11 Mart 2013 / TÛBA KABACAOĞLU
Vicdan
mekanizmasının hakkıyla çalıştırılması birçok toplumsal problemin
çözümünde hayati öneme sahip. Ebeveyn olarak bu konuda neler yapmanız
gerektiğini, hangi hataların çocukların vicdanını öldürdüğünü biliyor
musunuz?
'İstanbul’un buram buram insanlık
kokan semtlerinde geçti çocukluğum. Dinimizi yaşamaya çalışan kendi
hâlinde bir aileydik. Annem çok merhametli, fedakâr biriydi.
Apartmanımızdaki kimsesiz Ermeni nineye ‘Yaya’ (Ermenice: babaanne)
derdik. Evimizde pişen her yemekten ona da muhakkak götürürdük.
Uzun kış
gecelerinde ‘Yaya yalnız, hadi ona yoldaş olun.’ derdi annem. İki
kardeş kalkıp giderdik yanına… Kocası tarafından aldatılan üst komşumuz
her akşam soluğu bizim evde alırdı. Sürekli ağlar, ne yapacağını
valideye sorardı. O da hep sabrı tavsiye eder, abla ağladıkça annemin de
gözleri dolardı…
Aile içinde de sıkıntılı insanların çözülmesi gereken
problemleri konuşulurdu hep. Sonra İzmir’e taşındık. Güneydoğu
illerinden okumak için gelmiş 8 liseli kız, bayram ve yarıyıl
tatillerini bizim evde geçirirdi. Annemle babam onları evlatlarından
ayırmazdı… 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yakın oturuyorduk.
Anadolu bozkırından doktor olmak niyetiyle gelmiş kız talebelerse zaten
evimizin birer ferdî gibiydi… 17 Ağustos depreminden annem çok
etkilenmişti.
Önce eş dosttan topladıklarıyla bir tır dolusu yardımı
götürdü İzmit’e. Yakınımızdaki devlet hastanesine depremden sağ kurtulan
kimsesiz hastalar getirilmişti.
Annem onları ziyaret edip her türlü
bakımlarını mutlulukla üstlendi, sağlıklarına kavuşana kadar
depremzedeleri hiç yalnız bırakmadı…
Çocuk aklı işte, bazen yoğunluktan
bunalır, kızardık bizimkilere. Meğer yavaş yavaş hem ferdi hem de
toplumsal planda vicdanlı davranmayı, başkalarının dertleriyle,
ihtiyaçlarıyla hemhâlliği öğretiyorlarmış bize.
Eskiler hissederek
yaşıyor, iyiye ve güzele dair ne varsa böyle aktarıyordu gelecek
nesillere. Şimdi ben de anneyim ama vicdanlı bir çocuk nasıl
yetiştireceğim diye kara kara düşünüyorum.”

Hikâyesine yer verdiğimiz hanım sizce de endişelenmekte haklı değil
mi? Modern zamanlarda insanlar vakitlerinin büyük kısmını
televizyon-internet-akıllı telefonla geçiriyor, kapı komşusunun hatırını
soracak zamanı kalmıyor.
Akraba ziyaretlerinin yerini çoktan AVM
gezmeleri almış. İlişkilerde fedakârlık neredeyse enayilikle eş değer.
“İnsan insanın kurdudur” felsefesiyle büyütülmüş kişilere göre herkes
‘çok tehlikeli’.
Daha çok kazanmaya odaklanmış tüketim canavarları için
de başkalarının maddi-manevi ihtiyaçlarının ehemmiyeti yok. Dolayısıyla
her geçen gün biraz daha fazla insan, vicdanının sesini duyamıyor;
çocuklar merhamet, karşılıksız verme-sevebilme, şefkat, vicdan gibi
kavramlarla tanışma fırsatını yakalayamıyor.
Yoksa mükemmel şekilde
yaratılmış insan nasıl bu kadar duyarsız kalabilir ki hayata? Hâlbuki
duyan, hisseden, farkına varan, vicdanlı insanlara ihtiyacı var
toplumumuzun, dünyanın. Ancak onlar kötülükleri iyiye tebdil edebilir,
kalpleri yumuşatıp gerçekleri tüm insanlığa gösterebilir.
70-80’li yıllarda çocukluğunu geçirmiş bugünün yetişkinleri
vicdanlarının sesini duymayı anne-babalarından, komşu teyzelerden,
mahallenin delikanlı ağabeyleri ile hanım hanımcık ablalarından
öğrenebiliyordu.
Şimdi ise önce ebeveynlerin birçoğunun vicdanının
sesini duyabilir kıvama gelmesi, ardından da çocukları için hayli çaba
göstermesi gerekiyor. Aksi takdirde maşerî vicdanın sesi kısıldığında
elimizde ne insanlığımız ne de dinimiz kalacak. “Peki, ben şimdi ne
yapacağım?” diyenlere önemli uyarı ve önerilerimiz var. Her şey vicdanlı
nesiller için…
Vicdan kelimesi, ‘vecede (bulmak)’ kökünden geliyor. ‘Merhamet’,
‘Koruyucu Psikoloji’, ‘Biraz Yağmur Kimseyi Islatmaz’ isimli
kitaplarında vicdana sıklıkla vurgu yapan Prof. Dr. Kemal Sayar, bu
kavram hakkında “Hakikati keşfetmek, insanın kendi dünyasındaki
tutarsızlıkları fark edip iyiyi, doğruyu bulması.
Aynı zamanda
yaptığımız iyi veya kötü davranışların tartıldığı, öz sevgimizin
yeşerdiği, kendi kendimizi yargıladığımız, ceza verebildiğimiz yer.”
diyor. Sosyolog, ilahiyatçı Ali Bulaç ise vicdanı “İnsanın kendi içinde
bulduğu ölçütlerdir.” cümlesiyle tanımlayıp fıtratı işaret ediyor.
Vicdan içimizde bir nüve
Vicdan ne zaman konuşması gerektiğini çok iyi bilir, her zaman
doğrudan, güzelden, haktan, samimiyetten yanadır. Bir yetimin-öksüzün
başını okşayıp yaşlıya tebessüm etsek dahi ihmal etmez bizi. Tatlı, naif
bir huzur bırakır gönlümüze. Hele de ‘Allah razı olsun’ nidasını
işitsek kuş gibi uçacağız sanırız.
Hata mı? Kırmak mı? Sanki verdiği tüm
güzellikleri bir anda alıverir. Gönlümüz yaptığımız hatanın şiddetine
göre sıkılır da sıkılır artık. Sanki nefes alamayız, ne yapsak mutlu
olamayız, ağzımızda kekremsi tat bırakır hayat. Bir yandan da konuşur
durur bizimle.
Keskindir cümleleri. Ya dinleriz onu ya da içimizdeki
sesi susturarak bildiğimiz yoldan gideriz. Tercih hakkı bizimdir. Onsuz
hayat merhametsizliği, sevgisizliği, egoistliği, enaniyeti, acımasızlığı
da beraberinde getirir. Böyle yaşamaksa ağır gelir bilene. Bu vicdanın
gündelik hayat içindeki fonksiyonu. Bir de hem dinî hem de toplumsal
işlevleri var.

Muhyiddin İbn Arabi’nin Fütühât-ı Mekkiyye, Fusûsu’l Hikem gibi
eserlerini Türkçeye kazandıran İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Ekrem Demirli, İbn-i Arabi’nin de içinde
bulunduğu İslam ahlakçılarının vicdanı referans noktası kabul
ettiklerini söylüyor.
Onlara göre; vicdan bizi müteale (Yüksek, yüce
varlık. Bilinenlerin en üstünü), yani Allah’a bağlıyor, oradan
besleniyor. Yaratanla vicdan arasında ahitleşme var. Demirli’ye göre
vicdan insanlık kıvamına giden yolda en iyi arkadaş: “Vicdanın imkânı
akla göre çok geniş.
Akıl insanlarda farklı farklı. Kimi insan çok zeki
kimi daha az... Ama vicdan herkeste var. Merhameti, doğruluğu, şefkati,
fedakârlığı anlamak için bir mesleği icra etmeye gerek yok. Bunlar
insanlık damarına hitap eden kavramlar, müşterek dil ve tüm dinler buna
çok değer veriyor.”
Sosyolog Ali Bulaç, maşerî vicdanın karşılığını örflerde bulduğumuzu,
örflerin insan ilişkilerini düzenleyerek önemli ihtiyaçları
giderdiğini, topluma insaniyet ve hakkaniyet kazandırdığını anlatıyor.
Çünkü bazı âdetler kötü olabilir. Ama örf tanım gereği iyidir.
Aynı
zamanda toplum, vicdan, din ve aklın da kabul ettiği şeylerdir. Mesela
komşuyu gözetmek, anne-babaya saygı göstermek, maşerî vicdanla teyit
edilir. Ateist, Hıristiyan, Müslüman da; kadın, erkek de buna ‘kötü’
demez. Bize bu güzelliklerin örfle ilgili bir tutum olduğunu söyleyen
ise vicdandır.
İnsan iyilik, güzellik adına tüm hasletleri bedeninde ve ruhunda
tecelli ettirecek şekilde donatılmış. Vicdan da bizim doğuştan
getirdiğimiz özellikler arasında. Yalnız diğerleri gibi o da nüve
(çekirdek) şeklinde.
Yani geliştirilip büyütülmeye muhtaç. Aksi takdirde
işlevini kaybediyor. Çocuklar hayatlarının üçüncü yılında eğer fıtratı
bozulmamış ise vicdanlarının varlığını ebeveynlere hissettiriyor.
Mesela, hayvanlara neden zarar verilmemesi gerektiğini anlattığınızda
tüm samimiyetiyle size inanıyor, birçok yetişkinden daha fazla
hassasiyet gösteriyor. Burada kilit nokta çocuğun nasıl yönlendirildiği.
Çünkü günümüz şartlarında yanlış anne-baba tutumları, sosyal hayatın
içindeki ‘diğer kişiler’in sıradan davranışları, tahammülsüzlükler,
‘Küçüktür anlamaz’ tarzındaki yaklaşımlarla o mükemmel varlık küçücük
bir canavara dönüşebiliyor.
Hayvanlara, eşyaya, anne-babasına,
kardeşine, kendine zarar veren, kimseye itimat etmeyen, çoğu zaman
çevresine duyarsız kalan, herkesin yaka silktiği küçük insanlar vardır.
Elbette ki onlar böyle değildi, biz onları bozduk. Belki bilmeden, belki
de bilerek... Dolayısıyla vicdanın sesini kısan ebeveyn tutumlarını
bilip bu minvalde kendimizi yenilememiz, çocuklara ona göre davranmamız
büyük ihtiyaç…
En büyük ceza...
İsviçreli eğitim bilimci, tıp ve felsefe doktoru Hans Zulliger,
‘Çocuk Vicdanı ve Biz’ isimli kitabında çocukluk yıllarında vicdan
oluşumu, vicdan çatışmasına yol açan nedenleri, itirafın zorluğu, kendi
kendini cezalandırma gibi konuları ilk kez ele alan uzmanlardan biri
(1960).
Zulliger’in kitabında vicdan mekanizmasını en çok olumsuz
etkileyen durumun ceza olduğu anlatılıyor. Sebebini ise şöyle açıklıyor
yazar:
“Biz çocukları eğitirken pek çok cezalandırma yöntemine
başvururuz. Vicdan gelişimine böylece çok zarar veririz. Acele
cezalandırmalarla çocuğun vicdanında hesaplaşmaya koyulmasını, bu yolla
içindeki ahlaki yargı organında (vicdan) mükemmelleşmeye gitmesini
önleriz. Çünkü çekilen cezadan sonra kişinin vicdanı olaya kapanır,
kefaretini ödemiştir artık ve daha fazla üzerinde durmaz.”
New York University’de lisans ve yüksek lisans eğitimi almış Klinik
Psikolog Reyhane Dağlar, cezaların çocuğu sertleştirdiği, ödeşmişlik
hissi vererek rahatlattığı görüşünde:
“Cezayla bir sonraki hatayı
işlemesini önleyecek pişmanlığı alırsınız çocuğun içinden. En büyük
ceza, verilmemiş cezadır. Kişinin vicdanı içten içe yanar. Vicdan
işlevselse döner dolaşır adaleti bulur. Anne-babalar, eğitimciler çocuğa
yönelip ‘Bu davranış yanlıştı’ dese ve onu içindeki sesle yalnız
bıraksa. Vicdan bu işi başarır, doğruyu bulur. Allah mekanizmayı kurmuş.
Aksi her uygulama vicdanı sakatlıyor.”
Üstelik yapılan araştırmalara
göre ahlaki değerler ceza ve öfkeyle verilmek istendiğinde çocuk
‘sadece’ kızma anına odaklanıyor. Ancak yumuşak sesle, empatiyle,
iyilikle anlattıklarınız amacına ulaşıyor, çocuk duygusal olgunluğa
eriştiğinde de (13 yaş ve üstü) öğrendiklerini ahlaki değer olarak
özümsüyor.
Bahaneler vicdanı öldürür
Gündelik hayatta yaptığınız hataları kendinize ya da başkasına
anlatırken ‘ama, fakat, lakin’ gibi bağlaçlarla başlayan cümleleri ne
kadar az kuruyorsanız vicdanınızın sesini o kadar duyuyorsunuz demektir.
Çünkü uzmanlara göre bahaneler vicdanı öldürüyor. Peki, bu bahaneler
nasıl ortaya çıkıyor?
Tabii ki cezayla. Şöyle düşünün: Küçük
oğlunuz/kızınız komşunun çocuğunu dövmüş, komşu da gelip etraflıca size
şikâyette bulunuyor. O hınçla evladınıza haddini bildiriyorsunuz.
Çocuğun duygu dünyası bu esnada ciddi sarsıntı geçiriyor. Bu duyguyu
atlatabilmek, vicdanına da cevap verebilmek için otomatikman ‘Ama annem
de bana vurdu’, ‘Öyle demeseydi ben de arkadaşımın kafasına tekme
atmazdım’, ‘Zaten annem hep böyle yapıyor’ gibi bahaneler üretiyor.
Böylece vicdanının sesini bastırmaya çalışıyor, bunu başarıyor da.
Dolayısıyla içindeki sesi bahanelerle bastırabileceğini öğrenen kişi,
aynı yöntemi her fırsatta kullanıyor.
Sürekli susturulan vicdan zamanla
konuşamaz hâle geliyor. Hâlbuki yapılması gereken oldukça basit.
Yaptığının yanlış olduğunu ikna edici bir şekilde anlatmak, hatasının
farkına varmasını sağlamak. Ayrıntıları Klinik Psikolog Dağlar
anlatıyor:
“Arkadaşına vurmak doğru değil. ‘Başka türlü acaba nasıl
davranılabilirdi?’ diye hem kendisine sorun hem de siz doğru olanı
belirterek çocuğa yardım edin. Zaten kendisiyle sakince konuşmaya
başladığınızda hislerini ifade etmeye başlayacak, vicdanında o yanlışı
görüp ‘Evet, öyle yapmayabilirdim’ diyecektir.”
Yalansız, riyasız olmak…
Akşam yemeğini hazırlarken yavrusu masada duran çikolatayı ister.
Ebeveyn ‘Hayır, şimdi yemek yiyeceğiz’ diyerek sorun çıkmasını
istemediği için çikolatayı alıp camdan dışarı ‘atıyormuş gibi’ yapar. Az
sonra komşusu gelir. Onu güler yüzle karşılayıp ikramlarda bulunur.
Ama
o gittikten sonra ‘Öf, kalkmak bilmedi’ der. Ya da bir tanıdığın evine
taziyeye gider. Orada ağlayıp üzülür. Eve dönerken ‘Karısına az
çektirmedi. Zaten akrabalar da sevmezdi onu.’ diye kritik yapar. Tüm bu
samimiyetsizlik silsileleri ergenlik dönemindeki bir çocuğun (5-7 yaş
arası da dâhil) yanında geçer.
Acaba çocuklar anne-babalarının
pembe-beyaz yalanları, ikiyüzlülüklerinden vicdanen nasıl etkilenir?
Cevabını Güney Kore’de eğitim almış, Ufuk Koleji’nde görevli Çocuk ve
Ergen Psikoloğu Serpil Yeşilkurt’tan dinliyoruz:
“Doğallıktan uzak
tavırlar, yalan söyleyen-samimiyetsiz insanlarla bir arada bulunmak
çocuğun vicdanını katılaştırır, zehirler. Hiçbir vicdan, yalan,
ikiyüzlülük karşısında sessiz kalmaz, rahatsız olur. Vicdanın
konuşmasından bunalan kişi, sonunda o sesi bastırmaya ya da söylenenleri
zihninde normalleştirmeye girişir. Bu da vicdanın dumura uğramasıdır.
Üstelik çocuk yalan ve ikiyüzlülüğü de ebeveyninden öğrenir.”
Sanal dünya vicdanı yaralıyor
Moscow State Pedagogical University’de eğitim almış Psikolog Sinem
Yersel, yaşanmış bir olayı anlatıyor:
“Sürekli bilgisayar oynayan 5
yaşındaki çocuğun babası vefat ediyor. Yakınları kötü haberi veriyor.
Çocuk da ‘Bir canı daha vardır, bir şey olmaz’ diyor.” Klinik Psikolog
Dağlar ise başka birinden bahsediyor: “Kuşu ölmüş. Annesiyle gömüyor,
aradan biraz zaman geçiyor. Çocuk ‘Gidip bakalım canlanmıştır’ diye
diretiyor. Gidiyorlar ama kuş kalkmıyor yerinden. Çocuk büyük hayal
kırıklığı yaşıyor. Öldü diyorsun ama anlayamıyor.”
Sizce de yolunda gitmeyen bir şeyler yok mu? Her geçen gün hayatımız
biraz daha gerçeklerden uzaklaşıyor. Tabii bu kötü gidişattan en çok da
minikler, ergenler etkileniyor.
Çünkü daha gerçeklikle tanışmadan,
‘olmayan şeyler’in peşinden koşup gerçeklik algılarını değiştiriyorlar.
Bu üzücü durumu da diziler, çizgi filmler, sanal oyunlar ortaya
çıkarıyor.
Mesela şiddet içeren bir oyunda adam adama vuruyor, kafa
koparılıyor, etrafa kanlar fışkırıyor, arkadan alkış efektleri geliyor.
Dizilerde iki yetişkin birbiriyle kıyasıya dövüşüyor, bir sonraki
sahnede her şey normalleşiyor.
Çizgi filmlerde de insana benzemeyen
garip yaratıklar vuruyor, kırıyor, yaralıyor-yaralanıyor ama görüntü
değişmiyor.
İşte asıl tehlikenin de bundan sonra başladığını söylüyor
Klinik Psikolog Dağlar:
“Kan, bir insanın sakatlanması, ölmesi normal
şartlar altında vicdanı harekete geçirecek durumlarken çocuk gerçeklik
algısını kaybettiği için her şey sıradanlaşıyor. Vicdan o kadar hassas
bir terazi ki bunu tartamaz hâle geliyor.”
Prof. Dr. Kemal Sayar tüm bunları “Vicdanın sesini kısan unsurlar.”
diye özetliyor:
“Çocuklar normal şartlarda kendi dünyalarında karşılaşma
ihtimalleri çok düşük imgelerle farklı bir gerçeklik kurar hâle geldi.
Bunun yanı sıra, televizyonda şiddet içerikli, güvenilmez insanları,
aldatmaları, yalanları izleyen çocuk, şiddeti uygulayan ya da şiddeti
gören kişiyle özdeşim kurabiliyor.
Çizgi filmler, sanal oyunlardaki
süper kahramanlar, şiddetten zarar görmeyen insanların varlığına
inandırıyor onları. Böylelikle arkadaşlarına kolayca zarar
verebiliyorlar.”
Hızı bırak, yavaşlamaya bak
Prof. Dr. Sayar, ‘Yavaşla’ kitabında hayatımıza dair önemli noktalara
temas ediyor:
“Saplantılı zaman hastalığı bize hiç vaktin kalmadığını,
acele etmemiz gerektiğini telkin ediyor. Bu aslında varoluşsal bir
hastalığın habercisi. Tükenmişliğin son demlerinde insanlar, kendi
mutsuzluklarından kaçmak için hızlanır. Hatırlamak istemediğimizi
hızlanarak unuturuz.
Hızla gelen duygusal uyarı bolluğu, insanın
dikkatini çeler ve onu kendi kırılganlığını fark etmekten alıkoyar.
Telaş hayatı daha da yüzeysel kılar. Hız hayatı eksiltir. Yavaşlamak,
anın keyfini çıkarmayı bilmektir. Ancak yavaşlayarak içimize bakabilir,
hayatla konuşabiliriz.” diyor.
Hızın çocuk dünyasına verdiği zarara ise Fatih Üniversitesi Öğretim
Görevlisi Pedagog Adem Güneş ‘Çocukluk Sırrı’ kitabında değiniyor:
“Çocuk hızlı yaşamaya başladığında algılaması körelir. Bu hissetmeyi
azaltır. Hissiyatı azalmış kişinin duygu dünyası yeterince hassas
değildir. Duyarsızlaşma yavaş yavaş başlar. Anne-babalar evde
çocuklarına sakin, gürültüden arınmış ortamlar hazırlamalı. Ancak o
zaman yavaş, hissederek hareket edebilirler. Ebeveynlerin evlatlarına
bırakacakları en önemli miras onları yavaşlatmaktır.”
Yavaşlamak üzerine bu kadar durmamızın sebebi, hızın vicdan
gelişimine fazlaca zarar vermesi. Hatta Ali Bulaç hızın vicdanı
öldürebildiğine dikkat çekiyor: “Haz ve hızın arttığı, bedenin ruhun
önüne geçtiği bir dönemdeyiz. Bu, insanın manevi anlamda ölmesidir.
Vicdanın kökeni nefha-i ruhtur, türevleri ise vicdandır, kalptir,
heyecandır, tahayyüldür, nefistir, akıldır, düşüncedir. Bedeni
hızlandırıp ruhu geride bırakırsanız vicdan da ruh da ölür.”
Uzmanlar, yavaşlığın fıtriliğine özellikle dikkat çekiyor. Fakat
anne-babaların hiç bitmeyen ‘Hadi, çabuk, acele et’ uyarıları ya da
‘Uyuşuk’ eleştirileri yüzünden çocuklar çok hızlanmış ebeveynlerine ayak
uydurmak zorunda kalıyor. Psikolog Dağlar, çocuklar adına son noktayı
koyuyor: “Vicdanın sesini duyabilmek için durup düşünmek, duymak lazım.
Çocukların bunu yapmasına izin vermeliyiz. Biz, vicdanın sesini dinlemek
diyoruz buna ama pozitif psikoloji başta olmak üzere farklı ekollerde
de bu uygulama var.”
Tuzak: Sahiplik duygusu
Can Yücel, ‘Bağlanmayacaksın’ şiirinde ne güzel söylüyor:
İlle de
bir şeyleri sahipleneceksen
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri
sahipleneceksin
Gökyüzünü sahipleneceksin
Güneşi, ayı, yıldızları
Mesela Kuzey Yıldızı, senin yıldızın olacak
‘O benim’ diyeceksin
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin
Mesela gökkuşağı
senin olacak…”
Aslında burada şair, insanın yaratılışından getirdiği
sahiplik duygusuna vurgu yapıyor. Fakat ilerleyen dizelerde bu fıtri
duyguyu aslında çok da abartmamamız gerektiğinden bahsediyor.
Psikiyatr
Dr. Hamdi Kalyoncu’ya göre toplumda vicdana en çok zarar veren
unsurların başında ‘sahiplik duygusu’ var. ‘Benim olsun, çok olsun,
yanımdakini geçeyim, yükseleyim’ gibi ideallerle kendini gösteriyor.
Anne-babalar anaokulundan itibaren çocukları bu yönde motive ediyor.
Sonra da vicdansızlığa, duyarsızlaşmaya doğru koca bir kapı aralanıyor:
“Yavrum seni severim ama başarırsan. Kısır döngü başlar; ‘Annem-babam
beni değil, birinciliklerimi seviyor.’ Vicdana zarar verecek bencilliği
de öğretiriz böylece.
Çocuklarımızı insan olsun diye değil, daha fazla
kazansın diye okuturuz. Zamanla sahiplik duygusu o kadar kabarır ki
başkasının elindekine de göz diker, kötü duygularını sahiplik duygusu
üzerinden geliştirir. Ve tüm bunları yapabilmek için vicdanını bilerek,
isteyerek öldürür çocuk.”
Her insan farklı farklı fıtratlarda yaratılmış. Bazı çocukların
duruşlarında, bakışlarında bir naiflik, duygusallık vardır. Bazısı da
oturuş kalkışıyla, ses tonuyla cevval... Ebeveynler kendi hayat
tecrübelerinden yola çıkarak çocukları birtakım değişikliklere zorluyor.
Mesela duygusal, naif çocuklar hassaslıkları üzerinden terbiye edilmeye
çalışılıyor. Anne, sözü dinlenmediğinde iki elini yüzüne yapıştırıp
ağlıyormuş gibi yapıyor. Çocuk buna dayanamadığı için kendinden isteneni
gerçekleştiriyor.
Hâlbuki o anda yetişkin ağlamıyor. Psikolog Reyhane
Dağlar konuya açıklık getiriyor:
“Çocuğun vicdanı o an harekete geçiyor.
Çünkü vicdan mekanizmasında bir de teselli etme duygusu var. Ağlayan
kişiyi teskin etmeye çalışırken dikkatlice bakıyor ki ağlamıyor.
Ne
oldu? Vicdan çocuğa yanlış hamle yaptırdı. Dolayısıyla daha sonraki
ağlayanı çocuk teselli etmeyecek, işte vicdan bir işlevini daha
kaybetti.
Ebeveynler çocuklarının vicdanını suiistimal etmemeli, her
zaman doğal davranmalı. Gözleriniz yaşarıyorsa bırakın damla damla aksın
yanaklarınızdan. İşte o an çocuğunuza en iyi vicdan eğitimini
veriyorsunuz demektir.”
Çocuk, anne-babasının yankısıdır
Çocuk, biz tam fark edemesek de anne-babasının yankısıdır aslında.
Çünkü insan hayata gözlerini onların yanında açıyor; genel tutumları,
doğru ya da yanlışları onlardan öğreniyor.
İlk 4 yıl bebek için en
önemli yıllar. Zira kişiliğini oluşturacak birçok özelliği bu zaman
diliminde kazanıyor. Mesela yeni doğan bir bebek, annesini yürürken
gördüğü için emeklemeyi bırakıp yürüme egzersizlerine başlıyor.
Ya da
validesi konuştuğu için dudak okuyup garip sesler çıkarmaya çalışıyor.
Bebek ebeveynlerden sadece konuşmayı, yürümeyi değil, hangi olaylara
nasıl tepki vereceğini de öğreniyor. Mesela anne bir uğur böceği
gördüğünde
‘Ne kadar da güzelsin. Seni çiçeklerin arasına koyalım da
kimse üstüne basıp canını acıtmasın’ diye şefkatli, merhametli, vicdanlı
bir davranış sergiliyorsa çocuk da bunu kopyalıyor.
Uzmanlar miniklerin
sadece davranışları değil, ebeveynlerin vicdanlarını da kopyaladıkları
konusunda hemfikir. Ortak tavsiye ise vicdanı hassas çocuklar
yetiştirmek isteyen ebeveynlerin önce kendi davranışlarını, tepkilerini
gözden geçirmesi...
Çocuk bakımında bize Batı kültüründen gelmiş ve anneler arasında
oldukça yaygınlaşmış uygulamalardan biri de bebeklerin odasında yalnız
bırakılarak ağlatıla ağlatıla uyutulması. Pedagog ve psikologlar buna
karşı çıksa da birçok ebeveynde ‘uygulanabilir’ fikri mevcut.
Fakat
uzmanlar çocuğun annesini çağırmaktan vazgeçmesini bir çözüm değil,
önemli sorunların başlangıcı olarak görüyor. Sebebini Psikolog Reyhane
Dağlar’a soruyoruz: “Eğer bebek en çok güveneceği kişiden daha ilk
yıllarda vazgeçerse, müspet vicdan gelişimi engellenir. Çocuk annesinden
duygusal açıdan ne kadar beslenirse vicdanı o kadar hassaslaşır, aksi
takdirde de katılaşır.”
Gelişimi nasıl desteklenmeli?
Vicdan ruhsal bir potansiyel ve her insanda var. Ama süreç içinde ya
geliştiriliyor ya da söndürülüyor. Vicdan mekanizmasının temelleri ise
doğumdan hemen sonra anneyle bebeğin bütünleşmesiyle atılıyor.
Çocuk
annesine ne kadar güvenirse; sevme, sevilme, merhamet, merak, korku gibi
iç dinamiklerle birlikte vicdanı da gelişiyor. Çocuklar iki yaşın
sonunda bazı eylemlerin anne-babasının hoşuna gitmeyeceğini öğreniyor.
Böylece iyi ve kötü arasında seçim yapabilecek bilişsel seviyeye de
ulaşıyor. Vicdanlı nesiller için ebeveynlerin bebek doğduğu andan
itibaren onu karşılıksız, katıksız sevebilmesi gerekiyor. Prof. Dr.
Kemal Sayar ‘Yavaşla’ kitabında “Ancak layıkıyla sevilmiş çocuklar
bıçağın kanatabileceğini, kötü sözün can yakabileceğini bilebilir.”
diyor.
Dolayısıyla ilk aşama hata, saygısızlık, iktidar mücadelesi
esnasında dahi çocuğunuzu içtenlikle sevebilmek, onu bir hayat yükü
görmemekle başlıyor. Zira anne-babanın çocuğunu sevmesi fıtri. Oysa
çocuğun ebeveyni sevmesi, onlara güvenmesi için sebeplere ihtiyacı var.
Çocuk güven duygusunu tamamlamış, gerçekten sevildiğini biliyorsa
ebeveynin işi kolaylaşıyor. Çünkü küçük insanlar sevdikleri,
benimsedikleri insanlarla özdeşim kurmakta hiç zorlanmıyor.
Hans
Zulliger de “Özdeşleşmeyle birlikte çocuk ebeveynin ahlaksal tutumunu
içe aktarır, duyup gördüklerini kendi vicdanının buyruğuymuş gibi
hisseder. Yani iyi ahlak, dürüstlük kişisel istek, iradeden alır
kaynağını. Hayatımızın ilk yıllarında vicdanımızdan gelen ses kendimize
örnek aldığımız kişininkidir.
Ergenlik döneminden sonra içimizdeki ses
bizimkine dönmeye başlar.” diyor. Bu aşamada önce anne sonra da baba ya
da çocuğun bakımıyla yakından ilgilenen kişiye büyük görev düşüyor.
Koşulsuz sevmek bugün birçok ebeveyne zor gelse de bahsi geçen kıvam
kilit nokta.
Vicdan kaybediliyorsa...
Vicdanın işlevselliğini artırmak üzerine ailelerin çaba sarf etmesi
gerektiğinden bahsetmiştik. Bunun gündelik hayat pratiklerine nasıl
dönüştüğüne gelince… Mesela ailecek hasta ziyaretleri yapılabilir (7
yaşından küçüklerin çok kanlı veya ölümü yakınlaşmış bir hastayı
ziyareti uygun değil). Yine hastanelerin acil servisleri de bu konuda
biçilmiş kaftan.
Mezarlık ziyaretleri de vicdan gelişimini destekliyor. Yalnız ziyaret
edilen mevta, çocuğun duygusal yakını, yani anne ya da babası
değilse... Klinik Psikolog Reyhane Dağlar, önemli bir uyarıda bulunuyor:
“Çocuğun duygusal bağ kurduğu kişiyi mezarın içine koyarken gösterenler
dahi var. O hâller 7 yaşından önce çok zararlı. Ama mezarlık
ziyaretleri her yaşta yapılabilir. Ama ‘Dedeni bak buraya koyacağız,
sonra da üstünü toprakla örteceğiz’ derseniz travmatik olur.”
Günümüz anne-babaları büyük şehirlerde trafik, kalabalık, iş stresi
derken çok yoruluyor. Birçokları akşamlarını televizyon seyrederek,
hafta sonlarını da alışveriş yaparak geçiriyor. Ahbap ziyaretleri,
akraba toplantıları her geçen gün biraz daha nostaljikleştiği için
çocukların farklı insanlarla farklı ortamlarda bulunma lüksü kalmıyor.
Oysa vicdan gelişimi için bu da büyük ihtiyaç.
Yani manevi değerleri
özümsemiş kanaat önderleriyle aynı ortamı paylaşmak çok etkili. Bu
kişilerle çocuğun özellikle bir şey yapması gerekmiyor. Psikologlar
sadece çocuğun gözlemlemesini, aynı ortamda oturup kalkmasını dahi
ruhsal kopyalama için yeterli buluyor.
Eskiden annelerimiz çiçeklerle, hayvanlarla konuşur, hepsine farklı
farklı isimler takardı. O zaman bu durumu tebessümle karşılasak da
hayvan ya da eşyayla bütünleşmenin faydalı olduğunu öğreniyoruz bugün.
Hatta uzmanlar vicdanlı ebeveyn rehberliğinde evcil hayvan bakımının da
(özellikle kedi) önemine dikkat çekiyor.
‘Ne kadar da küçük, masum
değil mi?’, ‘Karnını doyuralım, biz vermezsek aç kalır’, ‘Üşümüş. Onu
sıcak bir yere koyalım mı?’, ‘O bize emanet. İlacını verelim de çabuk
iyileşsin’ gibi yönlendirmelerse bu süreçte çok işe yarıyor.
Vicdan, duymayla çok alakalı. Dolayısıyla duyarsızlığın beraberinde
hissedememe, empati kuramama, acımama, damak tadı ile koku hissinin yok
olması şeklinde belirtiler sizde ya da çocuğunuzda varsa vicdanınızın
sesi artık kısılmış demektir.
Klinik Psikolog Reyhane Dağlar, çocuk
üzerindeki değişikliklerin basit bir gözlemle bile anlaşılacağı
kanaatinde: “Çocuk vicdanının kaybolma süreci önemlidir ve bunun hissi
muhakkak anneye ulaşır. Vicdansızlığa doğru giden birinin göz teması
kaybolmaya başlar. Görmek hissetmeyi de beraberinde getirir çünkü.
Hissetmemek için bakmaz.
Anne ‘Bu çocukta bir şeyler var; bakışı,
konuşması değişti, saygısızlaştı, hiç yanıma gelmiyor’ diyerek hisseder.
Bahaneler başlar. Ardından da kardeşine, arkadaşına, hayvanlara, eşyaya
zarar verir, pişmanlık duymaz, acıya tepki vermez, etrafındaki herkese
kendini kapatır.”
Vicdan aslında insanı insan yapan birçok mekanizmanın da kalbi
hükmünde. Onda çıkan bir aksaklık beraberinde önemli problemleri de
getiriyor. Hans Zullüger vicdanın teklemesiyle birlikte kişilik
bozukluklarının da ortaya çıktığını söylüyor. Hatta toplumun yüzde
2-3’ünde görülen Borderline kişilik bozukluğu “Vicdanın üzerine beton
dökmektir.” şeklinde tanımlanıyor.
Haberi okuyan anne-babalar muhakkak hem kendilerini hem de
çocuklarını vicdani açıdan değerlendirmiştir. Eğer sonuç istediğiniz
gibi değilse umutsuzluğa kapılmayın. Vicdan elbette ki tekrar
canlanabilir. Yeter ki kısık da olsa bir ses duyun, herhangi bir ‘an’ın
farkına varın. Devamı muhakkak gelir…
Vicdanla duyarlılık birbirine karıştırılmamalı
Çevrenizde çok ahlaklı, varlık karşısında büyük saygıyla eğilen,
kainatı okuma yeteneğine sahip, dil, din, ırk farkı gözetmeksizin
herkesi sevebilen insanlar vardır. Çoğumuz onların ‘vicdanlı biri’ gibi
yaşadıklarını düşünürüz. Fakat herhangi bir dine mensup olmadıklarını
öğrendiğimizde de şaşırırız.
Dolayısıyla dinle vicdan arasındaki ilişki
kafamıza bir kez daha takılır. Dosyamızda dinin vicdanla bağlantısını
zaten anlattık. Peki, bahsettiğimiz kişiler herhangi bir dinden
beslenmeksizin nasıl bu kadar derinleşebiliyor dersiniz? Psikolog ve din
adamlarına göre bu kişilerin vicdanları değil, hissetme mekanizmaları
çok gelişmiş.
Çünkü vicdanın çalışabilmesi için kişinin elinde bir
terazi bulunması şart. Eğer ölçü birimi (din) yoksa Kurban Bayramı
geldiğinde hayvanların kesiliyor olmasına itiraz etmeleri muhtemel.
Klinik Psikolog Reyhane Dağlar: Vicdan iradeyle desteklenmeli
“Vicdan irade ile desteklenmediğinde kişi hayatta çok acı çeker.
Ebeveynler yeni nesle hayatı çok güllük gülistanlık gösteriyor. Yaşamın
acısını görmeyen çocuğun iradesi gelişmez. Böyle biri de her şeye
sürekli ağlar. Daha da önemlisi vicdanın sesini duyar ama iradesini
gösterip iyi ve doğrudan yana hareket edemez.
Dünyada vicdansızlar,
ahlaksızlar, ölümler, öldürmeler var ve bunlar gerçek. Aslında Allah
cebrî bir güçlendirme sistemini insan için hazırlamış. Sisteme dâhil
olmak yeterli. Yaradan evlatlarımıza ölümü de tattıracak, kazaları da,
anne-baba tartışmasını da, hastalıkları, yalnızlığı, çaresizliği de. Her
şeyi kontrol etmeye, çözmeye çalışmak doğru değil.”
Ali Bulaç (sosyolog, ilahiyatçı): Vicdanı körelten modern eğitim
“Fert kadar toplumun da vicdanını körelten unsurlar var. Birincisi
kültür ve eğitim. Çünkü modern eğitim-kültür; vicdan, fıtrat, nefs ve
nefsin hâlleri gibi kavramları hesaba katmıyor. İnsanı bunların
dışındaki bir organizma gibi tanımlıyor. Eğitim serüvenimizde vicdan ve
fıtrat dışı kalmayı öğreniyoruz.
İkincisi siyasi sistemler vicdanı
köreltiyor. Çünkü hepsi laiktir, dini referans almaz. Hâlbuki vicdanı
ayakta tutan, harekete geçiren, kişiyi vicdanlı davranmaya sevk eden
dindir. Vicdan denince derin kavramlar ortaya çıkmıyor. Özel alan ve
bireyselliğe bırakılıyor. Hâlbuki vicdan tezahürlerini toplumda
gösterir.
Bu özelliğini ortadan kaldırdığınız zaman fonksiyonsuz hâle
gelir. Aslında vicdana en çok zararı liberalizm verdi. Çünkü düzeni
rekabete ve çatışmaya dayalıdır. Güçlünün ayakta kalmasını öngörür.
Sürekli rekabet edeceksin, yükseleceksin, başaracaksın.
Bunun
ilköğretimdeki yansımasına baktığınızda çocuklar birbirini sınavda
geçmeye çalışır. Aynı sırayı paylaştığı kişi arkadaşı değil, rakibidir.
Büyümek, rekabet çatışmayı çıkarır. O da vicdansızlığı getirir.
Toplumun dine bakış açısı da vicdansızlığı pekiştiriyor. İktisadi,
siyasi ve kültürel boyutlar hesaba katılmadan bir dil geliştiriliyor.
Hâlbuki insan bu kadar soyut bir varlık değil. Sosyal çevre, iktisadi
hayat, eğitim onun vicdanını etkiliyor.
Dini sadece vicdana
hapsettiğimiz zaman fonksiyonunu gösteremez, onu politikalarla beslemek
lazım. İnsanların birbirine yardımı teşvik ediliyor ama sistem
eleştirisi yapılmıyor.
Komşuna, fakire, yetime yardım et, kömür-yiyecek
dağıt, para ver ve her sene umreye git, kurtul. Sistem hep aynı. Bu,
dine güveni de sarsıyor. Hâlbuki gelir bölüşümünü adil hâle getirip
yardımlaşmayı teşvik etmek lazım. Beşerî ve evrensel bir vicdan hareketi
başlatmak gerekiyor. Fakat bu liberal iktisat ve siyaseti teyit ederek
değil, ona meydan okuyarak yapılabilir.
Bu da ancak dindarların
yapabileceği bir şey. Fakat onlar da son yıllarda vicdanlarını kaybetti.
Dini vicdanlarına indirgeyip sisteme dâhil oldular. Sorgulamadan ondan
istifade etmeye başladılar, yoksulları ve ezilenleri unuttular.
Dindarlar vicdanlı hareket etseydi sistem içinde bir dönüşüm
gerçekleşebilirdi. Toplumda statü farkı çok fazla.
Gettolar hayatın her
yerinde. İnsanlar kitleler hâlinde, iç içe yaşıyor ama birbirleriyle
temasları yok. Her şey rasyonalize edilmiş. Sürpriz yok hiç. Aynı
iktisadi gelir seviyesine mensup çocuklar aynı ortamı paylaşıyor. Belki
de ilk yapılması gereken toplum arasındaki temasın sağlanması.”
Doç. Dr. Ekrem Demirli: Din ancak vicdanla içselleştirilir
-Vicdanla dinin ilişkisi nedir?
Vicdanımız bağlayıcılığı bulunmayan sezgilerimizi (ilham) içerir.
Mesela dışarıda haksızlık var, rahatsız oluruz. Zira vicdanımız hep
merhametten yanadır. Ama bunu tam tanımlayamayız.
İbn-i Arabi
“Vicdanımızla sezdiklerimizi din tarif eder.” diyor. Din aslında
vicdandaki belirsizlikleri netleştiriyor, gerçekliğe oturtuyor. Dinin
zemini insan fıtratı. O fıtratı belirginleştirmek için din geliyor.
İbn-i Arabi geleneğinde terazi örneği çok önemlidir.
Terazinin bir
kefesi vicdan diğeri de dindir. Eğer iç terazimiz yoksa sadece dış
teraziyle aslında sahici bir din yaşayamayız. Dış terazimiz yoksa kendi
illüzyonumuzdan çıkıp gerçeğe kavuşamayız. Ama dış terazinin söylediği
şeyi içselleştirmek için de içtekine ihtiyaç var. Ahlak, din ve sosyal
hayat bu bakış açısıyla çok büyük ivme kazanır.
-Dinin doğruladığı her şey vicdani midir ya da vicdanın doğruladığı her şey dinî mi?
Aslında böyle olması beklenir, çelişki varsa sorun da kaçınılmazdır.
Aynı tartışma akıl-vahiy arasında da var. Aklımızın doğruları mevcut.
Vahiy de doğruları söylüyor.
Normalde bu iki doğrunun kesişmesi lazım.
Ama aklına güvenenler vahyin doğruluğunu kabul etmiyor. İslam
düşünürleri problemi akılda aramamızı söylüyor. Eğer salt akıl olsa
(örflerden, alışkanlıklardan, duygularımızdan, yaşadıklarımızdan
etkilenmeyen) çelişmez hiçbir bilgiyle. Acaba aceleci bir insanın
aklıyla serinkanlı birininki aynı mı çalışır?
Hayır. Yani, akılla vahiy
arasındaki çelişkiye gelmeden önce akıllar arasında çatışma vardır. Aynı
şeyi vicdan için de düşünmemiz lazım. Eğer üzerindeki perdeler kalkarsa
vicdan o zaman teraziye döner.
-Modern dünyada vehimlerden, kaygılardan, enaniyetlerden sıyrılıp saf vicdanla yaşamak mümkün mü?
Gerçek vicdanı yakalamanın zorluğu onun imkânsızlığı anlamına gelmez.
Dinin varlığı buna delildir. Din yaşanmak için geldi. Yani vehimlerden,
korkulardan kurtulmuş, merhametli, billur bir insan yeryüzünde
yaşayabilir.
Ya da aklı dış tesirlerden kurtulmuş kişiler yeryüzünde var
olabilir. Ama modern insanın durumuyla dinin söylediklerinin
irtibatlandırılması lazım. Bence bütün çağlarda yaşamak zordu. Mevlana,
Yunus Emre döneminde de. Nasıl ki vicdanda ortağız, olumsuzluklarda da
biriz.
Sebepler farklılaşsa da özü aynı hayatın. Salt vicdan mücadeleyle
kazanılacak bir şey. İnsan olmak Allah’ın lütfuyla beraber çok emek
ister. Modern çağda insan doğduğumuzu ve öyle yaşayıp öldüğümüzü
zannediyoruz. Hâlbuki dünyaya geldiğimizde insan adayıyız. Yaşarken
insan oluyoruz ya da olamıyoruz. Bu zorlu yolculukta en önemli
arkadaşımız vicdan.
-İnsanlık kıvamından bahsettiniz. Cahiliye dönemi geliyor aklımıza. Burada vicdanın fonksiyonunu nasıl görmemiz lazım?
Kız çocuğunu diri diri gömenler var. Ama herkes böyle değil. Araplar
güven gibi bir erdemin farkında. Emin ismini veriyorlar Efendimiz’e
(sav). Mekke’ye gelen zayıf insanları korumak için Hulfü’l-Fudul
cemiyetini kuruyorlar. Onlar merhametin, sabrın, yardımlaşmanın, başkası
için verebilmenin güzelliklerini biliyor, yaşıyor.
Dinin insanları
değiştirmesi vicdanın hareketlenmesiyle mümkün. O süreçte inananlar
insanlık kıvamı için çabalıyor. Vicdana, fıtrata hitap ediyor Efendimiz
(sav). Bazılarında güzel duyguların üstü örtülmüş. Yoksa emaneti hiç
bilmeyen bir topluma emanet öğretilemezdi.
-Vicdan nüve şeklinde her insanda var. Onu nasıl geliştirip besleyeceğiz? İslam düşünürleri bu konuda ne diyor?
Doğduğumuz andan itibaren aslında bizde insanlık çekirdeği var. Kul
Allah’ın suretinde yaratılmış. Bunu Esmâ-yı Hüsnâ’dan biliyoruz.
Allah’ın isimleri aynı zamanda ahlak ilkelerimiz. Bu nüve kendi başına
da bir ölçüde gelişebilir.
Mesela kişi inançsızdır ama merhameti, sabrı
kendinde geliştirmiştir. Hayatta yaptığımız tüm işler aslında içimizi
besler. Fakat İslam âlimleri “Bu nüve en iyi din içinde gelişir, yerli
yerine oturur.” diyor. Merhamet tam bir merhamet olur.
Tamlığı da şu
demektir; birincisi herkese karşı merhamet. İkincisi bu merhamet Kerim
Allah’a bağlar bizi. Ahlak insani ilişkilerimizde kalıyorsa İslam
düşünürlerine göre üzerinde konuşulacak bir şey yoktur.
-Günümüz insanının vicdani hassasiyetlerini nasıl gözlemliyorsunuz?
Vicdan müşterek bir dil ise zamana ve mekâna göre değişiklik olmaz.
Ama günümüz insanında şöyle bir sorun gözlemliyorum; Suriye, Arakan,
Mali’de yaşananları televizyondan izliyoruz. Bizim için var ama yok
gibiler. İzlediklerimiz tam dokunmuyor yüreğimize, vicdanımızı harekete
geçirmiyor.
Gördüklerimiz gerçekle yok arasında kalıyor. Bir de bu
sorunlar çözülmediği için zamanla duyarsızlaşıyoruz. Türk toplumu
yeterince organize değil. Mesela vatandaş yetimhanedeki çocuklarla
ilgilenmek istiyor ama bunu nasıl yapacağını bilemiyor. Vicdanımız
harekete geçtiğinde bunun hakkını verebilmemize olanak sağlayacak kişi,
birim ya da kurumlara ihtiyaç var.