Popüler Yayınlar

20 Ağustos 2013 Salı

Kutuplaşma demokrasiyi bozduğunda -1: Demokrasiden şüphe etmek

20 Ağustos 2013
Toplumların içindeki gerilimlerin bir zamanlar dünya savaşları çıkartan ülkeler arasındaki gerilimlerden daha yıkıcı ve zorba olduğu bir zamanda yaşıyoruz.

Üstelik bir yönetim tercihi olarak demokrasinin şiddet ve zalimlik gösterilerine sebep olduğu bir tarihsel andan geçiyor olabiliriz.

Demokrasi pratiğinden kaynaklanan bu zorluklar, dolaylı olarak ve büyük bir ironiyle otoriter hükümetin ılımlı hallerini meşru kılıyorlar.

Yıllarca “demokrasi”nin her ulus için “tüm hükümet şekilleri arasından en az kötü” olanı olduğunu varsaydıktan sonra demokrasiden şüphelenmek için bolca sebep var. Bu tespiti gönülsüzce yapmaktayız.
 
Otoriter idare biçimlerinin herkesin, özellikle de siyasete eğilimli olanların, özgürlüklerini kısıtladığına dair bir şüphe olamaz. Ayrıca her zaman olmasa da genel olarak otokrasiye sönük bir kültürel atmosfer eşlik eder.

Elizabeth dönemi İngiltere'yi düşünelim: Shakespeare ve onun çağdaşı edebiyat devleri vardı.

Geçmişte toplumun en saygı gören düşünürlerinin siyasi sorunlar için demokrasiyi suçladığı kritik dönemler olmuştur.

Batı demokrasisinin beşiği Antik Yunanistan'da Plato, Aristo ve Thucydides, Atina'yı sorumsuz ve bedeli ağır maceralara sürükleyen halk siyasetinden korkmuş, demokratik olmayan hükümet biçimlerini tercih etmişlerdir.
 
Elbette demokratik nitelikleriyle gururlanan ülkelerde bile kurulu düzenin demokrasiden korktuğu zamanlar olmuştur.

ABD'deki etkili kişiler Vietnam Savaşı'nın sonuna doğru seslerini çıkardıklarında muhafazakârlar bu sesleri demokrasinin aşırılıkları olarak yorumlamışlardı.

Bu yorumların çok bilinenlerinin birinde Samuel Huntington, Üçlü Komisyon'un yayınladığı bir makalesinde ABD'deki savaş karşıtı hareketi köpekleri huzursuz eden bir hastalığa benzetti.

İnsanların savaş ve barış gibi konuları hükümete bırakmaları gerektiğini açıkça ifade etti.
 
Sovyetler Birliği'nin çöküşünün Batı'da liberal demokrasinin otokratik sosyalizmin üzerindeki ideolojik zaferi olarak yorumlanışının ardından sadece yirmi yıl geçti.

1990'larda dünya barışı gibi amaçlar doğrudan demokrasinin yayılmasıyla eşleştirildi.

BM'nin güçlendirilmesi ya da uluslararası hukuka saygı gösterilmesi gibi reformist projeler ise rafa kaldırıldı. Avrupa ve Amerika'daki üniversitelerde “demokratik barış” teorisi ve pratiği çalışıldı.

Demokrasilerin asla birbirleriyle savaşa gitmeyeceği iddiasını belgelemeye ve açmaya çalıştılar. Eğer böyle bir tez doğrulanırsa çok ciddi politika yansımaları olacaktır.

 Daha fazla ülke “demokratik” olursa, uluslararası ilişkilerin barışçıl bölgesi genişleyecektir sonucu çıkar. 

Egemen devletler için demokrasinin bu teşvik edici getirisi Avrupa Birliği tecrübesiyle de desteklenmiş oldu.

AB hem demokrasiyi besledi hem de dünyanın en kötü savaş alanı olmuş olan bir coğrafyasında barış kültürü tesis etti.
 
11 Eylül'ün ardından Bush yönetimi “demokrasi teşvikini” ABD'nin Ortadoğu'da yürüttüğü yeni muhafazakâr dış politikanın önemli bir ayağı haline getirdi.

Demokrasinin bu şekilde desteklenmesine dair şüpheler, özellikle de 2003 Irak işgalinden sonra geniş çevrelerce paylaşılıyordu.

 ABD hükümetinin bölgede demokratikleşme aktörü olarak kendini kimselere sormadan atamış olması sertçe eleştirildi.

Demokrasi gelişimini askeri müdahaleye oturtan Amerikan yaklaşımı tüm saygınlığını yitirdi. Irak, Afganistan ve Libya'da sözde otoriterlik karşıtı müdahaleler demokrasi değil, yozlaşma, kaos ve sonu gelmeyen bir şiddet ekmiş oldu.

Bu hayal kırıklığı yaratan tecrübenin yanı sıra yabancı liderler ve dünya kamuoyu Washington'ın dünyaya en iyi meşru hükümet modelini sağladığına dair kibirli ısrarını reddetti.
 
Bu tecrübelere rağmen demokrasinin kabul edilebilir tek siyasi senaryo olarak tercih edilmesi evrensel bir kabul olarak kaldı.

Elbette tek tek vakalar incelendiğinde çok derin görüş ayrılıkları var. Demokrasiye kucak açmakla ilgili bazı kısmi istisnalar da oldu.

Örneğin Ortadoğu'da istikrar ve birlik kaynağı olarak monarşilere destek verildi. Fakat doğrudan eleştirilmediklerinde bu kralların bile yaklaşımlarının demokratik olduğu iddia edildi.

Demokrasiler vatandaşı devlet suistimalinden koruyarak, insanları seçim yoluyla milli hükümete yetki verme gücüyle donatarak, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygılı bir yönetim süreci sağlayarak saygınlıklarını korudular.
 
Ortadoğu'da son on yıldaki şu gelişmeler bu bahsedilen konuları ön plana çıkardı: İran'da teokratik demokrasiye karşı Yeşil Devrim, Türkiye'de çoğulcu demokrasinin laikler tarafından reddedilmesi ve Arap ülkelerinde özellikle de Mısır'da 2011 otoriter yönetim karşıtı ayaklanmaların ardında cereyan eden çeşitli geçiş dönemi senaryoları.

Bölgenin çektiği eziyetler Osmanlı İmparatorluğu sonrasındaki sömürgecilik, Sovyetler Birliği ile Soğuk Savaş rekabeti içinde olan bir Amerikan hegemonyasıdır.

Bunlar İsrail'in ortaya çıkışı ve yoksunlaştırılmış Filistin halkının devam eden çatışmasıyla birlikte artmıştır.

Bölgenin bu sorunları “iyi yönetim” meselesini baştan kaybedilmiş bir savaşa dönüştürmüştür. Bu en azından 2011'e kadar böyle olmuştur.

Böyle bir tarihsel arka plan karşısında “Arap Baharı” etiketi yakıştırılan demokratikleşme anının bölgede ve dünyada bu kadar heyecan yaratması doğaldır.

İki yıl sonra bu olayları Suriye, Mısır, Libya ve diğer yerlerindeki gelişmelerin ışığında duygudaşlık kurarak değerlendirmek gerekiyor.
 
Yakın zamanda bölgede tartışmalı bir fikir ortaya çıktı. Buna göre vatandaşlar hükümetin hesap vereceği son mercilerdir ve eğer hükümet kötü yönetirse, seçimleri ya da resmi kanalları beklemeden görevden alınabilir.

Bu popülist vetoyu son dönemde bu kadar tartışmalı yapan ise hükümet bürokrasisinin en gerici öğeleriyle, özellikle de silahlı kuvvetler, polis ve istihbarat ile koalisyona girme eğilimidir.

Bu tür koalisyonlar ilk bakışta tuhaf gözüküyorlar, halkın kendiliğinden ayaklanmasıyla devlet gücünün en fazla zor kullanan öğelerini bir araya getiriyorlar.

2013 Tahrir Meydanı'nda dile getirilen gerekçe sadece askeri bir darbenin 2011 devrimini kurtarabileceğiydi.

Bunu eleştirenler ise nefret edilen bir diktatöre karşı olan halkın ayaklanması ile sonra gelen yukarıdan idare edilmiş ve demokratik bir şekilde seçilmiş bir yönetimi iktidardan düşürmeyi hedefleyen hareket arasında keskin bir ayrım yapıyorlar.
 
Arap ayaklanmaları
 
2011 yılında Arap dünyasındaki büyük isyan hareketleri Tunus ve Mısır'da nispeten kansız zaferler kazanan ve diğer yerlerde de otoriter idarenin temellerini sarsan otoriterlik karşıtı cesur halkçı hareketler olarak takdir gördüler.

Demokrasi, Batılı uzmanların otoriter olmayan herhangi bir idare biçimini benimsemeyeceği iddia edilen bir bölgede tekrar ilerlemeye başlamıştı. Batılı uzmanlar bu tespitten, petrol aktıkça, İsrail güvende oldukça ve radikal eğilimler kontrol altında tutuldukça pek rahatsız da olmuyorlardı.

Arap siyasi kültürü siyasi pasiflik ve yozlaşmış elitlerin hâkim olduğu ve askeri bir devlet tarafından desteklendikleri bir ortam olarak görülüyor ve Oryantalleştiren bir bakış açısından yorumlanıyordu. Arkaplanda eğer insanlar kendi tercihlerini belirtebilirlerse sonuç İran tarzı İslamcılığın yayılması olabilir korkusu bulunuyordu. 
 
Yalnızca iki sene sonra sadece Arap dünyasında değil tüm dünyada demokrasinin işlerliği hakkında ciddi şüpheler yaratan kasvetli bir siyasi ortam olması dünya hakkında iyi şeyler söylemiyor.

Siyasi kültürün içinde meşruiyet ve yönetim krizlerine yol açan derin siyasi ayrışma hatları olduğu ve bu krizlerin ancak bir ihtimalle kaba güç kullanımı ile idare edilebileceği anlaşıldı.

Bu çatışmalar bir dizi ülkede etkin ve insancıl hükümetlerin kurulma ihtimalini yok ediyor.
 
Mısır'da askerin 3 Temmuz'da yönetimi devralmasının ardından yaşanan dramatik ve kanlı olaylar bu gerçekleri küresel siyasi bilinçte öne çıkardı.

Fakat Mısır çatışan dini, etnik ve siyasi güçleri “kazanan her şeyi alır” mücadelesinde birbirleriyle çarpıştıran kutuplaşma krizlerinin zehirli sonuçlarını yaşayan tek ülke değil. Irak, her gün Sünni ve Şiiler arasında mezhep çatışmasından kaynaklanan şiddeti yaşıyor.

Bu da Amerika'nın ülkeyi diktatörlükten kurtarmak için giriştiği haçlı seferinin ve on yıllık işgalin ardından ne kadar başarısız olduğunu ortaya koyuyor.

ABD, demokrasi getirmek yerine kaos, iç savaş tehdidi ve ülkeyi ancak otoriter bir rejimin barışa ulaştırabileceği inancını yerleştirdi.

Türkiye de 11 yıllık sıra dışı AKP başarısına ve periyodik olarak seçmen tarafından desteklenen dinamik liderliğe rağmen devam eden kutuplaşmanın istikrarsızlaştıran etkisini yaşamakta.

AKP başarıları arasında siyasi kurumları güçlendirmek, silahlı kuvvetleri zayıflatmak, ekonomiyi iyileştirmek ve ülkenin uluslararası konumunu geliştirmek sayılabilir. Kutuplaşma bir Ortadoğu sorunu olarak ele alınmamalıdır.

ABD'de iki siyasi parti arasında vatandaşlarına insancıl bir biçimde hizmet eden ya milli fayda için çalışan hükümeti maziye gömecek derecede kutuplaştırıcı bir mücadele mevcut.

Elbette Amerika'daki bu demokratik kazanımlarını eriten eğilim Wall Street'in her şeyi parayla alakalı kılan hesaplarından ve 11 Eylül'de de kaynaklanmaktadır.

11 Eylül hâlâ hükümeti kendi vatandaşları dâhil herkesi her yerde potansiyel terörizm şüphelisi olarak görmesini gerektiren bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır.

Kutuplaştırmanın doğası çeşitli ve karmaşıktır, içinde bulunduğu bağlamı yansıtır.

Mısır ya da Türkiye'de olduğu gibi din ve laiklik ekseninde bir ayrım etrafında toplumsal olarak kurulabilir. Irak'ta gördüğümüz gibi bir din içindeki ayrımlara dair olabilir.

Sınıflar, etnisiteler ve siyasi partiler arasında da olabilir. Tarihin somutluğu içerisinde her bir kutuplaşma vakası kendi koşullarıyla var olur.

Çoğunlukla azınlıkların ayrımcılık ve marjinalleşmeye dair korkularını, sınıf savaşını, etnik ve dini rekabeti (Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkında olduğu gibi) yansıtabilir. Ayrıca Ortadoğu'da kutuplaşma sadece bir iç mesele değildir.

Kutuplaşma aynı zamanda güçlü dış aktörler tarafından yönlendirilmektedir ve bunun boyutlarını bilmek mümkün değildir.

Geçtiğimiz ay Kahire'deki gösteriler sırasında hem Mursi karşıtı hem de Mursi yanlısı göstericilerin Amerika karşıtı sloganlar atması çok şey anlatır.
 
Mısır ve Türkiye
 
Mısır ve Türkiye'de kutuplaşma şartları birbirinden çok farklı olsa da ortak bir paydaya sahipler.

İkisinde de İslami yönelimli siyasi güçler yıllarca marjinalleştirildikten ve Mısır örneğinde zorbalıkla bastırıldıktan sonra toplumun gölgelerinden sıyrılıp çıktılar.

İki ülkede de silahlı güçler devletin Batı'nın stratejik çıkarlarına ve neoliberal iktisadi çıkarlarına hizmet eden laik elitlerin kontrolünde kalmasında önemli bir rol oynadılar.

Şimdiye kadar periyodik mahkemelere ve davalara rağmen Türkiye modernite bulmacasını Mısır'a göre çok daha ikna olarak çözmüşe benziyor.
           
İki ülkede de seçimlerin getirdiği siyaset yerlerinden edilmiş laik elitlerin kabul edemediği radikal iktidar değişiklikleri getirdi.

İki ülkenin muhalif güçleri yıllarca iktidarda kaldıktan sonra kendilerini birden demokratik araçlarla iktidarı kaybetmiş buldular.

Üstelik gelecek seçimlerde siyasi hâkimiyetlerini yeniden kazanma ihtimalleri de yoktu.

İktidarı ve nüfuzlarını eskiden ezilen ve sömürülen kesimlere kaybetmişlerdi. İktidardan düşenler yeni rollerini kabullenmekte zorlandılar.

Özellikle de değerlerini modernite karşıtı buldukları ve özgürlükle özdeşleştirdiklerini hayat biçimlerini tehdit ettiklerine inandıkları toplumsal kesimlerden daha aşağı bir statüde olmakta zorlandılar. Acı bir biçimde şikâyet ettiler, dinamik bir biçimde örgütlendiler ve mobilize oldular.

Siyasi çoğunluğun kararını mümkün olan her yolla geri çevirmeye çalıştılar. Demokrasi dışı yolları kullanmak herkese olmasa da çoğuna tek siyasi seçenek gibi gözüktü.

Fakat bu öyle yapılmalıydı ki vatandaşın devlete karşı “demokratik” haykırışı gibi olmalıydı. Elbette devlet de kutuplaşma travmasına katkıda bulundu.

Seçilmiş yönetim fazla tepki verebiliyor, en kötü durum senaryoları üzerinden hareket ediyor, muhalefetin şikâyetlerini ele alırken paranoyak bir stil kullanıyor ve güvensizlik ve düşmanlığın artmasına katkıda bulunuyor.

Medya ise ya çatışmanın dramasını vurgulamak için ya da kendisi de çoğu zaman taraf tuttuğundan “biz” veya “onlar” tercihinin tek çözüm olduğu kaderci bir atmosfer yaratıyor.

Bu da aslında kaybedenlerin her zaman yönetim süreçlerinde taraf oldukları demokrasinin karşıtı olarak, “geriye dönüş olmayan” bir savaş zihniyetini ortaya çıkarıyor.

Sistemin adaletine dair inanç sarsıldığında demokrasi iyi yönetimi yaratamıyor.
 
*Prof., Princeton Üniversitesi. Richard Falk, bu yazıyı Zaman için kaleme almıştır.

Hacı Bektaş Veli Tarihsel kişiliği ve düşünce dünyası

15 Ağustos 2013


Hünkar Hacı Bektaş Veli, XIII. yüzyılda yaşamış, kendisine bazı eserler izafe edilmiş ve en azından belli bir dönemden sonra kendi ismine nispetle anılan sufî bir yapının kurucusu kabul edilmiş önemli bir şahsiyettir. 

Anadolu'da yetişen diğer birçok şahsiyet gibi onun hayatı ve düşünce dünyası da toplum olarak çoğu defa ilgimiz ya da bilgimiz dışında kalmıştır. 

Dahası bu büyük veli farklı algılara konu olmuş; kimi zaman o, İslam'la ilişkisi tereddütlü bir kişilik, kimi zaman da yaygın İslamî anlayışla örtüşen sufî bir şahsiyet olarak tasvir edilmiştir.

Şunu biliyoruz ki, insanların algıları her zaman tarihî gerçekliklerle paralel yürümez. Bazan algılar olguları değiştirir, tutum ve davranışlar bu algılara göre gelişir.

Tarih ilminin ya da disiplinin önemli bir fonksiyonu tam da burada devreye girer: Tarihsel olguları sağlıklı şekilde yansıtmak ve doğru algılar oluşturulmasına katkı yapmak. Ama bu o kadar da kolay değildir.

Hacı Bektaş Veli, bu konuda otorite isim Ahmet Yaşar Ocak'ın ifade ettiği gibi, dönemin tarihsel belgelerine güçlü izler bırakmamış, ona izafe edilen eserlerin muhteva kritiği yapılmamış, ayrıca birinci derecede kaynaklar elimize geçmemiştir.

Öte yandan Hünkar'ın yaşadığı dönemi bütün siyasi ve sosyal hareketliliği içinde ele almanın da kendine has güçlükleri bulunmaktadır.

Ancak gerek kendi döneminden sonra yazılan ikinci derecedeki eserler, gerek Hacı Bektaş Veli'nin kendisini ve yakın çevresini yansıtan Vilayetname gerekse de ona aidiyeti en güçlü eser olarak bilinen Makâlât ile modern çalışmalar dikkate alınarak Hünkar'ın tarihsel kişiliği ve düşünce dünyasına dair belli oranda netleşen bilgiler ortaya konulabilir.

Anlaşıldığı kadarıyla, Hünkar'ın adı Bektaş'tır. Horasan'da, çok muhtemelen Nişabur'da dünyaya gelmiştir. Babası İbrahim-i Sâni, annesi Hatem'dir.

İlk hayatı, eğitimi ve kimden ya da kimlerden ders aldığı konusunda tarih kaynaklarında bilgi yoktur.

Ancak Hacım Sultan Vilayetnamesi'ne göre, tarihen mümkün olmadığına göre manen olmalıdır, feyzaldığı ilk şahsiyet Ahmed Yesevî'dir.

Kendi Vilayetname'sinde belirtildiğine göre ise Bektaş, zâhirî ve bâtınî ilimlerde yetkin bir alim-mürşit şahsiyet olan Lokman Perende'nin medresesinde eğitim görmüştür.

Burada Arapça ve Farsça öğrendiğini kaydedenler varsa da tevsik olunmamıştır.

Ancak Vilayetname'de geçen bir menkıbe Bektaş'ın burada dinin genel ahkamı demek olan şeriat ile dinin derunî yönünü ifade eden tarikat dersi aldığını işaretlemektedir.

Bir Türkmen oymağının reisi olarak yetişen Bektaş, XIII. yüzyılda Moğol istilası sebebiyle gerçekleşen göçlerle Anadolu'ya gelmiş, önceleri Sivas, çok geçmeden de Kırşehir bölgesine ulaşarak Sulucakarahöyük'e (bugün Hacıbektaş ilçesi) yerleşmiş ve zaviyesini kurmuştur.

Tarihen sabittir ki 1239'da Selçuklu yönetimine karşı başlayan Babaî İsyanı'na kardeşi Menteş iştirak ettiği halde kendisi bu olayın dışında kalmıştır.

Yine Vilayetname'sinin yansıttığı bilgilere göre, Hünkar Sulucakarahöyük'te bir taraftan zaviyesinde irşat görevini sürdürürken bir taraftan da bölgedeki gayrimüslimlerle iyi ilişkiler gerçekleştirmiş ve onların Müslümanlaşmasına katkı yapmıştır.

Ayrıca Şamanist Moğolların İslamlaşması için halifeler yetiştirip dört bir yana yollamıştır.

Tarihi kaynaklarda, Hünkar'ın hacca gidip gitmediği, devrin sufî şahsiyetleriyle görüşüp görüşmediği, eser ya da eserler kaleme alıp almadığı konularında net bilgiler bulunmamakla birlikte, Vilayetname'sinde göz ardı edilemeyecek açıklamalar yer almaktadır.

Buna göre Hünkar hem keramet eseri olarak “tayy-ı mekana” mazhar olup hacca gitmiş ve hocasına Arafat'ta lokma yetiştirmiş hem de Anadolu'ya gelmeden önce Halep, Kudüs, Medine'ye uğrayıp “erbâîn” çıkarıp hac farizasını fiilen yerine getirmiş, sonra da Elbistan ve Kayseri üzerinden “diyar-ı Rûm”a gelmiştir.

Burada Ahi Evran ve Seyyid Mahmud Hayranî gibi Rum velileriyle yakınlık kurmuş, birçok keramet sergileyerek veliliğine kuşku ile bakan kimselere karşı gerçek bir veli olduğunu kanıtlamıştır.

Hünkar'ın evlenip evlenmediği açık değildir. Babâgân Bektaşileri onun mücerret olduğunu düşünürken Çelebiler evlendiğini, Kadıncık Ana'nın onun eşi olduğunu ifade ederler.
Yine Vilayetname'sinde yer aldığına göre Hünkar Makâlât isimli bir eser kaleme almış ve bunu Molla Saadettin Türkçeye tercüme etmiştir.

Çok sayıda halife yetiştiren ve bunları Anadolu'nun dört bir tarafına gönderen Hünkar son demlerinde Sarı İsmail'i yanına çağırıp kendisine Yasin okumasını söylemiş ve çok muhtemelen 1271'de Hakk'a yürümüştür.

İnanç ve düşünce dünyası bakımından Hünkar, tarih kaynaklarında, Vilayetname'sinde ve kendisine izafe edilen eserlerde kendine has bir İslam sûfisi olarak görünür.

Vilayetname'de yer alan şu bilgi onun şeriat (dinin genel hükümleri) ile tarikatı (dinin mistik yönü) birleştiren bir şahsiyet olduğunu ifade eder: Bir gün Lokman Perende ders vermek için Bektaş'ın yanına girdiği zaman onun sağında ve solunda oturan iki nurani şahsın bulunduğunu görür. Yaklaştığında da onlar kaybolunca Bektaş'a bunların kim olduğunu sorar.

Bektaş, sağımda oturan “İki cihan güneşi ceddim Muhammed Mustafa idi. Solumda oturan Allah'ın aslanı, müminlerin emiri Ali idi. Bana biri zâhir bilgisini, biri bâtın bilgisini öğretirler.” diye cevap verir.

Araştırmacılar, Hünkar'ın İslam anlayışının “kuru zühd anlayışı yerine, sufî cezbeci” bir karakter taşıdığına dikkat çekerler. Hacı Bektaş'a aidiyeti en kuvvetli bir eser olan Makâlât da esasen onun bu İslam anlayışını yansıtmaktadır. Hünkar'a göre kul için önemli olan Hakk'a ulaşmaktır.

Hakk'a, diğer ifadeyle Çalab Tanrı'ya ulaşmak için kulun kırk makamdan geçmesi gerekir. Kul ancak bu suretle O'na dost olabilir. Bunların yani kırk makamın onu şeriat, onu tarikat, onu marifet, onu da hakikat kapısı içinde bulunur.

Şeriatin makamları şunlardır: İman getirmek, ilim öğrenmek, ibadet etmek, helal kazanmak, nikah kıymak, özel günlerinde hanımlardan uzak durmak, cemaate uymak, şefkât göstermek, temiz yiyip temiz giyinmek ve iyiliği emredip yaramaz işlerden sakındırmak.

Tarikâtin makamları ise şunlardır: Pîrden el alıp tövbe etmek, mürid olmak, saç kesmek ve elbise değiştirmek, nefis ile mücadele etmek, hizmette bulunmak, korku (Hakk'a saygı), ümit; hırka zenbil, makas, seccâde, subha, iğne ve asa, sahib-i makam ve sahib-i cemiyet olmak, nasihat sahibi olmak, muhabbet ehli olmak, aşk, şevk, safa ve fakirlik.

Marifetin makamları da şunlardır: İlim, cömertlik, haya, sabır, korku, perhizkarlık, edep, miskinlik, marifet ve kendini bilmek.

Hakikatin makamları ise şöyledir: Toprak olmak, yetmiş iki milleti ayıplamamak, elinden geleni esirgememek, yaratılmış bütün nesnelerin kendisinden emin olmasını sağlamak; makam, mülk sahibine yüzünü sürüp yüz suyunu bulmak, sohbette hakikat sırlarını söylemek, sır, münacaat ve Çalap Tanrı'ya ulaşmak.

Sonuç olarak bir Türkmen şeyhi, bir tasavvuf ulusu olarak Hacı Bektaş Veli asırlara damgasını vurmuş, çağları aşan mesajlar vermiş, milyonları aydınlatmıştır.

Tarihi bakımdan kaynak yetersizliği ve araştırmalarda yöntem sorunları varsa da bunları alan uzmanlarına bırakıp ona izafe edilen eserleri okumak, bilhassa onun yaşadığı kültürel havzayı yansıtan Vilayetname'sini incelemek, ona aidiyeti kimilerince şüpheli karşılansa bile o kültürel ortamı yansıtan ve İslam ahlakından süzülüp gelen “eline, beline, diline sahip ol”, “incinsen de incitme”, “oturduğun yeri pâk et, kazandığın lokmayı hak et” gibi altın sözlerini rehber etmek gerekir.


*Prof. Dr., Marmara Üniversitesi

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Ezeliyet ne demektir?


Kader meselesinin anlaşılamamasındaki en büyük sebep, “zaman” ve “ezel” kavramlarının birbiriyle karıştırılması ve yanlış değerlendirilmesidir.

İnsan, 


zaman ve mekân içerisinde yaşadığı için, her hadiseyi ve hakikati zaman ölçüsüne göre değerlendirmekte ve ezeli, zamanın başlangıcı zannetmekle HATA yapmaktadır.

İşte kaderi anlayamamak, 


böyle yanlış bir KIYASIN mahsulüdür.

Zaman, 


kâinatın yaratılmasıyla başlayan ve içerisinde hadiselerin cereyan ettiği soyut bir kavramdır.

Geçmiş, hâl ve gelecek olarak üçe taksim edilir. Bu taksim mahlukata göredir.

Yani asır, sene, ay, gün, dün, bugün, yarın gibi bütün kavramlar ancak yaratılmışlar için söz konusudur.

Ezel ise, 


zamanın başlangıcının evveli demek değildir. Ezelde geçmiş, hâl ve gelecek yoktur. Ezel bütün bu zamanların aynı anda görüldüğü ve bilindiği bir makamdır.

Dilerseniz şimdi, Allah’ın ezeliyet sıfatını misaller ile anlamaya çalışalım:

Misal-1:


Düz bir çizgi düşünün, bu çizgi zaman çizgisi olsun. Bu çizginin ortası ise şimdiki zaman, yani şu anda içinde bulunduğumuz an olsun. 


Bu çizginin solundaki nokta ise geçmiş zaman olsun. İşte bu noktada kâinat yaratıldı ve daha sonra ilk insan Hz. Âdem (a.s.). Ve o zamandan bugüne kadar yaratılan her şey, hâl ile geçmiş zamanın ifade edildiği bu iki nokta arasında var oldu.

Zaman çizgimizin sağındaki nokta ise gelecek zamandır. Bu nokta, kıyametinde ötesinde cennet ve cehennem hayatını içine alan sonsuzluk hayatıdır. 


Şu anda içinde bulunduğumuz hâl noktası ile gelecek zaman noktası arasında ise torunlarımız, onların torunları ve kıyamete kadar yaratılacak her şey hatta bunun da ötesinde öldükten sonra dirilme, hesaba çekilme, amellerin tartılması ve sırattan geçme gibi hadiseler var.

Ezel ise bu zaman çizgimizin, geçmiş noktasının sol tarafı değildir. İşte kaderi anlayamamamızın sebebi, ezelin burası olduğunu zannetmemiz ve ezeli, zaman çizgisi üzerinde bir yere oturtmamızdır.

Zira ezeli, burası zannettiğimizde Allah’ın yarını bilmesi için yarının gelmesi gerekecektir. İşte bu zan ve ezeliyet kavramını yanlış anlamamız ise şu soruyu sormamıza sebep olacaktır:

“Allah günahkâr olmamı yazmışsa benim suçum ne?”


Şimdi ezel kavramını, zaman çizgimizde resmettiğimizde bu sorunun ne kadar manasız bir soru olduğu anlaşılacaktır. İşte ezel bu çizginin üst kısmındaki noktadır. 


Geçmiş zamanın sol tarafı değil, bir zamansızlıktır. 

Hâl, geçmiş ve geleceği aynı anda tutan ve gören bir makamdır.

Dolayısıyla Allah bugünü gördüğü ve bildiği gibi, yarını da öbür günü de ve cennet ile cehennem hayatının yaşanacağı sonsuzluk hayatına kadar her şeyi de bugün ile birlikte görmektedir.

Allah için hâl, 


geçmiş ve gelecek gibi kavramlar yoktur. Bu kavramlar zaman ile kayıtlı olan bizler içindir.
Şimdi bu meseleyi diğer bir örnek ile inceleyelim:

Misal-2:


Şu tablo bizim zaman çizgimiz olsun. Ortası hâl yani şimdiki zaman, sol tarafı geçmiş zaman, sağ tarafı ise gelecek zaman. 


Şimdi şu zaman tablomuzun üzerine bir ayna tuttuk. Ayna, zemine yakın olduğu için sadece “hâl” aynada aksetti. 

Geçmiş ve gelecekten içine hiçbir şey girmedi. Şimdi aynayı biraz kaldıralım. Ve şu pozisyonda aynamızda hâl ile birlikte geçmiş ve geleceğinde bir bölümü aksetti. 

Aynayı biraz daha kaldırdığımızda, bir önceki pozisyonda aynada gözükmeyen geçmiş ve geleceğin bir bölümü daha onda aksetti. 

Demek aynayı kaldırdıkça, aynada gözüken zaman dilimi genişlemektedir. Şimdi aynayı en tepeye kaldıralım.

İşte bu noktada ayna hâl, geçmiş ve geleceğin tamamını içine aldı. İşte bu noktaya ezeliyet noktası denilir ki, üç zamanın tamamını aynı anda görmektir.

İşte “Allah ezelidir.” dediğimizde, Allah’ın bütün zaman ve mekânları aynı anda gördüğü, bildiği ve zaman kaydından münezzeh olduğu anlaşılır.

Misal-3:


Şimdi de ezeliyet kavramını başka bir misalde görelim. Erzurum’dan İstanbul’a doğru 3 vasıtanın yola çıktığını farz ediyoruz. 


Bu vasıtalardan bir tanesi İstanbul’a girmek üzere İzmit’te, diğeri İzmit’tekine kıyasla biraz daha geride Eskişehir’de ve 3. vasıtamızda ikisinin gerisinde Ankara’da olsun.

Şimdi bu üç vasıtaya dikkat ettiğimizde şunları görürüz: İzmit’te olan vasıtamız, Eskişehir ve Ankara’da olan araçlara kıyasla önde yani istikbaldedir. Zira onların geçeceği yollardan çoktan geçmiştir.

Eskişehir’de olan vasıtamız ise, İzmit’te olana göre geçmiştedir. Zira öndeki araç Eskişehir’den çoktan geçmiştir. Ancak Ankara’da olana kıyasla istikbaldedir. Zira daha bu araç onun mevkiine ulaşmamıştır.

Ankara’da olan vasıtamız ise diğer iki araca kıyasla da geçmiştedir. Zira bu iki araç da Ankara’yı çoktan geçmiştir.


Araçlar arasında geçmiş, gelecek gibi tabirler kullanılırken yukarıda olan ve üç vasıtayı aynı anda aydınlatan Güneş için zaman ifade eden bu tabirler kullanılmaz. 


Yani Güneş şuna göre geçmiştedir, buna göre gelecektedir, denilemez.

Çünkü Güneş bu üç vasıtayı aynı anda aydınlatmakta, ışığı ile üçünü aynı anda kuşatmaktadır.

İşte Güneş’in bu hâli, yani yerdeki vasıtalar için geçerli olan zaman kaydıyla kayıtlı olmaması ve üç zamanı aynı anda kuşatması ezeliyete misaldir.

Aynen bunun gibi, bizler de kâinatın yaratılmasıyla başlayan zaman yolunun bir noktasındayız. Bizden önce geçen her şey bize göre mazide, yani geçmişte kalmıştır.

Bugünden hatta bu andan sonraki zamanlar ve o zamanlarda yaratılacak mahluklar ise bize kıyasla istikbaldedir. Evet, şu anda bizim dedelerimiz geçmişte kaldılar.

Hâlbuki bir zaman, onların dedeleri de istikbalden torun bekliyorlardı. İşte dedelerimiz, kendi dedelerine göre istikbal olan zaman diliminde bu dünyaya uğrayıp teneffüs ederek maziye döküldükleri gibi, dedelerimize göre istikbalde olan bizler de bir gün maziye döküleceğiz. 


Ve bize göre istikbalde olan torunlarımız, hâle yani şimdiki zamana çıkacaklar.

Görüldüğü gibi, geçmiş, gelecek ve hâl gibi tabirler bizler için kullanılmaktadır. Hâlbuki her şeyi ve zamanı yaratan Allah için mazi, hâl ve istikbal gibi kavramlar yoktur.

O, misalimizdeki Güneş gibi bütün bu zamanları aynı anda ilminin ışığı ile kuşatmıştır.

O hâlde “Allah yazdı diye biz yapıyoruz.” denilemez, Zira Allah ezeliyeti ile bütün zamanları aynı anda kuşattığından bizim hür irademiz ile ne yapacağımızı bilmiş ve ne yapacaksak kader defterimize onu yazmıştır. 


Allah yazdı diye biz yapmamaktayız, bilakis biz yapacağımız için Allah yazmıştır.

Ezeliyet bahsini daha iyi kavrayabilmemiz için son bir misal daha vereceğiz.

Zira ezeliyeti anlamak, kader meselesini anlamanın anahtarıdır. Kader bahsinde bocalamanın en birinci sebebi Allah’ın ezeliyet sıfatının anlaşılamaması ve Allah’ın zaman mefhumu ile kayıtlı olduğunun zannedilmesidir.

Misal-4:


Bir şiirin tamamını bildiğiniz takdirde, sizin ilminizin, şiirin bütün mısralarına olan münasebeti aynıdır. 


Yani önceki misalde Güneş’in üç vasıtayı aynı anda seyretmesi gibi, sizin ilminiz de bütün mısralara aynı anda vâkıftır. 

Fakat şiirin mısraları için, kendi aralarında öncelik ve sonralık söz konusu olmaktadır.

Mesela, altıncı mısra; dördüncü mısradan sonra, onuncu mısradan ise öncedir. Siz şiirin ilk beş mısrasını yazıp altıncıyı yazmaya başladığınızda, artık beşinci mısra mazide kalmış, yazılmıştır. 


Altıncı mısra ise hâlde yani şimdiki zamandadır. Onuncu mısra ise henüz istikbaldedir. Yani daha vücuda gelmemiş ve yazılmamıştır. 

Hâlbuki vücuda gelmeyen bu onuncu mısra sizin ilminizde mevcuttur. O hâlde öncelik ve sonralık sizin ilminiz için söz konusu değildir.

Aynen bunun gibi, 19. asır ve o asırda yaşayanlar; 18. asra ve bu asırda yaşayanlara göre istikbalde, 20. asra göre ise mazidedir. 


Ancak zamandan münezzeh olan Allah için bütün bu asırlar; geçmiş, hal ve istikbal aynı anda ilim ve şuhud dairesindedir.

Demek “Allah’ın ezelî ilmi” dediğimiz kader, geçmiş zamanda yapılmış bir plan olmayıp zaman dışı bir plandır. Bütün geçmiş ve gelecek zamanları aynı anda tutan zaman üstü bir ilimdir.

O hâlde “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” sözü son derece batıl bir sözdür. 


Zira Allah, bizim ne yapacağımızı bilmeden kader defterimizi yazmış ve bizi o yazıya göre hareket etmeğe mecbur etmiş değildir.

Bilakis, cüzi irademizle neyi tercih edecek ve hangi fiili işleyeceksek, ezeliyeti ile bilmiş ve kader defterimize yazmıştır.


Aslında mazeret olarak öne sürülen “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” sözü temelde de yanlıştır. 


Çünkü kader defteri, Allah’ın ilminin bir tecellisidir. İlim ise zorlama sıfatı değildir. Bu yazı sadece bir beyandır.

Mesela ben şimdi şöyle bir yazı yazsam: “Siz yaklaşık 15 dakika sonra televizyonunuzu kapatacaksınız.” 


Şimdi siz 15 dakika sonra televizyonunuzu kapatsanız, diyebilir misiniz ki, “Eğer bu yazı olmasaydı ben televizyonumu kapatmazdım.” Elbette diyemezsiniz. 

Çünkü bu sadece bir yazıdır. Bir haberdir. Zorlama değildir.

Aynen bunun gibi, “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” sözü de son derece yanlıştır. Bizlerin fiillerini Allah’ın ilmi yaratmıyor ki, ilmin unvanı olan kader defterini suçlayabilelim.


Bizim fiillerimiz Allah’ın kudretiyle yaratılmaktadır. İlmin bu yaratmada hiçbir tesiri yoktur.

O hâlde nasıl olurda biz, fiillerimizin icadında hiçbir tesiri olmayan kader defterimizi sorumlu tutabiliriz? Bu olsa olsa kişinin kendini aldatmasından başka bir şey değildir.

Zira bu sözü söyleyen kişiye deseniz ki:

“Niçin okula gidiyorsun, kaderini değiştiremezsin ki? Eğer kaderinde doktor olmak varsa, zaten olacaksın, bunun önüne geçemezsin, çalışmasan da doktor olursun. Yok eğer kaderinde doktor olmak yoksa beyhude yoruluyorsun!”

Ya da şöyle desek: 


“Niçin dükkânını açıyorsun ki, kaderinde bugün kazanmak varsa, o zaten sana gelir, dükkânını açmasan da olur. Yok eğer kaderinde bugün kazanmak yoksa dükkânını açsan da kazanamazsın, kaderini değiştirecek değilsin ya!”

Eğer ona bunları söylesek; kaderini değiştiremeyeceğini, bu yüzden okula gitmemesini ve dükkânını açmamasını tavsiye etsek, hemen savunmasını yapar ve der ki:

“Sen çalışacaksın ki, Allah versin.” Ama iş farzları eda etmeğe ya da haramlardan kaçmaya geldi mi, hemen kadere sığınır, teslimiyetçi olur, suçu kadere yükler. Bu kişinin kendisini aldatması değildir de nedir?

Hâlbuki ezeliyet bahsinde gördük ki, Allah bizi hiçbir günaha zorlamıyor. Sadece, zamanları ve mekânları kuşatan ilmiyle bizim ne yapacağımızı biliyor ve kader defterimize yazıyor.

Acaba günahımızı kadere yüklememize sebep olan ve “Allah kaderimi yazmış, ben ne yapsam değiştiremem.” dedirten şey:

Ne yapacağımızı Allah’ın ezeliyeti ile bilmesi mi?


Yani, eğer Allah bizim ne yapacağımızı bilmeseydi biz mesul olurduk da, bildiği için mesul olmayacak mıyız?

Günahını kadere yükleyen insan ne istediğine bir baksın! Ve bundan utansın!

Buraya kadar verdiğimiz misaller ile Allah’ın ezeliyetini anlamaya çalıştık. Ancak şu unutulmamalıdır ki, verdiğimiz bütün misaller, sadece akılların anlamaktan âciz kaldığı bir hakikati yakınlaştırmak için küçük birer dürbündür.

Yoksa akıllar, nasıl ki Allah’ın kudretinin ve azametinin büyüklüğünü hakkıyla anlamaktan âcizdir; aynen bunun gibi, Allah’ın ezeliyetini ve bütün zaman ve mekânlara ilminin aynı anda münasebetini de tam idrakten âcizdir.

Ancak şu sönük dürbünler bile, “Allah kaderimi böyle yazmış, benim suçum ne?” sözünün ne kadar batıl olduğunu anlatmakta ve meselenin tam anlamıyla anlaşılmasını sağlamaktadır.

Allah’ın ezeliyeti ile birlikte “İlmin maluma tabi olduğu” kaidesi de anlaşılınca göreceksiniz, kader hakkında cevapsız zannedilen bütün sorular, birden cevaplarını nasıl bulacaklar.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

ÜLKÜCÜ




Beşir Ayvazoğlu

AKSİYON Sayı: 974 / 22-02-1997

Şu günlerde kırklı yaşlarını yaşıyorlar, fakat yakından bakarsanız çoğunun bir asır yaşamışçasına yorgun olduğunu gözlerinden okuyabilirsiniz.

Bazıları siyaset arenasında çeşitli partilere dağılmış olarak mücadelesine devam ediyor.

Bazılarıyla bürokrat veya önemli başarılara imza atmış iş adamları olarak karşılaşmak mümkün.

Basın dünyasında şöhret kazananlar da var, üniversitelerde akademik kariyer yapanlar da. Yeraltının karanlık dehlizlerinde serseri mayın gibi dolaşan babalar mabalar mı istersiniz, devlet sevgileri ve misyon vehimleri okşanarak çeşitli işlerde hoyratça kullanılan, bu arada istihbarat teşkilatlarının oyuncağı haline gelenler mi?

Her şeyden ellerini eteklerini çekip sıradan insanlar olarak hadiseleri uzaktan buğulu gözlerle ve yüreklerinde derin acılar hissederek seyredenler de var.

Birçoğu yıllarca hapishanelerde yatıp inanılmaz işkenceler görmüş, hatta idamdan paçayı kıl payı sıyırmışlardır; kimi çatışmaların kimi de işkencelerin izlerini ya vücutlarında yahut kalplerinde ve beyinlerinde mezara kadar taşıyacaklardır.

Fakat inanır mısınız, sahteleri (ki onlar 1970'lerin keşmekeşinde parsa toplamak için harekete katılmış psikopatlardır) dışında, hemen hepsi "ülkücü" kimliğini benimsedikleri günlerdeki heyecanı yüreklerinin derin köşelerinde hâlâ muhafaza ederek ülkelerine hizmet etmeye çalışan gerçek idealistlerdir.

Kıyasıya bir nefis muhasebesinden geçmiş, bir zamanlar fena halde aldatıldığını ve kullanıldığını anladığı için yaralı ve muğber bir nesil.

Evet, 1980 öncesinin ülkücülerinden söz ediyorum, şu günlerde Abdullah Çatlı ve Oral Çelik gibi adlar etrafında günah tekesine çevrilen ülkücülerden.

Onların tamamı Türk veya kendilerini Türk hisseden, fakir veya orta halli, muhafazakâr, genellikle Demokrat Parti'ye ve onun devamı olan Adalet Partisi'ne oy veren ailelerin çocuklarıydı; ilk ciddi çatışmayı gittikleri okullarda kendilerine aşılanmak istenen değerlerle evlerinde edindikleri değerler arasındaki farklılık yüzünden yaşadılar.

Mesela evde Âdem peygamber, okulda Darwin'in teorisi öğretilirdi, evde büyüklerin Ulu Hakan diye saygıyla söz ettikleri Sultan Abdülhamid, okulda Kızıl Sultan'dı; evde imkân, okulda olanaktı.

Hatta bazı öğretmenler annelerinin babalarının namazlarıyla alay eder, açıkça sosyalizm ve ateizm propagandası yaparlardı.

Bu yüzden öğretmeniyle tartıştıktan sonra ister istemez kendini kendisi gibi düşünenlerin teşkil ettiği grup içinde bulup ertesi gün de soluğu Ülkü Ocağı'nda alan çok insan bilirim.
Onların da etkilendikleri, millî ve manevî değerlerden, komünizm tehlikesinden, esir Türklerden ve yirmi birinci asrın Türk asrı olacağından söz eden, hafiften kabadayı tavırlı öğretmenleri vardı.

Solcu öğretmenlerin etrafında genellikle burjuvazi ve bürokrasinin çocukları kümelenirdi.

Yoksul veya orta halli ailelerin çocukları "sağ"da, maddî hiç bir sıkıntı yaşamayan şehirli seçkinlerin çocukları ise tuhaf bir şekilde "sol"da yer alırlardı.

Aslına bakılırsa çatışmanın arkasında, 1950'den sonra birden büyük bir hız kazanan ekonomik ve sosyokültürel değişmenin sancıları vardı.

Özellikle büyük şehirlere akarak varoşlardaki gecekondu semtlerinde tutunmaya çalışan insanlar bu sancıları iliklerine kadar hissediyorlardı; açıkçası varoşlarda her türlü siyasî tahrik ve telkine son derece uygun şartlar oluşmuştu.

Soğuk savaşın da aynı yıllarda doruk noktasına ulaşmış olması, buna ve 1961 Anayasası'nın getirdiği geniş hareket serbestîsine bağlı olarak sosyalizmin kazandığı ivme, öte yandan solcuların Sovyetler Birliği tarafından beslenip kontrol edildiğine dair derin şüphe, üzerine bir de öğrenci olayları eklenince, halkın geleneksel "Moskof" düşmanlığıyla birleşerek çatışmanın psikolojik zeminini hazırladı.

Siyasî konjonktürün palazlandırdığı sol sadece öğrenci hareketleriyle değil, asıl kitlenin değerlerini acımasızca hırpaladığı sineması, tiyatrosu ve edebiyatıyla da gündemi elinde tutarak baskısını açık bir biçimde hissettiriyor, iletişim araçlarını bu yolda doğrusu çok iyi kullanıyordu.

Tam o sıralarda Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ni ele geçiren Alparslan Türkeş ve arkadaşları sola karşı özellikle üniversite gençliğine yönelik teşkilatlanma faaliyetlerine başlamış, Milliyetçi—Toplumcu Yüksek Tahsil Talebe derneklerini kurmuşlardı.

Ne var ki Demokrat Parti'yi askerî bir darbeyle iktidardan uzaklaştıran kadronun içinde yer almış, üstelik Nihal Atsız çizgisinde kuru bir Türkçülüğü savunan eski subayların yönettiği bir partinin geniş halk kitlelerine ulaşması imkânsızdı.

Bunun için 1969 yılında Adana'da yapılan kongre, aynı zamanda CKMP içinde Nihal Atsız Türkçülüğünü savunanlarla İslam'a daha yakın bir milliyetçiliği savunanların hesaplaşması şeklinde cereyan etmiş, sonuçta, Osmanlı üç hilalini benimseyenler, gamalı haça benzetilmiş üç hilali savunanları tasfiye ederek partinin adını Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirmişlerdi.

CKMP güdümündeki Milliyetçi Toplumcu Yüksek Tahsil derneklerinin adı da nasyonal sosyalizmi çağrıştırdığı için kısa bir süre sonra terk edilecekti.

Artık Ülkü Ocakları vardı ve Serdengeçti'nin deyişiyle biz "Tanrıdağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman”dık.

Ve otoritesi tartışılamayan Alparslan Türkeş yönetimindeki MHP ile Ülkü Ocakları, köylerden büyük şehirlerin varoşlarına kadar uzanan geniş bir alanda propaganda ve teşkilatlanma faaliyetine girişerek ekonomik ve sosyokültürel değişmenin tabii sonucu olan tepkiyi ve memnuniyetsizliği büyük ölçüde antikomünizm etrafında yönlendirmeyi başardı.

Tepki ve taleplerini MHP'nin ve Ülkü Ocakları'nın şemsiyesi altında ifade eden gençliğin psikolojisi, aslında —Mustafa Çalık'ın önemli çalışması istisna edilirse* pek incelenmemiştir.

Ülkücülüğü Başbuğ Türkeş'in güçlü otoritesine hayran olarak benimseyenler de vardı, solcu gençlerin uzun saçlarına, favorilerine ve modern kızların mini eteklerine kızarak benimseyenler de.

Kısacası modernleşmeye karşı geleneğin kültür kodlarına bağlı tabanın duyduğu şiddetli tepki çeşitli şekillerde ifadesini bularak kolayca MHP'de ve ülkücü harekette yerini alabiliyordu.

Ülkücülerin kültür kaynakları arasında, Türkçülüğün fikir cephesini yapanlar kadar, İslamcılar da vardı; yaşarken uzlaşamamış bazı şahsiyetler, mesela

Ziya Gökalp ile Mehmed Âkif,

Nihal Atsız ile Necip Fazıl,

ülkücü bir gencin kafasında rahatlıkla uzlaşabiliyordu.

Birçok gencin Türkçü, daha sonra ülkücü olmasında, Nihal Atsız'ın Bozkurtların Ölümü ve onun devamı olan Bozkurtlar Diriliyor adlı romanlarının rolü çok önemlidir.

Belli bir yaş döneminde gerçekten etkileyici olan bu romanlarda, Göktürkler'in bağımsızlıklarını yitirerek Çin'in boyunduruğuna girmeleri, Kürşad'ın kırk arkadaşıyla giriştiği ihtilâl ve nihayet bağımsızlığın yeniden kazanılışı anlatılır.

Atsız'ın bu romanlarında çizdiği Türk tipi, ülkücü tipinin oluşmasında etkili olmuştu.

Bu romanları okuyanların gözlerinde, yiğitliği ve kahramanlığı hayatının tek gayesi haline getirmiş, yaşamak deyince savaşmayı anlayan, hile hud'a bilmez, arkadan vurmaz, hürriyetine düşkün, dağları ve bozkırları şehir hayatına tercih eden insanlardan oluşmuş göçebe bir kavim canlanırdı.

Bozkurt sembolü, aşağı doğru sarkan bıyıklar ve abartılı erkek tavırlarının kaynağı bu romanlardı. Her ülkücü Kürşad'ın kırkıncı yiğidiydi! Malazgirt'te Alparslan'la, İstanbul önlerinde Fatih'le, Çaldıran'da Yavuz'la, Mohaç'ta, Zigetvar'da Kanunî ile zaferler kazanır, çöküş devirlerinden nefret ederlerdi.

Yirmi birinci asrın Türk asrı olacağına yürekten inanmışlardı. Hepsi saftı, delikanlıydı.

İdeolojik mücadelenin doruk noktasına ulaştığı yıllarda, Atsız'ın romanları, Kurt Karaca'nın Milliyetçi Türkiye'si ve Alparslan Türkeş'in Dokuz Işık'ıyla (bunlar "doktrin" kitaplarıydı) yetinmeyerek "dâvâ"sını en iyi şekilde savunabilmek için daha fazla bilgiye ihtiyaç hisseden ülkücülerin okuyabilecekleri kitapların pek fazla olduğu söylenemezdi.

Daha çok komünizm, siyonizm ve masonluk aleyhindeki kitaplar okunur, Kızıl Zindanlar, Sağ—Sol Kavgası, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler ve Kara Kitap gibi bilgilendirmekten çok bileyen kitaplar elden ele dolaşırdı.

Kültürlü bir ülkücünün kitaplığında, meal, tefsir, hadis ve ilmihal gibi temel dinî kaynaklardan başka,

Gökalp'in Türkçülüğün Esaslarıyla
Âkif'in Safahat'ı,
İsmail Hami Danişmend,
Necip Fazıl,
Peyami Safa,
Osman Yüksel Serdengeçti,
Erol Güngör,
Cevat Rifat Atilhan ve
Seyyid Ahmed Arvasi gibi yazarların kitapları mutlaka bulunurdu.

Millî Eğitim Bakanlığı'nın 1969 yılında yayımlamaya başladığı, genel okuyucunun

Yahya Kemal,
Ahmet Haşim,
Ahmet Hamdi Tanpınar

gibi edebiyatımızın önemli isimlerine ulaşmasını sağlayan, hepsi "temel" olmasa da, çok sayıda önemli kitabın yer aldığı 1000 Temel Eser dizisi ise ülkücünün kitaplığını ve ufkunu bir hayli genişletmişti.

Yine 1969 yılında yayımlanan bir kitap ülkücülerin tarihe ve Türk—İslâm medeniyetine bakışında önemli bir değişime yol açtı:

Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi. Selçuklu tarihi sahasında dünya çapında bir uzman olan Prof. Dr. Osman Turan'ın diğer eserlerine nazaran epeyce pragmatik olan bu kitabındaki tezi, adından ve 'Türk Dünya Nizamının Millî, İslamî ve İnsanî Esasları' şeklindeki alt başlığından açıkça anlaşılmaktadır.

Bu kitabı okuyan ülkücü gençler, misyonlarının birden dünya çapında genişlediğini görüyor, Türk tarihinden kaynaklanacak bir milliyetçiliğin insanî boyutlar taşıması gerektiğini düşünmeye başlıyorlardı.

Fakat çoğunun uzun boylu okuyup düşünmeye vakti ve sabrı yoktu; çünkü birileri düğmeye basmış, sokakta akıl almaz bir cinnet yaşanmaya başlamıştı.

"Devlet elden gidiyordu!" Onlar ki, her biri bir devlet mistiğiydi, "fena fi'd—devle" olmuşlardı.

Ülkelerine "sevdalı değil, kara sevdalı"ydılar. Türkiye'nin ve Türklüğün düşmanları olduğuna inandırabilirseniz dağlara bile kafa tutabilirlerdi.

Sonunda uğruna savaştıkları devlet tarafından tepelendiler. Olsundu, devletti o, hem severdi, hem döverdi; lütfu da hoştu, kahrı da hoş.

Ezildiler, ufalandılar, aşağılandılar. Yine de "devlet" görev'e çağırınca her şeyi unutup koşacaklardı.

1970'lerde birbirine kırdırılan nesil, sağıyla soluyla, Cumhuriyet tarihinin Türkiye'yi yeni ufuklara taşıyabilecek en "ülkücü" ve enerjik nesliydi, yazık oldu.

Bilseniz, ne çocuklardı onlar!**

* Mustafa Çalık: MHP Hareketi/Kaynakları ve Gelişimi 1965—1980, Cedit Neşriyat, Ankara 1995

** 1980 öncesi ülkücüleri hakkında Ahmet Turan Alkan nefis bir deneme yazdı. Bütün okuyucularıma hararetle tavsiye ederim: "Yatağına Kırgın Irmaklar", Türk Edebiyatı, Sayı 279, Ocak 1997.

Beşir Ayvazoğlu
ANAHTAR KELİMELER


ÜLKÜCÜ, Beşir Ayvazoğlu, Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Ülkü Ocağı, SAĞ, SOL, Sosyalizm, Moskof, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, Alparslan Türkeş - Dokuz Işık, Milliyetçi—Toplumcu Yüksek Tahsil Talebe Dernekleri, Nihal Atsız, CKMP, Milliyetçi Hareket Partisi, nasyonal sosyalizm, Ülkü Ocakları, OSMAN YÜKSEL Serdengeçti,  "Tanrıdağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman”, MHP, Mustafa Çalık, modernleşme,  geleneğin kültür kodları, Ziya Gökalp, Mehmed Âkif, Necip Fazıl, Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Göktürkler, Kürşad, Bozkurt sembolü, Kürşad'ın kırkıncı yiğidi, Kurt Karaca - Milliyetçi Türkiye, doktrin, dâvâ, komünizm, Siyonizm, masonluk, Kızıl Zindanlar, Sağ-Sol Kavgası, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler, Kara Kitap, Gökalp - Türkçülüğün Esasları, Âkif - Safahat, İsmail Hami Danişmend, Peyami Safa, Erol Güngör, Cevat Rifat Atilhan, Seyyid Ahmed Arvasi, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Prof. Dr. Osman Turan - Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, 'Türk Dünya Nizamının Millî, İslamî ve İnsanî Esasları', "Devlet elden gidiyor!", Devlet, “Bilseniz, ne çocuklardı onlar!”, Mustafa Çalık: MHP Hareketi/Kaynakları ve Gelişimi 1965—1980, Cedit Neşriyat, Ankara 1995, 1980 öncesi ülkücüleri "Yatağına Kırgın Irmaklar" Ahmet Turan Alkan - Türk Edebiyatı, Sayı 279, Ocak 1997.


 

4 Ağustos 2013 Pazar

İnterdisipliner Araştırmalar Neden Önemli?



Varlıklar kendilerini oluşturan alt birimlerden, parçalardan ve yapıtaşlarından inşa edilirken, her örgütlenme seviyesinde yeni özellikler kazanır.

Bu açıdan her katmanda, her varlık veya hâdise, kendini oluşturan parçalardan daha fazla bir şeydir.

Her hâdise, uzay-zamanda etkileştikçe, sürece ve etkileşme sayısına, durumuna bağlı olarak girift hâle gelir.

Bilimler, bu kompleks süreçleri anlama noktasında sistematik ve örgütlü insan faaliyetlerinin neticesinde ortaya çıkmaktadır. Bilimlerin öznesi olan insan bu âlemde hem etkileyen~etkilenen, hem de gözleyen~gözlenen bir varlıktır.

Kendi tabiatında ve kâinatta cereyan eden hâdiseleri, akıl, hipotez, gözlem ve tecrübe yoluyla olduğu kadar, sağlam vahiy, ilham, sezgi ve aktarmalar (tevatür) gibi kaynakları da kullanarak anlamaya çalışır.

Gözlem ve tecrübeye, akıl yürütmeye dayalı bu keşif ve anlama yolculuğu, kurum ve sektör seviyesinde gerçekleştirildiğinde, araştırma-geliştirme faaliyetleri ismini alır.

Kabiliyet, zekâ ve anlama seviyeleri bakımından farklı yetkinliklerde yaratılan insanların her konuda araştırmacı (kâşif veya mucit) bir zihin yapısına sahip olması mümkün değildir.

Çünkü insanlar, gelişimleri sırasında 3–16 kadarı tanımlanabilmiş kısmî, fraktal bakış açılarından birkaçını, baskın ve yoğun kullanarak algı-idrak ve düşünce fonksiyonlarını şekillendirir.

Fraktal kavramını açarsak, o tek başına hiçbir varlığı 360 derece bütün boyutlarıyla algılayamadığı gibi, üzerinde bütüncül analiz ve sentezler yapmaktan acizdir.

Bir hâdisenin en az altı (ön-arka, sağ-sol, alt-üst) farklı boyutundan, eş zamanlı olarak bir kaçını algılayabilir.

Bu açıdan insanoğlu bir veya birkaç ilim dalında (konuda) uzmanlaşabilir ve derinleşebilir.

Hayal kurabilme, zihinde canlandırma, modelleyebilme, sorgulama, eleştirme, analiz ve sentez, ön görme gibi zihin fonksiyonlarını içine alan entelektüel merak kapasitesi yüksek kişilerin, dış âlemde ve(ya) kendileri üzerinde hangi hâdiseye odaklanacaklarına birçok değişken tesir eder.

Meselâ, kendi iç motivasyonları ve ilgileri kadar, içine doğdukları sosyo-kültürel-politik sistemin ve eğitimin neyi ne ölçüde destekleyip teşvik ettiğine de bağlıdır.

Ayrıca varlık üzerinde gözlem yapan, düşünen ve sorgulayan insanın bilme-anlama vasıtaları, örtük biyolojik-psikolojik-zihinsel-kültürel zeminlerle kompleks etkileşimler gösterir.

Dolayısıyla bilimsel araştırmalarda üretilen bilgi, belli ölçüde sosyokültürel olarak inşa edilir, sosyopolitik ve kültürel renklerle zenginleşir ve yorumlanarak tüketiciye ulaşır.

Bu açıdan, bilimde mutlak objektiflik yoktur. Bunun yerine, işe yarayan, çözümleme gücü yüksek ön kabuller ve aksiyomlara (referans standartlara) dayalı göreceli objektiflik vardır.

Bu da bilimi sürekli gelişen ve daha az yanlışa doğru tekâmül eden bir bilme ve anlama yolculuğuna dönüştürür.

Bundan dolayı, çalışma takımlarını, tamamlayıcı zihin fonksiyonlarına ve kabiliyetlere sahip kişilerden oluşturmak son derece önemlidir.

Zîrâ varlık ve hâdiseleri, 360 derece perspektiften sistemci ve bütüncül şekilde ancak böyle bir ekip analiz edebilir, açığa çıkan bilgileri, işe yarayacak formatlara dökebilir.

İki algı ~ odaklanma çeşidine bağlı ilmî araştırma usulü

İnsanlar algı~odaklanma bakımından, dar ama derin (1) ve geniş ama yüzeysel (2) odaklı şeklinde iki kategoriye ayrılır.

Dar odaklı zihin yapısına sahip kişiler, derinlemesine odaklanabildiklerinden uzmanlaşmaya çok uygundurlar.

Geniş odaklı zihin yapısındaki kişiler, dikeyden ziyade yatay bilgi toplamaya ve göreceli olarak bütünü daha iyi görmeye yatkın derleyicilerdir.

İnsanın bilme ve anlama fakültelerinden olan akıl ve kalb (gönül), her insanda değişik baskınlıklarda ve şiddetlerde tercihen kullanıldığından, varlık ve hâdiselerin farklı boyutlarını bizlere tanıtırlar.

Akıl ve duygular, insanda rasyonel ve irrasyonel tutum ve davranışların ortaya çıkışını da örgütlerler.

Görünüşte birbirine zıt gibi dursalar da, akıl ve kalb, hakikatte varlık ve hâdiseleri, bütüncül seviyede kavramanın tamamlayıcı parçalarını oluştururlar.

Kâinatta her seviyede varlık ve hâdiselerin yaratılışında zıtların kullanılmasının hikmeti, bir şeyin zıddının olması, o şeye ait izafi hakikatlerin var oluşuna ve ortaya çıkışına sebeptir.

Ayrıca zıtlar, varlığın (bütünün) inşa ve yıkılış sürecini koordine etmede, varlığa dinamizm katmada, tamamlayıcılık fonksiyonu görür.

Bu açıdan araştırma-geliştirme faaliyetlerinde, akıl, tecrübe ve gözlem kadar, sezgi, ilham ve altıncı his, rüyalar (tasavvufi bilme yolları) önemlidir.

Bu hakikate M. F. Gülen Hocaefendi makalelerinde şöyle değinir: "...varlığı tam kavrayabilmek için hem tasavvufî düşünce hem ilmî araştırma çifte usülünü kabul etme mecburiyetindeyiz.

Batı temelde kendinde olmayan bir cevherin yerini doldurmada oldukça zorluk çekmiş ve bu ihtiyacı bir ölçüde mistisizme sığınarak karşılamaya çalışmıştı.

Her zaman İslâm ruhuyla içli dışlı olmuş bizim dünyamız için, yabancı herhangi bir şey aramaya veya herhangi bir şeye sığınmaya ihtiyaç yoktur.

Bizim bütün güç kaynaklarımız düşünce ve iman sistemimizin içinde vardır; elverir ki, o kaynağı ve o ruhu ilk zenginliğiyle kavrayabilelim.

O zaman, varlık içindeki bir kısım sırlı münasebetleri ve bu münasebetlerin ahenkli cereyanını görecek ve her şeyi daha bir değişik temaşa ve zevk irfanına ulaşacağız."
Ekim 2010
İnceleme - Ekim 2010 Sayı: 381

İndirgemecilikten sistemci/bütüncül yaklaşımlara geçiş

Küreselleşen dünyada, insanlar, mallar, hizmetler, kültürler, düşünce ve anlayışlar, zihniyetler, geçmişe göre daha fazla iç içe girmekte, etkileşmekte ve birbirleriyle alışveriş içinde, yeni dinamik motiflerin, sosyal yapıların ve hayat tarzlarının, anlayışlarının oluşmasını kolaylaştırmaktadır.

Günümüzde yaşadığımız her hâdise ve o hâdiseye sebep olan varlıkların yapı ve işleyişi, çok katmanlı, modüllü ve çok fonksiyonlu özellikler göstermektedir.

Bunun önemli bir sebebi, uzay-zamanın her ölçeğinde daha fazla etkileşime girmemiz ve her şeyin çok daha hızlı etkileşim motifleri içinde akışıdır.

Her geçen gün daha fazla yoğunlukta, varlığın ve hâdiselerin birbirleriyle dinamik olarak etkileştiği ağlar içinde yaşadığımızı fark ediyor ve hiçbir hâdisenin tek bir sebebi ve neticesi olmadığını, günümüzde daha iyi hissediyoruz.

Bu durum, bizleri kendi içimize kapanarak izole bir hayat sürmemizi, bilgi üretmemizi ve ar-ge yapmamızın, günümüzde çok geçerli bir çözüm stratejisi olmadığı mesajını da veriyor.

Aksine bilimler ve uzmanlıklar birbiriyle diyaloğa girerek ve etkileşerek, onlarca yeni araştırma sahaları ve interdisipliner bilim dalları (biyofizik, biyomatematik biyomühendislik, biyomüzik,biyoilahiyat, ekoilahiyat, egonomi, biyonomi, biyopsikoloji, nöroekonomi gibi) oluşmaktadır.

Hastalıkları şimdilerde, parça ve ağ patolojisi şeklinde sınıflandırıyoruz ve parçanın sağlığı kadar, ilişkilerin, etkileşimlerin ve ağ sağlığının da önemli olduğunu kabul ediyoruz.

Buna güzel bir örnek, psikosomatik bilim dalı ve içindeki psikonöroendokrinimmünoloji araştırma sahasıdır.

Stres, psikosomatik rahatsızlıkların ana faktörü olup, ancak interdisipliner perspektifden araştırıldığı takdirde, anlaşılabilecek bir fenomendir.

 Pozitif ve negatif duygu ve düşünceleri tecrübe etme sıklığımız, beden sağlığımızı doğrudan ve dolaylı olarak aşağıdaki sırada zincirleme etkiler.

Psikolojik ruh hâlimiz, sinir hücrelerimizin cevabına, bu cevap oradan salgılanan nörokimyevî maddelere, onlar da hormonal cevaba, salgılanan hormonların çeşidi ve seviyesi de bağışıklık sistemimizin performansına tesir eder.

Bağışıklık sistemimizdeki zafiyetler de çeşitli hastalıklara davetiye çıkarır.

Varlığın sırlarını deşifre etme potansiyelinde yaratılan ve kendisine entelektüel (bilgi) sermayeyi inşa etme izni verilen insanoğlunun elinde, indirgemeci (bütünü oluşturan parçaları analizle çözümleme yolu) ve sistemci (interdisipliner) olmak üzere birbirini tamamlayıcı iki bilgi üretim usulü (ar-ge yaklaşımı) vardır.

Bilimleri, varlık ve hâdiselerin sırlarını deşifre eden puzzle çözümleyicileri olarak tanımlarsak, indirgemeci yaklaşımlar ve uzmanlıklar, bilmecenin (puzzle) tek tek parçalarını çözmek için idealdir.

İndirgemeci veya sistemci yaklaşımlar tek başına kullanılırsa, varlık ve hâdiseler kısmî ve parçalı ölçekte çözümlenebilir; ama her varlık ve hâdisenin bütün ve dinamik bir sistem olarak anlaşılmasını göz ardı etmiş oluruz.

Nitekim insanoğlu, 18. asırdan itibaren varlık ve hâdiseleri anlamada indirgemeci yaklaşımları kullanmayı tercih etti.

Her varlık ve hâdise kendisini oluşturan bileşenlerine indirgendiğinde ve parçalar anlaşıldığında, bütüncül seviyede varlığın sırlarının deşifre edilebileceğine inandı.

Bu yaklaşımla belli ölçekte başarılı olundu ve birçok buluşa, teknolojiye imza atıldı. Ama bu yöntem, bir o kadar da, yeni problemlerin doğmasına sebep oldu.

Çünkü indirgemeci yaklaşım, varlığın bir bütün olarak işleyişini ve sistemdeki diğer varlıklarla ve hâdiselerle etkileşimini göz ardı etmişti.

20. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde, varlık ve hâdiselerin bütüncül seviyede sistem dinamiği yaklaşımlarıyla analiz ve sentezine izin veren, aynı zamanda yeni bilim anlayışlarını doğuracak onlarca kavram, teori ortaya çıkmaya başladı.

Meselâ, kaos, garip çekerler, doğrusal olmama prensibine dayalı modeller ve simülasyon denklemleri, başlangıç şartlarına hassasiyet (kelebek tesiri), fraktallar, komplekslilik, sistem dinamiği, kompleks uyum sağlayıcı sistem dinamikleri bu yeni yaklaşımlardan bazılarıdır.

Bilimlerin piramit tarzında organizasyonu

Günümüzde araştırma-geliştirme eksenli bilim üretimi, ferdi bir hobi uğraşısı veya dinî bir ibadet motivasyonuyla yapılan faaliyet olmaktan çıkmış; özel sektör, kurum ve devlet ölçeğinde, ekonomik katma değer (güç) oluşturmak ve bunu sürdürülebilir kılmak için yapılmaktadır.

Fertlerin, ailelerin olduğu kadar, özel müesseselerin ve devlet kurumlarının sürdürülebilir bir yapıya kavuşması ve gelenek oluşturabilmesi, bilim dallarını güç veya faydalı bilgi üretecek tevhidi bir sistematiğe yerleştirmeye ve bu tevhidi model üzerinden insanların öğretim ve eğitimini gerçekleştirmelerine bağlıdır.

Bilimler piramidinin en temelinde, tabiat bilimleri (matematik, sistem bilimi, fizik, kimya, jeoloji, astronomi, astrofizik, biyolojik bilimler gibi) ikinci katmanda, uygulamalı bilimler (sağlık bilimleri, ziraat, gibi) ve mühendislik bilimleri, üçüncü katmanda sosyal bilimler (siyaset bilimi, kamu yönetimi, iktisat, işletme, sosyoloji gibi), dördüncü katmanda, beşerî (insanî) bilimler (psikoloji, pedagoji, felsefe, güzel sanatlar, insan kaynakları, antropoloji, arkeoloji gibi) beşinci ve son katmanda ise ilâhiyat yer alır.

Bu model, bilginin ve bilimlerin bir piramit yapısı şeklinde katman katman örgütlendiğini, her birinin bir öncekinin neticesi, bir sonrakinin sebebi olduğunu, birbirini tamamlayıcı fonksiyon gördüğünü kabul eder.

Hiçbir bilgi, bir diğerinden üstün değildir, Her bilgi kümesi, birbirine muhtaçtır.

Piramit organizasyonundaki bilim dallarından güzel bir seçkin derleme yaparak, ancak insanın gerçek bir insan olması sağlanabilir.

 Çünkü insanın içinde biyolojik, psikolojik, zihnî, sosyokültürel, tarihî, ahlâkî ve ruhî alt boyutlar olup, sağlıklı insan bu alt boyutların dengeli ve uyumlu etkileşimiyle ortaya çıkar.

Dolayısıyla bu alt boyutlar birlikte interdisipliner perspektifte çalışılırsa, insanın problemleri büyük ölçüde çözülebilir.

Bu bilim dallarının her birinde vurgulanan kritik başarı ve sağlıklı bir hayat sürmeyle ilgili farkındalıklardan asgari ölçülerde, insanı ve işletmeleri besleyemezseniz, o zaman, bütünü ve ağ tabanlı etkileşimi ihmal etmenin faturasını bir şekilde ödersiniz.

Bundan dolayı, insanların mânevî ihtiyaçlarını öncelikle karşılamayı hedef belirlemiş ilahiyatçılarımızın, interdisipliner bakış açısıyla meselelere yaklaşmaları;

bütün bilimlerin katmanlarından az çok nasipdar olmaları gerekmektedir ki, hem insanlara ulaşmada problem yaşamasınlar, hem de dinî ve mânevî bilginin, kâinat-insan-hayat kitabının prensipleri ışığında, çağın kokusu ve tadıyla renklenen bir üslûpla sunulamamasından dolayı, dinî ve mânevî değerlere karşı alerji oluşturmasınlar.

Çünkü beş katmanda örgütlenen farklı bilgi kümeleri, birbiriyle etkileştiğinde, mânâlı ve uyum sağlayıcı fonksiyonel bütünler oluşturduğunda, bir katma değer ve anlam oluşturur.

Bilgi katmanlarını birbirinden izole edip kopardığınızda ise, bilginin fonksiyonel değeri, çeşitli derecelerde hasar görür.

Kişi, aile, kurum ve toplumlar bu eksikliğin bedelini öderler. Çocuğun sağlığı, annesi ona hamile kaldığında başlar.

Annenin beslenme alışkanlıkları, ruh hâli, psikolojisi, bilhassa çocuğun beyin gelişimine doğrudan tesir eder. Bir başka örnek olarak, kanser ve kalb-damar hastalıklarını verebiliriz.

Kanserin, kalb-damar hastalıklarının ortaya çıkışı, kişinin genetik yapısından beslenmesine, hayat tarzından duygularının yönetimine kadar maddî ve mânevî birçok sebebi içinde barındırır.

Dolayısıyla interdisipliner bir bakış açısıyla ve takım ruhuyla çözüm aranmasını mecburi kılar.

Hâdiselere interdisipliner yaklaşmak mecbur.

Sağlıklı bir evliliğin kurulması ve devam ettirilmesi, interdisipliner bakış açılarıyla konunun çok yönlü araştırılmasını ve bilgi sahibi olunmasını gerektirir.

Çünkü evlilik, biyolojik ve fizyolojik bir vakıa olduğu kadar, psikolojik ve pedagojiktir.
Bir o kadar da, dinî, mânevî, sosyolojik, kültürel ve hukukî bir vakıadır.

Benzer şekilde işletmeler de interdisipliner pespektiften sistem dinamiği yaklaşımlarıyla modellenip kurgulanmalıdır ki, çınar gibi uzun ömürlü yaşayan bir ekosistem yapısına kavuşsunlar.

Çünkü her işletmede, etkileyen ve etkilenen yapı ve fonksiyonlar birbiriyle girift bir yapı oluşturarak anlam ve değer kazanırlar.

Meselâ, altyapı, teknoloji, insan kaynakları, çalışanların motivasyonu, stratejik işletme yönetimi, finans ve bilgi yönetimi, yatay ve dikey iletişim, kurum kültürü, kalite kontrol sistemleri, iç ve dış denetleyiciler, performans kriterleri, vizyon, misyon ve hedeflerin periyodik güncellenmesi, sosyokültürel çevre, hukukî zemin, mikro ve makro ekonomik göstergeler gibi işletmeye doğrudan tesir eden unsurları, birlikte çalışıp analiz etmezseniz sistemde katma değer karşılığı olan fonksiyonel iyileştirmeler yapamazsınız.

Çünkü bütün bu sayılan unsurlar birbiriyle bağlantılı ve etkileşim hâlindedir.

Bundan dolayı, işletmelerde ve kurumlarda hiçbir problem, tek başına indirgemeci bir anlayışla analiz edilerek, sağlıklı şekilde çözümlenemez.

İnterdisipliner yaklaşımlarla eğitim ve öğretimi yeniden kurgulamak

20. yüzyılın son çeyreğinde başlayan ve giderek artan hızlarda, eğitim ve öğretimde kendi içine kapalı uzmanlık anlayışından, etkileşime açık interdisipliner eksene doğru kayış yaşanmaktadır.

Bunun bir örneği, uzmanlaşmayı lisans eğitiminin son iki yılına veya lisansüstüne kaydırıp, ilk iki-üç yıl, öğrencinin varlığı, hayatı ve insanı birlikte etkileşen bütüncül ağ yapıları olarak görmesini sağlayacak bilgileri ve becerileri, interdisipliner perspektiften kazandıracak müfredatı izlemesine imkân sağlamaktır.

Bilhassa son 30 yıldır dünya genelinde interdisipliner bakış açılarıyla yapılan araştırma ve geliştirme faaliyetlerine destek giderek artmaktadır.

Hattâ 2000'li yıllardan itibaren, interdisipliner araştırma projeleri, öncelikle desteklenir hâle gelmiş, üniversitelerde, araştırma merkezleri, bölümler, interdisipliner perspektiften yeniden yapılandırmaya başlanmıştır.

Hattâ bu perspektiften sanayinin ve toplumun problemlerinin tanımlanıp çözümlendiği araştırma ve mükemmeliyet merkezlerinin varlığı ve araştırmacı sayısının çokluğu, 21. yüzyıl üniversitelerinin ayırt edici özellikleri arasında sayılmaktadır.

Bazı özel üniversitelerde yeni bir tecrübe olarak tematik bölümler, fakülteler (tabiat ve mühendislik bilimleri, mimarlık-mühendislik, biyomühendislik, tabiat bilimleri gibi) kurulmuş ve bu trend devam etmektedir.

Bunların olumlu netice vermesi, üst düzey yöneticilerin, akademisyen seçiminde ve akademik birimlerin yapılanmasında ve işleyişinde, interdisipliner yaklaşımlara ne kadar öncelik vereceğine ve kararlı duruş sergileyeceğine bağlıdır.

Günümüzün ana problemi, interdisipliner bakış açılarıyla hâdiseleri, problemleri analiz edememek ve çözümler geliştirememektir.

Bilimler arası diyaloğun olmayışıyla tesiri daha da fazla hissedilmekte olan uzmanlaşma körlüğü, indirgemeci, içine kapalı uzmanlık anlayışının yan tesiridir.

Çözüm, interdisipliner yaklaşımları kullanarak, insanı bütün boyutlarıyla ele almak; her bir bilim katmanından bir şeyler alarak onun temel ihtiyaçlarını karşılamaktır.

Bir sonraki adım ise, kurum ve işletmeleri interdisipliner perspektifte sistem yaklaşımıyla kurgulamaktır.

Üçüncü adımda, işlerin tabiî sahiplerini, tanımlanmış iş paketleriyle, görev-makamlarla buluşturmaktır.

Dördüncü adımda, interdisipliner perspektife uygun bir uzmanlık alanı seçerek, o noktada derinlemesine ar-ge yapmaktır.

Bir başka deyişle, önce ormanı görüp modelledikten sonra, ağaca odaklanmak ve onda derinleşmektir.

Böylesine zor bir işi, interdisipliner eksende kurgulanmış zihin motiflerine sahip takımların başarabileceğini kabul etmek gerekiyor.

Varlık ve hâdiseler karşısında, riskleri ve beklenmedik sürprizleri tahmin etmenin ve azaltmanın yolu, matematikî-fizikî modellerin yoğun kullanıldığı sistem dinamiği, kaos ve komplekslilik biliminin kavramları ve bakış açılarıyla varlık ve hâdiseleri, interdisipliner perspektifte anlamaya çalışmaktır.

Bu tür anlayışlara sahip takımlar, işletmeler ve kurumlar oluşturulabilirse, birçok kronik problem daha kolay çözümlenebilecektir.


 İNTERDİSİPLİNER NE DEMEK? 

1. insan hakları gibi ulusal ve uluslararası bir hukuk anlamına gelir. belli bir zamanda, belli bir ülkede anayasa ve yasalarla tanınan özgürlükler değil, insanlığın ulaştığı her gelişme aşamasında bütün insanlara tanınması gereken hak ve özgürlüklerdir.

2. disiplinler arası demektir, aynı anda birden çok anabilim dalının inceleme alanına giren konular için kullanılır.

http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/interdisipliner-arastirmalar-neden-onemli-ekim-2010.html

3 Ağustos 2013 Cumartesi

“Z”ehir Gibi Bir Kuşak Geliyor !

1 Ekim 2012 Perşembe

Ediz TOKABAŞ


Z kuşağı bizim Milenyum gençliğini de içine alan 1995 sonrası doğan gençlerimiz. En büyüğü 17 yaşında. 

Ancak yaşlarına rağmen diğer 3 kuşağı cebinden çıkaracak cinsten. 

Z kuşağı Y'lerden farklı olarak yeryüzüne gelmiş en bağlantılı(Connected) kuşak. 

Onlarla iletişim kurmak zor, anlaşmak zor, sorularına cevap vermek ise çok daha zor!

Neden Z adını verdiklerini sorabilirsiniz. Bazı araştırmacılar bu kuşağın son kuşak olarak niteliyorlar. Bazıları ise Z kuşağı sonrası yeni bir kuşak tanımladılar ve Alfa kuşağıdiye adlandırdılar.

Dünya nüfusunun %18’ini oluşturan ve bu kuşak aynı zamanda dijital nesil olarak ya da sessiz kuşak olarak adlandırılıyor. 

Bu kuşağı önceki kuşaklardan farklı kılan temel özellik internet teknolojisinin içine doğmuş olmaları. Kaset, teyp, plak onlara çok uzak. Nerdeyse CD bile onlar için demode kaldı. 

E-posta ile haberleşmeyi unuttular ( mektup, faks onlardan bahsetmiyorum bile.) Varları yokları sosyal medya araçları ve mecraları. 

Ben onları teknoloji bağımlısı olarak görmüyorum çünkü internet ve yeni teknolojiler onlar için bir hayat standardı. Benim de yer aldığım Y kuşağının son üyeleri için de bu böyle. 

Radyo icat edildiğinde nasıl ki uzun yıllar boyunca haber, müzik, eğlence kaynağı ve hayattan bir parça olarak yer aldıysa. İnternet de bu yeni kuşaklar için öyle. 

Haber, müzik, eğitim, iletişim ve profesyonel iş hayatının kalemi defteri gibi düşünebiliriz.





Z kuşağının özellikleri


Ø  Ailelerinin korumacı bir yapısı var.

Ø  E-posta diye bir iletişim aracını tanımıyorlar.

Ø  Sosyal mecralar, mobil teknolojilerle iletişim kurmayı tercih ediyorlar.

Ø  Daha eğitimliler. (Sivil toplum faaliyetleri ve medya desteği ile sosyo kültürel gerçeklikten bağımsız olarak daha bilinçli aileler, TV programları, çocuk belgeselleri, eğitici çizgi filmler, öğretici oyuncaklar)

Ø   Bireysel ve bağımsızlar.

Ø   Özgüvenleri sayesinde daha rahat ve açık iletişim kurabiliyorlar.

Ø  Kendi istek ve hedeflerinin farkındalar.

Ø  Hedefleri doğrultusunda yaşıyorlar.

Ø  Hayatta her şeyin mümkün olduğunu düşünüyorlar.

Ø  Çevrelerinde ve dünyada olan gelişmelerin farkındalar. 

Z kuşağı için öğrenmek, paylaşmak, üretmek doğal bir gelişme. Sağlık konusunda araştırma ve çalışmalar yapan kuruluş Kaiser Family Foundation’ın ABD’de 2004 yılında yaptığı bir araştırmada Z kuşağı ile ilgili şu bulgulara yer veriliyor:

Ø  Bir anda birçok şey ile uğraşabiliyorlar.

Ø  Yeni teknolojilerle geçirdikleri vakit kadar geleneksel medya ile de vakit geçiriyorlar. Yani birini seçmeleri diğerinden vazgeçmeleri anlamına gelmiyor.

Ø  8-18 yaş arası çocukların yüzde 73’ü günde en az 43 dakikalarını okuyarak geçiriyor.


Z Kuşağı’nın Yüzde 96’sı TV İzliyor

Ipsos KMG Medya Araştırmaları’nın araştırmasına göre:

Ø  Türkiye’de 6.2 milyon online çocuk var.

Ø  Online aktivitelerde çocukların %77’sinin oyun oynuyor, %66’sının ders çalışıyor, %47’si sosyal paylaşımda bulunuyor, %29’u müzik dinliyor.

Ø  Çocukların %96’sı TV izliyor.

Ø  %68’nin içinde animasyon/karakter olan reklamları seviyor.

Ø  %77’sinin gördükleri TV reklamlarından etkileniyor ve 8-14 yaş arası çocukların %22’sinin hayran olduğu ünlünün ürünlerini tercih ediyor.




Markalar ne yapmalı?

Geleceğe uzanan bir marka kurgusu için bir başka kuşak daha göz ardı edilmemeli. Z kuşağı denilen, bugün 0-10 yaş arasında olan yeni bir neslin tüketim kararlarındaki etkilerinin boylarından büyük olduğundan emin olabilirsiniz. 

Ailelerin satın alma kararlarında çoğu zaman çocukları aktif rol oynuyor. Üstelik sadece satın alma kararlarında değil satın alma süreleri ve miktarlarında da. 

Çocukların bu etkisini gören bazı şirketler çocuk mağazası olamamalarına rağmen ebeveynleri alışveriş yaparken onları bölmemeleri için çocuk eğlence alanları kuruyor. 

Kesinlikle satın alma kararlarını ebeveynlerin verdiğini fakat markaların iletişimde çocuklara seslendiğini artık bariz bir hal aldı. 

Böylelikle çocukların marka savunucuları duruma geldi. Örneğin çocukların bu günlerde en fazla istediği şeylerin başında Ipad geliyor.



Çocuklar hediye olarak iPad istiyor

ABD’li araştırma şirketi Grail Research’ün geçtiğimiz yıl Kasım ayında yaptığı araştırma, Z kuşağı hakkında fikir veriyor. 

Dijital yerliler olarak da bilinen bu nesille çalışacak şirketlerin yeni teknolojiyi çok iyi kullanmaları gerekiyor. Araştırmaya göre:
Ø  Amerika’daki 6-12 yaş arası çocukların yüzde 31’i yılbaşı hediyesi olarak iPad istemiş.

Ø  12 yaşındaki kızların yüzde 20’si online alışveriş sitelerinde geziyor.

Ø  Cep telefonu kullanım yaşı ise her sene düşüyor. 12 yaşındaki kızların yüzde 65’inde, 13-15 yaşındaki kızların ise yüzde 79’unda cep telefonu var.

Ø  Gençlerin yüzde 46’sı televizyonda ne izleyeceklerine sosyal ağlardaki öneriler üzerine karar veriyor.

Ø  Çocuklar, gençler cep telefonu, bilgisayar veya sosyal ağlara bağlanabilen benzer cihazlardan uzak tutulduğunda üzülüyorlar.



Çocuğu Hedefleyen Markalar Çocukları Kazandı

Tipeez.com’da yayınlanan çocuklar ve tercih ettikleri markalar ile ilgili istatistikler:


Ø  Çocukların %43.26’sı Iphone kullanmayı tercih ediyor.


Ø  %38.92’sinin favori marka otomobilleri Toyota.


Ø  %34.60’ı müstakil evde yaşamak istiyor.


Ø  %58.48’i THY ile uçmak istiyor.


Ø  %51.06’sı uzun zamandır kişisel bakım ürünü kullanıyor.


Ø  %55.39’u odasını Çilek Mobilya’dan döşemek istiyor.


Ø  %32.12’si İş Bankası’nı tercih ediyor.


Ø  %49.16’sı en etkili sabun olarak Protex’i tercih ediyor.


Ø  %40.09’u internette en çok oyun oynayarak zaman geçiriyor.


Ø  %59.01’i bir sonraki karne hediyesi olarak Tablet istiyor.


Ø  %43.72’si boş zamanını internete girerek değerlendiriyor.





Rekabet Dolu İş Yaşamı


İş yaşamında onları ciddi bir rekabetin beklemesinin yanı sıra bugün eğitimini aldıkları konuların birçoğu, yarın iş yaşamına atıldıklarına ya şekil değiştirmiş ya da yok olmuş olacak. 

Da Vinci Enstitüsü’nün yaptığı araştırmaya göre 2030 yılında 2 milyon meslek yok olmuş olacak. Yani bugünkü mesleklerin yüzde 50’si. O halde başta Y kuşağının ardından da bir numaralı rakibimiz Z kuşağının iş dünyası oldukça çekişmeli olacak.
Ediz TOKABAŞ


Faydalandığım Kaynaklar
Zeynep Mengi ,Hürriyet İK
Kaiser Family Foundation
Ipsos KMG Medya Araştırmaları “Türkiye’de çocukların medya tüketimleri ve yaşam tarzları”
Grail Research
Tipeez.com
Kigem.com  “Çekilin Yoldan Z Kuşağı Geliyor”
 http://ediztokabas.blogspot.com/2012/10/zehir-gibi-bir-kusak-geliyor.html