Popüler Yayınlar

29 Nisan 2013 Pazartesi

Atatürk’ü kullanarak soy babam soy!

 
25 Şubat 2013 / İDRİS GÜRSOY
28 Şubat döneminde sürece en büyük desteği veren gruplardan Sabah ve ATV’nin genel koordinatörü olan Ömer Dinçer, “Soruşturmada postmodern darbenin sivil ve medya ayağı olmazsa çok eksik kalır.” diyor.
 
‘Ellerimiz kirli. Mal varlıklarımızdan başlayarak 28 Şubat’ta yapılan yayınlar incelensin, çok şeyler çıkar.” Bu sözler, Sabah-ATV grubunun 28 Şubat sürecinde iki numarası Ömer Dinçer’e ait.

28 Şubat soruşturmasında önce Batı Çalışma Grubu’nda (BÇG) görev yapan emekli veya muvazzaf subaylar, sonra da kuvvet komutanları gözaltına alındı. Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı sorgulandı, tutuksuz yargılanıyor.

Herkesin merak ettiği soru şu: ‘Postmodern darbe’ olarak nitelenen 28 Şubat, sivilleri de kapsayacak mı? Bir kısım gazeteciler, endişelerini ‘cadı avı olmasın’ diye dile getirirken, süreçte Doğan Grubu ile birlikte yer alan ATV-Sabah Grubu’nun o dönemdeki genel koordinatörü Ömer Dinçer, soruşturmanın askerlerle sınırlı tutulmasını yeterli görmüyor:

“28 Şubat’ın sivil ve medya ayağı olmazsa çok eksik kalır.”

28 Şubat 1997’de Refah-Yol hükümetinin düşürülmesinden sonra bankaların içi boşaltılmış ve Cumhuriyet döneminin en büyük soygunlarından biri gerçekleştirilmişti.

Ergenekon soruşturmaları, Balyoz, internet andıcı, 12 Eylül derken 28 Şubat da dava konusu oldu. Soruşturmada topluma yönelik psikolojik harekat ve fişlemeler konusunda savcıların elinde önemli deliller bulunuyor.

Ayrıca tanıklar da bilgiler veriyor. Sürecin sivil aktörlerinin hâlâ siyasi, ekonomik ve toplumsal hayatta etkin olmaları, soruşturmanın önemini bir kat daha artırıyor.
 
Ömer Dinçer, 28 Şubat süreci içindeydi. ATV-Sabah’ın el değiştirmesinden sonra İzmir’e yerleşti, Yenigün adında bir gazete çıkarıyor. Alsancak’taki gazete merkezinde, 28 Şubat ile ilgili sorularımızı cevaplandırdı.

-28 Şubat sürecinde, en etkili medya grubunda yetkili bir pozisyondaydınız. 28 Şubat’ta neden silahlar yerine medya kullanıldı?

Tank, tüfek olmasına gerek yoktu, asker çok güçlüydü. Gazetelere karşı büyük bir baskı uyguluyordu. Hükümetler de asker yanlısı görünüyordu.

-Nasıl bir baskı uygulanıyordu?

Bir gazetecisiniz, köşe yazarısınız, bazı şeyleri yazınca bedel ödetiliyordu. En azından çalıştığınız kurumdan size bir baskı geliyordu. Asker için bir manşet attınız, iyi düşünmeniz gerekiyordu, işinizden olabiliyordunuz.

Veya grubunuz yaptırımlarla karşı karşıya kalabiliyordu. Baskı rejimi vardı. Hür davranamıyordunuz. Bırakın askeri yargılamayı, eleştiriyi bile yazamayacak durumdaydı basın.

-Sabah Grubu, Hürriyet Grubu ile birlikte andıçları yayımladı. Operasyonun hedefi neden siz oldunuz?

Sabah’ın başına ne geldi ise birkaç askerle takışmasından geldi. Dinç Bilgin, Zafer Mutlu ve ekibine çok inandı. Manşetler, haberler o ekibin elinden çıkıyordu. Birkaç haberden sonra Mesut Yılmaz askerden baskı yedi, bedelini de Sabah ödedi.

TMSF geldi, gazetenin içine girdi, 6 bin 800 çalışanı olan grup gazeteyi basamaz hâle geldi. Mesut Yılmaz, Dinç Bey’in ipini çekti. Ancak Zafer Mutlu, yönetim kurulu üyesiydi, yargılanmadı. 28 Şubat’tan sonra kurulan hükümetten destek geldi. Abim Mustafa Dinçer yönetim kurulu üyesiydi, yargılandı.

Dinç Bey içeri girdi. Kurtlar sarmıştı. Sabah’taki bütün hisselerimiz gitti, beş kuruşsuz kaldık. Koca dev, benzin alamayacak duruma düşürüldü.

-ATV-Sabah Grubu’ndaki ekipte kimler vardı?

Ali Kırca, Ayşenur Arslan… İsim yapmış, zirveye çıkmış insanlardı bunlar. Çok güçlüydüler ama basın içinde de bir alev topu vardı. Ülkeye zarar verdik.

-Nasıl?

Bu ülkedeki olumsuz olaylarda yüzde 50 vebal medyadadır. Gerçek bu. 1960’tan bugüne kadar yalan yazdık, yanlış yaptık, insanları karaladık, lekeledik. Bunları kabul etmeliyiz. Kendi özeleştirimizi yapmamız lazım.

-Siz özeleştiri yapıyorsunuz ama bazıları hâlâ yapmıyor.

Yapamıyorlar. Çünkü çok yanlışları var.

-Ne tür yanlışlar?

Türkiye Cumhuriyeti’nin en veballi kurumu basındır. Hep kaypak kuypak davrandık, geri planda her şeyi yaptık ama ön plana çıkmadık. 28 Şubat’ta bir felaket tablosu vardı. 7 sülalemde 75 asker vardır ama doğrular bir.

-ATV-Sabah’ta neler yaşandı?

Bir insan geliyor, ATV’de 250 bin dolar maaş alıyor. 3,5 trilyona villa alıyor. Çok anlatılacak şey var ama…

-Bazı gazeteciler ve Ertuğrul Özkök 28 Şubat’ı hâlâ savunuyor.

Neden savunduklarını açıklasınlar. Ertuğrul Özkök’ü büyük bir eleştiri yağmuruna tutmak gerekiyor. Vatan millet elden gidiyor, takkeciler tükkeciler diye kandırdık insanları.

Oysa herkes istediği gibi yaşıyor. Hangi meyhane kapanmış? Kimin yaşamına nasıl müdahale edilmiş? Hâlâ “Alkol yasaklandı” diye manşetler atılıyor.

Nerede yasaklandı? Adam parklarda içiyor, ailene laf atıyor, buna tedbir gerekmiyor mu? Toplumlar yasaların öngördüğü gibi yaşar. Her darbe öncesi bu tür yayınlar yapıldı.

27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat ülkeye büyük zararlar verdi. 50 yıl geriye gitti Türkiye. Sebep bizdik, bizdik sebep. Ne senaryolar ürettik, ne manşetler attık, gerçeği araştırmadan, ‘Türkiye elden gediyor’ diye. Bunlar tezgâhlanmış planlardı.

-O gün bu manşetler inanarak mı atılıyordu?

Nasıl pembe diziler var ülkede? Dizinin senaryosunu yazanlar belliydi: BÇG. İşte ortada her şey. O yazıyor, senaryo oynanıyor. Cumhuriyet gazetesi bombalandı. Ya kime hikâye okuyorsunuz? Ne bombası? Yapmayın! Her türlü karalamayı yapan bir toplum olduk, acı ama gerçek.

-Cumhuriyet tehlikede değil miydi?

Biz Amerika standartlarında bir ülke olabilir, dünya liderliğine oynayabilirdik. İç çekişme, iç savaş, kardeşi kardeşe vurdurma, her türlü oyunu oynadık. 75 sene Atatürk’ten nemalandık.

Arkasına bir Atatürk posteri alan, koca bir Türk bayrağı asan imtiyazlı saydı kendini. Bu Atatürk sevgisinden falan değil ha! Atatürk’ü kullanarak vur Allah vur, soy Allah soy!

Böyle bir toplum olduk. Bunun içine basın da girdi. ‘Hayır, böyle olmadı’ diyenler kendini kandırır. İhtilaller, soygunlar, kasaların boşaltılması, Merkez Bankası’nın boşaltılması, çok acı olaylar bunlar.

Ayrıca tüm sektörlerde ve gençlerde bozulma oldu, bunda basının da büyük sorumluluğu var; beyin yıkıyorsun, tiyatrolar oynuyorsun, menfaat için insanları birbirine kırdırıyorsun.

Basın insanlara hiçbir şey vermediği gibi insanlardan çok şey aldı. O günkü şakşakçılar o düzeydeki yaşamlarına devam edebilmek için düzenleri bozulmasın diye toplumu infiale getirdiler.

Doğruları anlatmak gerekir, bana çok kızacaklardır ama bu böyle. Ağır bir faturanın bedeli ödeniyor şimdi. Medyaya düşen, her şeyi olduğu gibi görmek ve yansıtmaktır.

-28 Şubat soruşturmasında sıra medyaya gelir mi?

Gerekirse sıçrasın. Bana anlatsınlar, döviz bir günde üç misline nasıl ulaştı? İç savaş yaşamadık. İzah etsinler bunu! BÇG ile sınırlı kalırsa bu soruşturma çok eksik olur.

Herkesten hesap sorulsun. 75 milyonun hakkı için Ömer Dinçer’den de sorulsun. Kendi menfaatleri için, kendi yaşam tarzları için bir grup oluşturmuşlar, ‘Bizden sonrası yok olsun’ diyorlar! Bunu yenmemiz gerekiyor.

-Gazetecilere ne sorulmalı?

O dönemde darbeye çanak tutanların yüzde 90’ı BÇG gibi yapılarla el ele insanlardı. Onların savunmaları hazır: ‘Basınız, görüşlerimizi yazdık.’

Ama araştırılır, gerekli belge ve bilgi bulunursa bu Ömer Dinçer de olsa yargılansın. Mal beyanlarına ulaşılabilirse inanamazsınız, pek çok şey ortaya çıkar, aklınızın alamayacağı kadar şey çıkar, tepedeki bir gazetecinin 50-100 milyon doları çıkar, yatı katı, her şeyi çıkar.

-28 Şubat soruşturması neden önemli?

Türkiye askerî rejimlerle bir daha muhatap olmamalı. 27 Mayıs’lar, 28 Şubat’lar yaşanmamalı. Askerleri seviyoruz ama onlar da devletin memurları.

Dünyada nasılsa öyle olmalı. Siz hükümeti yöneteceksiniz, ülkeyi yöneteceksiniz ama asker bir adım sizden önde olacak, böyle bir şey kabul edilemez.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-34931-ataturku-kullanarak-soy-babam-soy.html

Bu hesabı görmezseniz yanlışa ortak olursunuz

4 Mart 2013 / İDRİS GÜRSOY
 
Darbe soruşturmalarını konuştuğumuz 28 Şubat Alt Komisyonu Başkanı Yaşar Karayel, Ergenekon davalarına bakan hâkim ve savcıların baskılara boyun eğmemelerini istiyor: “Darbeler dönemi henüz bitmedi.”
 
AK Parti Kayseri Milletvekili Yaşar Karayel’le Meclis’teki odasında 28 Şubat ve süren darbe davalarını konuşuyoruz. Tanıkları dinledikten ve gizli belgeleri gördükten sonra darbelere bakışının çok değiştiğini anlatıyor. Çoklarının aksine, “Darbeler döneminin bittiğini söylemek doğru değil, mücadele yeni başlıyor.” diyor. Ergenekon davalarını gören mahkemelerin demokrasi tarihine geçeceğinin altını çiziyor. Hâkim ve savcıların baskılara boyun eğmemelerini istiyor. Ayrıca uyarıyor: “Bu hesabı görmezseniz yanlışa siz de ortak olursunuz.”
 
TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma 28 Şubat Alt Komisyonu Başkanı Yaşar Karayel pek çok tanık dinledi.

Başta Genelkurmay, devletin güvenlik birimlerinden gelen ‘gizli’ belgeleri inceledi. Suikast listelerini gördü. Darbe planlarındaki ayrıntıları öğrendi. Fişlemelerde Kuran’ın ‘suç belgesi’ sayıldığına şahit oldu.

Darbe soruşturmalarını yürüten savcı ve mahkemelerin hedef alındığı bir dönemde tarihî bir çıkış yapıyor: “Türkiye, karanlık yapılardan hukuk karşısında hesap sormadan demokratik bir ülke hâline gelemez.”

-28 Şubat’taki MGK toplantısından sonra neler yaşanıyor? Fiilî bir müdahale kararı mı alınıyor?

Toplantıdan sonra asker kanadı keyif içinde Çevik Bir’in odasına gidiyor.

Güven Erkaya, Çevik Bir, o zamanın 5 kişilik kuvvet komutanları ve karargâhtakiler oturup ‘MGK kararlarının uygulanmasını takip etmemiz gerekir’ diye aralarında karar veriyorlar.

Bunlar hiçbir dayanağı olmayan kararlar. Nitekim 28 Şubat soruşturmasını yürüten savcı, bu toplantıya katılanları çağırdı. Çevik Bir’in söylediğine göre bu kararlar Karadayı’ya da onaylatılıyor.

-Siz Karadayı ile de görüştünüz? Dönemin genelkurmay başkanı olarak onayı var mı?

İsmail Hakkı Karadayı’ya bunu sorduk. ‘Askeriyede bu tür toplantılar olur, kararlar alınır, böyle gruplar kurulur, askerler böyle konuları araştırır’ dedi. Zımnen kabul etti.

Bu hukuksuzluğu yapmış ve fiilen uygulamış. ‘Aldıkları karar ve uygulamalar askerî değil’ dedik. Neticede demokrasi, insan hakları ve siyasetle alakalı konular.

-Bir’in odasında alınan kararlar için ‘Balyoz’dan daha kapsamlı’ değerlendirmesini yapıyorsunuz?

Balyoz’da daha çok 1. Ordu Komutanlığı döneminde, özellikle Çetin Doğan başkanlığında, Ege ve Marmara Bölgesi’ndeki bütün sivil toplum kuruluşları ve partiler, sendikalar, kim varsa, valiler, gazeteciler, kaymakamlar hiç fark etmemiş; herkes için dosyalama, fişleme sistemi oluşturulmuş.

Bunu yaparken İstanbul’daki insanların yoğun olduğu bölgelerin, camilerin krokileri çıkarılmış. Hangi subayların hangi belediye başkanlarını ve gazetecileri tutuklayacağı listelenmiş.

Gazetecilerin nereye götürüleceği tespit edilmiş. Bunların karşısına kimlerin tutuklayacağı, subayların görev alanları da yazılmış. Nokta’daki ve Mustafa Balbay’daki günlüklerde de teyit ediliyor bu hususlar.

-28 Şubat’ta farklı neler var?

28 Şubat’ta fişlemeler, listeler ve bunlara ilaveten kamuda olup bitenler hakkında mahkemelere yazılar var. Takipsizlik kararı veren mahkemeye yazı yazarak ‘Siz o dosyayı şu mahkemeye gönderin’ gibi direktifler veriliyor. Biz bunları Karadayı’nın önüne koyduğumuzda ‘Haberim yok, yanlış yapmışlar’ dedi.

-İnandınız mı?

İnandırıcılığı olmayan bir şey. Çevik Bir’in imzası var ve ‘Genelkurmay Başkanı adına’ yazıyor. Bir tane, iki tane değil. Bunların hepsi suç. Anayasada amir hükmü var, yargıya müdahale edilemez. Burada kanunsuz olarak müdahale edilmiş. Bunların kararları alınmış ve uygulanmış.

-‘Hasan Ekinci ile görüştüm. ‘İkna odaları kuruldu’ diyor. İkna odalarının arkasında kimler var?

Bunu yöneten askerler. O dönemde Genelkurmay’da yetkili olanlar. Erbakan (Necmettin) Hoca ve ekibini bölemeyince DYP’ye yüklenmişler.

-Nasıl?

Milletvekillerine telefon ediyorlar, görüşüyorlar. Kimilerine para teklif ediyorlar, kimileri ailesi ile tehdit ediliyor, bazı dosyalar önlerine konuluyor. Burada Seferberlik Tetkik Kurulu kullanılıyor.

-Seferberlik Tetkik Kurulu görevi dışında mı kullanılmış?

Bu kurulun adı değişse de görevleri belli. Seferberlik anında ülke işgal edilmişse ülkenin işgalden kurtarılması ve yeniden ayağa kaldırılması, savunulması ile ilgili bir konseptin uygulanması ile alakalı. Bunun hukuki olmayan tarafı yok.

Hukuksuz olan şu: Bununla ilgili işleri takip edecek adamlardan bazıları hukukun dışına çıkarak devletin kendisine vermediği yetkileri kullanmış.

Kanunen kendisine sağlanmamış bütün yetkileri kullanarak kendi kanaat ve düşüncesine göre toplumu dizayn etmeye veya kendilerinin hoşuna gitmeyecek insanlarla ilgili kısımlarını halle kalkan planlar yapılmış, bu amaca yönelik ekipler oluşmuş.

Bunlar Seferberlik Tetkik Kurulu’nun bilgisi dâhilinde Türkiye’nin çeşitli yerlerine gömülmüş, envanteri olan, sadece bilmesi gerekenlerin bildiği mühimmat ve silahları kendi şahsi düşünceleri, ideolojik bakışları açısından kullanmış. Toplum içerisinde terör estirmişler. Bu tip yapılanmaların içinde olan amir ve memurların da bir kısmını kullanmışlar.

-Hangi olaylar bunlar?

Seferberlik Tetkik Kurulu’na ait silah ve mühimmatın bir kısmı 28 Şubat döneminde toplumu dizayn etmek için kullanılmış. Daha önceki darbelerde de farklı amaçlar için kullanılmış olabilir.

12 Eylül’den önce sol ve sağ örgütler bu kadar silahı, mühimmatı nereden buldu? Bir araştırma yapılsa işin ucu Seferberlik Tetkik Kurulu’na kadar ulaşabilir. Bizim bunu araştıracak zamanımız olmadı. Ayrıca tahkikat yapılmalı.

Kontrgerilla ve JİTEM gibi adı geçen örgütler incelenmeli. Sürekli karanlık noktaları olan, kötü kokuların geldiği, hukukçuların, toplumun ve siyasilerin bilmediği bir alan oluşmuş. Buralardan yayılan kötü kokular bugünkü soruşturmaların ve araştırmaların konusudur.

Türkiye 50 yıllık karanlık işleri ile yüzleşmeden demokratik bir ülke hâline gelemez, sivil siyaset güçlenemez. İspanya, İtalya ve Yunanistan’da bu süreç 10 yıla yakın sürdü. Yunanistan’da darbeciler içeride öldü. Yaşayan bir-iki kişi kaldı.

-Bizde diğer ülkelere göre güçlü bir direnç var. Neye bağlıyorsunuz? Darbe damarı gücünü nereden alıyor?

27 Mayıs’tan 27 Nisan’a darbeciler hep birbirlerini tetiklemiş ve eğitmişler. Sistem 1960’ta kurulmuş. İttihat ve Terakki’den bize intikal eden bir mantıktır bu. İttihatçılar içinde de tasfiyeler olmuş, sonra Cumhuriyet döneminde de olmuş. Kazım Karabekir Paşa idamdan dönmüş.

1960’la birlikte bu iş kurumsallaşmış. Tek parti döneminden çok partili sisteme geçiş sancılı olmuş. Seçimler yapılmış ama ‘darbeci yapı’ değişmemiş. Millete rağmen iktidarda kalmak isteyen sistem varlığını devam ettirmiş.

-Nasıl?

DP’ye iktidarı vermişler ama arkasından kuyusunu kazmışlar. Öğrenci olaylarını organize etmişler. 12 Mart, 12 Eylül öncesi terör tırmandırılmış. 1960’ta kurulan sistem bütün darbelerde uygulanmış.

Herkes birbirinden ilham almış. 60 darbesini yapan 37 kişilik cuntacı hareket içinde teğmenden generale kadar insanlar var. O dönemde görev alanlar, onların yanında çırak gibi yetişenlerin bir kısmı 1971’de darbe yapıyor.

71’de emir subayı olan, o ekiple birlikte çalışanlar 80’in yöneticileri olmuş. 12 Eylül’de görev alan alt rütbelerdeki komutanlar 28 Şubat’ın yöneticileri olmuş. Her seferinde mantık aynı, Atatürkçülüğün arkasına sığınmışlar. Millet zarar görmüş.

-Millet zarar görmüş. Peki bu işten kazananlar kimler?

Darbelerin görünmeyen yüzü o. Tamamen ekonomik iştir darbe. Kasada biraz millete yönelecek ekonomik kaynak oluşmuşsa bunun rantiyeye veya finans sektörüne, bankalara, devrin ileri gelenlerine peşkeş çekilme zamanıdır demokrasinin kesintiye uğradığı dönemler.

2001’e kadar işlerin büyük kısmı hortumcuların eline geçmiştir. Finans sektörü kendi cebini milletin cebine bağlamış.

-Paranın izini sürebildiniz mi? Kimler nasıl soyuyor ülkeyi? Darbelerin topluma maliyeti ne kadar?

Ticari sır kapsamında bazı bilgilere ulaşamıyorsunuz. Geneli değerlendirebildik, çok büyük bir sömürü var. 94’ten sonraki batık bankaların yönetim kurulunu istedik, gelenlerin içinde anlı şanlı generaller var, genelkurmay başkanlığı yapmış isimler var. 21 bankanın yönetim kurullarında bunlar. Peki, bankacılar, finansçılar generalleri niye almış? Alacakları maaşlar karşılığında bankalara menfaat sağlamışlar. Batık bankaların maliyeti nereden baksanız 251 milyar dolar. Bizim tespitlerimiz 1960 da dâhil olmak üzere 350 milyar doların üzerinde bu ülke darbelerden vurgun yemiştir.

-Siyasetten de darbelerle hesaplaşmaya soğuk bakanlar var. Siz komisyon başkanı olarak gizli belgeleri gördünüz, tanıkları dinlediniz. Bakış açınız değişti mi?

Kesinlikle. Bu yüz kızartıcı bir iştir. Devlete karşı büyük hayal kırıklığına uğradım. Devlete güvenimde şüpheler oluştu.

Millete güvenim arttı. Şüphenin sebebi darbeci zihniyet ve onların uyguladığı sistemlerdir. Bunların hepsinin hesabı görülmeli. Hukuk bu hesabı görmezse onlar da yanlışa ortak olur. Ülkeyi ekonomik kayba uğratanlar dâhil, darbenin sivil ayaklarının da sorgulanması gerekir.

Medyanın bir bölümü, sendikalar, iş adamları, sermayedarlar ve korku salmak için kullanılan mafya hukuk karşısında hesap vermek zorunda.

-Bu hesap sormayı bazıları ‘cadı avı’ olarak niteliyor?

Biz intikam duygusu ile davranmıyoruz. Hukuk burada, eğer suç işlemişlerse bunları hesaba çeker. İşlememişse kimseye söylenecek bir şey yok. Bizim söylediğimiz şu; psikolojik olarak darbeye zemin hazırlayan, darbe ortamını olgunlaştırmaya katkı sağlayanlar var.

Ne adına bu katkıyı sağladılar? İşçi hakları adına mı? Atılan manşetler ortada duruyor. Bunları neden attılar? Genelkurmay’dan fısıldanmış ve ‘Alın bunları manşet yapın’ demişlerse o gazetecilerin namuslu olarak gelip savcılara ‘Evet bize şu unsurlar verildi’ demesi lazım.

Ne demek ‘Silahsız kuvvetler bu defa halletsin’ diye manşet atmak? Savcıların görevi, kim millî iradeye dokunmuş, kim dokunulmasına yardım etmişse hepsinin hesabını sormaktır.



-Darbecileri yargılayan mahkemelere baskılar artıyor?

Mahkemelerin üzerinde bu tür baskılar olur. Bunların elinde medyası var, televizyonu var. Seslerini yükseltiliyorlar.

Demokratik ülke, seslerini yükseltsinler ama gidip Silivri’de hâkimleri tehdit etmesinler, yuhalamasınlar, karalamasınlar. Beğenirler beğenmezler verilen kararları, ama hukuk işliyor.

Ama bu hukuku zedeleyici bir alan içine girmemeleri lazım.

-‘Davalar sona ersin, afla toplumsal barış sağlansın’ sesleri siyasetten de geliyor?

Kanaat belirterek hukuku belirleyemeyiz. Dışarıdan söylemler bir niyet işidir, iyi niyet göstergesidir. Biz de kimsenin tutuklanmasını, haksızlığa uğramasını istemeyiz.

Sadece hukukun üstünlüğünün tecelli etmesini istiyoruz. Hukuk hızlı çalışsın, söylenmek istenen odur. Bu mücadele sonlanmaz. İşin başındayız. Türkiye ilk defa darbelerle yüzleşiyor. İlk defa Meclis kendi iradesine sahip çıkıyor.

‘Darbeler dönemi bitti’ demek doğru değil. Bu darbecilerin yaptığı anayasa ve kanunlardan kurtulmadan siyaseti nasıl güçlendireceksiniz? Henüz Türkiye bu işin başındadır. Hukuk karşısında hesap vermeler yeni başlamıştır.

-Derin yapılar tasfiye edildi, darbeler dönemi bitti’ havası yayılıyor. Siz bu yapıları en iyi tanıyan kişilerden biri oldunuz. Ne düşünüyorsunuz?

Demirel (Süleyman) dedi ki ‘Bizim zihnimizde Menderes’in asılması fotoğrafı hep yer etmiştir. O korku içinde siyaset yaptık.’  Türkiye’de bu cuntacı zihniyetle bugüne kadar hukuk karşısında hesaplaşılamadığı için, siyasetçinin zihninde hep idam sehpası kalmıştır.

Bunun için Başbakan Erdoğan (Tayyip) ‘Ben gömleğimi kefen olarak kabul ediyorum ve milletime hizmeti bu anlayış içinde sürdürüyorum’ diyor. AK Parti’yi kapatmak istediler. Kim bunlar?

Belli zihniyetler. Anayasa Mahkemesi’ne telefon edenler hep bunlar. Darbeci yapıların yeniden yeşermesine fırsat vermemek lazım. Eğer yok edilemezlerse ilk fırsatta millî iradeye dokunmak isteyeceklerdir.

-Siz hâlâ yok edilemediklerini düşünüyorsunuz? Neler yapılmalı?

Darbelerle hukuk karşısında hesaplaşmanın yanında sivil bir anayasayı yapmalıyız. Ekonomik ve siyasi istikrarın da asla bozulmaması gerekir. Siyasi istikrarsızlık yönetilemeyen ülke hâline dönüştürür. Yatırımlar ve demokratikleşme durur. Ekmeklerine yağ sürülmüş olur. ‘Biz geleceğiz, düzelteceğiz’ yine derler.

-Hâlâ gelme planları var mı?

MİT’in bizim komisyona gönderdiği ihbar mektuplarının içeriğinde var; ‘Ekonominin bozulması için gerekli işlemler yapılmalı, sivil siyaset kötü gösterilmeli, AK Parti’nin zayıflaması beklenmeli’ diyorlar.

Ankara’da yürüyüşler, üniversiteleri organize etmek, terörü tırmandırmak, sağdan soldan suikastlar yaparak birbirlerinin üzerine atılması gibi planlar yapılmış. Başbakan ve bakanların eşlerine çirkin iftiralar atılarak toplumda itibarlarını sarsmak gibi bir sürü madde sıralanmış.
 
-27 Mayıs’ta da Berrin Menderes’e ve bazı bakan eşlerine iftiralar atılıyor?

1960’taki sivil siyasete yönelik söylemlerle, yapılan işlemler ve iftiralarla 27 Nisan’dakiler birbirinden farklı değil. Aynı mantık, aynı merkez hep harekât hâlinde.

-Sivil anayasa önünde de engeller görünüyor?

Direnç her zaman var. 2011’de anketlerde hâlâ toplumun yüzde 25’i darbecilerin söylemlerine itibar ediyor. Bu birdenbire yok olmaz, eğitim işidir. Siyasette ve bazı kurumlarda da hâlâ etkinler.

Hâlâ darbeden tutuklananları savunanlar var. Silivri’de onları ziyaret edenler var, bu İttihat ve Terakki zihniyeti geçmişten bugüne yok olmuş değil.

Onlar açısından bu demokratikleşme süreci kırılmalıdır, esas olan millet iradesi değil, kendi iradeleridir. Millet tarafından kabul görmüyorsa zor kullanılması, millete silah doğrultulması söz konusudur.

Milletin ordusu ile savaşacak durumu yok. Ordu asla silahını kendi milletine doğrultamaz, siyaset yapamaz. Bu yavaş yavaş olacak.

-Nasıl bir süreç öngörüyorsunuz?

Askerî okullar dâhil, eğitim müfredatı değiştirilmelidir. Ders kitaplarında insan hakları ve demokrasi daha geniş şekilde anlatılmalıdır.

Siz ilkokuldan itibaren aldığınız bir çocuğu ölünceye kadar aynı atmosfer içinde tutarsanız bu bir beyin yıkama ameliyesi olur. Eğitim sisteminin demokratikleştirilmesi gerekir.

Ne demek, Cumhuriyet’i kollama görevi orduya aittir? Böyle bir şey olamaz. 35. madde derhal kaldırılmalıdır, Jandarma sivil polise dönüşmeli, fişlemeler yok sayılmalıdır.

Bütün bunlar kolay değil, yabancı ülkelerde onlarca yıl almış; Türkiye daha beş yıldır bunları görüp değiştirmeye çalışıyor.

-Komisyona bütün bilgi ve belgeler geldi mi? Kozmik odalarda ne var ne yok biliyor musunuz?

Genelkurmay dâhil bütün kurumlardan istediğimiz belgelerin yüzde 90’ı geldi. Sadece kozmik odalarla ilgili bilgiler ve belgeler gelmedi.

Onları da hâkim ve savcılar gidip gördüler, adliyeye intikal etmiş konular zaten onlar. Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun en büyük açılımlarından biri, devletin gizli kabul ettiği MGK kararlarının gizliliğinin kaldırılmasıdır.

Millet iradesini temsil eden Meclis’e en gizli belgeler bile gönderildi. Bu önemlidir. Millet iradesi önemsendi, bu bir açılımdır, sivil siyasetin güçlendirilmesidir.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-34987-bu-hesabi-gormezseniz-yanlisa-ortak-olursunuz.html

Ruhun terazisi vicdan

11 Mart 2013 / TÛBA KABACAOĞLU
Vicdan mekanizmasının hakkıyla çalıştırılması birçok toplumsal problemin çözümünde hayati öneme sahip. Ebeveyn olarak bu konuda neler yapmanız gerektiğini, hangi hataların çocukların vicdanını öldürdüğünü biliyor musunuz?  
'İstanbul’un buram buram insanlık kokan semtlerinde geçti çocukluğum. Dinimizi yaşamaya çalışan kendi hâlinde bir aileydik. Annem çok merhametli, fedakâr biriydi. Apartmanımızdaki kimsesiz Ermeni nineye ‘Yaya’ (Ermenice: babaanne) derdik. Evimizde pişen her yemekten ona da muhakkak götürürdük. 

Uzun kış gecelerinde ‘Yaya yalnız, hadi ona yoldaş olun.’ derdi annem. İki kardeş kalkıp giderdik yanına… Kocası tarafından aldatılan üst komşumuz her akşam soluğu bizim evde alırdı. Sürekli ağlar, ne yapacağını valideye sorardı. O da hep sabrı tavsiye eder, abla ağladıkça annemin de gözleri dolardı… 

Aile içinde de sıkıntılı insanların çözülmesi gereken problemleri konuşulurdu hep. Sonra İzmir’e taşındık. Güneydoğu illerinden okumak için gelmiş 8 liseli kız, bayram ve yarıyıl tatillerini bizim evde geçirirdi. Annemle babam onları evlatlarından ayırmazdı… 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yakın oturuyorduk. 

Anadolu bozkırından doktor olmak niyetiyle gelmiş kız talebelerse zaten evimizin birer ferdî gibiydi… 17 Ağustos depreminden annem çok etkilenmişti. 

Önce eş dosttan topladıklarıyla bir tır dolusu yardımı götürdü İzmit’e. Yakınımızdaki devlet hastanesine depremden sağ kurtulan kimsesiz hastalar getirilmişti. 

Annem onları ziyaret edip her türlü bakımlarını mutlulukla üstlendi, sağlıklarına kavuşana kadar depremzedeleri hiç yalnız bırakmadı… 

Çocuk aklı işte, bazen yoğunluktan bunalır, kızardık bizimkilere. Meğer yavaş yavaş hem ferdi hem de toplumsal planda vicdanlı davranmayı, başkalarının dertleriyle, ihtiyaçlarıyla hemhâlliği öğretiyorlarmış bize. 

Eskiler hissederek yaşıyor, iyiye ve güzele dair ne varsa böyle aktarıyordu gelecek nesillere. Şimdi ben de anneyim ama vicdanlı bir çocuk nasıl yetiştireceğim diye kara kara düşünüyorum.”


Hikâyesine yer verdiğimiz hanım sizce de endişelenmekte haklı değil mi? Modern zamanlarda insanlar vakitlerinin büyük kısmını televizyon-internet-akıllı telefonla geçiriyor, kapı komşusunun hatırını soracak zamanı kalmıyor. 


Akraba ziyaretlerinin yerini çoktan AVM gezmeleri almış. İlişkilerde fedakârlık neredeyse enayilikle eş değer. “İnsan insanın kurdudur” felsefesiyle büyütülmüş kişilere göre herkes ‘çok tehlikeli’. 

Daha çok kazanmaya odaklanmış tüketim canavarları için de başkalarının maddi-manevi ihtiyaçlarının ehemmiyeti yok. Dolayısıyla her geçen gün biraz daha fazla insan, vicdanının sesini duyamıyor; çocuklar merhamet, karşılıksız verme-sevebilme, şefkat, vicdan gibi kavramlarla tanışma fırsatını yakalayamıyor. 

Yoksa mükemmel şekilde yaratılmış insan nasıl bu kadar duyarsız kalabilir ki hayata? Hâlbuki duyan, hisseden, farkına varan, vicdanlı insanlara ihtiyacı var toplumumuzun, dünyanın. Ancak onlar kötülükleri iyiye tebdil edebilir, kalpleri yumuşatıp gerçekleri tüm insanlığa gösterebilir.

70-80’li yıllarda çocukluğunu geçirmiş bugünün yetişkinleri vicdanlarının sesini duymayı anne-babalarından, komşu teyzelerden, mahallenin delikanlı ağabeyleri ile hanım hanımcık ablalarından öğrenebiliyordu. 


Şimdi ise önce ebeveynlerin birçoğunun vicdanının sesini duyabilir kıvama gelmesi, ardından da çocukları için hayli çaba göstermesi gerekiyor. Aksi takdirde maşerî vicdanın sesi kısıldığında elimizde ne insanlığımız ne de dinimiz kalacak. “Peki, ben şimdi ne yapacağım?” diyenlere önemli uyarı ve önerilerimiz var. Her şey vicdanlı nesiller için…

Vicdan kelimesi, ‘vecede (bulmak)’ kökünden geliyor. ‘Merhamet’, ‘Koruyucu Psikoloji’, ‘Biraz Yağmur Kimseyi Islatmaz’ isimli kitaplarında vicdana sıklıkla vurgu yapan Prof. Dr. Kemal Sayar, bu kavram hakkında “Hakikati keşfetmek, insanın kendi dünyasındaki tutarsızlıkları fark edip iyiyi, doğruyu bulması. 


Aynı zamanda yaptığımız iyi veya kötü davranışların tartıldığı, öz sevgimizin yeşerdiği, kendi kendimizi yargıladığımız, ceza verebildiğimiz yer.” diyor. Sosyolog, ilahiyatçı Ali Bulaç ise vicdanı “İnsanın kendi içinde bulduğu ölçütlerdir.” cümlesiyle tanımlayıp fıtratı işaret ediyor.

Vicdan içimizde bir nüve

 
Vicdan ne zaman konuşması gerektiğini çok iyi bilir, her zaman doğrudan, güzelden, haktan, samimiyetten yanadır. Bir yetimin-öksüzün başını okşayıp yaşlıya tebessüm etsek dahi ihmal etmez bizi. Tatlı, naif bir huzur bırakır gönlümüze. Hele de ‘Allah razı olsun’ nidasını işitsek kuş gibi uçacağız sanırız. 


Hata mı? Kırmak mı? Sanki verdiği tüm güzellikleri bir anda alıverir. Gönlümüz yaptığımız hatanın şiddetine göre sıkılır da sıkılır artık. Sanki nefes alamayız, ne yapsak mutlu olamayız, ağzımızda kekremsi tat bırakır hayat. Bir yandan da konuşur durur bizimle. 

Keskindir cümleleri. Ya dinleriz onu ya da içimizdeki sesi susturarak bildiğimiz yoldan gideriz. Tercih hakkı bizimdir. Onsuz hayat merhametsizliği, sevgisizliği, egoistliği, enaniyeti, acımasızlığı da beraberinde getirir. Böyle yaşamaksa ağır gelir bilene. Bu vicdanın gündelik hayat içindeki fonksiyonu. Bir de hem dinî hem de toplumsal işlevleri var.


Muhyiddin İbn Arabi’nin Fütühât-ı Mekkiyye, Fusûsu’l Hikem gibi eserlerini Türkçeye kazandıran İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Ekrem Demirli, İbn-i Arabi’nin de içinde bulunduğu İslam ahlakçılarının vicdanı referans noktası kabul ettiklerini söylüyor. 


Onlara göre; vicdan bizi müteale (Yüksek, yüce varlık. Bilinenlerin en üstünü), yani Allah’a bağlıyor, oradan besleniyor. Yaratanla vicdan arasında ahitleşme var. Demirli’ye göre vicdan insanlık kıvamına giden yolda en iyi arkadaş: “Vicdanın imkânı akla göre çok geniş. 

Akıl insanlarda farklı farklı. Kimi insan çok zeki kimi daha az... Ama vicdan herkeste var. Merhameti, doğruluğu, şefkati, fedakârlığı anlamak için bir mesleği icra etmeye gerek yok. Bunlar insanlık damarına hitap eden kavramlar, müşterek dil ve tüm dinler buna çok değer veriyor.”

Sosyolog Ali Bulaç, maşerî vicdanın karşılığını örflerde bulduğumuzu, örflerin insan ilişkilerini düzenleyerek önemli ihtiyaçları giderdiğini, topluma insaniyet ve hakkaniyet kazandırdığını anlatıyor. Çünkü bazı âdetler kötü olabilir. Ama örf tanım gereği iyidir. 


Aynı zamanda toplum, vicdan, din ve aklın da kabul ettiği şeylerdir. Mesela komşuyu gözetmek, anne-babaya saygı göstermek, maşerî vicdanla teyit edilir. Ateist, Hıristiyan, Müslüman da; kadın, erkek de buna ‘kötü’ demez. Bize bu güzelliklerin örfle ilgili bir tutum olduğunu söyleyen ise vicdandır.

İnsan iyilik, güzellik adına tüm hasletleri bedeninde ve ruhunda tecelli ettirecek şekilde donatılmış. Vicdan da bizim doğuştan getirdiğimiz özellikler arasında. Yalnız diğerleri gibi o da nüve (çekirdek) şeklinde. 


Yani geliştirilip büyütülmeye muhtaç. Aksi takdirde işlevini kaybediyor. Çocuklar hayatlarının üçüncü yılında eğer fıtratı bozulmamış ise vicdanlarının varlığını ebeveynlere hissettiriyor. 

Mesela, hayvanlara neden zarar verilmemesi gerektiğini anlattığınızda tüm samimiyetiyle size inanıyor, birçok yetişkinden daha fazla hassasiyet gösteriyor. Burada kilit nokta çocuğun nasıl yönlendirildiği. 

Çünkü günümüz şartlarında yanlış anne-baba tutumları, sosyal hayatın içindeki ‘diğer kişiler’in sıradan davranışları, tahammülsüzlükler, ‘Küçüktür anlamaz’ tarzındaki yaklaşımlarla o mükemmel varlık küçücük bir canavara dönüşebiliyor. 

Hayvanlara, eşyaya, anne-babasına, kardeşine, kendine zarar veren, kimseye itimat etmeyen, çoğu zaman çevresine duyarsız kalan, herkesin yaka silktiği küçük insanlar vardır. Elbette ki onlar böyle değildi, biz onları bozduk. Belki bilmeden, belki de bilerek... Dolayısıyla vicdanın sesini kısan ebeveyn tutumlarını bilip bu minvalde kendimizi yenilememiz, çocuklara ona göre davranmamız büyük ihtiyaç…

En büyük ceza...

 
İsviçreli eğitim bilimci, tıp ve felsefe doktoru Hans Zulliger, ‘Çocuk Vicdanı ve Biz’ isimli kitabında çocukluk yıllarında vicdan oluşumu, vicdan çatışmasına yol açan nedenleri, itirafın zorluğu, kendi kendini cezalandırma gibi konuları ilk kez ele alan uzmanlardan biri (1960). 


Zulliger’in kitabında vicdan mekanizmasını en çok olumsuz etkileyen durumun ceza olduğu anlatılıyor. Sebebini ise şöyle açıklıyor yazar: 

“Biz çocukları eğitirken pek çok cezalandırma yöntemine başvururuz. Vicdan gelişimine böylece çok zarar veririz. Acele cezalandırmalarla çocuğun vicdanında hesaplaşmaya koyulmasını, bu yolla içindeki ahlaki yargı organında (vicdan) mükemmelleşmeye gitmesini önleriz. Çünkü çekilen cezadan sonra kişinin vicdanı olaya kapanır, kefaretini ödemiştir artık ve daha fazla üzerinde durmaz.”

New York University’de lisans ve yüksek lisans eğitimi almış Klinik Psikolog Reyhane Dağlar, cezaların çocuğu sertleştirdiği, ödeşmişlik hissi vererek rahatlattığı görüşünde: 


“Cezayla bir sonraki hatayı işlemesini önleyecek pişmanlığı alırsınız çocuğun içinden. En büyük ceza, verilmemiş cezadır. Kişinin vicdanı içten içe yanar. Vicdan işlevselse döner dolaşır adaleti bulur. Anne-babalar, eğitimciler çocuğa yönelip ‘Bu davranış yanlıştı’ dese ve onu içindeki sesle yalnız bıraksa. Vicdan bu işi başarır, doğruyu bulur. Allah mekanizmayı kurmuş. Aksi her uygulama vicdanı sakatlıyor.” 

Üstelik yapılan araştırmalara göre ahlaki değerler ceza ve öfkeyle verilmek istendiğinde çocuk ‘sadece’ kızma anına odaklanıyor. Ancak yumuşak sesle, empatiyle, iyilikle anlattıklarınız amacına ulaşıyor, çocuk duygusal olgunluğa eriştiğinde de (13 yaş ve üstü) öğrendiklerini ahlaki değer olarak özümsüyor.

Bahaneler vicdanı öldürür

 
Gündelik hayatta yaptığınız hataları kendinize ya da başkasına anlatırken ‘ama, fakat, lakin’ gibi bağlaçlarla başlayan cümleleri ne kadar az kuruyorsanız vicdanınızın sesini o kadar duyuyorsunuz demektir. Çünkü uzmanlara göre bahaneler vicdanı öldürüyor. Peki, bu bahaneler nasıl ortaya çıkıyor? 


Tabii ki cezayla. Şöyle düşünün: Küçük oğlunuz/kızınız komşunun çocuğunu dövmüş, komşu da gelip etraflıca size şikâyette bulunuyor. O hınçla evladınıza haddini bildiriyorsunuz. 

Çocuğun duygu dünyası bu esnada ciddi sarsıntı geçiriyor. Bu duyguyu atlatabilmek, vicdanına da cevap verebilmek için otomatikman ‘Ama annem de bana vurdu’, ‘Öyle demeseydi ben de arkadaşımın kafasına tekme atmazdım’, ‘Zaten annem hep böyle yapıyor’ gibi bahaneler üretiyor. 

Böylece vicdanının sesini bastırmaya çalışıyor, bunu başarıyor da. Dolayısıyla içindeki sesi bahanelerle bastırabileceğini öğrenen kişi, aynı yöntemi her fırsatta kullanıyor. 

Sürekli susturulan vicdan zamanla konuşamaz hâle geliyor. Hâlbuki yapılması gereken oldukça basit. Yaptığının yanlış olduğunu ikna edici bir şekilde anlatmak, hatasının farkına varmasını sağlamak. Ayrıntıları Klinik Psikolog Dağlar anlatıyor: 

“Arkadaşına vurmak doğru değil. ‘Başka türlü acaba nasıl davranılabilirdi?’ diye hem kendisine sorun hem de siz doğru olanı belirterek çocuğa yardım edin. Zaten kendisiyle sakince konuşmaya başladığınızda hislerini ifade etmeye başlayacak, vicdanında o yanlışı görüp ‘Evet, öyle yapmayabilirdim’ diyecektir.”

Yalansız, riyasız olmak…

 
Akşam yemeğini hazırlarken yavrusu masada duran çikolatayı ister. Ebeveyn ‘Hayır, şimdi yemek yiyeceğiz’ diyerek sorun çıkmasını istemediği için çikolatayı alıp camdan dışarı ‘atıyormuş gibi’ yapar. Az sonra komşusu gelir. Onu güler yüzle karşılayıp ikramlarda bulunur. 


Ama o gittikten sonra ‘Öf, kalkmak bilmedi’ der. Ya da bir tanıdığın evine taziyeye gider. Orada ağlayıp üzülür. Eve dönerken ‘Karısına az çektirmedi. Zaten akrabalar da sevmezdi onu.’ diye kritik yapar. Tüm bu samimiyetsizlik silsileleri ergenlik dönemindeki bir çocuğun (5-7 yaş arası da dâhil) yanında geçer. 

Acaba çocuklar anne-babalarının pembe-beyaz yalanları, ikiyüzlülüklerinden vicdanen nasıl etkilenir? Cevabını Güney Kore’de eğitim almış, Ufuk Koleji’nde görevli Çocuk ve Ergen Psikoloğu Serpil Yeşilkurt’tan dinliyoruz: 

“Doğallıktan uzak tavırlar, yalan söyleyen-samimiyetsiz insanlarla bir arada bulunmak çocuğun vicdanını katılaştırır, zehirler. Hiçbir vicdan, yalan, ikiyüzlülük karşısında sessiz kalmaz, rahatsız olur. Vicdanın konuşmasından bunalan kişi, sonunda o sesi bastırmaya ya da söylenenleri zihninde normalleştirmeye girişir. Bu da vicdanın dumura uğramasıdır. Üstelik çocuk yalan ve ikiyüzlülüğü de ebeveyninden öğrenir.”

Sanal dünya vicdanı yaralıyor

 
Moscow State Pedagogical University’de eğitim almış Psikolog Sinem Yersel, yaşanmış bir olayı anlatıyor: 


“Sürekli bilgisayar oynayan 5 yaşındaki çocuğun babası vefat ediyor. Yakınları kötü haberi veriyor. Çocuk da ‘Bir canı daha vardır, bir şey olmaz’ diyor.” Klinik Psikolog Dağlar ise başka birinden bahsediyor: “Kuşu ölmüş. Annesiyle gömüyor, aradan biraz zaman geçiyor. Çocuk ‘Gidip bakalım canlanmıştır’ diye diretiyor. Gidiyorlar ama kuş kalkmıyor yerinden. Çocuk büyük hayal kırıklığı yaşıyor. Öldü diyorsun ama anlayamıyor.”

Sizce de yolunda gitmeyen bir şeyler yok mu? Her geçen gün hayatımız biraz daha gerçeklerden uzaklaşıyor. Tabii bu kötü gidişattan en çok da minikler, ergenler etkileniyor. 


Çünkü daha gerçeklikle tanışmadan, ‘olmayan şeyler’in peşinden koşup gerçeklik algılarını değiştiriyorlar. Bu üzücü durumu da diziler, çizgi filmler, sanal oyunlar ortaya çıkarıyor. 

Mesela şiddet içeren bir oyunda adam adama vuruyor, kafa koparılıyor, etrafa kanlar fışkırıyor, arkadan alkış efektleri geliyor. Dizilerde iki yetişkin birbiriyle kıyasıya dövüşüyor, bir sonraki sahnede her şey normalleşiyor. 

Çizgi filmlerde de insana benzemeyen garip yaratıklar vuruyor, kırıyor, yaralıyor-yaralanıyor ama görüntü değişmiyor. 

İşte asıl tehlikenin de bundan sonra başladığını söylüyor Klinik Psikolog Dağlar: 

“Kan, bir insanın sakatlanması, ölmesi normal şartlar altında vicdanı harekete geçirecek durumlarken çocuk gerçeklik algısını kaybettiği için her şey sıradanlaşıyor. Vicdan o kadar hassas bir terazi ki bunu tartamaz hâle geliyor.”

Prof. Dr. Kemal Sayar tüm bunları “Vicdanın sesini kısan unsurlar.” diye özetliyor: 


“Çocuklar normal şartlarda kendi dünyalarında karşılaşma ihtimalleri çok düşük imgelerle farklı bir gerçeklik kurar hâle geldi. Bunun yanı sıra, televizyonda şiddet içerikli, güvenilmez insanları, aldatmaları, yalanları izleyen çocuk, şiddeti uygulayan ya da şiddeti gören kişiyle özdeşim kurabiliyor. 

Çizgi filmler, sanal oyunlardaki süper kahramanlar, şiddetten zarar görmeyen insanların varlığına inandırıyor onları. Böylelikle arkadaşlarına kolayca zarar verebiliyorlar.”

Hızı bırak, yavaşlamaya bak

 
Prof. Dr. Sayar, ‘Yavaşla’ kitabında hayatımıza dair önemli noktalara temas ediyor: 


“Saplantılı zaman hastalığı bize hiç vaktin kalmadığını, acele etmemiz gerektiğini telkin ediyor. Bu aslında varoluşsal bir hastalığın habercisi. Tükenmişliğin son demlerinde insanlar, kendi mutsuzluklarından kaçmak için hızlanır. Hatırlamak istemediğimizi hızlanarak unuturuz. 

Hızla gelen duygusal uyarı bolluğu, insanın dikkatini çeler ve onu kendi kırılganlığını fark etmekten alıkoyar. Telaş hayatı daha da yüzeysel kılar. Hız hayatı eksiltir. Yavaşlamak, anın keyfini çıkarmayı bilmektir. Ancak yavaşlayarak içimize bakabilir, hayatla konuşabiliriz.” diyor.


Hızın çocuk dünyasına verdiği zarara ise Fatih Üniversitesi Öğretim Görevlisi Pedagog Adem Güneş ‘Çocukluk Sırrı’ kitabında değiniyor: 


 “Çocuk hızlı yaşamaya başladığında algılaması körelir. Bu hissetmeyi azaltır. Hissiyatı azalmış kişinin duygu dünyası yeterince hassas değildir. Duyarsızlaşma yavaş yavaş başlar. Anne-babalar evde çocuklarına sakin, gürültüden arınmış ortamlar hazırlamalı. Ancak o zaman yavaş, hissederek hareket edebilirler. Ebeveynlerin evlatlarına bırakacakları en önemli miras onları yavaşlatmaktır.”

Yavaşlamak üzerine bu kadar durmamızın sebebi, hızın vicdan gelişimine fazlaca zarar vermesi. Hatta Ali Bulaç hızın vicdanı öldürebildiğine dikkat çekiyor: “Haz ve hızın arttığı, bedenin ruhun önüne geçtiği bir dönemdeyiz. Bu, insanın manevi anlamda ölmesidir. Vicdanın kökeni nefha-i ruhtur, türevleri ise vicdandır, kalptir, heyecandır, tahayyüldür, nefistir, akıldır, düşüncedir. Bedeni hızlandırıp ruhu geride bırakırsanız vicdan da ruh da ölür.”



Uzmanlar, yavaşlığın fıtriliğine özellikle dikkat çekiyor. Fakat anne-babaların hiç bitmeyen ‘Hadi, çabuk, acele et’ uyarıları ya da ‘Uyuşuk’ eleştirileri yüzünden çocuklar çok hızlanmış ebeveynlerine ayak uydurmak zorunda kalıyor. Psikolog Dağlar, çocuklar adına son noktayı koyuyor: “Vicdanın sesini duyabilmek için durup düşünmek, duymak lazım. Çocukların bunu yapmasına izin vermeliyiz. Biz, vicdanın sesini dinlemek diyoruz buna ama pozitif psikoloji başta olmak üzere farklı ekollerde de bu uygulama var.”



Tuzak: Sahiplik duygusu

 
Can Yücel, ‘Bağlanmayacaksın’ şiirinde ne güzel söylüyor: 


İlle de bir şeyleri sahipleneceksen 
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin 
Gökyüzünü sahipleneceksin 
Güneşi, ayı, yıldızları
Mesela Kuzey Yıldızı, senin yıldızın olacak
‘O benim’ diyeceksin
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin
Mesela gökkuşağı senin olacak…” 

Aslında burada şair, insanın yaratılışından getirdiği sahiplik duygusuna vurgu yapıyor. Fakat ilerleyen dizelerde bu fıtri duyguyu aslında çok da abartmamamız gerektiğinden bahsediyor. 

Psikiyatr Dr. Hamdi Kalyoncu’ya göre toplumda vicdana en çok zarar veren unsurların başında ‘sahiplik duygusu’ var. ‘Benim olsun, çok olsun, yanımdakini geçeyim, yükseleyim’ gibi ideallerle kendini gösteriyor. Anne-babalar anaokulundan itibaren çocukları bu yönde motive ediyor. 

Sonra da vicdansızlığa, duyarsızlaşmaya doğru koca bir kapı aralanıyor: “Yavrum seni severim ama başarırsan. Kısır döngü başlar; ‘Annem-babam beni değil, birinciliklerimi seviyor.’ Vicdana zarar verecek bencilliği de öğretiriz böylece. 

Çocuklarımızı insan olsun diye değil, daha fazla kazansın diye okuturuz. Zamanla sahiplik duygusu o kadar kabarır ki başkasının elindekine de göz diker, kötü duygularını sahiplik duygusu üzerinden geliştirir. Ve tüm bunları yapabilmek için vicdanını bilerek, isteyerek öldürür çocuk.”


Her insan farklı farklı fıtratlarda yaratılmış. Bazı çocukların duruşlarında, bakışlarında bir naiflik, duygusallık vardır. Bazısı da oturuş kalkışıyla, ses tonuyla cevval... Ebeveynler kendi hayat tecrübelerinden yola çıkarak çocukları birtakım değişikliklere zorluyor. 


Mesela duygusal, naif çocuklar hassaslıkları üzerinden terbiye edilmeye çalışılıyor. Anne, sözü dinlenmediğinde iki elini yüzüne yapıştırıp ağlıyormuş gibi yapıyor. Çocuk buna dayanamadığı için kendinden isteneni gerçekleştiriyor. 

Hâlbuki o anda yetişkin ağlamıyor. Psikolog Reyhane Dağlar konuya açıklık getiriyor:

 “Çocuğun vicdanı o an harekete geçiyor. Çünkü vicdan mekanizmasında bir de teselli etme duygusu var. Ağlayan kişiyi teskin etmeye çalışırken dikkatlice bakıyor ki ağlamıyor. 

Ne oldu? Vicdan çocuğa yanlış hamle yaptırdı. Dolayısıyla daha sonraki ağlayanı çocuk teselli etmeyecek, işte vicdan bir işlevini daha kaybetti. 

Ebeveynler çocuklarının vicdanını suiistimal etmemeli, her zaman doğal davranmalı. Gözleriniz yaşarıyorsa bırakın damla damla aksın yanaklarınızdan. İşte o an çocuğunuza en iyi vicdan eğitimini veriyorsunuz demektir.”

Çocuk, anne-babasının yankısıdır

 
Çocuk, biz tam fark edemesek de anne-babasının yankısıdır aslında. Çünkü insan hayata gözlerini onların yanında açıyor; genel tutumları, doğru ya da yanlışları onlardan öğreniyor. 


İlk 4 yıl bebek için en önemli yıllar. Zira kişiliğini oluşturacak birçok özelliği bu zaman diliminde kazanıyor. Mesela yeni doğan bir bebek, annesini yürürken gördüğü için emeklemeyi bırakıp yürüme egzersizlerine başlıyor. 

Ya da validesi konuştuğu için dudak okuyup garip sesler çıkarmaya çalışıyor. Bebek ebeveynlerden sadece konuşmayı, yürümeyi değil, hangi olaylara nasıl tepki vereceğini de öğreniyor. Mesela anne bir uğur böceği gördüğünde

 ‘Ne kadar da güzelsin. Seni çiçeklerin arasına koyalım da kimse üstüne basıp canını acıtmasın’ diye şefkatli, merhametli, vicdanlı bir davranış sergiliyorsa çocuk da bunu kopyalıyor. 

Uzmanlar miniklerin sadece davranışları değil, ebeveynlerin vicdanlarını da kopyaladıkları konusunda hemfikir. Ortak tavsiye ise vicdanı hassas çocuklar yetiştirmek isteyen ebeveynlerin önce kendi davranışlarını, tepkilerini gözden geçirmesi...


Çocuk bakımında bize Batı kültüründen gelmiş ve anneler arasında oldukça yaygınlaşmış uygulamalardan biri de bebeklerin odasında yalnız bırakılarak ağlatıla ağlatıla uyutulması. Pedagog ve psikologlar buna karşı çıksa da birçok ebeveynde ‘uygulanabilir’ fikri mevcut. 


Fakat uzmanlar çocuğun annesini çağırmaktan vazgeçmesini bir çözüm değil, önemli sorunların başlangıcı olarak görüyor. Sebebini Psikolog Reyhane Dağlar’a soruyoruz: “Eğer bebek en çok güveneceği kişiden daha ilk yıllarda vazgeçerse, müspet vicdan gelişimi engellenir. Çocuk annesinden duygusal açıdan ne kadar beslenirse vicdanı o kadar hassaslaşır, aksi takdirde de katılaşır.”

Gelişimi nasıl desteklenmeli?

 
Vicdan ruhsal bir potansiyel ve her insanda var. Ama süreç içinde ya geliştiriliyor ya da söndürülüyor. Vicdan mekanizmasının temelleri ise doğumdan hemen sonra anneyle bebeğin bütünleşmesiyle atılıyor. 


Çocuk annesine ne kadar güvenirse; sevme, sevilme, merhamet, merak, korku gibi iç dinamiklerle birlikte vicdanı da gelişiyor. Çocuklar iki yaşın sonunda bazı eylemlerin anne-babasının hoşuna gitmeyeceğini öğreniyor. 

Böylece iyi ve kötü arasında seçim yapabilecek bilişsel seviyeye de ulaşıyor. Vicdanlı nesiller için ebeveynlerin bebek doğduğu andan itibaren onu karşılıksız, katıksız sevebilmesi gerekiyor. Prof. Dr. Kemal Sayar ‘Yavaşla’ kitabında “Ancak layıkıyla sevilmiş çocuklar bıçağın kanatabileceğini, kötü sözün can yakabileceğini bilebilir.” diyor. 

Dolayısıyla ilk aşama hata, saygısızlık, iktidar mücadelesi esnasında dahi çocuğunuzu içtenlikle sevebilmek, onu bir hayat yükü görmemekle başlıyor. Zira anne-babanın çocuğunu sevmesi fıtri. Oysa çocuğun ebeveyni sevmesi, onlara güvenmesi için sebeplere ihtiyacı var. 

Çocuk güven duygusunu tamamlamış, gerçekten sevildiğini biliyorsa ebeveynin işi kolaylaşıyor. Çünkü küçük insanlar sevdikleri, benimsedikleri insanlarla özdeşim kurmakta hiç zorlanmıyor. 

Hans Zulliger de “Özdeşleşmeyle birlikte çocuk ebeveynin ahlaksal tutumunu içe aktarır, duyup gördüklerini kendi vicdanının buyruğuymuş gibi hisseder. Yani iyi ahlak, dürüstlük kişisel istek, iradeden alır kaynağını. Hayatımızın ilk yıllarında vicdanımızdan gelen ses kendimize örnek aldığımız kişininkidir. 

Ergenlik döneminden sonra içimizdeki ses bizimkine dönmeye başlar.” diyor. Bu aşamada önce anne sonra da baba ya da çocuğun bakımıyla yakından ilgilenen kişiye büyük görev düşüyor. Koşulsuz sevmek bugün birçok ebeveyne zor gelse de bahsi geçen kıvam kilit nokta.

Vicdan kaybediliyorsa...

 
Vicdanın işlevselliğini artırmak üzerine ailelerin çaba sarf etmesi gerektiğinden bahsetmiştik. Bunun gündelik hayat pratiklerine nasıl dönüştüğüne gelince… Mesela ailecek hasta ziyaretleri yapılabilir (7 yaşından küçüklerin çok kanlı veya ölümü yakınlaşmış bir hastayı ziyareti uygun değil). Yine hastanelerin acil servisleri de bu konuda biçilmiş kaftan.


Mezarlık ziyaretleri de vicdan gelişimini destekliyor. Yalnız ziyaret edilen mevta, çocuğun duygusal yakını, yani anne ya da babası değilse... Klinik Psikolog Reyhane Dağlar, önemli bir uyarıda bulunuyor: 


 “Çocuğun duygusal bağ kurduğu kişiyi mezarın içine koyarken gösterenler dahi var. O hâller 7 yaşından önce çok zararlı. Ama mezarlık ziyaretleri her yaşta yapılabilir. Ama ‘Dedeni bak buraya koyacağız, sonra da üstünü toprakla örteceğiz’ derseniz travmatik olur.”

Günümüz anne-babaları büyük şehirlerde trafik, kalabalık, iş stresi derken çok yoruluyor. Birçokları akşamlarını televizyon seyrederek, hafta sonlarını da alışveriş yaparak geçiriyor. Ahbap ziyaretleri, akraba toplantıları her geçen gün biraz daha nostaljikleştiği için çocukların farklı insanlarla farklı ortamlarda bulunma lüksü kalmıyor. Oysa vicdan gelişimi için bu da büyük ihtiyaç. 


Yani manevi değerleri özümsemiş kanaat önderleriyle aynı ortamı paylaşmak çok etkili. Bu kişilerle çocuğun özellikle bir şey yapması gerekmiyor. Psikologlar sadece çocuğun gözlemlemesini, aynı ortamda oturup kalkmasını dahi ruhsal kopyalama için yeterli buluyor.

Eskiden annelerimiz çiçeklerle, hayvanlarla konuşur, hepsine farklı farklı isimler takardı. O zaman bu durumu tebessümle karşılasak da hayvan ya da eşyayla bütünleşmenin faydalı olduğunu öğreniyoruz bugün. Hatta uzmanlar vicdanlı ebeveyn rehberliğinde evcil hayvan bakımının da  (özellikle kedi) önemine dikkat çekiyor. 


‘Ne kadar da küçük, masum değil mi?’, ‘Karnını doyuralım, biz vermezsek aç kalır’, ‘Üşümüş. Onu sıcak bir yere koyalım mı?’, ‘O bize emanet. İlacını verelim de çabuk iyileşsin’ gibi yönlendirmelerse bu süreçte çok işe yarıyor.

Vicdan, duymayla çok alakalı. Dolayısıyla duyarsızlığın beraberinde hissedememe, empati kuramama, acımama, damak tadı ile koku hissinin yok olması şeklinde belirtiler sizde ya da çocuğunuzda varsa vicdanınızın sesi artık kısılmış demektir. 


Klinik Psikolog Reyhane Dağlar, çocuk üzerindeki değişikliklerin basit bir gözlemle bile anlaşılacağı kanaatinde: “Çocuk vicdanının kaybolma süreci önemlidir ve bunun hissi muhakkak anneye ulaşır. Vicdansızlığa doğru giden birinin göz teması kaybolmaya başlar. Görmek hissetmeyi de beraberinde getirir çünkü. Hissetmemek için bakmaz. 

Anne ‘Bu çocukta bir şeyler var; bakışı, konuşması değişti, saygısızlaştı, hiç yanıma gelmiyor’ diyerek hisseder. Bahaneler başlar. Ardından da kardeşine, arkadaşına, hayvanlara, eşyaya zarar verir, pişmanlık duymaz, acıya tepki vermez, etrafındaki herkese kendini kapatır.”

Vicdan aslında insanı insan yapan birçok mekanizmanın da kalbi hükmünde. Onda çıkan bir aksaklık beraberinde önemli problemleri de getiriyor. Hans Zullüger vicdanın teklemesiyle birlikte kişilik bozukluklarının da ortaya çıktığını söylüyor. Hatta toplumun yüzde 2-3’ünde görülen Borderline kişilik bozukluğu “Vicdanın üzerine beton dökmektir.” şeklinde tanımlanıyor.


Haberi okuyan anne-babalar muhakkak hem kendilerini hem de çocuklarını vicdani açıdan değerlendirmiştir. Eğer sonuç istediğiniz gibi değilse umutsuzluğa kapılmayın. Vicdan elbette ki tekrar canlanabilir. Yeter ki kısık da olsa bir ses duyun, herhangi bir ‘an’ın farkına varın. Devamı muhakkak gelir…


Vicdanla duyarlılık birbirine karıştırılmamalı

 
Çevrenizde çok ahlaklı, varlık karşısında büyük saygıyla eğilen, kainatı okuma yeteneğine sahip, dil, din, ırk farkı gözetmeksizin herkesi sevebilen insanlar vardır. Çoğumuz onların ‘vicdanlı biri’ gibi yaşadıklarını düşünürüz. Fakat herhangi bir dine mensup olmadıklarını öğrendiğimizde de şaşırırız. 


Dolayısıyla dinle vicdan arasındaki ilişki kafamıza bir kez daha takılır. Dosyamızda dinin vicdanla bağlantısını zaten anlattık. Peki, bahsettiğimiz kişiler herhangi bir dinden beslenmeksizin nasıl bu kadar derinleşebiliyor dersiniz? Psikolog ve din adamlarına göre bu kişilerin vicdanları değil, hissetme mekanizmaları çok gelişmiş. 

Çünkü vicdanın çalışabilmesi için kişinin elinde bir terazi bulunması şart. Eğer ölçü birimi (din) yoksa Kurban Bayramı geldiğinde hayvanların kesiliyor olmasına itiraz etmeleri muhtemel.

Klinik Psikolog Reyhane Dağlar: Vicdan iradeyle desteklenmeli

 
“Vicdan irade ile desteklenmediğinde kişi hayatta çok acı çeker. Ebeveynler yeni nesle hayatı çok güllük gülistanlık gösteriyor. Yaşamın acısını görmeyen çocuğun iradesi gelişmez. Böyle biri de her şeye sürekli ağlar. Daha da önemlisi vicdanın sesini duyar ama iradesini gösterip iyi ve doğrudan yana hareket edemez. 


Dünyada vicdansızlar, ahlaksızlar, ölümler, öldürmeler var ve bunlar gerçek. Aslında Allah cebrî bir güçlendirme sistemini insan için hazırlamış. Sisteme dâhil olmak yeterli. Yaradan evlatlarımıza ölümü de tattıracak, kazaları da, anne-baba tartışmasını da, hastalıkları, yalnızlığı, çaresizliği de. Her şeyi kontrol etmeye, çözmeye çalışmak doğru değil.”

Ali Bulaç (sosyolog, ilahiyatçı): Vicdanı körelten modern eğitim

 
“Fert kadar toplumun da vicdanını körelten unsurlar var. Birincisi kültür ve eğitim. Çünkü modern eğitim-kültür; vicdan, fıtrat, nefs ve nefsin hâlleri gibi kavramları hesaba katmıyor. İnsanı bunların dışındaki bir organizma gibi tanımlıyor. Eğitim serüvenimizde vicdan ve fıtrat dışı kalmayı öğreniyoruz. 


İkincisi siyasi sistemler vicdanı köreltiyor. Çünkü hepsi laiktir, dini referans almaz. Hâlbuki vicdanı ayakta tutan, harekete geçiren, kişiyi vicdanlı davranmaya sevk eden dindir. Vicdan denince derin kavramlar ortaya çıkmıyor. Özel alan ve bireyselliğe bırakılıyor. Hâlbuki vicdan tezahürlerini toplumda gösterir. 

Bu özelliğini ortadan kaldırdığınız zaman fonksiyonsuz hâle gelir. Aslında vicdana en çok zararı liberalizm verdi. Çünkü düzeni rekabete ve çatışmaya dayalıdır. Güçlünün ayakta kalmasını öngörür. Sürekli rekabet edeceksin, yükseleceksin, başaracaksın. 

Bunun ilköğretimdeki yansımasına baktığınızda çocuklar birbirini sınavda geçmeye çalışır. Aynı sırayı paylaştığı kişi arkadaşı değil, rakibidir. Büyümek, rekabet çatışmayı çıkarır. O da vicdansızlığı getirir.

Toplumun dine bakış açısı da vicdansızlığı pekiştiriyor. İktisadi, siyasi ve kültürel boyutlar hesaba katılmadan bir dil geliştiriliyor. Hâlbuki insan bu kadar soyut bir varlık değil. Sosyal çevre, iktisadi hayat, eğitim onun vicdanını etkiliyor. 


Dini sadece vicdana hapsettiğimiz zaman fonksiyonunu gösteremez, onu politikalarla beslemek lazım. İnsanların birbirine yardımı teşvik ediliyor ama sistem eleştirisi yapılmıyor. 

Komşuna, fakire, yetime yardım et, kömür-yiyecek dağıt, para ver ve her sene umreye git, kurtul. Sistem hep aynı. Bu, dine güveni de sarsıyor. Hâlbuki gelir bölüşümünü adil hâle getirip yardımlaşmayı teşvik etmek lazım. Beşerî ve evrensel bir vicdan hareketi başlatmak gerekiyor. Fakat bu liberal iktisat ve siyaseti teyit ederek değil, ona meydan okuyarak yapılabilir. 

Bu da ancak dindarların yapabileceği bir şey. Fakat onlar da son yıllarda vicdanlarını kaybetti. Dini vicdanlarına indirgeyip sisteme dâhil oldular. Sorgulamadan ondan istifade etmeye başladılar, yoksulları ve ezilenleri unuttular. Dindarlar vicdanlı hareket etseydi sistem içinde bir dönüşüm gerçekleşebilirdi. Toplumda statü farkı çok fazla. 

Gettolar hayatın her yerinde. İnsanlar kitleler hâlinde, iç içe yaşıyor ama birbirleriyle temasları yok. Her şey rasyonalize edilmiş. Sürpriz yok hiç. Aynı iktisadi gelir seviyesine mensup çocuklar aynı ortamı paylaşıyor. Belki de ilk yapılması gereken toplum arasındaki temasın sağlanması.”



Doç. Dr. Ekrem Demirli: Din ancak vicdanla içselleştirilir

-Vicdanla dinin ilişkisi nedir?
 
Vicdanımız bağlayıcılığı bulunmayan sezgilerimizi (ilham) içerir. Mesela dışarıda haksızlık var, rahatsız oluruz. Zira vicdanımız hep merhametten yanadır. Ama bunu tam tanımlayamayız. 
 
İbn-i Arabi “Vicdanımızla sezdiklerimizi din tarif eder.” diyor. Din aslında vicdandaki belirsizlikleri netleştiriyor, gerçekliğe oturtuyor. Dinin zemini insan fıtratı. O fıtratı belirginleştirmek için din geliyor. İbn-i Arabi geleneğinde terazi örneği çok önemlidir. 
 
Terazinin bir kefesi vicdan diğeri de dindir. Eğer iç terazimiz yoksa sadece dış teraziyle aslında sahici bir din yaşayamayız. Dış terazimiz yoksa kendi illüzyonumuzdan çıkıp gerçeğe kavuşamayız. Ama dış terazinin söylediği şeyi içselleştirmek için de içtekine ihtiyaç var. Ahlak, din ve sosyal hayat bu bakış açısıyla çok büyük ivme kazanır.

-Dinin doğruladığı her şey vicdani midir ya da vicdanın doğruladığı her şey dinî mi?
 
Aslında böyle olması beklenir, çelişki varsa sorun da kaçınılmazdır. Aynı tartışma akıl-vahiy arasında da var. Aklımızın doğruları mevcut. Vahiy de doğruları söylüyor. 
 
Normalde bu iki doğrunun kesişmesi lazım. Ama aklına güvenenler vahyin doğruluğunu kabul etmiyor. İslam düşünürleri problemi akılda aramamızı söylüyor. Eğer salt akıl olsa (örflerden, alışkanlıklardan, duygularımızdan, yaşadıklarımızdan etkilenmeyen) çelişmez hiçbir bilgiyle. Acaba aceleci bir insanın aklıyla serinkanlı birininki aynı mı çalışır? 
 
Hayır. Yani, akılla vahiy arasındaki çelişkiye gelmeden önce akıllar arasında çatışma vardır. Aynı şeyi vicdan için de düşünmemiz lazım. Eğer üzerindeki perdeler kalkarsa vicdan o zaman teraziye döner.

-Modern dünyada vehimlerden, kaygılardan, enaniyetlerden sıyrılıp saf vicdanla yaşamak mümkün mü?
 
Gerçek vicdanı yakalamanın zorluğu onun imkânsızlığı anlamına gelmez. Dinin varlığı buna delildir. Din yaşanmak için geldi. Yani vehimlerden, korkulardan kurtulmuş, merhametli, billur bir insan yeryüzünde yaşayabilir. 
 
Ya da aklı dış tesirlerden kurtulmuş kişiler yeryüzünde var olabilir. Ama modern insanın durumuyla dinin söylediklerinin irtibatlandırılması lazım. Bence bütün çağlarda yaşamak zordu. Mevlana, Yunus Emre döneminde de. Nasıl ki vicdanda ortağız, olumsuzluklarda da biriz. 
 
Sebepler farklılaşsa da özü aynı hayatın. Salt vicdan mücadeleyle kazanılacak bir şey. İnsan olmak Allah’ın lütfuyla beraber çok emek ister. Modern çağda insan doğduğumuzu ve öyle yaşayıp öldüğümüzü zannediyoruz. Hâlbuki dünyaya geldiğimizde insan adayıyız. Yaşarken insan oluyoruz ya da olamıyoruz. Bu zorlu yolculukta en önemli arkadaşımız vicdan.

-İnsanlık kıvamından bahsettiniz. Cahiliye dönemi geliyor aklımıza. Burada vicdanın fonksiyonunu nasıl görmemiz lazım?
 
Kız çocuğunu diri diri gömenler var. Ama herkes böyle değil. Araplar güven gibi bir erdemin farkında. Emin ismini veriyorlar Efendimiz’e (sav). Mekke’ye gelen zayıf insanları korumak için Hulfü’l-Fudul cemiyetini kuruyorlar. Onlar merhametin, sabrın, yardımlaşmanın, başkası için verebilmenin güzelliklerini biliyor, yaşıyor. 
 
Dinin insanları değiştirmesi vicdanın hareketlenmesiyle mümkün. O süreçte inananlar insanlık kıvamı için çabalıyor. Vicdana, fıtrata hitap ediyor Efendimiz (sav). Bazılarında güzel duyguların üstü örtülmüş. Yoksa emaneti hiç bilmeyen bir topluma emanet öğretilemezdi.

-Vicdan nüve şeklinde her insanda var. Onu nasıl geliştirip besleyeceğiz? İslam düşünürleri bu konuda ne diyor?
 
 Doğduğumuz andan itibaren aslında bizde insanlık çekirdeği var. Kul Allah’ın suretinde yaratılmış. Bunu Esmâ-yı Hüsnâ’dan biliyoruz. Allah’ın isimleri aynı zamanda ahlak ilkelerimiz. Bu nüve kendi başına da bir ölçüde gelişebilir. 
 
Mesela kişi inançsızdır ama merhameti, sabrı kendinde geliştirmiştir. Hayatta yaptığımız tüm işler aslında içimizi besler. Fakat İslam âlimleri “Bu nüve en iyi din içinde gelişir, yerli yerine oturur.” diyor. Merhamet tam bir merhamet olur. 
 
Tamlığı da şu demektir; birincisi herkese karşı merhamet. İkincisi bu merhamet Kerim Allah’a bağlar bizi. Ahlak insani ilişkilerimizde kalıyorsa İslam düşünürlerine göre üzerinde konuşulacak bir şey yoktur.

-Günümüz insanının vicdani hassasiyetlerini nasıl gözlemliyorsunuz?
 
Vicdan müşterek bir dil ise zamana ve mekâna göre değişiklik olmaz. Ama günümüz insanında şöyle bir sorun gözlemliyorum; Suriye, Arakan, Mali’de yaşananları televizyondan izliyoruz. Bizim için var ama yok gibiler. İzlediklerimiz tam dokunmuyor yüreğimize, vicdanımızı harekete geçirmiyor. 
 
Gördüklerimiz gerçekle yok arasında kalıyor. Bir de bu sorunlar çözülmediği için zamanla duyarsızlaşıyoruz. Türk toplumu yeterince organize değil. Mesela vatandaş yetimhanedeki çocuklarla ilgilenmek istiyor ama bunu nasıl yapacağını bilemiyor. Vicdanımız harekete geçtiğinde bunun hakkını verebilmemize olanak sağlayacak kişi, birim ya da kurumlara ihtiyaç var.

TEK BAŞINA

11 Mart 2013 / MUSTAFA SEVEN
Instagram’da 260 bin kişi ile Türkiye’deki en fazla takipçi sayısına ulaşan fotoğraf sanatçısı Mustafa Seven’in ‘tek’ kavramı üzerinden yola çıkarak yaptığı çalışma ilginç görüntüler sunuyor.
Seven’e göre, tek olmak yalnızlıktan farklı bir şey. Canlıların bulundukları yere ait tekliği, mekân ile canlı arasındaki ilişkinin tekliği ya da daha geniş bir bakış açısıyla o anın tekliği. Buradan yola çıkarak gündelik hayatın ortasında tekil huzuru arıyor Seven.

Sanatçının 4,5 yıl boyunca başta İstanbul olmak üzere Türkiye’deki farklı şehirlerde çektiği fotoğraflar Nişantaşı’ndaki Galeri Eksen’de sergileniyor.


Fener, İstanbul



Tirilye, Bursa


Uludağ, Bursa



Hamamlıkızık, Bursa


Ahırkapı, İstanbul


Süleymaniye, İstanbul

Ergenekon: Darbe amaçlayan terör örgütü

25 Mart 2013 / BÜŞRA ERDAL
Ergenekon Davası’nda kritik aşamalardan biri gerçekleşti. Savcılığın mütaalası, hem istediği ağır cezalar hem de suç tanımlarına verdiği ayrıntılarla ses getirdi. ‘Terör örgütü’ suçlamasını tafsilatlandıran savcılar, darbeyi gerçekleştirmek için planlanan eylemler ve sonuçlarını irdeliyor.
 
Türk yargısında gelmiş geçmiş en büyük “terör örgütü” davası olan Ergenekon, önemli bir aşamaya geçti. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi savcıları, yaklaşık 4,5 yıl süren yargılamanın sonucunda davaya ilişkin esas hakkındaki mütalaasını açıkladı. Böylece; savunma, sorgu ve delillerin toplanması aşamaları bitti.

Savcılık, bütün bir yargılama sürecini süzgeçten geçirerek sanıklar hakkındaki iddialarını güncelleyip son hâlini vererek mahkeme heyetine sundu. Esas hakkındaki bu mütalaaya göre, savcılar, “Ergenekon” isminde bir terör örgütü olduğu yönünde kesin bir kanaate sahip.

Buna dair yazılı belgeler ve ifadeler mahkemeye sunulmuş. İkinci olarak ise varlığı “kesin” olan bu örgütün amacı “darbe için zemin oluşturmak ve daha sonra darbe yapmak” olduğu için “darbe teşebbüsü” suçunun varlığı da mütalaaya göre sabit.

Savcılık, 64 sanık hakkında bu suçtan “ağırlaştırılmış müebbet hapis” talep ediyor. Bu sanıklar arasında eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ olmak üzere Orgeneral Nusret Taşdeler, emekli orgeneraller Şener Eruygur, Hurşit Tolon, emekli Tuğgeneral Veli Küçük, İşçi Partisi Başkanı Doğu Perinçek, gazeteciler Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan ile Danıştay tetikçisi Alparslan Arslan bulunuyor.

Savcılık, Yargıtay içtihatlarına dayanarak haklarında “darbe teşebbüsü” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istenen sanıklar hakkında daha az cezası olan ‘terör’ suçundan ceza talep etmiyor.

12 Haziran 2007’de başlayan Ergenekon soruşturması kapsamında açılan ilk dava 20 Ekim 2008’de başladı. 4,5 yıllık yargılama sürecinde Ergenekon Davası’nda toplam 22 dosya birleştirildi. 275 sanıklı dosyada en son 67 kişi tutuklu kaldı.

Mahkeme bu süreçte, 18 Mart 2013’e kadar 582 duruşma yaptı. Bu son duruşmada ise mahkeme savcıları Mehmet Ali Pekgüzel, Nihat Taşkın ve Mehmet Murat Dalkuş “esas hakkındaki mütalaayı” açıkladı.

2 bin 271 sayfalık mütalaada, “Ergenekon terör örgütü” yargılamasına dair tüm deliller bir arada değerlendirilip sanıkların hukuki durumlarına etkisi de gözden geçirilerek mahkemeye sunuldu. Bu çerçevede bazı sanıkların beraati, bazılarının da çeşitli hapis cezalarına çarptırılması talep edildi.



Mütalaa öncesi mahkemeyi basma girişimleri
 
Mütalaa açıklandı ama mahkeme bu aşamaya çok kolay gelmedi. Savcılık, 27 Kasım 2012’de mütalaa hazırlamak amacıyla dava dosyasını mahkemeden istedi.

Bu tarihten sonra yapılan ilk duruşma 13 Aralık 2012 tarihli idi. O gün Silivri’de daha önce görülmeyen bir manzara yaşandı. Binleri bulan kişi, güvenlik amacıyla kurulan bariyerleri aşıp mahkemeyi basmak istedi.

Hatta bariyerlerin altında kalan güvenlik görevlilerinden yaralananlar oldu. Mahkeme bu durum karşısında bir sonraki duruşmada güvenlik önlemlerini artırdı.

Güvenlik bariyerini mahkemeden 100-150 metre uzağa kaydırdı. Bu sefer de Mahmut Tanal başta olmak üzere bazı CHP milletvekilleri eylemcilerin önüne geçerek bariyerlerden atlamaya çalıştı.

Dışarıda bu sahneler varken mahkemede ise farklı bir taktik geliştiriliyordu. İlker Başbuğ’un avukatı; eski Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Metin Ataç, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Aydoğan Babaoğlu ve eski Jandarma Genel Komutanı emekli Orgeneral Atilla Işık’ı tanık olarak mahkemeye getirdi.

Mahkeme, daha önce sanıkların 835 kişiyi tanık olarak gösterdiklerini, bunları dinlemeleri hâlinde davanın yıllarca sürebileceğini belirtip bu talepleri reddetmişti.

Ancak Başbuğ’un avukatı, Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) 178’e göre 4 eski komutanı buna rağmen mahkemeye getirdi.

Bu madde, mahkeme reddettiği zaman sanık tanığını duruşmaya getirirse dinleneceğini düzenliyor. Ama mahkeme, eski komutanların tanıklığını reddetti ve bu da büyük bir fırtına kopardı.

Oysa mahkeme ret kararında haklıydı. 4 komutan, Başbuğ’un suçlandığı İnternet andıcının hazırlanması ve faaliyete sokulması ile ilgili değillerdi.

Bu andıcın hazırlandığı Bilgi Destek Dairesi’nde de görevli değillerdi. Davaya doğrudan katkısı olmayacak ve süreci uzatacak bu talepler reddedildi.

Bundan sonra yine sanıklar ve avukatları tarafından mahkeme heyetine yönelik redd-i hâkim talepleri, duruşmada arbede çıkması gibi çokça yola başvuruldu. Mahkeme salonuna tam teçhizatlı jandarmalar girdi.

Bütün bu engelleme çalışmalarına rağmen 27 Kasım 2012’de dava dosyasını ellerine alan savcılar 18 Mart 2013 tarihinde 2 bin 271 sayfalık mütalaayı mahkeme kürsünde teslim etti.

Mütalaada ilk kez: Ergenekon, kontrgerillanın Türkiye’deki adı
 
Esasa ilişkin mütalaa, 22 dava dosyasını tek bir çatı belge altında birleştirip süzgeçten geçirerek asıl suçlama konusuna dair tespitler içeriyor. Suç eylemlerine dair deliller sayılıyor.

Bunun yanında yeni açılımlar da mevcut. Temmuz 2008’de hazırlanan ilk 2455 sayfalık iddianameden bugüne tüm iddianamelerde Ergenekon örgütünün tanımı, suç örgütü yapısı, eylem taktiği, hücre yapılanmaları anlatıldı ama tarihî geçmişine pek değinilmedi.

Yapılan yargılama sonucunda savcılık buna da açıklık getiriyor. Sanıklarda ele geçen ve yıllar içinde ortaya çıkan belge ve itiraflar neticesinde ilk kez, Ergenekon’un Avrupa’daki kontrgerillanın Türkiye’deki adı olduğu tespitinde bulunuluyor.

Stratejik bir konumda bulunan Türkiye’nin 1952’den itibaren NATO üyesi olduğu, tasfiye edilene kadar Avrupa devletlerinde var olan kontrgerilla örgütü hakkında ülkemizde yargılama yapılmadığı anlatıldı.

Mütalaanın devamında ise şu ifadelere yer verildi: ‘’Avrupa’nın birçok devletinde, bir tesadüf sonucu kontrgerillanın izine rastlanmış ve bu fırsatlar değerlendirilmiştir.

Türkiye’de kontrgerillayı tasfiye şansı 1996’da Susurluk’taki trafik kazası ile yakalanmıştır. Bu olaya dair soruşturma ve dava, o dönemde oluşan toplum desteğine karşılık 14 kişi ile sınırlı kalmıştır.

Davayı gören İstanbul 6 No’lu DGM’nin kararında ‘Susurluk civarında meydana gelen kazada silahlı teşekkülün bir bölümü su yüzüne çıkmıştır’ denilmiştir.

Soruşturmalarda ele geçen ve ‘Ergenekon terör örgütü’ne ait olduğu konusunda kuşku bulunmayan örgüt belgeleri başta olmak üzere dosya kapsamındaki diğer delillere göre, ‘Ergenekon’, Avrupa’da adına kontrgerilla denen gizli örgütün Türkiye’deki adıdır.

‘Ergenekon’ soruşturmasından 11 yıl önceki Susurluk kazası sonrasında ortaya çıkan yapının da aslında, ‘Ergenekon örgütü’nün küçük bir hücresi olduğu anlaşılmaktadır.’

Ergenekon örgütünün iddia edilenlere göre en ciddi eylemi kuşkusuz Danıştay cinayeti. 17 Mayıs 2006’da Danıştay 2. Dairesi’ne yönelik silahlı saldırıda Hâkim Mustafa Yücel Özbilgin öldürülürken, 4 hâkim de yaralandı.

Savcılık, mütalaaya da Danıştay saldırısını anlatarak başlamış. “Bu eylemler dinsel güdülerle değil, Ergenekon terör örgütünün hedeflediği amaçların gerçekleşmesi için işlenen eylemlerdir.

Alparslan Arslan önemli bir Ergenekon Terör Örgütü üyesidir.” denilen mütalaada, saldırının hedefinin de hükümet olduğu kaydediliyor. Danıştay saldırısı, sonuçları itibarıyla da Savcı Doğan Öz cinayetine benzetiliyor.

Savcılık bir sonraki aşamada Ergenekon örgütünün varlığını tartışıyor. Buna ilişkin de ele geçirilen delilleri sıralıyor. İlk olarak Susurluk olayından sonra gazeteciler Can Dündar ve Celal Kazdağlı’nın çıkardığı Ergenekon isimli kitap, bu sırada yapılan TV programı ve orada konuşan Ergenekon sanığı Erol Mütercimler’in ifadelerine dikkat çekiliyor.

Daha sonra sırasıyla medyaya çıkan veya sanıkların arşivlerinde, bilgisayarlarında çıkan Ergenekon ismi geçen belgeler sıralanıyor. Sanık eski asker Hüseyin Vural’da çıkan 1971 yılına ait “Ergenekon” yazılı yemin metni, sanık emekli özel harekât polisi Kemal Şahin’in el yazısıyla “Ergenekon eğitimi” aldığını yazdığı CV’si gibi onlarca delilden bahsediliyor.

Daha sonra firari sanık Tuncay Güney, Ergenekon sanıkları Ümit Oğuztan, Veli Küçük, Doğu Perinçek başta olmak üzere çok sayıda kişide ele geçen “Ergenekon, Lobi” gibi dokümanlar da örgütün varlığına delil olarak gösteriliyor.

Darbe şartlarını olgunlaştırmak için 17 tane eylem planı
 
Savcılar daha sonra örgütün eylem ve suikast planlarını gözler önüne seriyor. Savcılık tespitlerine göre, Ergenekon örgütü, 17 ayrı eylem ve suikast planlamış.

Albay Dursun Çiçek imzalı AK Parti ve Fethullah Gülen’i bitirmek amacıyla hazırlandığı ileri sürülen “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” bunların en başında sayılıyor.

10 Aralık 2010’da Gölcük Donanma Komutanlığı’nda yapılan aramalarda ele geçirilen Proje isimli belge de ikinci sırada geliyor. Bu belge, İrtica ile Mücadele Eylem Planı ve internet andıcı belgelerinin taslağı mahiyetinde.

Yine aynı aramada ele geçen “Kitleşim” isimli belgeye göre, emekli ve muvazzaf askerler ile sivillerden oluşturulan bir grup vasıtasıyla hükümet ve çeşitli cemaatler hakkında internet yoluyla kara propaganda faaliyetlerinin yürütülmesi planlanıyor.

İlker Başbuğ’un baş sanık olduğu “İnternet Andıcı” belgesi ise hükümet aleyhine yayın yapan adreslerin kapatılması sonrası yeni 4 internet sitesinin açılması için yapılan çalışma.

Daha sonra sırayla, Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, dönemin eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’a, gazeteci Fehmi Koru, yazar Orhan Pamuk, Kürt siyasetçiler Osman Baydemir ve Ahmet Türk, Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan, Ermeni asıllı Minas Durmazgüler, Alevi-Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız, Alevi-Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri Kazım Genç ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik suikast planları anlatılıyor.

İzmir’deki NATO tesislerine, Optimum Alışveriş Merkezi’ne (Ankara) bombalı saldırı planları deşifre ediliyor. 2003-2004 yıllarında Jandarma Komutanlığı’nda kurulan illegal Cumhuriyet Çalışma Grubu belgeleri ve Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz ve Eldiven isimli darbe planları ve eski Özel Harekatçı İbrahim Şahin’de ele geçen S-1,S-2 suikast timi listeleri de örgüt dokümanları kabul ediliyor.

Ergenekon’un örgütsel boyutu bu şekilde gözler önüne serilirken, devamında hükümete yönelik “darbe teşebbüsü” amaçlı eylemleri anlatılıyor.

İddia edilen terör örgütünün, bu tür faaliyetlerinin başında 57’nci hükümetin başbakanı Bülent Ecevit’in sağlık gerekçesi ile görevi bırakmasını sağlamak olduğu belirtiliyor. Bu, soruşturma kapsamında ilk darbe teşebbüsü eylemi aynı zamanda.

Daha sonra AK Parti hükümeti döneminde hazırlanan darbe planları, suikast eylemleri, kaos ortamı oluşturmak için yapılan Cumhuriyet Mitingleri de delil olarak sıralanıyor.

“Darbe teşebbüsü” suçundan ağırlaştırılmış müebbet istendi 

Savcılık, mütalaasında genel örgütle ilgili açıklamalarını, delilerini sunduktan sonra her sanık için tek tek değerlendirme yaptı. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, eski Jandarma Genelkurmay Başkanı Şener Eruygur, eski 1. Ordu Komutanı Hurşit Tolon, gazeteci Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’ın aralarında bulunduğu 64 sanık hakkında Türk Ceza Kanunu 312’ye göre “cebir ve şiddet yoluyla TC hükümetini ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs” suçundan “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” istedi.

Bu sanıklar aynı zamanda “terör örgütü faaliyeti” ile suçlanıyor. Savcılık, mütalaada bu iddiasından vazgeçmiş değil. Ancak sanıkların daha fazla cezası olan darbe teşebbüsünden cezalandırılması istendiği için Yargıtay içtihatlarına göre ayrıca terör örgütü suçundan cezalandırılmasına yer olmadığı görüşünü bildirdi.

Bu durum, sanıkların bu suçtan beraati anlamına gelmiyor. Sadece ceza verilmesi istenmiyor. Öte yandan davada 96 sanık hakkında ise sadece ‘terör örgütü üyeliği’ suçundan cezalandırma talep edildi.

Eski polis şefi Adil Serdar Saçan gibi bir kısım sanıklar hakkında yine hem terör örgütü üyeliği hem de yasaklı belgeleri elinde tutmak gibi suçlardan çeşitli cezalar talep edildi.

Danıştay saldırısına rekor ceza talebi 

Dosyada en ağır ceza Danıştay saldırısıyla bağlantılı sanıklara istendi. Alparslan Arslan, Muzaffer Tekin ve Veli Küçük hakkında kasten adam öldürmek ve darbe teşebbüsü suçlarından ikişer kez ağırlaştırılmış müebbet ve adam öldürmeye teşebbüs ve Cumhuriyet gazetesine bomba atılması eylemlerinden 80 yıla kadar hapis cezaları talep edildi. Küçük ve Tekin, Danıştay saldırısını azmettirmekle suçlanıyor.

Öte yandan mütalaada, iddianamelere göre daha az ceza talep edildi. Buna göre, Meclis’e yönelik darbe teşebbüsü suçundan cezalandırma istenmezken, “Yürütme organı gücünü her ne kadar yasama organından almış ise de Ergenekon terör örgütünün hedefinin hükümet olduğu, bu ön plana çıkarken yasama erkine yönelik eylemin tali kaldığı” tespiti yapıldı. Örgütün eylem ve kastının açıkça hükümeti hedef aldığı kaydedildi.

Bu gerekçe, sanıkların ‘Yasama organına (Meclis) karşı suç’ başlıklı TCK’nın 311’inci maddesine göre cezalandırılmasına gerek olmadığı görüşü bildirildi.

Bombaların bulunduğu evin sahibi Ali Yiğit ve Ankara’daki Danıştay Davası’nda saldırının azmettireni olarak yargılanan Salih Kurter ve Süleyman Esen’in aralarında bulunduğu 5 kişinin beraati talep edildi.

Dava 8 Nisan 2013 tarihine ertelendi. Mahkeme, sanıklara esas hakkındaki mütalaaya karşı son savunmalarını hazırlamaları için de bu tarihe kadar süre verdi. Dava, sanıkların esas hakkındaki savunmalarını sunmalarından sonra karara bağlanacak. Yani Ergenekon davasında karara sadece son bir adım kaldı.

Müebbet hapsi istenenler

Mütalaada 64 sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi;

Orgeneral Mehmet İlker Başbuğ, Mehmet Haberal, Mustafa Balbay, Sinan Aygün, Doğu Perinçek, Hurşit Tolon, Tuncay Özkan, Alaettin Sevim, Alparslan Arslan, Veli Küçük, Bekir Öztürk, Cemal Gökçeoğlu, Cihandar Hasan Hanoğlu, Durmuş Ali Özoğlu, Dursun Çiçek, Emin Gürses, Ergün Poyraz, Erhan Timuroğlu, Erol Manisalı, Fatih Hilmioğlu, Ferit İlsever, Fuat Selvi, Ümit Sayın, Kemal Gürüz, Hasan Ataman Yıldırım, Hasan Atilla Uğur, Hasan Iğsız, Hayrettin Ertekin, Hayrullah Mahmut Özgür, Hıfzı Çubuklu, Hulusi Gülbahar, Hüseyin Görüm, Hüseyin Nusret Taşdeler, İbrahim Şahin, İsmail Hakkı Pekin, İsmail Sağır, İsmail Yıldız, Kemal Aydın, Kemal Kerinçsiz, Kemal Alemdaroğlu, Levent Ersöz, Mehmet Eröz, Mehmet Fikri Karadağ, Mehmet Otuzbiroğlu, Mehmet Şener Eruygur, Muammer Akbulut, Muhittin Erdal Şenel, Murat Uslukılıç, Mustafa Yurtkuran, Mustafa Dönmez, Mustafa Koç, Ferit Bernay, Muzaffer Tekin, Neriman Aydın, Oktay Yıldırım, Orhan Güçlü, Osman Yıldırım, Sedat Özüer, Serhan Bolluk, Sevgi Erenerol, Tekin Irşi, Yalçın Küçük, Yusuf Erikel ve Ziya İlker Göktaş.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-35149-ergenekon-darbe-amaclayan-teror-orgutu.html

Kıtlıkla gelen kardeşlik

25 Mart 2013 / BEHRAM KILIÇ - BAHANUR ALİŞOĞLU / DROGHEDA
 
Osmanlı’nın büyük kıtlık yaşayan İrlanda’ya 1847’de yaptığı para yardımına dair belgeler mevcut. Ya içi yiyecek dolu gemi yardımı? Bu dosya, gemi yardımına ışık tutuyor.
 
Kendisiyle buluştuğumuzda ter içindeydi. Drogheda’nın yaklaşık 10 kilometre dışında, ailesine ait arazide elinde çapasıyla toprağı eşeliyordu. Az sonra kulübesine geçtik. Burada ilginç bir sürprizle karşılaşacağımızdan habersiz…

20 metrekarelik bu ahşap yerde bulunan masasının arkasında küçük bir Türk bayrağı asılıydı. Karşı bölmedeki gazete kupürüne takıldı gözlerimiz. Biraz yakından bakınca Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte çektirdiği fotoğraftı bu. Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı dönemine ait bir kareydi.

Eski belediye başkanı yüzündeki teri silerken, bize bir şeyler ikram etmek istiyordu kısıtlı imkânlarına rağmen. Çay yeter de artardı bile. Sonrasında asıl meseleye geliyordu konu. Osmanlı’nın 1847’de İrlanda’ya yaptığı yardıma…

Yıl 1845... İrlanda, tarihindeki en büyük felaketlerden biri olan açlık ile karşı karşıyadır. Halkın en büyük besin kaynağı patatesin zehirlenmesiyle başlayan kıtlık 7 yıl sürmüş, 1 milyona yakın İrlandalı hayatını kaybetmiş, ölümler ve göçlerle 8 milyon olan ülke nüfusu 4 milyona düşmüştür.

Olayın bizi ilgilendiren yanı, Osmanlı’nın kıtlık döneminde İrlanda’ya yaptığı yardımdır. Sultan Abdülmecid, 1847’de durumu İrlanda asıllı doktorundan öğrenince, bu zavallı insanlara hemen yardım elini uzatır ve onlara 10 bin sterlinlik bir yardım yapmaya karar verir.

Keyfiyet İngiliz hükümetine bildirilince, İngilizler, padişahın bu alicenaplığından son derece etkilendiklerini, ancak Kraliçe Victoria’nın kendi tebaası olan İrlandalılara bu maksatla sadece 2 bin sterlinlik bir yardım yaptığını dikkate alarak yardım miktarının bin sterline düşürülmesini rica ederler.

Sultan Abdülmecit bunun üzerine İrlanda’ya bin pound gönderir. Bunun yanı sıra bugün hâlâ sırrı açıklanamayan gemi meselesi yardımın ikinci aşamasını oluşturur.

Bin pound Abdülmecid’in içine sinmemiştir. Bu yüzden patates ve buğday yüklü üç gemiyi İrlanda’ya gönderir. Gemiler Dublin Limanı’na doğru yola koyulmuştur. Ancak ellerinde kraliçenin izni olmadığı beyanıyla geri çevrilen Osmanlı gemileri, yüklerini boşaltmak için bu kez Dublin’in 50 kilometre kuzeyindeki Drogheda’ya doğru rotasını çevirmiş ve erzakları Drogheda Limanı’na bırakmıştır.

İşte, bu insanî yardımın hatırasına Drogheda Belediyesi’nce yaptırılan şükran plaketi, yaklaşık 165 yıl önce Türk gemicilerin misafir edildiği eski belediye sarayının duvarına (şimdi burası Westcourt Oteli) çakılır. 2 Mayıs 1995’teki bu tören, İrlanda Büyükelçimiz Taner Baytok ve dönemin Drogheda Belediye Başkanı Frank Godfrey’in ortak çabalarıyla gerçekleşmiştir.



İşte bizi, Wectcourt Oteli’nin duvarında çakılı plaketi gördükten sonra soluk soluğa dönemin belediye başkanı Frank Godfrey’in bahçesine iten sebep budur.

Godfrey, kendi belediye başkanlığı döneminde çakılan bu plaketin gelecek nesillere bıraktığı en güzel miraslardan biri olduğunu söylüyor. Osmanlı’nın İrlanda’ya yaptığı maddi yardıma dair belgeler mevcut.

Ancak gemi yardımıyla ilgili Drogheda liman kayıtlarında bir belge yok. Godfrey de bunu araştırmış ama bir belge bulamamış. Buna da şaşırmamış:

 “İngilizler böyle bir yardımın Osmanlılar tarafından İrlandalılara ulaştırılmasını ispat edecek bir delilin olmasını istemezler. Ama biz biliyoruz ki Türkler bize en zor anımızda yardımda bulundu. Çocukluğumda dedelerimizden, ninelerimizden Türklerin bize yardım ettiğine dair çok söz işittim.”

İrlandalı kadının anlattığı...

Dönemin İrlanda Büyükelçisi Taner Baytok, hâdiseyi bu ülkeye büyükelçi tayin olunduğunda, Dublin’de İrlandalı bir kadının kendisine Osmanlı’nın yardımından bahsetmesiyle öğrenmiş.

Kısa bir araştırmadan sonra The Threshold dergisinde, Thomas P. Neill imzasıyla 1957’de yayımlanmış yazıda bundan söz edildiğini okumuş.

Sonra da İrlanda asilzâdelerinin Osmanlı Padişahı Abdülmecid’e gönderdikleri ve Topkapı Sarayı Müzesi arşivinde muhafaza edilen teşekkür mektubuna ulaşmış.

Mektup şöyle: “Aşağıda imzaları bulunan biz İrlanda asilzâdeleri, beyefendileri ve sâkinleri, Osmanlı Padişahı tarafından acı çeken kederli İrlanda halkına gösterilen cömert hayırseverlik ve alâkaya en derin minnetlerimizi saygıyla takdim eder, onlar adına padişah tarafından İrlanda halkının ihtiyaçlarını karşılamak ve acısını dindirmek üzere cömertçe yapılan bin sterlinlik bağış için teşekkürlerimizi arz ederiz.”

Taner Baytok, ‘Dış Politikada Bir Nefes’ adlı kitabında meseleyi ayrıntılarıyla ele alıyor. Baytok’un ifadesiyle, Başbakanlık Arşivleri Genel Müdürlüğü, bir ciddiyet ve çalışkanlık örneği göstererek İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nden Bâbıâli’ye gönderilmiş çarşaf kadar bir notayı bularak fotokopisini Dublin’e gönderiyor.

İrlandalıların teşekkürlerini ileten bu notayı Baytok, önce çerçeveletip makam odasına asıyor. Arkasından da Droheda’ya bunun anısına bir anıt dikilmesi için uğraşmaya başlıyor. Abide için hükümet kararı gerektiğinden plakette karar kılınıyor. 2 Mayıs 1995’teki plaketin açılış törenine İrlanda hükümetinin temsilcilerinin yanında, yöre halkı da katılıyor.

Baytok, İrlandalıların padişaha gönderdiği teşekkür mektubunun bir kopyasını, yardımların indirildiği liman kenti Drogheda’nın belediye başkanı ve encümen üyelerine armağan ediyor. Drogheda’da asılan teşekkür plaketinde ise “1847 Büyük İrlanda Açlığı, Türkiye halkının, İrlanda halkına karşı alicenaplığının tanınması ve anısına” ifadesi yer alıyor.

İngiltere elçisinin şükranı

Osmanlı para yardımının, dönemin İngiliz Büyükelçisi Mösyö Lesle kanalıyla İrlanda halkına iletildiğini yine arşivlerden öğreniyoruz.

Osmanlı arşivlerinde bu yardıma dair 31 Mart 1847 tarihli hariciye vekili tarafından sadrazama yazılmış belgeye göz atalım:

“Efendim hazretleri, padişahımızın bütün âleme yayılan bol ihsanlarının eserlerinden biri olarak İrlanda ahalisi fukarasına ihsân buyurulan bin liralık yardım, bu tarafta İngiltere Sefâreti’ne gönderilmişti. İşbu yardımdan pek ziyâde memnûn olarak bugün bütün büyükelçilik maiyeti memûrları yanında olduğu hâlde İngiltere Elçisi Mösyö Lesle hususi olarak Bâb-ı Âlî’ye (Başbakanlığa) gelip cihânın bildiği ve kabul ettiği padişahımızın şefkat ve merhametlerinin böyle açıktan yapılan yeni bir örneğinden dolayı milletçe teşekkür ettiklerini…”

İngiltere elçisinin Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde yer alan 40/1888-1 numaralı 25 Mayıs 1847 tarihli cevabi yazısı ise şöyle:

“Haşmetlü İngiltere Kraliçesinin, bu yazının altında imzası bulunan murahhas elçisi, kraliçe cenâblarının, vatandaşlarından olup kıtlık çeken fukaralara yardım olmak üzere padişah hazretleri tarafından gönderilen yardım, gerek kraliçe cenablarına ve gerek İngiltere devletine memnunluk ve şükran doğurduğunu devletlü Âlî Efendi hazretlerine arz ile bildirmek ister. Padişah hazretlerinin şanlı ve muazzam saltanatlarının işbu sadaka ve cömertlik hususu gerçekten de İngiltere devletinin ziyâdesiyle hoşuna gitmiştir.”

19. yüzyılın ortalarında Avrupa’nın başka ülkelerinde de kıtlık yaşandığı ve gerileme döneminde olmasına rağmen Osmanlı’nın İrlanda haricinde Macaristan, Hollanda, Polonya hatta Sumatra Adası gibi ülkelere de bu tür yardımlarda bulunduğu arşivlerde mevcut.

Bugün Dublin’deki Türk Büyükelçiliği’nde bir kopyası bulunan ve İrlanda tarafından bizzat Türkiye’ye gönderilmiş teşekkür mektubu, Osmanlı’nın İrlanda’ya yapmış olduğu para yardımını ispatlıyor. İrlandalı tarihçilerin Osmanlı gemi yardımına olumsuz bakanları bile bu para yardımını inkâr etmiyor. Ancak gemi yardımı ile ilgili belgeler net değil.

History Ireland dergisinin Eylül/Ekim 2010 sayısında da dergi yazarlarından Sir Tony Canavan, Osmanlı yardımı konusundaki delil eksikliğinden dem vuruyor.

Ancak Mary Mackey adlı araştırmacı, yazısında Mizen Archeogolocal and Historical Journal adlı derginin 10. sayısını referans vererek bizi küçük bir delilin varlığından haberdar ediyor.

School Folklore (1938) koleksiyonunda bulunan ve J.Barry’nin kaleme aldığı satırlara göre Ballydehob’lu 65 yaşındaki J. H. Kelly dergiye yaptığı açıklamada şöyle diyor:

“Kıtlık yıllarında Türk Devleti’nden yiyecek alındı. Bu yiyecekler bisküvilerden oluşuyordu. Bunlar Ballydehob’un karşı iskelesindeki depolarda tutulmuş; ancak çok az bir kısmı halka dağıtılmıştı. John Sullivan adındaki tren istasyonunda çalışan biri, bana kıtlıktan bir süre sonra bu depoların temizlenmesi için adam tutulduğunu ve o zaman bu bisküvilerin bulunduğunu söyledi.”

2011’de Türkiye’yi ziyaret eden İrlanda Cumhurbaşkanı Mary McAleese, “İrlanda halkı bu eşine az rastlanır bonkörlük girişimini asla unutmadı ve bunun sonucunda sizin bayrağınızdaki semboller, bu güzel yıldız ve hilali bölgenin sembolü haline getirdiler.

Hatta futbol takımının formalarının üzerinde de bu güzel Türk sembollerini görüyoruz. Önümüzdeki cumartesi günü eğer Drogheda’yı ziyaret edecek olursanız, millî takımınızın sahada futbol oynadığını düşünebilirsiniz.” açıklamasında bulunmuştu.

Gerçekten de haklıydı. Renkleri bordo-mavi olan Drogheda United’ın ambleminde ay-yıldız vardı. Yine bugün yaklaşık 38 bin kişinin yaşadığı Drogheda Belediyesi’nin ambleminde de ay-yıldız bulunuyor.

Halk bunu Türklere olan şükran borcunun bir yansıması olarak değerlendiriyor; ama bir başka iddia, armadaki ay-yıldızın ‘Prens William the Orange’ döneminden beri mevcut olduğuna dair. Drogheda müzesinde o yıllara ait tarihî bir kılıç bulunuyor. Ve kılıçta arma var.

Yardıma dair yeni kanıtlar

Sizin anlayacağınız İrlandalılar gemi yardımında ikiye bölünmüş durumda. Bir kısmı yardımı kabul ediyor, bir kısmı ‘elde belge yok’ diyor. 20. yüzyılın başında İrlanda Millî Kütüphanesi’nin yandığını hatırlatalım.

Belki de resmî belgeler o kütüphanedeydi. Para yardımından ise eminler. İrlanda basınında Osmanlı’nın yaptığı para yardımı ile ilgili ilk haber The Nation gazetesinde 1847’de çıkıyor. Bu haberde Türkiye’nin İrlanda’ya yaptığı para yardımından açıkça söz ediliyor.

Ancak haberde gemi yardımıyla ilgili ibare bulunmuyor. Frank Godfrey ısrarla Türklerin İrlanda’ya yaptığı gemi yardımından şüphe duymadığını söylüyor. Buna ek olarak, Drogheda’nın önemli tarihçisi ve “Drogheda: Its Place in Ireland History” kitabının yazarı Ted Greene de eserinde açıkça Osmanlı’nın İrlanda’ya üç gemi dolusu yiyecek yardımı yaptığını doğruluyor:

“Osmanlı Sultanı, Kraliçe Victoria tarafından yapılan kısıtlamayı, üç gemi dolusu yiyecekle aştı ve Osmanlı gemicileri Dublin’den gereken izni alamayınca, yiyecekleri gizlice Drogheda’nın küçük limanına boşalttı.”

Haziran 2012’de bu ülkeye yapılan gıda yardımına dair yeni kanıtlar bulundu. İrlandalı yerel tarihçi Brendan Matthews, sonuçları İrlanda medyasına yansıyan araştırmasında, 3 adet olduğu belirlenen gemilerin rotasını ortaya çıkardı.

Matthews’un 10-14 Mayıs 1847 tarihli Drogheda Argus ve Drogheda Conservative gazetelerinden derlediği haberler, Selanik’ten gelip İrlanda’daki Boyne Nehri boyunca ilerleyen iki yabancı geminin, açlıktan kırılan Drogheda’ya gıda taşıdığını doğruluyordu. Porcupine ve Ann adlı bu iki gemi gibi buğday ve Hint mısırı taşıyan Alita adlı bir başka yabancı gemi daha Polonya’nın Szczecin limanından yine Drogheda’ya gıda getirmişti.

Tarihçi Matthews, “O dönemde Drogheda Limanı’nda kayıt tutulamıyordu. Bu zamanlama iddiaya tam uyuyor. Osmanlı sultanı bu gemileri İngiltere Kraliçesi’ni üzmemek için sessizce göndermiş olabilir. Gemiler farklı tarihlerde yola çıksa da aynı anda İrlanda’ya varmış.” diyor.

Renkleri bordo-mavi olan Drogheda United ve Trabzonspor, 2012 yılında kardeş kulüp oldu.

Bu kardeşliğin anısına iki takım geçen hafta özel maçta bir araya gelecekti. Ancak karşılaşma, yağmur yüzünden iptal oldu. Yine de Trabzonspor’a gösterilen ilgi büyüktü.

İki takım taraftarları uzun zamandır internet üzerinden birbirlerine destek mesajları yayımlıyordu. Buna bir de tarihten gelen kardeşlik eklenince gösterilen misafirperverlik hakikaten görülmeye değerdi.

Bundan sonra önemli olan iki ülke arasında dar zamanlarda doğmuş bu dostluk bağının korunması ve her iki milletin de bu bağın bilincinde olmasını sağlamak.

İrlanda’daki Türk İrlanda Eğitim ve Kültür Derneği (TIECS) gibi kurumlar bazı belgeler arşivlenmemiş, birtakım bilgi ve deliller kaybolmuş olsa da iki ülke arasında tarihten gelen bağı güçlendirmek için çalışıyor.

Bu dosyamızın hazırlanmasında bize yardımcı olan derneğin değerli üyeleri Enes, Serhat, Uğur ve Yusuf beylere teşekkür ediyoruz.

İrlandalıların Abdülmecid’e mektubu

Zat-ı Şahaneleri Osmanlı Mülkünün Sultanı Abdülmecid Han’a, aşağıda imzası bulunan biz İrlanda eşrafı, siz zat-ı devletlerinin mağdur ve perişan İrlandalılara karşı gösterdiğiniz alaka ve geniş kereminiz dolayısıyla minnet ve en derin şükranlarımızı arz için müsaade istirham ediyoruz.

Yine ahalimiz adına ihtiyaçlarımızın görülmesi için siz zat-ı şahaneleri tarafından yapılan bin sterlinlik nakdî yardım sebebiyle teşekküre cesaret eyliyoruz.

Hikmet-i ilahî memleketimizi başlıca gıda maddesinden mahrum etti; ahalimizi hiçbir medenî millete isabet etmeyen kıtlığa duçar eyledi.

Bu çetin zamanda felaketzede İrlandalıların kendilerini ve ailelerini açlıktan kurtarmak için kendilerinden daha az belaya uğrayan diğer ülkelerin kerem ve ihsanına el açmaktan başka çaresi kalmadı.

Siz zat-ı âlileri yapılan bu çağrıya cevap verdiniz. Onlarca ırkdaşımızı yok olmaktan kurtaran bu vakitlice ve cömert yardımınız için İrlanda ahalisi adına zat-ı şahanelerine minnet ve şükranlarımızı arza müsaade rica ediyoruz.

Avrupa Osmanlı Ligi!

Drogheda United, 1919’da kurulmuş. 1. Dünya Savaşı, 1929 Ekonomik Buhranı, 2. Dünya Savaşı derken kulüp asıl faaliyetlerine 1960’larda başlamış. Osmanlı’ya hayran takımlar ya da şehirler sadece Drogheda United ile sınırlı değil.

Türklerin takımı Deportivo: İspanya’nın dünyaca ünlü kulüplerinden Deportivo La Coruna da Türkiye sevgisiyle biliniyor. Ülkede “Türklerin takımı” olarak bilinen mavi-beyazlıların Türkiye’ye muhabbeti, 5 asır öncesine, Barbaros Hayrettin Paşa’nın büyük donanmasıyla İspanya’ya hücum ettiği yıllara dayanıyor.

O yıllarda ülkenin kahramanlığıyla ünlü Galicia bölgesinin gençleri, Barbaros’a çeşitli konularda yardım ederek Celta Vigo kentinin büyük tepkisini çekiyor. Celta Vigo halkı, Galicia’nın Barbaros’a verdiği destek nedeniyle, La Coruna’da yaşayanlara ‘Türkler (Turcos)’ demeye başlıyor.

La Coruna halkı da Celta Vigo’lulara, Portekizlilere yakınlıkları sebebiyle ‘Hain’ yakıştırması yapıyor. İki komşu şehir arasında yaklaşık 500 yıldır süren gerilim günümüzde yerini futbol rekabetine bıraktı.

Celto Vigo taraftarları Deportivo taraftarlarına ‘Türkler’ demeye devam ediyor. Deportivo taraftarları ise bu yakıştırmadan hoşnut, hatta birkaç yıl önce bölgesel bir televizyon kanalıyla anlaşarak ‘Turkia’ adıyla bir program bile başlatmışlardı.

Programın sunucuları kırmızı-beyaz tişörtler giyiyor, arka fonda ise ‘Turkia’ yazısı ve Türk bayrağı bulunuyordu. G.Saray’ın önceki başkanı Adnan Polat, Türk Telekom Arena Stadı’nın açılışına Deportivo Başkanı Augusto Cesar Lendoiro’yu da davet etmişti. Lendoiro, kendisine ‘Türk başkan’, taraftarlara ise ‘Türkler’ denilmesinden gurur duyduğunu açıklamıştı: “Türkler’ ismi bize bırakılan bir mirastır. Maçlarımızda Türk bayrağı görmek bizi motive ediyor.”

Porstmouth’un ay-yıldızı nereden geliyor? 1898’de kurulan İngiliz takımlarından Portsmouth’un ambleminde de ay-yıldız bulunuyor.

Portsmouth, İngiltere’nin güneydoğusunda Londra ile bağlantılı mühim bir liman şehri. 1850’lerde İngiltere’nin güneyindeki Portsmouth Limanı’na eğitim amaçlı giden iki Osmanlı gemisinin mürettebatından salgın hastalıklara yakalanıp ölenler oluyor.

Portsmouth’ta hayatlarını kaybeden 26 asker, o dönemin kendine has şartları dolayısıyla Anadolu’ya getirilemiyor ve orada defnediliyor.

1902’de kabristan hâline getirilerek etrafı çevrilen mezarlık, 1985’te şehitlik statüsüne alındı. Dünyanın en büyük deniz gücüne sahip bu ülkesine Sultan Abdülmecid’in gönderdiği iki gemideki denizciler halka çok sıcak davranıyor ve ilgi görüyordu.

Bazı kaynaklar, Portsmouth’un amblemindeki ay-yıldızın halkın askerlere olan vefasından ileri geldiğini öne sürüyor. Bir başka iddia ise daha da ilginç.

Araştırmacı-yazar Oktan Keleş, Osmanlı’nın son dönemlerinde, İngiltere’nin Osmanlı topraklarında kültürel ve sportif faaliyetleri bahane ederek istihbarat çalışması yaptığını, dönemin padişahı 2. Abdülhamid’in de buna karşılık aynı yöntemle istihbarat çalışmaları için İngiltere’de Portsmouth Kulübü’nü kurdurduğunu ileri sürüyor. Keleş’e göre Portsmouth’un seçilmesinin diğer bir sebebi de bu şehirde İrlandalıların aktif olması.

Portsmouth’un resmî sitesine göre, kulübün amblemindeki ay-yıldız, 1189-1199 yılları arasında İngiltere’yi yöneten Kral 1. Richard’a ait.

3. Haçlı Seferi sırasında Bizans İmparatorluğu yönetimindeki Kıbrıs’ı alan İngiltere Kralı 1. Richard, burada gördüğü 1 ay ve 8 yıldızdan oluşan amblemi beğenerek Portsmouth kentinin de amblemini ay-yıldızlı hâle getiriyor. Bu bilgiye Oktan Keleş, “Tamamen uydurma.” diyor.

‘Türk’ adını alan ilk futbol takımı: İngiltere’de yer alan bir başka takımla devam edelim. Takımın adı Fordingbridge Turks. FIFA, 2004’te 100. yılını kutlayan takımlara para ödülünü uygun görmüştü.

Fordingbridge Turks takımı listeye 7. sıradan girdi. Zira İngiltere’nin Hampshire bölgesinde 1868’de kurulmuşlardı. Orman içindeki Fordingbridge, adını kasabanın tam ortasından geçen nehir üzerine kurulmuş olan tarihî köprüden alıyor.

1877’de kurdukları kulüp ismini Gazi Osman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun Plevne’deki meşhur savunmasından alıyor. ‘Plevne Savunması’ tüm Avrupa’da dilden dile dolaşmaktadır. Fordingbridge futbol takımının rakipleri karşısında ortaya koydukları savunma ağırlıklı futbol, Osmanlı ordusunun dünya tarihine geçen Plevne savunmasına benzetildiği için taraftarlar takımlarına, “Come on Turks” ve “Live Long Turks” tezahüratlarıyla destek verince, takımın adı da kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bütün futbolcuları İngiliz olan takımın adı ‘Fordingbridge Turks’ konuyor.

Fordingbridge Turks, 1881’de dünyanın ilk futbol kupalarından biri olan Basingstoke Kupası’nı kazanarak adını ülke çapında duyuruyor. Tarihin akışı devam etmektedir.

Ve İngiliz ordusu Çanakkale’de Türk askeri ile karşı karşıyadır. İngiliz kamuoyunda Türkler artık ‘düşman’dır. Fordingbridge Turks de adını değiştirmelidir.

Yapılan bütün baskılara rağmen kulüp yöneticileri sonuna kadar direnirler ve Türkler, takım adı olarak günümüze kadar gelir.

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-35161-kitlikla-gelen-kardeslik.html