, sosyal duyarlılığını artırıyor, yardım kampanyalarına destek oluyor.

‘Televizyon entelektüeli’ popüler kültüre karşı direnç kazandı  

Aslında bu yeni tip insan yani ‘televizyon entelektüeli’ bilgi hiyerarşisinin çöküşü anlamına da geliyor. Basılı kitapların, uzmanların, her şeyi bilen yazarların, siyasetçilerin ve profesörlerin yerini televizyon kanalları aldı.

Hâlbuki televizyon derinliksiz popüler kültürü yayan, egemenlerin bireyi istediği şekilde yönlendirmesini sağlayan, popüler deyişle uyutan bir araçtı!

Ama bugünün insanı popüler kültürle ve televizyonla karşılaşan bir önceki nesle göre daha bilinçli. Kendilerine sunulan şeyin çağdaş bir uyuşturucu olduğunu anlayamayan kültürel eblehler değil, popüler metinleri okuyabilen, mesajını anlayabilen üzerinde düşünüp karşı koyabilen bireyler.

Şehir Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Ferhat Kentel’e göre bugünün insanı bilgi nin ve bilgi sahiplerinin karşısında edilgenlikten çıkıyor.

Aldığı bilgileri karşılaştırıp yorumlayabiliyor. Kentel, bu yeni insanda demokratik potansiyelin daha fazla olduğunu düşünüyor. Çünkü sınırları tanımıyor, hatta bozuyor.

Kentel, böyle düşünmesinin sebebini şöyle anlatıyor: “Modern toplum iş bölümüydü, herkes farklı fonksiyonları icra ediyordu. Bugün tıptan da az çok anlayan, sosyolojiyi de bilen, siyasetten de az çok konuşan insanlarız...

Her şeyi bildiğini zanneden, kendini tanrı yerine koyan insanın hükmü artık yok sanki. Siz ne derseniz deyin, size karşı çıkacak ve ‘Bir dakika ben de bunu biliyorum.’ diyen birileri olacak artık. Bu, bilgiyle kurulan iktidar piramidini kıracak bir durum. Ama bunun korkunç sonuçları da, kaos da olacak. Bu biraz da risk toplumu.”

Enformasyon ışıması yaşıyoruz

Marmara Üniversitesi İletişim Fükültesi öğretim görevlisi Yrd. Doç. Dr. F.Neşe Kaplan, televizyonun entel çocuklarının bilginin iktidarını kırmasının sebep olacağı kaosun yani risk toplumunun sebebi olarak televizyon entelektüeli olan bu yeni bireyin ‘kendini yeterince yetkin ve özgür hissetmesi’ olduğunu söylüyor.

Açıklamasını ise Fransız kültür bilimci Baudrillard’ın ‘bir simülasyon içinde yaşayan kötürüm insan’ kavramı üzerinde yapıyor: “Burada kötürümlük, artık hiç kimse için bir şey yapmayacak kadar yalnızlaşmış ve toplumsalın iyiliği için idealleri olmayan bir insanın, böyle bir varoluş içinde bile kendini yeterince yetkin ve özgür hissedebilmesinden kaynaklanmaktadır.”

Kaplan, bu yeni tip insan için entelektüel kavramı yerine ‘enformasyon ışıması yaşamış insan’ kavramını öneriyor: “Bu insan entelektüel değildir, bilginin yerine ikame olmuş anlık enformatik ışımalardan beslenen yeni bir insan modelidir bu.”

Pozitivizmin, okulla, ansiklopedilerle, bilimle, akılla aydınlanmış insanının yerini televizyonla, sosyal medyayla, Wikipedia ile, Ekşisözlük ile enformasyon ışımasına maruz kalmış insanı aldı.

Yeni televoleler eğlendirdiği kadar bilgilendiriyor

Fatih Üniversitesi Sosyoloji bölüm başkanı Yrd. Doç. Dr. Önder Çetin, cam ekranın 2000’lerde eğlendirme misyonunun ötesine geçtiğini, alıcısına kültürel sermayeyi de ‘tattırdığı’nı söylüyor.

Çetin, buna örnek olarak entelektüel ihtiyaçlara hitap eden kuşak programlarını ve tematik kanalları gösteriyor.

Çetin diyor ki;  “Bilhassa son dönemdeki farklı ‘entelektüel’ ihtiyaçlara hitap eden kuşak programlarıyla bireyleri yarı-doktor, yarı fotoğraf-sanatçısı, yarı-tarihçi, yarı-tasarımcı vb. payelerle donatmakta, tüm bunları da malumata ‘maruz kaldığınızı’ hissettirmeden bilgiye sahip olduğunuz inancıyla sizi onurlandırmaktadır.”

Çetin, televizyonun işlevinin değiştiğine de dikkat çekiyor: “Eğlen-dir-me fonksiyonundan bilgilen-dir-me işlevine geçtikçe isteğe bağlı bir boş zaman uğraşısı olmaktan çıkmakta, kaçınılmaz bir biçimde yerine getirilmesi gereken bir vazife halini almakta, size sunduğu ve içine dahil olduğunuz sarmalda hayatınızı tasarruf etme imkânını elinizden alabilmektedir.”

 

‘İnsanlar eve değil televizyona kapanıyor’

 

Prof. Dr. Filiz Aydoğan Boschele: “Çekildiği evinde sıradan insan, yalnızca kendinden oluşan bir dünyaya kapanan, hiçbir yere gitmeye gerek kalmadan tüm dünyayı televizyondan izleyen, ama bu dünyaya anlam veremeyen, bu anlamsızlık karşısında gittikçe küçülen bir kitle toplumu insanı durumuna geldi. Bu sıradan insan, kendisiyle aynı sorunu yaşayan arkadaşlarından uzaklaştı.

Onları kendi mutluluğu için düşman olarak görmeye başladı. Siyasal hayatın öznesi değil, nesnesi oldu. Asıl trajik olan, tek sığınağının fantazyalarının televizyonda izlediği filmler ve dizilerle nasıl evcilleştirildiğinin farkında olmaksızın yaşayıp bitmesidir.”

 

‘Akıl ve iradenin yerini görünür olmak aldı’

 

Yrd. Doç. Dr. F.Neşe Kaplan: “Bugün insan kendi akıl ve iradesinin, zihinsel yetkinliklerinin, politik bir özne olarak var olma potansiyelinin yerine görünür olmayı koymakta ve böylece ikame bir var oluş içinde. Dolayısıyla gündelik yaşam pratiklerini, dünyaya ilişkin olup bitenleri, sanata, eğlenceye ve sağlık, turizm gibi her türlü hizmete erişme olanaklarını medya aracılığıyla en kısa yoldan karşılayan insan bugün kendini çok ergin, yetkin ve tekamüle ermiş gibi hissetmekte.”

 

‘Kuşatılmış bilgi gettolarından çıkıyoruz’

 

Prof. Dr. Ferhat Kentel: “Bir zaman ‘Atamdan duydum ki...’ demiştik, sonra ‘öğretmenimden duydum ki’, sonra ‘Kitaptan okuduk ki...’ dedik.  Şimdi ‘Televizyondan duydum.’ oldu. Akademik makale yazarken dipnot düşmek gibi. Nasıl Marks, Durkheim, sahih hadisler veya şu alim böyle yorumlamış diyoruz.

Söyleyeceğimiz şeyi güçlendiriyoruz. Baktığımızda bu tür bilgi ile ‘Televizyondan şunu duydum.’ arasında hiçbir fark yok. Bir de İbni Haldun veya Marx kimdi, neydi dendiğinde standardize edemiyoruz. Ekonomist miydi evet, sosyolog muydu, evet! Fatih Sultan Mehmet sadece padişah değil aynı zamanda şairdi.

Uzmanlık, modern zamanlara özgü. Modernlik bizi, sen sosyologsun, sen mühendissin, sen hukukçusun, sen annesin, sen babasına indirgedi. Şimdi iş bölümü çok da fazla geçerli olmuyor. Sanayiden eğitime kadar çok daha inter disipliner bir mantık yürütmek zorundayız.

Bilgide derinleşmek yerine yataylaşma oldu.  İnternet-televizyon bu tür çoğullaşmayı sağlıyor. Hapislerimizden, kuşatılmış bilgi gettolarından çıkıyoruz. Bütün disiplinlerin, alanların kibri kırıldı. Ben sosyolog olarak neden daha üstün olayım ki?”

 

‘Ucuz ve kolay bilgi, yaşam şekli oluyor’

 

Yrd. Doç. Dr. Önder Çetin: “80’lerde renklenen, 90’larla birlikte çeşitlenen televizyon ‘hayatımız’ neredeyse söz konusu sürenin tamamında toplumsal ve kültürel değişmeye olan etkileriyle tartışılagelmiştir.

Şüphesiz bunda diğer kitle iletişim araçlarıyla kıyaslandığında en ucuzu olmasının yanı sıra, erişiminde sizden bir çaba talep etmemesiyle kitle kültürünün en yaygın ve en temel aktarıcısı haline gelmesi öncelikli sebeptir.

Sunulan ‘ürünlerin’ normalleştirilip, sıradanlaştırılarak sahiplenilmesiyle birlikte kendini sürekli olarak yeniden inşa eden bir popüler kültür üretim mekanizması karşımıza çıkmaktadır.

Bu sadece ürünlerle sınırlı kalmamakta, tavır alışları ya da bir başka ifadeyle hayata dair yaşam stratejilerini de kapsamaktadır.

Üretilen popüler kültürün pasif tüketicileri kimliğinin ötesinde ‘tanınma/önemli olma’ ihtiyacını tatmin etmede gücü sınırlı olan televizyona karşın bireylerin farklı olma hissini tatma ve tattırma adına sanal platformlar çok daha bereketli bir zemin sunmaktadır.

İnternet, ‘rahatlama’ hissini, statünüzü seçip onu parlatma imkânını size doyasıya sunabilmektedir.”

http://www.zaman.com.tr/cumaertesi_her-seye-var-bir-sozumuz_2065489.html
 

'MİLLETİN BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜ'

Mümtaz'er Türköne


Ferhat Kentel'in, Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte yaptığı ve TESEV'in "Algılar ve Zihniyet Yapıları" başlıklı serisinin son kitabı olarak yayımlanan "milliyetçilik" araştırması bu başlığı taşıyor. 

"Demokratikleşme Sürecinde Parçalanan Milliyetçilik(ler)" alt başlığı, bu önemli araştırmanın içeriğini daha iyi yansıtıyor. Araştırma, siyasî ilginin seçimlere odaklanması yüzünden biraz öksüz kaldı.

Toplumun derinlerinde işleyen ve zihinleri esir alan korkuları ve endişeleri anlayabilmek için mutlaka müracaat edilmesi gereken bir kaynak. Üstelik, toz duman içinde kalan siyasî rekabetin ve sonu gelmez rejim tartışmalarının cephaneliğinde güvenli ve mutlaka gerekli bir seyahate çıkıyorsunuz.
 
"Global dünyada milliyetçilikler, beton binaların içinde sıcak yuva kurma çabasını yansıtıyorlar." Yazarlar, acımasız bir dünya içinde bir korunak arayışını bu cümle ile ifade ediyorlar.

Her türlü milliyetçiliğin ideolojik tutkalı eridikçe; "Muhaliflerini 'insanaltı' bir konuma getiren, kendinde üstünlük gören seküler devlet ve onun kibirli seküler milliyetçiliğine olan inanç da kayboluyor."

Araştırma, bu ifadelerle önümüze bildiğimiz-tanıdığımız ve kanıksadığımız milliyetçiliklerden farklı bir varlığı koyuyor ve altını üstünü incelemeye girişiyor.

Milliyetçilik dalgası toplumu etkisi altına alıyor. Ama aynı zamanda toplumda çatışmacı bir kültür giderek egemenlik kazanıyor. "Neredeyse herkesin bir biçimde "milliyetçi" olmasına rağmen, herkesin birbiriyle çatıştığı bir kültür daha belirgin hale geliyor."

Araştırma, çok sayıda mülakatın verilerini kullanarak bu paradoksu çözmeyi ve "milliyetçilik ideolojisinin nasıl işlediğini" anlatmayı deniyor.

İdeolojiler dünyasının iddialı kavramlarını, milliyetçiliğin tarihini ve macerasını bugünü anlamak için seferber etmek yerine sıradan bir dünyaya müracaat ediyor.

"Gündelik hayat" kuramı ile bu ideolojinin bünyesindeki paradoksların, her biri olmasa bile çoğu yanlış yerde duran sembollerin çözümlemesine girişiyor. Gündelik hayat, öznelliğin nesnelliğini anlatıyor.

Milliyetçilik bir strateji, onunla bireylerin ve toplumların kurduğu ilişki ise "taktikler" olarak ele alınıyor. Stratejiler, basitleştiren ve isim koyan araçlar; taktikler ise bütün karmaşıklığıyla ve birikimiyle gündelik hayatın kendisi olarak karşımıza çıkıyor.

Aklınıza gelebilecek her siyasî eylem veya tavır milliyetçilik adıyla karşımıza çıktığı zaman, bu kavram hiçbir şeyi anlatmamaya başlar.

Bu yüzden yazarlar bize "Bir yanda bir arada olmanın keyfi, sosyalleşme, diğer yanda korku-çaresizlik-tepki arasında gidip gelen duygu hallerine başka bir ad, hatta başka adlar vermek gerekiyor." önerisinde bulunuyor.

Bu öneri son derece önemli. Batı'dan farklı olarak bizim toplumumuzda bütünüyle olumlu bir "ad" olarak kullanılan milliyetçilik, birçok anomaliyi saklamaya yarıyor. Mafya'nın, çetelerin, asayiş sorunlarının, toplumsal sorunların bu kavramın arkasında kendilerini takdim çabaları gibi.

Devlet içindeki iktidar mücadelesinin milliyetçilik üzerinden yürütülmesi de, aslında milliyetçiliğin bir şeyleri göstermesinden çok saklamasına hizmet eden özelliğine işaret ediyor.

Ben, uzun zamandır Türkiye'de yükselen şeyin "milliyetçilik" değil "devletçilik" olduğunu düşünüyorum. Ulusalcılık, bu devletçiliğin toplumla ilişki kurma projesi olarak yürütülen marjinal bir hareket.

Ulusalcılığın solcu karakteri, sosyalizmden ödünç aldığı "öncü savaşı" modeli ile, devlet içindeki silahlı seçkinlere bir meşruiyet sağlamayı amaçlıyor.

Anti emperyalist karakteri ise milliyetçiliğin ekmek ve su gibi ihtiyaç duyduğu düşmanı tarif ediyor. Ulusalcılık, sığ ve çelişik dünyası ile etki menzili düşük bir ideoloji. Ama onun arkasına verilen destek, diğer milliyetçilik tiplerine bir ivme kazandırıyor.

Araştırma, toplumun sinir uçlarından girerek derinlerine nüfuz ediyor. "Gündelik hayat" içinden devşirilen belirtiler, sebep sonuç ilişkileri sağlam kurulmuş modellerde ete kemiğe bürünüyor.

Komplo teorileri ile düşünüp, toplumu da emir-komuta içinde harekete zorlayanların ne kadar önemli şeyleri ıskaladıkları daha iyi anlaşılıyor.

Her yere dikilen bayrakların birliği ve bütünlüğü değil, parçalanmayı simgelediğini ifade eden bu araştırmayı anlayabilmek için çok zor bir şey gerekiyor: Önyargılardan sıyrılmak. Cephanelikte inceleme yapmak oldukça zor.

http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/milletin-bolunmez-butunlugu_555374.html
 

SÜKUT - Nuriye AKMAN


30 Mart 2013
-Bak şu fotoğrafa. Aklına ilk ne geldi? 

-Sonsuzluk.  

-Olmaz, içini dolduramazsın

-Ebediyet desem?

-Farketmez.  

-Neden? Ezelden gelip ebede gitmiyor muyuz?
-Evet ama ezel zamanın başlangıcıysa, ebed de sonudur.

-Hımm! Sonsuzluğun sonu olduğunu hiç düşünmemiştim.

-Ebedi hayatın sahibini kayıt altına alabilir misin? Dilerse cenneti de cehennemi de dürüp kaldırır.

-Sonrasına kelime yok yani!

-Dikkat et, “sonra” dediğin anda yine dünya zamanına atıf yapıyorsun.

-Aa seninle de konuşulmuyor! Gelme üstüme.

-Mızıkçılık yok. Ne güzel muhabbet ediyoruz. Hadi bir daha bak şuna. Ne görüyorsun?

-Yolun sonu!

-Bu kadar umutsuz musun?

-Yoo. Adamın durduğu yerde iskele bitiyor da...

-Bitmesin istiyorsun, deniz hep ayağının altında olsun...

-Evet o yüzden de aklıma ilk gelen sonsuzluk oldu. Ama hevesimi kırdın.

-Acele etme. Dünya yuvarlak! Hep aynı yöne gidersek, sonunda başladığımız noktaya varırız.

-Bu fotoğraf için “Denizin balık vaadi” de diyebilirdim.

-Neden “Adamın balık umudu” demedin?

-Çünkü vaat olmasa umut da olmazdı.

-Oo, güzel yanıt.  

-Aman efendim, fotoğrafın güzelliğindendir.
-
Peki adam demin söylediğini biliyor mu?

-İçi biliyor da, dışı içinden bibaher.

-O nasıl oluyor?

-Bilen kalbi. Ama beyni kalbine kapalı.

-Kalp ve beyin dış olabilir ancak. Çünkü ikisini de görebiliriz. Hatta ürünlerini de. Duyguları, düşünceleri...

-Sen şimdi nerede bu iç diye soracaksın! En iyisi çıkalım buradan. Bak kırmızı yağmurluk resme ne yakışmış. Sen kal burada. Ben adamın yanına gidiyorum.

-Ama içi-dışı olmayan, kalıba sokulmayacak bir şey götürmen lazım ona.

-Galiba sonsuzluğu şimdi anladım.

-Neymiş?

-Sükût.

-Susss! Balıkları kaçıracaksın.

BALANS AYARI

Bu da Kazakistan’ın nevruz kutlamalarından bir fotoğraf. Cihan Haber Ajansı’ndan Doğan Yıldız Astana’da çekmiş.

Bayrama, dansa, neşeye eyvallah da, burada alkışımız fotoğrafın yakaladığı kusursuz dengeye. Çünkü ön planı görkemli yapan, objenin kendisinden çok, arka planın sadeliğidir.

Sahnenin gerisindeki kadınların  giysileri gösterişsiz ve salınımları yavaş olmasa, ön plandaki kadın bu denli görkemli görünmeyecekti bize, dansının ritmini böylesine güçlü hissedemeyecektik. Herşeyin zengin bir görsellik sergilediği bir ortamda çok az şey görülebilir.

Göz, hangisini seçeceğini şaşırıp birinden ötekine kayar, sonunda yorulur ve kapanır.
Adalet, eşitlikten geçmiyor öyleyse.

Herşey o an itibarıyla çok değerli. Nesneler ve olaylar kavrayamayacağımız bambaşka bir düzen içinde sıralanıyor. Ben, başkasına fon olurken değerimden bir şey yitirmiyorum. Çünkü başkası da bana fon olarak, görsellik değerimi yükseltiyor.

Durdum ve bir kez daha baktım fotoğrafa. Genç kadın, kırmızı yerine pembe boyasaydı dudağını keşke dedim, kurdelenin pembesinden seçseydi rujunu...

Biri duyup yanıma geldi, ne pembesinden bahsediyorsun diye sordu. Kazak güzelini gösterdim ona. Dedi ki: “Kurdele değil, alev onlar. Kadın yanıyor.  Dansı, ateşten kurtulmak için...”

ATEŞİN GÖZÜNE TOPRAK AT
 
Ateş yakıp üstünden atlamak, baharı takvime bağlayanların harcıdır, bunu neden yaptıklarını düşünmez, bir geleneği sürdürmekle yetinirler.

Ateş, şenliğin sembolüdür onlara, kışı yani zoru geride bırakmanın...
Haliyle mutludurlar. Fakat neşelerine is sinmiştir.

Duman kokar nefesleri. Üstünden atladıkları ateş içlerinde yanmaya devam eder. Beklentilerinin aksine yeni olmaz günleri...

Takvimler hangi mevsimi gösterirse göstersin, kalpleri hep ılık ve çiçekli olanlar vardır bir de. Bu hale gelinceye kadar ateşin gözüne toprak atıp kendi tabiatlarından ateşi kovmuşlardır.

Tabii ateşin en yakın dostu havayı da. Kızıl dişleriyle ısırmazlar artık özlerini; savurup hırpalamazlar o kutsal emaneti. Suyla emzirirler gönül bebeklerini.

Bu her dem baharda duranlar, ışığına aldanmazlar ateşin; bilirler ki içi kömür karasıdır. Topraksa görünür karanlığında ışığın binbir rengini saklar. Ebu Turab’ın dostlarıdır onlar, toprağın babasının...

Göğe topraktan çıkıldığını öğrenmişlerdir. Ateşin altına bin ton odun atsalar, kendi semalarında yükselemezler de, başlarını toprağa gömercesine eğdiklerinde nur kesilirler...

 http://www.zaman.com.tr/aktuel_suk-t_2071633.html

REGÜLASYON ÇAĞINDA DEVLET MODELİ

1 Nisan 2013


Yeni anayasayla, bağımsız düzenleyici kurumların anayasal hale gelmesi ve daha önemlisi, bu kurumların düzenleyici faaliyetlerinde, siyasetle regülatör arasındaki bağımsızlığın tam olarak tesis edilmesine imkân tanıyacak düzenlemelerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Anayasa yapma ve/veya değiştirme süreçlerinde, devletin ekonomik rolü sıklıkla tartışılır. Zira bir anayasa, devletin ekonomiye müdahale şeklini tayin eden kurumsal hiyerarşinin temel belirleyicisidir. Bu kapsamda hemen akla gelen birkaç model sıralamak mümkündür.

Yelpazenin en solundan başlarsak, sosyalist planlamacı devlet, sosyal refah devleti, kalkınmacı devlet, kamu hizmetleri devleti, düzenleyici devlet ve belki en sağda klasik anlamda liberal devlet modellerini sıralamak mümkündür.

Düzenleyici devlet ile liberteryan devlet kısmına kadar, anlama açısından çok bir sorun bulunmuyor. Hem teorik bazda hem de uygulamada, önceki modeller hakkında net fikirlere varmak mümkün.

Bununla birlikte ilgili tartışmalarda pek çok farklı devlet modeli için liberal piyasa ekonomisine sıklıkla atıf yapılır, fakat liberal bir devlet modelinin ne olduğu vuzuha kavuşturulamaz bir alan olarak bırakılır.

Solcu iktisatçılar, genellikle bırakınız yapsınlar yerine müdahaleyi öne alan düzenlemeler önerirler. Ancak bazen şaşırtıcı şekilde, liberal olduğunu iddia eden iktisatçılar bile örneğin para ve maliye politikalarına ilişkin düzenlemelerin anayasaya yazılmasını önerirler.

Ne olması gerektiğini tayin etmek çok kolay olmamakla birlikte, düşünüldüğü kadar da zor değildir. Bu yazı, günümüz toplumlarında hakim iktisadi algı ve sistem olarak uygulanan devlet modelinin ne anlama geldiği ve bu kapsamda yeni anayasada bu modelin niçin tercih edilmesi gerektiği üzerinde durmaktadır.

Pek çok yorumcu, bugün özellikle gelişmiş Batı'daki devlet modelinin liberal piyasa ekonomisi olduğunu ve bunun da liberteryan bir sistem önerisi veya çabası olduğunu düşünmektedir. Bu doğru değildir.

Öncelikle bugün modern toplumların tercih ettiği devlet modeli, düzenleyici devlet (regulatory state) modelidir ve düzenleyici devlet modeli, liberal iktisadi sistemin teorik temellerini teşkil eden Neo-klasik iktisadın önermeleri ve bulguları üzerine bina edilmiştir.

Bu anlamda liberal bir sistemdeki devlet modeline atfen liberal piyasa ekonomisi olarak da tanımlanmakta, fakat buradan yanlış yargılara varılmaktadır.

Bu modelde, önceleri kamu mülkiyeti altında dikey bütünleşik devlet tekelleri tarafından yürütülen pek çok mal ve hizmetin, zamanla özelleştirilmesi ve özelleştirmeler sonucunda, devletin tamamen piyasadan çekilip, ilgili mal ve hizmet piyasalarındaki iktisadi faaliyetin tamamen piyasa süreçlerine bırakıldığı iddia edilir.

Hatta bazı ileri yorum(cu)lar, bu modeli devletin, toplumunun sosyal maliyetlerini devletleştirip, özel çıkar grupları manipülasyonuyla kaynakları, devletten iş dünyasına servet transferi olarak aktarmak için kullandığını iddia etmektedirler.

Öncelikle tam olarak yukarıda sözü edilen alanların tamamen deregüle edilip, piyasa mekanizmasına bırakıldığı böyle bir model, eğer uygulanmış olsaydı, evet pür liberal veya liberteryan bir model olabilirdi, ancak gerçek dünyada böyle bir model bulunmamaktadır ve hiç de denenmemiştir.

Ayrıca özelleştirmelerin varlığı durumunda olası bir kaynak transferi de mutlaka yukarıda sözü edilen ileri yorum anlamına gelmemektedir. Velev ki bazı çıkar grupları, bu süreçlerde bir servet transferi ile rant sağlıyor olsalar bile, bu mutlaka liberal iktisadi emperyalizmin dayattığı bir sonuç anlamına gelmez.

Açıklayalım.

Öncelikle sözü edilen kamu hizmetlerinin düzenleyici devlet modelindeki durumuna bakalım. Elektrik, doğalgaz, telekomünikasyon, deniz, demir, hava ve karayolları, bankacılık, eğitim ve sağlık gibi önceleri neredeyse tamamen devlet tarafından faaliyet gösterilen alanlarda, düzenleyici devlet modeliyle birlikte mülkiyetin özel sektöre devredildiği doğrudur.

Bu anlamda düzenleyici devlet modelinin, liberal bir arka plana sahip olduğu da doğrudur. Ancak pek çok yorumcunun sandığının aksine, özelleştirmeler, bu model içinde mutlaka tamamen bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler mantığına dayanan bir piyasa ekonomisine terk edilmemektedir.

Sözü edilen alanların hemen hepsinde devlet, iki temel iktisadi değişken olarak fiyatları veya piyasaya girişi düzenlemeye devam etmektedir.

Bunun dışında ilgili endüstrilerde, hizmetin kalitesi, çevre sağlığı, iş güvenliği gibi alanlarda sosyal regülasyonlar da mutlaka devam etmektedir. En azından ilgili iktisat literatürü böyle olması gerektiğini nedenleri ile birlikte tek tek sıralamaktadır.

Şu halde düzenleyici devlet modeli, piyasaların başarısız olduğu kabul edilen endüstrilerde, endüstrilerin dikey olarak ayrıştırılıp, rekabetçi segmentlerinin özelleştirilmesine ve rekabete açılmasına imkân tanır, fakat bu mutlaka ilgili alanların bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler modeline göre işletildiği anlamına gelmez.

Özel sektör mülkiyetinde fiyat ve piyasaya giriş, özellikle bağımsız düzenleyici kurumlar marifetiyle düzenlenir. Bu durumda düzenleyici devlet modelinin, rekabeti, devlet müdahalesine göre öne aldığını söylemek mümkündür, ancak bu mutlaka, pür liberal bir devlet modeli anlamına gelmemelidir.

Diğer yandan devletin, bazı iktisadi ve sosyal regülasyonlara devam etmesi, bu modeli, planlamacı, kalkınmacı veya sosyal refah devleti de yapmaz.

Düzenleyici devlet modeli, her iki grubun arasında yer almaktadır. Bunun en temel göstergelerinden biri de, bu modelde devletin, klasik yapısından farklılaşarak, ilgili düzenlemelerin, bağımsız düzenleyici kurumlar tarafından gerçekleştirilmesidir.

Geleneksel bürokrasinin yerini, alanında uzman ve nitelikli donanım sahibi regülatörlerin yer aldığı düzenleyici kurumlar, düzenleyici devlet modelini, diğer modellerden ayıran bir önemli faktör olmaktadır.

DEVLET PİYASADA AKTÖR OLMALI MI?

Düzenleyici devlet modelinin buraya kadar anlatılan kısmı, piyasaların başarısız olması ile ilgilidir ve eğer iktisadi etkinliği sağlamada piyasa başarısızsa, devletin düzenleyici rolü mutlaka olmalıdır.

Bunun dışında düzenleyici devlet modelinin bir önemli unsuru, devlet başarısızlığı kısmıdır. İlgili literatür, devletin de iktisadi faaliyet içinde bir aktör olarak fena olabileceğini kabul etmekte ve bu nedenle, devlet başarısızlığı durumunda, tüm piyasalarda iktisadi değişkenler üzerine planlama, kumanda etme ve düzenleme görevlerini, piyasa süreçlerine bırakması gerektiği kabul görmektedir.

Bu aşamada fiyatlar, firma sayısı, piyasaya giriş çıkış ve üretilecek mal/hizmet miktarı konusunda devletin yerini piyasanın alması gerektiği kabul görmekte, ama çevre, sağlık, hizmet kalitesi vb. durumlarda devletin rolüne ilişkin durum hakim iktisat içinde de tartışmalıdır.

Klasik liberaller veya liberteryanlar, bu tür sosyal regülasyonların da uygulanmaması gerektiğini savunurken, modern liberaller sadece iktisadi regülasyonları, Anglo-Sakson muhafazakârlar sadece sosyal regülasyonları savunmaktadırlar.

Bunun dışında kıta Avrupası muhafazakârlığı, hem iktisadi hem de sosyal regülasyonlar konusunda devlete önemli bir rol biçmekte ve bu nedenle düzenleyici devlet modelinin, sosyal refah devletine yaklaşmasına zemin hazırlamaktadırlar.

Devletin başarısızlığı argümanına dönecek olursak, tüm bu tartışmadan çıkarılacak sonuç, eğer piyasa başarısızsa iktisadi regülasyon, değilse rekabet olmalıdır. Bunun dışında devlet, ülkelerin gelişmişlik düzeylerine göre sosyal regülasyonlar konusunda rol oynayabilir.

Çünkü özellikle az gelişmiş toplumlarda bu tür alanlardan kaynaklanabilecek tüketici istismarları, azımsanmayacak boyutlara ulaşabilmektedir.

Piyasa ekonomisinin daha kurumsal ve yerleşik olduğu ülkelerde, bu tür fiyat dışı rekabet alanları çok geliştiği için devletin yerini piyasa alabilmektedir.

Bu noktada yeni anayasada devlete biçilen rol ne olmalıdır? Açıkça iktisat içindeki yerleşik algı, düzenleyici devlet modelini salık veriyor. Bu model, Türkiye'nin de son 10 yılda tercih ettiği model, ancak yine de Türkiye örneği tam olarak kurumsallaşabilmiş değil.

Bunun için öncelikle yeni anayasayla, bağımsız düzenleyici kurumların anayasal hale gelmesi ve daha önemlisi, bu kurumların düzenleyici faaliyetlerinde, siyasetle regülatör arasındaki bağımsızlığın tam olarak tesis edilmesine imkân tanıyacak düzenlemelerin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Bunun için yeni anayasada iktisadi faaliyete ilişkin hiçbir düzenlemenin olmaması, ama iktisadi faaliyeti düzenleyici kurumların idari yapıdaki statülerini netliğe kavuşturan bir düzenlemenin yapılması yeterli olacaktır.

Gerisi piyasanın işidir ve piyasa, doğru motivasyonlar sağlamada genellikle etkindir.

* Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü.

http://www.zaman.com.tr/yorum_regulasyon-caginda-devlet-modeli_2072395.html
 

BATI MEDENİYETİ ÜNİVERSAL MİDİR?

Mehmed Niyazi


Batı medeniyetinin Hıristiyanlık, Roma hukuku, Yunan felsefesine dayandığı çok sık ifade edilmektedir. Bunların yanında 16. yüzyıldan itibaren müspet bilimler de yer almıştır.

Giderek Batı’da fonksiyonunu artıran müspet bilimler, ortaçağın kaderciliğinin yerine determinizmi, “Üstad dedi ki”ye karşı tenkit melekesini geliştirmişlerdir. Bunların doğurduğu Rönesans’ın Batı’ya şunları mal ettikleri ileri sürülmektedir; din konusunda hoşgörü, siyaset alanında demokrasi ve hukukun üstünlüğü.

Kanaatlerince Batı’yı maddeten ve manen kuvvetli yapan bu değerlerin üniversal olduğunu şöyle ifade etmektedirler: “Ortaya çıkan bu değerlerin hedefi Hıristiyanlık veya İslamiyet, Alman veya Bulgar, doğulu veya batılı, köylü veya şehirli, hükümdar veya tebaa değil, doğrudan doğruya insan ve insanlıktır.”

Hıristiyanlık Hz. İsa’nın tebliğ ettiği şekilde kalmamıştır; eldeki güvenilir İnciller birbirlerinden farklı oldukları gibi, hepsinde bilgi açısından maddi hatalar vardır. Mesela dünyanın sabit olması, güneşin etrafında dönmesi veya Hz. Adem’le Hz. İsa’nın arasında 4444 yıl bulunması gibi.

Oysa vahyin mantığında hata olması mümkün değildir. Dolayısıyla bu İnciller belli bir bilgi seviyesine gelmiş bulunanları tatmin etmemektedir; fakat kültürlerinin oluşmasında ana unsur olduğu için fazla ses çıkarmamaktadırlar.

Bir de eldeki İnciller insandan ziyade, Hıristiyanlara hitap etmekte, hedef kitlesinin diğer din mensuplarına bakışını etkilemektedirler. Aksi takdirde Amerika’ya göç eden Avrupalılar o gaddarlıkta bulunamazlar, yerlileri, İnka ve Aztek medeniyetlerini yok edemezlerdi.

Müspet bilimlerin Avrupalıların malı olmadığını da belirtmeliyiz. Bunlar insanın idraki seviyesinde tarihin karanlıklarından beri vardı; dünyayı gezen bir özelliğe sahiptirler; nerede ortamını bulurlarsa orada konaklar, meyvelerini verirler.

Değişik kaynaklardan beslenen müspet bilimler, ortaçağda Müslümanların elinde en üstün seviyesine ulaşmışlardı. Bugünkü Avrupa’nın ilminde Müslümanların, bilhassa İbn-i Sina’nın, Biruni’nin çok büyük payı bulunduğunu inkâr kabil değildir. Yunan felsefesini de geliştirip Batı’ya intikal ettiren Müslüman ilim ve fikir adamlarının başında Farabi gelmektedir.

Köklerini Mısır, Hindistan’da bulan Yunan fikir ve düşüncesi, müspet bilimler Batılılara kuvvet vermişlerdir. Fakat Batılıların ele geçirdikleri bu gücü üniversal anlamda kullandıklarını iddia etmek mümkün değildir.

Söz konusu değerleri menfaatleri uğruna maymuncuğa dönüştürmüşlerdir; yeri gelir demokrasiyi, yeri gelir diktatörlüğü desteklerler. Batı’nın refahında bu değerlerden ziyade sömürgeciliği etkili olmuştur.

Sömürgeyle zenginleşen Batı’da ister istemez okullaşma yaygınlaşmıştır; ciddi bilgi birikimine ulaşanları ilânihaye sürü gibi kullanmak mümkün değildir.

Ne acılar çektikten, nice insanlar kan gölünde boğulduktan sonra, demokrasi hayatlarına katılmıştır. O bir değer değil, bir mecburiyet olarak ortaya çıkmıştır; fakat onu insanların mutluluğu için değil, kendi refahları uğruna kullanmaktadırlar.

Bunu da yadırgamamak lazımdır; zira kültürlerin temelinde, onların taşıyıcısı olan insanın telakkisi bulunmaktadır.

Kültürlerin mihrakı Tanrı anlayışlarıdır. Hıristiyanlara göre Hz. İsa hem Tanrı’dır hem de Tanrı’nın oğludur. Fani dünyaya gelmiş; en büyük acıları çekerek insanlara örnek olacak bir hayatı arkasında bırakarak makamına çekilmiştir.

Bu da Hıristiyanların zihninin somut esaslara göre oluşmasını sağlamıştır. Bunun için maddenin bütün kombinezonlarını ifade eden dillerinde soyut kavramlar azdır; mesela amca, dayı aynı kelimedir; sonradan annemin kardeşi, babamın kardeşi diye açıklarlar; gelin, görümce, elti ve benzerleri aynı kelime ile ifade edilirler.

Bütün insanlığa hitap eden değerler ise daha çok soyut kavramlarla oluşurlar. Bu da ancak somut, lokal hadiselerden kurtulmakla mümkündür; bunun için Batı medeniyeti üniversal olmak yeteneğine tam sahip değildir.

Hedefimiz ne Batı ne de çağdaş medeniyet, sadece ilim olmalıdır. Çağın ilimlerine sahip olabilirsek, hatta üzerine bir şeyler daha koyabilirsek, ancak milletçe yaşama imkânını elde edebiliriz. İlimler de kültürümüzle yoğrularak kendimize has bir medeniyetin oluşmasını temin ederler.

 http://www.zaman.com.tr/null/bati-medeniyeti-universal-midir_2072377.html

1 Nisan 2013 Pazartesi

Sizde bu milletin vekili olabilirsiniz - DEMOCRATUS : Online meclis ihraç edecekler

 Democratus’un kurucusu Murat Aydemir (sağda) ve sitenin yazılımcısı Caner Türkmen (solda)
DEMOCRATUS’UN KURUCUSU MURAT AYDEMIR (SAĞDA) VE SITENIN YAZILIMCISI CANER TÜRKMEN (SOLDA)
31 Mart 2013
Democratus, sanal dünyanın online meclisi. Mevcut sosyal ağlardan farkı vekil seçilebiliyor olması. Burada fikirleri en çok oy alanlar vekil oluyor. 

Dijital alemin vekilleri gündem tasarısı sunabiliyor, tartışma konularını referanduma götürebiliyor. Silikon Vadisi’nden yatırım alan sitede her cuma vekil seçimleri yapılıyor.

Antik Atina demokrasisi üzerine okuduğu bir kitaptan etkilenen Boğaziçi Üniversitesi İşletme bölümü öğrencisi Murat Aydemir’in aklına bir fikir gelir:

İnternetin sunduğu imkânlarla herkesin, ülke yönetimine ve sosyal hayata anında hakim olacağı özel bir demokratik ağ veya online bir meclis kurmak!

Democratus’un keşfedildiği günlerde anayasa referandumunu yaşayan Türkiye’de günlük hayat siyasi fikirlere teslim olmuşken, “Herkesin bir fikri var” diyen girişimci, bireylerin fikir ve görüşlerini paylaşmak istedikleri kadar siyasilerin de bu fikirleri öğrenmek için can attığını fark eder.

İşte Democratus, fikrini söylemek isteyenlerle bu fikirleri merak edenler arasında bir köprü olarak planlanır.

Bilişim sektörünün içinden gelmeyen Aydemir, öncelikle başarısız olmuş girişim sahiplerine ulaşır ve ‘ne yapmaması’ gerektiğini dinleyip not eder.

Sonrasında Silikon Vadisi’nde başarılı olmuş global projelerin hikâyelerini araştırarak kendisine bir yol haritası çizer. ABD yerine Türkiye’yi, San Francisco yerine İstanbul’u merkez kabul eder.

Projesini global bir marka olmak için kurgular. Bu sebeple projeye dünyanın her yerinde benzer anlamları çağrıştıran ‘Democratus’ ismini uygun görür.

Güç sahiplerinin değil, toplumun yanında bir sistem

Diktatör ve manipülasyonların yerine, toplumların kendi kendilerini yönettikleri şeffaf ve demokratik bir dünya hayal eden Aydemir, her zaman güç sahiplerinin değil, toplumların yanında olmayı temel prensip olarak belirler.

Planlar hazır olduğunda, ihtiyaç duyduğu ilk sermaye ise orta halli bir devlet memuru olan babasının emektar 1989 model BMW’sinin satışından gelir.

Böylece garajdan çıkan Democratus, Aralık 2011’de sadece Boğaziçi Üniversitesi’nden sınırlı sayıda insanın haberdar olduğu mütevazı bir site olarak test yayınına başlar.

Yazılım uzmanı ve Democratus’un diğer ortağı Caner Türkmen’in Ocak 2012’de projeye katılımıyla çalışmalar iyice hızlanır.

Nisan 2012’de California’nın köklü yatırım fonlarından Kaufman Foundation tarafından Türkiye’nin gelecek vaat eden beş projesinden biri olarak gösterilen www.democratus.com ilk yatırımını da böylece alır.

Bu yatırımı yerli bir girişim fonu olan Doğa Girişim’in yaptığı ilk tur yatırım izler. Projeye son destek Özyeğin Üniversitesi Girişim Fabrikası’ndan gelir.

Bu destekle site Şubat 2013’te Türkiye’ye yayın yapmaya hazır hale gelir. Democratus, 14 aylık test yayını süresince kulaktan kulağa duyularak kazandığı 8 bin üye tarafından ısrarlı bir şekilde kullanılır.

Site Şubat 2013’e kadar 300 bin defa ziyaret edilir ve her bir ziyaretçi için kullanım süresi günlük ortalama 17 dakikadır.

Türkiye merkezli Democratus tüm ülkelere yayın yapar hale gelmek istiyor. Amaçları toplumların doğrudan demokrasiyi deneyimlemeleri, insanların fikirleriyle dünyayı şekillendirebilmeleri.

Bu yüzden site çok yakında Arapça, İngilizce ve İbranice yayın yapacak. Bu sayede Ortadoğu, ABD ve Avrupa devletlerine Democratus’u açabilecekler.

Günümüzde insanların artık daha çok mobil yaşadıklarını söyleyen genç girişimci, mobil uygulamaları da birkaç hafta içinde faaliyete geçirecek.

Democratus Meclisi vekilleri

Sanal vekil olmak ayrıcalıklı hissettiriyor

Süreyha Aydın Bahçeşehir Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü (23): Democratus Meclisi ortamının seviyeli olması kimi zaman yumrukların uçuştuğu TBMM’den bile daha ileri konuma gelmesini sağlıyor.

Meclis’te oylanan gündemlerle bilgi paylaşımı sağlanırken değişik perspektiflere şahit oluyorum ve en önemlisi belki de karşımdakinin de ben gibi insan olduğunu fark ederek ondan korkmanın, ona ön yargılı yaklaşmanın yersiz olduğunu fark ediyorum.

Burada vekil olmak insanı ayrıcalıklı hissettiriyor. Kucaklayıcı ve bilge bir ortam var bu sitede, yolu açık olsun!

Sosyal ve siyasî olarak doyuyorum

Alperen Cihan Çetinkaya Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi (22):

Democratus’ta farklı siyasi görüşlere sahip kişilerin olması ve farklı perspektiflerin sizi her geçen gün geliştirmesi şu an için Türkiye şartlarında bulunmaz bir fırsat.

Entelektüellik seviyesi günden güne artıyor. ‘Fikirlerimi paylaştım, hiçbir şey olmadı’ algısı bir an bile oluşmuyor zira artık bir şeyler olmasından ziyade sosyal ve siyasi olarak doyuşunuz ve diğer insanlardan aldığınız enerji yetip artıyor.

Vekillerin gündemi belirlemesi önemli

Selin Kayaalp Dumlupınar Üniversitesi Mimari Restorasyon (22):

Democratus, gündemi takip etme ve gündemdeki olayları anında tartışma imkânı sağlıyor.

Ayrıca aktif ve beğenilen kişilerin vekil olarak herkese ulaşması ve gündemi belirlemesi açısından da önem teşkil ediyor.  

Farklı fikirleri tanımak iyidir

Can Beysanoğlu ODTÜ SBKY öğrencisi:

Demokratik toplumsal bir alanın oluşturulması, farklı fikirlerin güvenilir bir platformda özgürce paylaşılmasıyla yaklaşılacak bir hedef.

Farklı fikirleri tanımak karşılıklı etkileşimi güçlendirecek, bu da bizi sıhhatli bir toplum kılacaktır.

Benimsemeyebilirsin ama saygı duy!

Ersagun ÖZTÜRK Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi (20):

Tartışmaların seviyeli ve ciddi olması en büyük artısı. Benimsemediğiniz bir ses için ‘saygı duy’ butonu konulması bunun güzel bir örneği.

Vekil seçilmek için uygulanan puanlama sistemini gayet adaletli buluyorum. Her gün değişen ve sadece vekillerin yazabildiği 7 tasarı ise vekil seçilenlerin seslerini bütün üyelere rahatça duyurabilmeleri açısından çok iyi düşünülmüş.

Sanal mazbatalı sanal vekiller

Democratus; gündeme dair fikri olan, düşünen, araştıran ve yaşadığı çevreye karşı duyarsız kalamayan kişilerin bir araya geldiği ve ülke gündemini tartıştığı bir platform, özelleşmiş sosyal bir ağ. Aynı zamanda alanında ilk online meclis.

Bireyler fikirlerini paylaşmak, yaşadıkları çevreyi şekillendirmek isterken siyaset kurumları ve medya da toplumun ne düşündüğünden haberdar olmayı talep ediyor.

Democratus, pratikte bu iki grup arasında bir köprü olmayı hedefliyor.

Democratus kullanıcıları 200 karakter kısıtlamalı ‘ses’ denilen paylaşımlarda bulunarak gündemi konuşuyor.

Ana sayfalarında yer alan ‘meclis’ penceresinden günlük yenilenen 7 referandum maddesini oylayarak ülke gündemini şekillendiriyorlar.

Kullanıcılar, her hafta yapılan vekil seçimlerinde fikirlerini beğendikleri on kullanıcıya vekil oyu verebiliyor. Bu oyların haricinde kullanıcıların sitede yaptıkları her aktivite bir katma değerle ‘haftalık kullanıcı puanı’na dönüşerek tüm üyelerin dahil olduğu bir sıralama oluşturuluyor.

Her hafta cuma günü yapılan genel seçimlerde en yüksek puana sahip 50 aday mazbatasını alarak Democratus Meclisi’nde görev başı yapıyor.

Bu sayede sitede her hafta seçilen vekiller, 7 gün süresince gündem tasarısı girerek site kullanıcılarına günlük referandum sunma hakkına sahip oluyor.

Democratus kullanıcılarının gündemlere verdiği oylar da sosyolojik veri olarak incelenebilir ve topluma genellenebilir bir örneklem olacak nitelikte depolanıyor.

İlgilendiği konuları ve kurumları takip etmek, onların yönetimine dahil olmak isteyenler için #gündem sayfalarını hazırlayan Democratus’ta, bu sayfalar aracılığıyla ilgilenilen kurum ve konuların #link’lerini takibe alarak, bu #linklerin bağlı olduğu sayfalarda ilgili konu ve kurumun gündemi sayfa takipçileri tarafından belirleniyor.

Karar verici mekanizmaların yani siyasetçilerin, oy verenlerle ilişkisine yeni bir boyut getirmeyi hedefleyen Democratus, kamuoyunun nabzını her gün yansıtmayı ve bu sayede liderlerin toplumun düşüncelerine ulaşımını kolaylaştırmayı planlıyor.

Türkiye’den sonra rotasını önce Ortadoğu’ya ardından Kuzey Amerika’ya çevirmeyi planlayan Democratus, Silikon Vadisi’ndeki yatırımcısının da desteğiyle Amerika’da eyalet bazlı online meclis sistemleri oluşturmayı düşünüyor.

http://www.zaman.com.tr/pazar_online-meclis-ihrac-edecekler_2071964.html

PANDORANIN KUTUSU BİR DAHA AÇILIRSA! @ChevalierdesMot



@ChevalierdesMot
Ahmet Bey, yine açtırdınız Pandora'nın kutusunu...


Aslında Batının içinde bulunduğu duruma tam karşılık geliyor bu PANDORA'nın kutusu. 

Efsaneye göre Prometheus tanrılardan ateşi çalar (Batı'nın Endülüslü Müslümanlardan ilmi çaldığı gibi) ancak bu ilmi çalarken en önemli kısmını unuturlar:  “ÇokYasal Siyaset”


Antik Yunan Efsanesine göre;

Baş tanrı Zeus,  tanrıların ateşini Olympos Dağı'ndan çalıp,  insanlara götürerek ilk devrimi gerçekleştiren Prometheus'u ve ona yardım eden suç ortaklarını (erkekleri) cezalandırmak için bin bir kötü düşünceye dalar. Bütün kötülükleri beyin süzgecinden geçirdikten sonra aklına,  bu kötülükleri içinde barındıran bir varlık yaratma fikri gelir.



Bütün kötülükleri içinde barındıran bu varlığın adı ise 'kadın'dır. Tabi bu varlığa kadın demeden önce yaradılış öyküsünü anlatmak yerinde olacaktır.



Baş tanrı Zeus,  kadın yaratma fikrini hemen gerçekleştirmek için kolları sıvar. İlk olarak,  oğlu olan demirci tanrı (sanatçı olarak da bilinir) Hephaistos' a bir parça toprağı suyla karıştırarak bir kadın yapmasını söyler. Hephaistos,  Zeus'un dediğini anında yapar ve usta becerisiyle kadına şeklini verir. Daha sonra ise bilgeliğin tanrıçası Athena,  bu kadına el işlerini,  beceriyi (dokuma,  el sanatları vs.) öğretir ve süslü kuşağını bu kadının beline sarar.



Sıra kadını kadın yapan özellikleri bu kadına vermeye gelince,  devreye aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite girer. Aphrodite,  bu kadının yüreğini arzularla doldurur,  yüzüne zarafet serper,  tutku,  heyecan,  güzellik,  şehvet hepsini bu kadına adeta yükler.



Zeus'un kötü olarak nitelendirdiği bu kadına şeytani duyguları,  yalanı,  düzenbazlığı ise haberci tanrı Hermes verir. Son olarak ise Zeus,  bu kadına can versinler diye dört rüzgârın esmesini emreder. Bu rüzgârlar esince kadına can gelir. Böylelikle kadının yaradılışı gerçekleşir. Bu kadın yaratıldıktan sonra sıra onu süslemeye gelir. Bu süsleme görevini ise birbirinden güzel periler üstlenir. Periler onu süslü gerdanlıklarla,  kemerlerle ve de çiçeklerle donatırlar. Onu akıllara durgunluk verecek bir güzelliğe büründürürler.



Son olarak sıra bu kadına isim vermeye gelir. Haberci tanrı Hermes ona "bütün tanrıların armağanı" anlamına gelen "PANDORA" adını verir.



Pandora efsanesinin günümüze nasıl aktarıldığı konusunda bilgi verecek olursa eğer; tarihçi Hesiodos'un "Theogonia" (tanrıların doğuşu) ve "İşler ve Günler" adlı eserlerinde bu efsaneye yer verilmiştir.



Zeus Pandora'ya can verdikten sonra ve onun bütün kötülüklerle,  çirkefliklerle aynı zamanda güzelliklerle donandığını gördükten sonra sıra Prometheus'tan ve insanlıktan öc almaya gelir. Zeus Pandora'nın eline kapalı bir kutu verir ve onu Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a (aklı başına sonradan gelen,  geç uyanan anlamına gelir) gönderir.


Olacakları önceden görebilen kâhin Prometheus bunun üzerine kardeşi Epimetheus'u Zeus'tan gelecek hiç bir hediyeyi almaması hususunda uyarır. Fakat Epimetheus hediyeyi elinde tutan güzel Pandora'yı görünce kardeşinin nasihatlerini unutur ve bunun karşılığında insanlığa en büyük kötülüğü getirir. Epimetheus,  Pandora'nın çekiciliğine karşı koyamaz ve yapacağı en son şeyi ilk sıraya koyarak onunla evlenir. O zamana kadar insanlar kötülüğü,  hastalığı,  sıkıntıyı,  yalanı bilmiyorlardır. Yeryüzüne bütün kötülükler Pandora ile birlikte bu kutuyla gönderilmiştir. Tek yapılmaması gereken ise bu kutunun açılmasıdır.


Zeus'un eline tutuşturduğu kutuda ne olduğunu merak eden Pandora bu merakına daha fazla dayanamayarak bu kutuyu açar. Bu kutu açılınca ne kadar kötülük,  dert,  kıskançlıklar,  hastalıklar,  açlık,  yaşlılık,  delilik,  ahlaksızlık varsa yeryüzüne yayılır. 

Pandora bu kutunun kapağını kapatmak istese de çok geç olmuş, artık yeryüzü bu kötülüklerle olumsuzluklarla çevrelenmiştir. Buna rağmen Pandora,  kutunun kapağını son hamleyle kapatır. Kutunun içinde geriye tek kalan ise; insanları bu kadar olumsuzluk karşısında avutan,  insanlığın tek ilacı olan 'UMUT' tur. (http://blog.milliyet.com.tr/gulsengedikoglu )

Sanırım bana düşen de Pandora’nin Kutusunda geriye kalan “UMUT” misali ( batının zamanında araklamaya tenezzül etmediği, bünyesine uygun düşmeyen ) sosyo-politiko-ekonomik ilimlerin çıkmasını sağlayarak Batının kurduğu HerkeseYekYasal zulüm düzenbazlığının darmadağın edilmesine yol açacak ne varsa ortalığa salıvermek oluyor. :)