Popüler Yayınlar

2 Nisan 2013 Salı

MAH’ın ‘çok gizli’ Said Nursi dosyası

 
18 Mart 2013 / İDRİS GÜRSOY
İstihbarat belgelerine göre, Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 1950’den 27 Mayıs 1960’a kadar Said-i Nursi nefes alıp verişine kadar takip edilmiş.
 
‘Çok gizli MAH (Millî Emniyet Hizmetleri Riyaseti/Millî İstihbarat Teşkilatı’nın eski adı)’ damgalı dosyanın konusu Bediüzzaman Said Nursi. 27 Mayıs 1960 darbesi olmuş. Başbakan Adnan Menderes ve arkadaşları Yassıada’da. Millî Birlik Komitesi’nin oluşturduğu ‘Soruşturma Kurulu’ 2 Kasım 1960 gün ve 47-57 sayılı bir yazı ile ‘Said-i Nursi ve müritlerinin sakıt Demokrat Parti (DP) iktidarı ile olan münasebetlerine dair’ bir dosya istiyor MAH’dan.

Ülkedeki dinî hareketleri adım adım takip eden istihbarat teşkilatı, servise intikal eden dokümanların fotokopi ve suretlerini M. Em. Hz. Rs. Ziya Selışık imzası ile arz ediyor.
Başbakanlık Devlet Arşivleri’ndeki ‘gizli’ MAH belgelerine göre, DP’nin iktidara geldiği 1950’den 27 Mayıs 1960’a kadar Said Nursi nefes alıp verişine kadar takip edilmiş. Mektupları, sohbetleri, gezileri, ziyaretine gelenler raporlara girmiş.

Bediüzzaman’ın Risale-i Nurların yayılması ve basımı ile ilgili yazışmaları, il-ilçelerdeki ‘Nurcuların’ isim listeleri de raporlanmış. 22 başlık altındaki belgelerin neredeyse tamamı 1957-60 arasını kapsıyor.

MAH belgeleri arasında DP milletvekili, il ve ilçe teşkilatlarından Menderes ile bakanlara yazılan mektuplar büyük yer tutuyor. DP’li teşkilat yöneticileri, bir din âlimi olan Said Nursi’ye baskıların sona erdirilmesini ve mahkemelerce toplatılan Risale-i Nur eserlerinin serbest bırakılmasını istiyor.

Menderes hükümetine, “Milletin aleyhindeki gizli düşmanların ekmeğine yağ sürmeyin” uyarısında bulunuyorlar. Bediüzzaman da gelen fırtınayı görüyor âdeta; DP’yi bazı uygulamalardan dolayı uyarıyor. Mayıs 1954’te Said Nursi imzalı ‘Demokratlara büyük bir hakikati ihtar’ başlıklı mektup da dosyada yer alıyor.

1957’de DP seçimi üçüncü defa kazanıyor; ancak dindarların takibi bitmiyor. 26 Nisan 1958’de Ankara, İstanbul ve Isparta’daki Nur talebelerinden 10 kişi toplanarak Ankara Cezaevi’ne hapsediliyor. Said Nursi, vefatından önceki son aylarında bir dizi seyahate çıkıyor.

2 Aralık 1959’da Ankara’ya gidiyor, bir gece kaldıktan sonra Emirdağ’a, oradan Konya’ya geçiyor. 1 Ocak 1960’ta İstanbul, 3 Ocak’ta bir kez daha Ankara seyahati var. Âdeta son derslerini veriyor. Konya’dan Isparta’ya dönüyor. Said Nursi’nin bu hareketliliği gazetelere konu oluyor.

Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) yakın yayın organları Bediüzzaman’ı manşetlere taşıyor. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, haberleri Meclis gündemine getiriyor. Başbakan Adnan Menderes’i  Said Nursi’yi himaye etmekle suçluyor. DP iktidarı da tedirgin oluyor. 11 Ocak 1960’ta Ankara’ya gelen Said Nursi’ye hitaben hükümet bildirisi olarak radyodan Emirdağ’da ikamet etmesi tavsiye ediliyor. Bediüzzaman ve talebelerinin peşine polis takılıyor.

DP Afyon Emirdağ teşkilatının Ankara’ya çektiği bir telgrafta, ‘hayatı inziva ile geçen ve bir iki hizmetkârı; iki üç has dostu ile uhrevi konuşmasından başka kimse ile temas etmeyen Bediüzzaman’a yapılan baskıların ‘Demokrat hükümeti’ Nur talebelerine muarız gösterdiğine dikkat çekiliyor ve “Milletvekilleri seçiminde (1957) Risale-i Nur talebeleri partimize müzahir olduklarından muhalefet mensupları Demokrat iktidarı İslamiyet aleyhinde göstermek ve dindar halkı partimize küstürmek suretiyle kendileri lehine zemin hazırlamak gayesini göstermektedirler.” deniyor.

DP’nin kuruluşundan itibaren Adnan Menderes ve arkadaşlarını ‘duasına aldığını’ söyleyen Bediüzzaman Said Nursi, Mart 1960’ta hastayken gittiği Şanlıurfa’dan, İçişleri Bakanı Namık Gedik’in emri ile zorla çıkarılmak isteniyor. Ancak 27 Mart’ta vefat edince Halil-ür Rahman Dergâhı’na defnediliyor. 27 Mayıs’ta askerî darbe ile DP iktidarı sona eriyor. 12 Temmuz’da Bediüzzaman’ın mezarı açılıp cenazesi Isparta’da bilinmeyen bir yere naklediliyor.


MAH’ın Soruşturma Kurulu’na gönderdiği belgelerden bazıları


EK-2 EMİRDAĞLI DEMOKRATLARDAN DP GENEL MERKEZİ’NE: “Kasabamızda hem ekser vilayetlerde kasaba ve köylerde pek çok talebesi ve yazdığı eserlerin okuyucusu bulunan Said Nursi hastalığı ve ihtiyarlığı icabı olarak teneffüs için bazen Emirdağı’na gelir, dokuz senelik ikametgâhı olan evinden Bediüzzaman Said Nursi gerek kendisine gerekse yüz otuz parça Risale-i Nur eserlerini okuyan yüzbinlerce talebelerinde yapılan isnatları teyit edecek hiçbir hareket kaydedilmediği gibi bilakis vatan ve milletin dünyevi, uhrevi saadetlerine vesile olan iman hakikatlerine hizmetleriyle fevkalade takdire layık oldukları tahakkuk etmiştir. (…) Isparta’dan Emirdağı’na geldiğine her zaman olduğu gibi bu defa da polisler tarafından tasarrut edildiğine biz parti idare heyeti üzülerek şahit olduk… ve yine haber aldığımıza göre 28 Kasım 1957 günü teneffüs için Emirdağı’ndan Eskişehir’e giderek Yıldız Otelinde bir iki saat kalıp geri dönecekti. (…) işte hayatı inziva ile geçen ve bir iki hizmetkârı; iki üç has dostu ile uhrevi konuşmasından başka kimse ile temas etmeyen böyle muhterem bir zata Demokrat hükümeti; Nur talebelerini muarız göstermek isteyen müfsit bir zihniyetin bilerek veya bilmeyerek hadimi olanlar; insanlık ve adalete yakışmayacak hareketlerde bulunarak hastalığını işitip merakla sormağa gelen birkaç kişinin ifadelerini almak suretiyle bir tedhiş havası estirmeye teşebbüs etmişlerdir. Bunu da kâfi görmeyen Eskişehir emniyetine mensup bir komiserle üç polis Said Nursi’nin odasına kadar giderek ‘otel odalarında vaaz etmek yasaktır’ demek suretiyle hususi ve hiçbir kanunun men etmediği konuşmasına vaaz rengi vererek kanun hudutlarını bütün bütün aşmışlardır. (…) bu hadise Afyon ve Emirdağı’nda Bediüzzaman’ı tasarrut edip halk içerisinde Demokrat iktidar aleyhine bir propaganda yapmak gibi hareketler doğrudan doğruya Halk Partisi emellerine hizmet edenlerin mahsulüdür. Biz parti ilçe idare heyeti olarak şunu anladık. Geçen 27 Ekim milletvekilleri seçiminde Risale-i Nur talebeleri bütün vilayet, kasaba ve köylerde bilhassa ve kasabamızda partimize müzahir olduklarından bunu bilen muhalefet mensupları, Demokrat iktidarı İslamiyet aleyhinde göstermek ve dindar halkı partimize küstürmek suretiyle kendileri lehine zemin hazırlamak gayesini göstermektedirler. (…) Fırsat düşkünlerine meydan verilmemesini partimiz hesabına arz ederiz. DP Başkanı Cemal Çelik, DP idare heyetinden Hasan Ünver ve 7 DP’linin imzası.

BEDİÜZZAMAN SORDU: EMİR ANKARA’DAN MI? ‘Ek: 4 Şube Şefliğine’ başlıklı yazının tarihi 25.12.1959. Komiser muavini Cavit Özköksal ve polis memurlarının imzası bulunan kâğıtta alınan şifahi emir üzerine Eskişehir’den hareket edilerek Kanlıpınar köyü sırtlarında Bediüzzaman ve talebelerinin nasıl durdurulduğu ve neler konuşulduğu anlatılıyor: “Eskişehir’e giremeyecekleri söylendiğinde, şehre girmeyeceklerini, burada sıcak bir yer bulup cuma namazı kılacakları bildirilmiştir. Bu sırada Said Nursi’nin ‘Bu emir Ankara’dan mı geldi, yoksa Eskişehir’den mi emir aldınız?’ demesi üzerine hiçbir cevap verilmeyerek ‘Emir aldım’ sözü ile iktifa edilmiştir. Kendisinin komünistlerle 70 seneden beri mücadele ettiğini, onları yere serdiğini, şahsına 21 defa suikast yapıldığı halde hepsinin akim kaldığını, asayişi polislerden daha fazla Nur talebelerinin koruduğunu, eskiden Nur talebelerinin mevcudunun 1,5 milyon olduğu halde şimdi daha kalabalık bulunduklarını, devlet büyüklerimizden bazı şahsiyetlerle temasta bulunduğunu söylemiştir.”
‘MAH çok gizli’ ibareli, 13 Ocak 1961 tarihli dosyada şu bilgiler bulunuyor:
Özet: Said Nursi ve müritleri hk.
Ka:2 Kasım 1960 gün ve 47/57 sayılı yazıya.
Said Nursi ve müritlerinin sakıt DP iktidarı ile olan münasebetlerine dair servisimize intikal eden bilgiler aşağıda özetlenmiş ve bu husustaki dokümanların fotokopisi ve suretleri ilişikte sunulmuştur. Nurculuğun bir tarikat olduğuna ve gerici ve düşmanca fikirlerle beslenen geniş bir Nurcu kitlesi yaratmak maksadına matuf bulunduğuna dair İslam Tarihi Doçenti Neşet Çağatay’ın Ankara C. Savcılığı’nın 22.6.1960 gün ve 7158 sayılı yazısına cevap olarak hazırladığı bilirkişi raporu örneği. Said Nursi Emirdağ’ındaki evinde bulunduğu sırada Eskişehir emniyet mensupları tarafından hareketinin gözaltında bulundurulmasının uygun olmayacağı ve bu halin DP’nin büyük menfaatlerine zarar vereceği sebep ve düşüncesiyle mezkur ilçede DP idare heyeti üyeleri tarafından DP genel başkanlığına İçişleri Bakanlığı’na ve Başbakanlığa gönderilen dilekçenin bir örneği. Sakıt DP’li mebuslardan Erzurum Mebusu Melik Fırat’ın müntehir İçişleri Bakanı Namık Gedik’e verdiği fotokopide (ek 3) olan Said Nursi imzalı beyannamede; bu kimsenin Adnan Menderes, Namık Gedik ve Tevfik İleri ile temas etmek üzere Ankara’ya geldiği ve düşük iktidarın bu üç simasının İslamiyet’in kahramanları oldukları belirtilmektedir. (…)

1959 yılında orta Anadolu’daki bazı vilayetlere yaptığı seyahatler dolayısıyla efkar-ı umumiye ve basının göstermiş olduğu tepki üzerine sakıt DP iktidarınca Emirdağı’ndan ayrılmaması hususunda Said Nursi’ye yapılan tebligat dolayısıyla adı geçenin bazı gazetelere karşılık olarak neşrettiği mektubun fotokopisi. Bazı Risale-i Nur talebelerinin mektupları, Ladik kazası belediye hopörlerinden Risale-i Nurlarla ilgili yapılan ilan. Milli eğitim bakanlığı sırasında Celal Yardımcı’ya gönderilen Sungur imzalı beyanname. Mehmet Büker’in üzerinde çıkan yazıların fotokopisi Said-i Nursi imzalı Demokratlara büyük bir hakikatı ihtar başlıklı mektup. Mektup Mayıs 1954’te DP’liler tarafından halka dağıtılmıştır.

Ankara’da ve İstanbul’da Risale-i Nur’un basım ve tevzi işi ile ilgili Risale-i Nur talebelerinin mektupları. Nur külliyatının kitap halinde olanlara ait olmak üzere Nurcular tarafından hazırlanan katalog Nurcuların yurt içindeki faaliyetlerini gösteren mektup sakıt başvekil Adnan Menderes’e hitaben yazılan mektuplar. Konya mebusu Fahri Ağaoğlu’na TBMM’nin anayasa çalışmalarını destekleyen vatandaşların imzalarının olduğu tebrik yazısı.



Menderes’e mektup: Bu vaziyet çok ağır geliyor

 

Bediüzzaman, 14 Mayıs 1950’de başlayan Demokrat Parti devrini, 23 Ağustos 1953’e kadar kaldığı Emirdağ’da karşılamıştı. Halkın desteğini alarak Meclis’te ezici bir çoğunlukla hükümet olan Demokrat Parti devrinde yine tam anlamıyla rahat bir hayat geçirmedi. 1951 yılında Emirdağ’da şapka meselesinden Bediüzzaman’a bir dava açılmış ve ifadesi alınmıştı.

Bundan bir yıl sonra da İstanbul’da, Gençlik Rehberi kitabı hakkında bir dava daha açılmıştı. Bediüzzaman bu davanın duruşmasına katılmak için geldiği İstanbul’da Sirkeci’deki Akşehir Palas Oteli’ne yerleşti. 22 Ocak 1952 tarihinde duruşmaya katıldı. Ertesi gün bir gazetede “Seksenlik Pirin Duruşması” başlığıyla yer aldı. 5 Mart 1952’de yapılan son duruşmada, dava konusu Gençlik Rehberi kitabının 1943 yılında Denizli Mahkemesi’nden beraat kararı aldığı ve bu kararın da Yargıtay’ca onaylanmış olduğu anlaşıldığından dava beraatle sonuçlandı.

İstanbul’dan ayrılan Said Nursi, Emirdağ’a döndü. 1953 yılı baharında Eskişehir yoluyla tekrar İstanbul’a gitti. Fatih Çarşamba’da ahşap bir evde hem Risalelerin neşriyatıyla meşgul oluyor hem de kısa gezintilere çıkarak bazı ziyaretlerde bulunuyordu. Bediüzzaman, 1953 yılının ortalarında Emirdağ’a döndü. 23 Ağustos 1953’te de Isparta’ya geldi. Isparta’da açılan bir davanın daha sorgu hâkimliğinde iken reddedilmesi ile artık hayatında mahkemeler devri kapanmıştı.

Bediüzzaman, bundan sonraki hayatını daha önce sürgün ve mahpus olarak gittiği yerlerdeki dostlarını ziyaretle geçirdi. Afyon, Emirdağ, Eskişehir, Eğirdir ve Barla’ya gitti.

2 Aralık 1959’da Ankara’ya yaptığı ziyaret artık Bediüzzaman’ın veda seyahatleriydi. Başkent’te bir gece kalarak dost ve talebeleriyle görüştükten sonra 3 Aralık 1959’da Emirdağ’a, oradan da Isparta’ya geçti. Talebelerinin dâveti üzerine 19 Aralık 1959’da Emirdağ’dan ayrılarak Konya’ya gitti.

Mevlânâ’nın türbesini ziyaret etti. Takvimler 19 Mart 1960 tarihini gösterirken, Bediüzzaman ağır hastaydı. Talebelerine Urfa’ya gitmek istediğini söyledi. Arabası hazırlandı ve 82 yaşında, ağır hasta haliyle yola çıktı. 20 Mart’ta yağmurlu bir havada başlayan seyahat, son yolculuğuydu.

21 Mart’ta Urfa’ya ulaşıldığında talebeleri kendisine Halil-ür Rahman Dergâhı’nı göstermek istedi. Ama o yürüyemeyecek kadar rahatsızdı. İpek Palas Oteli’ne yerleşti. Otele gelen polisler, İçişleri Bakanı’nın emriyle derhal Isparta’ya geri dönmeleri gerektiğini tebliğ etti. Halk, otelin önüne toplandı. Bediüzzaman ve yanındaki talebelerinin ısrarla Urfa’dan ayrılması isteniyordu.

Bu baskı sürerken Bediüzzaman, 23 Mart 1960 günü, 27 numaralı odada sabaha karşı vefat etti. Cenaze namazından sonra naaşı Halil-ür Rahman Dergâhı’nda defnedildi. Hayatta iken varlığını istemeyenler, onu vefatından sonra da rahat bırakmadı. Vefatından iki ay sonra 27 Mayıs 1960’da bir hükümet darbesi gerçekleşti. 12 Temmuz 1960 gecesi Bediüzzaman’ın Urfa’daki mezarı gizlice kazıldı.

Naaşı askerî bir uçağa konularak  Isparta Şehir Mezarlığı’nda bilinmeyen bir yere defnedildi. Başbakanlık Arşivleri’ne gönderilen Yassıada belgeleri içinden mezarın nakliyle ilgili ‘Zabıt varakası’ da çıktı. Belgelere göre mezarı Urfa’dan alınan Bediüzzaman, 12 Temmuz 1960’ta Isparta Şehir Mezarlığı’na defnedildi.

Daha sonra yakın talebeleri tarafından Isparta’da başka bir yere nakledildi. Üstad’ın talebeleri 27 Mayıs’tan hemen önce Menderes’e mektup yazmış ve polisin uygulamalarından şikâyetçi olmuştu. O mektup da MAH belgeleri içinde yer alıyor:

“Muhterem Başvekilimiz

Adnan Menderes,
Son hadiseler dolayısıyle Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Emirdağı’nda istirahat ve ikamet eylemeleri Anadolu Ajansı vasıtasıyle ilan ve bu hususta kendilerine mahalli makamlarca tebliğ edilmiştir. Bunun üzerine üstadımız Said Nursi aşağıdaki hususu zat-ı âlilerine ve Dahiliye Vekili’ne duyurulmasını arzu etmişlerdir. Şöyle ki; (bütün muhalifler ve siyasiler her yerde ve her tarafta serbest olarak geziyorlar, üstadımızın hareketi ne siyasi ve ne de muhalif olmadığı ve siyasete karışmadığı halde Ankara’dan gelen bir emirle ‘şimdi evinden dahi çıkmayacaksın’ demeleri bir hapsi münferit hükmündedir. Üstadımız zaten kimse ile görüşmüyor ve konuşmuyor hem sesi de kesilmiş, Risale-i Nur üstadımıza ihtiyaç bırakmıyor. Isparta’da ve Emirdağ’da iki senelik kirasını verdiği ikametgâhına gitmeye mecburdur. Isparta ve Emirdağ’da birer ay tebdili hava için gidip gelmesi zarureti var esasen hastalığı itibarıyla bir yerde durmağa tahammül edemiyor, yazın dağlarda kışın şehirlere gezmeye ve oturmaya mecburdur. Risale-i Nur’un fevkalade hizmeti için hariç memlekete gitmiyor. Burada bu sıkıntıyı çekiyor, şimdilik bu hastalığında, otuz senelik muhaliflerin yaptığı istibdat lehine bu vaziyet çok ağır geliyor. Bu hususun nazara alınarak üstadımıza serbestiyet verilmesini arz ve talep ederiz.”

12 Ocak 1960

Avukat Necdet Doğanata

Yanında bulunan talebesi, Mustafa Sungur


MAH’ın ‘çok gizli’ damgalı, ‘Said-i Nursi ve müritleri’ başlıklı raporu…

Nurcuların resmî dairelerdeki temaslarına dair 6 sayfalık Emniyet raporu.

Üstad’ın kardeşi Abdülmecit Ünlükul’a naaşın nakli ile ilgili yazdırılan dilekçe.

Üstad Bediüzzaman’ın naaşının Isparta’ya nakli ile ilgili Zabıt Varakası.

‘Çok gizli’ damgalı MAH belgesi. Nur talebelerinden Adnan Menderes’e 3.7.1952 tarihli mektup.

Bediüzzaman Said-i Nursi’nin ölüm raporu.


http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-35089-173-mahin-cok-gizli-said-nursi-dosyasi.html

SENİN ANNEN BİR KUTUP AYISIYDI YAVRUM!

18 Mart 2013 / EMİN AKDAĞ
Sizce penguenler en fazla başlıktaki söze muhatap kaldıklarında mı şaşırırlardı; yoksa Hürriyet, Oda TV, Sözcü, BirGün, SoLHaber ve Gerçek Gündem’de yayımlanan hayal ürünü ‘penguene başörtüsü’ haberlerine mi? Muhtemel cevapları irdelemeden, şu soruyu da yöneltmeliyiz: Peki hangisine inanırlardı?
 
Biraz açarsak; kutup ayısından geldiklerine mi, insanlara küçük yaşlardan itibaren ‘mühendislik’ uygulandığına mı? Asılsızlığı ortaya konmasına rağmen çarpıtmanın sürdürülmesine ‘hayvan halleriyle’ akıl sır erdiremeyecekleri kesin.

İkincisini peşinen elediklerinden, ilk şıkka odaklanacakları da. ‘Atalarımız ayı mıydı?’ sualiyle ilgilenmeyi yeğleyeceklerdir.

Çünkü diğerini anlamlandıramayacaklardır. Anne penguenin cinsiyetinin belirtilmesi  amacıyla başörtülü çizilmesiyle kopartılan fırtınayı gayet art niyetli bulacaklardır.

Dile getirilen suçlamaların dayanıksızlığını öğrenince de içten içe kahrolacaklardır. Söz konusu deli saçmalığının kısa öyküsü şöyle: Timaş Yayınları, Sevimli Hayvanlar kitap serisi basmıştır. ‘Paytak Penguenler ile Tanışalım’ da bunlardan biridir.

Çizimlerde annenin başında örtü vardır. Bunu gören Hürriyet muhabiri olağanüstü bir olay yakaladığını düşünerek ‘başörtülü penguenler’ haberini kurgular.

Saydığımız basın kuruluşları da buna balıklama atlar. Güya ‘başörtüsü’ Timaş’ın eklemesidir. Bilinçaltına dinî figürler şırıngalanmaktadır.

Eğitim-Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız, “Çocuklar üzerinden bir yaşam biçimi inşa edilmeye çalışılıyor. Hikâye kitaplarında hayvanlara bile başörtüsü takılıyor.

Bu uygulamalar çok yaygınlaştı.” görüşünü vermiştir muhabire. Oysa noktasından virgülüne, boyasından çiziğine tamamen orijinaldir eser.

Hindistan menşelidir. Amerikan Kapps Books İngilizce piyasaya sürmüştür. Başta Fransızca başka dillere de çevrilmiştir. Timaş kitaba tümüyle sadıktır.

Hüriyet’in okur temsilcisi Faruk Bildirici de hatayı tescilliyor. Ancak aynı gazeteden Mehmet Y. Yılmaz, “Toplum mühendisliği tam gaz” başlıklı yazısıyla yalanı yatsı sonrasına sürükleme çabasında.

Şu iki soru da kaçınılmaz: Başörtüsüne ve dinin yaşanmasına bu düşmanlık niye? Penguen mizah dergisi buradan bir ‘öz espri’ çıkartabilecek mi?

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-35079-11-senin-annen-bir-kutup-ayisiydi-yavrum.html

BÜYÜK DEVLET DUYAR!

25 Mart 2013 / SEDAT GÜLMEZ
Bilgi toplamak kadar onu kullanmak da önemli. Osmanlı Devleti son döneminde bunu yapabildi mi?
 
Devletlerin gücü veya güçsüzlüğüne etki eden unsurlar sayılmaya kalkılsa şüphesiz, istihbarat birinci sırada yer alır. Üstelik bu durum sadece günümüz dünyasıyla da sınırlı değil.

Tarihin hangi döneminde olursa olsun, büyük devlet sıfatını haiz bütün sistemler geniş ve yaygın istihbarat ağıyla da dikkat çekmiştir.

 Dünya tarihine tek hanedanla 620 yıl idarede kalma becerisiyle adını yazdıran Osmanlı Devleti de belirtilen hususların dışında değildir.

Yine Devlet-i Âliye için zikredilen faaliyetler daha kuruluş yıllarından itibaren başvurulan bir taktiktir. Tabii zaman ve şartlar bu yararlanma şeklini muhakkak ki değiştirdi.

Bazen saltanat mücadeleleri çevresinde ya da diplomasi alanında fakat bunların ötesinde bilhassa askerî hareketlilik dönemlerinde devlet üzerine oturduğu kaidenin yıkılmaması adına istihbarat yöntemlerine başvurdu.

Yönetim, yalnızca hudut dâhilinde değil, bilinen dünyanın diğer bölgelerinde de gelişen askerî ve siyasî vakalardan bir şekilde haberdar olmaya gayret gösterdi.

Ahmet Yüksel’in kaleme aldığı, “II. Mahmud Devrinde Osmanlı İstihbaratı” isimli çalışma değinilen faaliyetlerin bir bölümüne odaklanıyor.

Yazar kitabı beş ana başlıkta toplamış; “İstihbaratın Tanım ve Tarihçesi”, “II. Mahmud Devrinde İstihbarat Toplam Kanal ve Stratejileri”, “Askerî İstihbarat” “Diplomasi ve İstihbarat” nihayet “İç İstihbarat” Yüksel’in belirttiğine göre Sultan Mahmud devrinde istihbaratın ana gücü casuslar kadrolu bir imparatorluk memuru statüsüne sahip olmaya başlıyor.

Yine karşı istihbarat faaliyetlerini engellemenin en az istihbarat çalışmaları kadar önemli olduğu gerçeği ile hareket ediliyor ve buna göre tedbirler alınıyor.

Tabii Devlet-i Âliye’nin istihbarat faaliyetlerinin başarılı olduğu noktalar kadar başarısız olduğu alanlar da vardı.

İşte Ahmet Yüksel bu problemleri aşmak için neler yapıldığından tutun da eksiklerin giderilme çalışmalarına kadar geniş bir sahada okuyucuya doyurucu bilgiler veriyor.

II. MAHMUD DEVRİNDE OSMANLI İSTİHBARATI
 
Ahmet Yüksel

Kitap Yayınevi

568 sayfa

02122946555

ZAMANI PLANLAYABİLMEK İRADE KAZANMANIN İLK ADIMIDIR.

ADEM GÜNEŞ

Geçen hafta bu köşede çocuk terbiyesinin özünün çocuklara “irade” kazandırmak olduğunu yazmıştım.  

Günümüz anne babalarının çocukları ile yaşadığı birçok problemin temelinde, çocukların iradelerini kullanamamaları olduğunu söylemiştim.

Kendine gücü yetmeyen, bir iş ve beceri sergileyemeyen çocukların hâllerinin aslında irade yoksunluğundan kaynaklandığından bahsetmiştim. 

Ancak irade sahibi bir çocuğun namaz kılabileceğini, bir masa başında saatlerce oturup dersine odaklanabileceğini ifade etmiştim. 

İyi ki de bahsetmişim, zira onlarca anne babanın “O zaman çocuklarımıza nasıl irade kazandırabiliriz?” diye başlayan soruları ile karşılaştım. 

Aslında bu, çocuk eğitiminin en önemli sorusudur. 

O hâlde baştan başlayalım ve adım adım çocuğun irade kazanım ve kayıp sürecini satırlarımız el verdiğince izah etmeye çalışalım. 

Önce “İrade nedir?” sorusuna cevap verelim: “Bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme gücüne” irade deniyor. Bir başka deyişle, düşünce kalkabilme, bir işi sonuna kadar takip edip yapabilme gücüne irade diyoruz…

Aslında çocukluk döneminde çocukların güçlü bir iradesi vardı… Daha erken çocukluk döneminden itibaren yaşama sevinci ile dolu dolu ve hep “bir şeyler yapmak” için çaba sarf eder çocuklar… Yetişkin bu dönemde çocuğun yapabilirliğinin önüne engel koymamalıdır. 

Mesela, 3 yaşına gelmiş bir çocuk merdivenlerden artık “kendisi” inmek ister. Böylesi bir istek ebeveyn için bulunmaz bir fırsat olarak görülmelidir. 

Ve çocuğun o “badi badi” merdivenlerden inişi sırasındaki mücadelesi hayret makamından izlenmelidir. Eğer böylesi bir durumda yetişkin çocuğu kucağına alarak kendisi indirmeye kalkarsa çocuğun iradesini kırmış olur. 

Veya çocuk, ayakkabılarını kendisi bağlayabileceği bir yaş dönemi olan 4 yaşına geldiği hâlde annesi önüne diz çöküyor ve onun ayakkabısını bağlıyorsa… Ya da yemek yeme becerisini kazanabileceği 3 yaş döneminde ebeveynler hâlâ çocuğuna kendisi yemek yediriyorsa… 

Yahut ilkokul dönemindeki bir çocuğun “ne zaman” neyi yapması gerektiğini hâlâ anne babası organize ediyorsa, böylesi bir çocuğun irade gelişiminden bahsetmek oldukça zor olur. 

Önceki yıl yaz aylarında ailecek bir piknik alanına gitmiştik. Bir ağacın altına oturmuş, çocuklarımızı seyrediyorduk. En küçük oğlum 2,5 yaşındaydı o zaman. 

Abileri bisiklete binmiş keyiflice etrafta dolaşırken o da bisikletlerin peşinde coşku ile koşuyordu. Bir ara ayağı yere takıldı ve yüz üstü düştü. 

Önce bir şey oldu mu acaba diye dikkatle baktık, ama bir şey olmamıştı, sadece düşmüştü. Bu bizim için bulunmaz bir “irade” kazanım fırsatı idi. 

Hiç panik yapmadık. Acele etmeden, sükûnetle, onun ne yapacağını uzaktan seyretmeye başladık. Elleri toprağa çarptığı için biraz acımıştı galiba. Ama yine de ağlamadı. 

Önce öylece biraz bekledi ve sonra yavaşça ayağa kalkmaya çalıştı. Tam da bu sırada orada bir başka ağacın altına oturmuş yaşlı bir teyze çocuğu gördü ve koşarak yanına gitti.  

“Vah yavrum!” diye çocuğu kaldırırken, bir yandan da ağaç altında istifini bozmadan oturan bize bakıp “Bunlar anne baba olacak, biz de göreceğiz!” diye bir güzel söylendi.

Hâlbuki o sırada bizim için bir fırsat doğmuştu. Düştüğü yerden kalkabilmek için iradesini kullanmaya çalışan bir çocuk vardı ortada. 

Ancak yaşlı teyze bizim bu irade kazanım eğitim fırsatını kaçırmamıza sebep olmuştu. 

Bu ve benzeri onlarca örnek yaşıyor çocuklar gündelik hayatta. Yetişkinler çocuğa yardımcı olmak için onun “kendi yapabilirliğinin” önüne geçtiklerini maalesef fark edemiyorlar. 

Peki, “Çocuk artık büyüdü ve şimdi nereden başlayacağız?” diye soruyorsanız, o hâlde size tavsiyem, yeniden irade kazanımını “zaman kullanma” becerisi elde etmeye çalışmakla başlayın. 

Çocuğunuza bir “mekanik” kol saati alın. Ve ona zaman kullanımını öğretin. Acemice de olsa kendi kolundaki saati kullanarak yaşamı organize etmeye çalışırken aslında “irade” kazanımının adımlarını da atıyor olacaktır.

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/yazar-35007-zamani-planlayabilmek-irade-kazanmanin--ilk-adimidir.html


HABEMUS LINGUAM (Bir dilimiz var)

 İtalyan Giovanna Chirri, Latince bildiği için Papa’nın istifasını ilk duyuran gazeteci oldu.
İtalyan Giovanna Chirri, Latince bildiği için Papa’nın istifasını ilk duyuran gazeteci oldu.
25 Mart 2013 / CEMAL TUNÇDEMİR
Dünyada kimsenin ana dili olmadığı için ‘ölü diller’ arasında sayılan Latince, Papa 16. Benedikt’in istifasıyla yeniden gündeme geldi.
1,2 milyar Katolik’in manevi lideri konumundaki Papa 16’ncı Benedikt, 11 Şubat 2013 tarihinde yeni azizlerin adını açıklayacağı toplantıya geldiğinde kimse biraz sonra olacakları tahmin bile edemezdi.

Salondaki medya mensupları, bir fıkranın girişini oluşturacak özellikteydi: Bir İtalyan, bir Meksikalı, iki Fransız ve bir Japon... Yerine oturan 86 yaşındaki Papa, yardımcısının verdiği kâğıdı aldı ve bir dakika sürmeyen konuşma metnini okudu.

İtalyan ANSA haber ajansının Vatikan muhabiri Giovanna Chirri, Papa Benedikt’in konuşmasını dinlerken ne olduğunu herkesten önce anladı.

Daha toplantıdaki bazı kardinaller bile ne dinlediklerinden habersizken, aynı zamanda dindar bir Katolik olan Chirri, şok içinde ajansına tek cümlelik haberi geçti ve sonra oturup ağlamaya başladı.

Bayan Chirri’nin geçtiği haberi alan ANSA, saat 11.46’da servis ettiği tek cümlelik, “Papa lascia pontificato dal 28/2 (Papa, papalığı 28/2’de bırakıyor)” haberiyle tarihe not düştü.

Peki, Chirri nasıl oldu da toplantıyı takip eden diğer medya mensupları hiçbir şey anlamazken son yılların en tarihî gelişmesini dünyaya ilk duyuran isim oldu?

Diğer gazetecilerin bilmediği bir şeyi bilerek: Latince... Gazeteciler ve bazı kardinaller, Papa’nın konuşmasının Vatikan tarafından İngilizce ve İtalyancaya çevrilmesini beklerken bu dili bilen Chirri çoktan flaş gelişmeyi dünyaya duyuracaktı.

Benedikt ya da Latince adıyla Benediktus, her gelişmenin saniyede dünyanın en ücra köşesine iletilebildiği sosyal medya çağında vedasını Latin dilinde yapmayı tercih etmişti. Bu gerçekten de etkileyici bir mesajdı.


 

Vatikan’ın resmî dili

Latince, bütün dilbilim kategorizasyonlarında ‘ölü diller’ arasında sayılıyor. Yani dünyada ana dili Latince olan kimse yok. Konuşanların tamamı bu dili sonradan öğreniyor.

Ancak Latince ne kadar ölü, orası tartışılır.

Akdeniz’in dünya ticaretinin kalbi olduğu yüzyıllarda, bu ticaretin tarafları arasında bir ortak dil doğdu. Venedik, Cenova, Floransa gibi şehirler ticari sirkülasyonun Avrupa yakasındaki ana duraklarıydı.

Dolayısıyla, yeni dilin önemli kısmı İtalyanca kelimelerden oluşuyordu. Ancak Arapça, Farsça, Türkçe ve Yunanca da kayda değer yer tutuyordu dilde.

Gemici, tüccar, esir ve askerlerin kendi aralarında konuştuğu bu melez dile, Latince adıyla ‘Lingua Franca’ dendi. Bizim eski metinlerde Frenkçe diye geçen bu dil, bütün Avrupa’yı ‘Frenk’ görmemizin sebebidir.

Frenk dili ya da bazı kaynaklarda ‘Sabir’ denen dilin bazı harika örnekleri, Fransız yazar Moliere’in Kibarlık Budalası adlı tiyatro komedisinde var.

O dönemin diplomat ve tüccarlarının ortak anlaşma dili olması sebebiyle, artık dil bilimciler, her devrin uluslararası anlaşma diline ‘lingua franca’ diyor.

Günümüzün ‘lingua franca’sı, yani ‘Frenk Dili’ İngilizce. İşte Latince, İngilizceden çok önce, tarihin önemli bir diliminin ‘lingua franca’sıydı.

 

Latincenin ikinci çöküşü

İtalya’da ‘Latium’ bölgesinde ortaya çıkan Latince, bölgenin en önemli şehri Roma‘nın bir uygarlık merkezine ve akabinde imparatorluğa dönüşmesiyle yayıldı.

Roma’nın altın çağında yeryüzünün en güçlü ve etkili dili oldu. Ancak Roma’nın gerilemesiyle ve Cermen kavimlerin yayılmaya başlamasıyla etkinliği azalmaya başladı.

Roma İmparatorluğu’nun kurduğu yol sistemi ve merkezî kamu düzeninin bozulmasıyla Avrupa’nın özellikle güney hattındaki geniş coğrafyada Latince konuşanlar arasındaki lehçe farklılığı derinleşmeye başladı.

Konuşulan ile yazılı Latince arasındaki fark arttı. Gotlar ve Cermenlerin akınlarının başlamasından 3 asır sonra, birinci milenyumun ikinci yarısında, İspanya, İtalya, Fransa coğrafyasındaki Latince konuşanlar birbirini anlamakta güçlük çeker hâle geldi.

MS 5. yüzyıldan 8. yüzyılın sonlarına kadar yaşanan bu süreç, Latince konuşan Roma ahalisi arasında Fransızca, Portekizce, İspanyolca, İtalyanca dillerinin doğuşuna sahne oldu.

Ancak İstanbul’un fethi sonrası hâlâ Latince konuşan Bizanslı sanatçı ve aydınların Avrupa’ya kaçmasıyla yeni bir canlanma yaşandı. Rönesans ile birlikte Avrupa elitleri arasında Latince ve Antik Yunan merakı en üst seviyeye çıktı. Örneğin ‘deneme’ türünün babası Montaigne birincil dil olarak kendine Latinceyi benimsedi.

Amerika’nın keşfi ve sömürge çağının başlamasıyla Avrupa dilleri arasındaki rekabet de yükselince, Latincenin ikinci çöküş evresi başladı. Isaac Newton’un ‘Principia Mathematica’sı (1687), Batı’da Latince yazılan son büyük kitaptır.

Latince Avrupa günlük hayatından çekilmesine rağmen varlığını, Katolik kiliselerine bulundukları ülkenin dillerinde ayin yapma izninin verildiği İkinci Vatikan Konsülü’ne (1962-1965) kadar sürdürdü.

Latince hâlâ Vatikan’ın resmî dili. Bütün resmî yazışmalar ve papanın dünyanın dört bir tarafındaki Kardinal ve Piskoposlara yönelik genelgeleri Latince kaleme alınıyor. Vatikan sınırları içindeki bankamatikler (ATM) bile Latince işlem yapıyor.

Bu resmî tabloya rağmen Vatikan içinde Latinceyi akıcı şekilde konuşan insan sayısı 100’ü geçmiyor. Bunlardan biri olan Benedikt, tıpkı selefleri gibi Latinceyi en azından kilise içinden yeniden canlandırmak için büyük çaba harcadı.

İkinci Vatikan Konsülü’nde kaldırılan Latince Ayin’in bir kısmıyla da olsa yeniden kiliselere dönmesinin yolunu açtı. Bugün kardinal seviyesinde birçok Katolik din adamının Latince bilmemesinin sebebi söz konusu konsülün diğer dillerde ayine izin vermesiydi. Son dönemde özellikle Katolik ilahiyat okullarında Latince çok daha ciddiyetle öğretiliyor.

Yine Benedikt’in birer Twitter hesabı açtığı 8 dil arasında Latince de vardı. Tüm hesaplarının ortak Twitter adı olan ‘Pontifex’ Latince ‘köprüler inşa eden’ demek. Roma İmparatorluğu’nda en yüksek konumdaki din adamına bu unvan verilirdi.

Latinceye ve ‘Kutsal Roma İmparatorluğu’na düşkünlüğüyle bilinen Benedikt, geçen yıl Kilise’nin üst düzey din adamlarına Latince öğretecek bir birim kurdu.

Bu akademi, günümüz dünyasında hayatımıza girmiş kelimelerin bile Latincesini üreterek din adamlarına listeler yayımlıyor. Örneğin, ‘inscriptio cursus electronici (e-mail)’ veya ‘graphum act theatrum (sinema)’ gibi.

Latincenin durumu bazı yaşayan dillerle kıyaslandığında aslında çok da vahim sayılmaz. Latin tarihini anlatan ünlü eser Ad Infinitum’un yazarı ve Yok Olma Tehlikesi Yaşayan Diller Vakfı’nın başkanı Nicholas Ostler, Latincenin ‘interretialis’teki yani internetteki varlığının, İzlanda, Litvanya ya da Slovenya dillerinin internetteki varlığından çok daha fazla olduğuna dikkat çekiyor. Finlandiya’da Latince haber sunan bir radyo kanalı (YLE) bile var.

Birçok akademisyen ve uzman için Latince öğrenmek diğer bir yabancı dili öğrenmekten daha kolay. Çünkü, konuşmak zorunda değilsiniz. Okumayı öğrenmeniz ve kelime hazinesi yetiyor.

Dünyanın önde gelen klasik çağ uzmanlarından biri olan Cambridge Üniversitesi profesörü Mary Beard, Latince haber yayını yapan Finlandiya radyosunu ‘şirin’ diye nitelendiriyor,

“Kimseye zararı yok. Ama Latinceyi buradan öğrenemezsiniz” diyor ve ekliyor: “Virgil ve Cicero’nun yazdıklarını okuyarak öğrenebilirsiniz.”

Modern bilimin ortak dili

Bazı linguistlere göre Britanya’nın sığ sosyo-kültürel ikliminde debelenen İngilizceye, mantığı, metafor zenginliği, yeni kelime icat etmeye müsait yapısı ve tarihî tecrübesiyle ‘derinlik’ katan Latince oldu.

Özellikle, Norman işgali sonrası ve Anglo Saksonların Hıristiyanlaşması sürecinde İngilizceye çok sayıda Latince kelime yerleşti.

Bugünkü İngilizcenin yaklaşık üçte birini Latince kökenli kelimeler oluşturuyor. Latince etkisine karşı çıkan ‘sade İngilizceciler’ olsa da sesleri ve etkinlikleri hiçbir zaman dikkat çekici boyuta ulaşmadı. İngilizcenin küreselleşmesinde önemli aktörlerden biri oldu Latince.

17’nci ve 18’nci yüzyıllardaki bilimsel keşif ve icatların adlandırmalarında Latince kelimeler tercih edilince, Latince modern bilimin de ortak diline dönüştü.

Yeni Papa Francis’in de diğer üç selefi gibi Latinist olup olmayacağı henüz belli değil. Ancak Katolik hiyerarşisinden bazı yetkililer, Latinceyi yeniden yaygınlaştırabileceklerine yürekten inanıyor.

Erken dönem Hıristiyan azizlerinden Kartacalı Tertullian’dan ilham alarak belki de: “Credo quia absurdum (Absürd olduğu için inanıyorum).”

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-35159-173-habemus-linguam-bir-dilimiz-var.html

BEYAZLIĞA "İHANET" EDERSEN

 
18 Mart 2013 / SEDAT GÜLMEZ 
 
90 yıllık Cumhuriyet tarihinin birbirinden dikkat çekici hayat hikâyeleri. Tabii giriş bu cümleyle olunca muhtemelen akıllara hemen mağduriyetleri dillendirilecek dindarlar veya Kürtler gelebilir.
 
Muhakkak ki yaşadıkları itibarıyla onlar liste başı “zanlılar”dı. Gelgelelim rejimin keskin bakışları yalnızca bu zümreleri tarassut altına almadı. Sistem için bir de çizgi dışına çıkanlar vardı.

Öyle ki onlardan bekleneni veremeyen yaramaz çocuklardı, onlar. Yıldıray Oğur, “Cumhuriyet’in Beyaz Mağdurları” başlıklı eserinde söz konusu kesimden seçtiği 12 kişinin serüvenini buluşturuyor, okurla.

Kimler yok ki aralarında… Vedat Eczacıbaşı, Zehra Aylin, Muzaffer Şerif, Vedad Uşaklıgil, İzak Altabev, Hürriyet Şehitleri, Sadri Maksudi Arsal, Ülkü Adatepe, Zeki Rıza Sporel, Nezihe Muhiddin, Nuri Demirağ ve Foks…

Sıralanan isimler arasında hepsi aşina gelebilir ama Foks’u merak edenler çıkacaktır. O da Atatürk’ün köpeği…

Şimdi merak daha da arttı mı?

CUMHURİYET’İN BEYAZ MAĞDURLARI

Yıldıray Oğur

Timaş Yayınları

240 sayfa

02125112424

MÜSLÜMAN MI İSLAMCI MI? - Bülent KORUCU

b.korucu@aksiyon.com.tr
İslamcılık tartışmaları tarihî devr-i daim içinde yükselip azalıyor. Tartışma mevsimlerini çoğunlukla siyasi gelişmeler tetikliyor. 

Bunlara bakınca mevzunun ilahiyattan ziyade siyasetin konusu olduğunu söyleyip bırakabiliriz.  

Zaten fertleri ilgilendiren ve tabana yayılmış bir müzakere ile karşı karşıya değiliz. İnsanlar “İslam’ın evrensel ve bütün hayatı kuşatan bir mesaj olduğuna inanıyorum o hâlde ve bizzarure ‘İslamcı’ mıyım?” sorusuna cevap aramıyor. İskender’in Gordion’un düğümüne vurduğu kılıç gibi ‘ben Müslümanım’ deyip işin içinden çıkıyorlar. 

İslamcılığın kaçınılmazlığını savunanlar da zaten soru sormayıp, ‘Müslümansın o hâlde İslamcısın’ zorlamasına başvuruyor. Münazara, bireyin dinle münasebetini sorgular gibi yapıp siyasetle ilişkisine sözü getiriyor. 

İlkini yapabilse faydası muhakkak, ancak ikincisinde oluşacak yarar kuşkulu. Entelektüel bir tartışma olarak elbette faydalı ama bir aşama sonra “bizim gibi düşünmüyorsan patates dinindensin” noktasına gelme riski var. 

Aslında temelde sorunun tespitinde ortaklık var; ayrışma çözüm önerilerinde yaşanıyor. Tarih boyunca ‘Batı’yla askerî alanda mücadele eden İslam dünyası fikrî cidallerden de başını kaldıramadı. 

Batılı hayat tarzı ve inancının surlarımıza dayandığı pek çok seferi püskürttük. Güçlü ve üstün siyasi yapı olmamız bunda belirleyiciydi. Son karşılaşmada ise o alanlardaki yenilgimiz fikrî mağlubiyeti beraberinde getirdi. 

Çökmeye yüz tutan devleti kurtarmak üzere kafa patlatanlardan bir kısmı çarenin İslam’ın temel kaynaklarında bulunduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Sonuçta kurtarılacak ‘devlet’ olunca siyasi ifadeler ağırlık kazandı. 

Vakıa ki devlet yıkıldı, uzun savaşlarda dinî bilgiyi haiz aydınlar azaldı, alfabe değişikliği gibi müdahalelerle geçmişin biriktirdikleri karanlık depolara mahkûm edildi. O zaman yeniden diriliş için ortaya atılanlar iki ana damara ayrıldı. 

Önceliği milletin/ferdin kurtuluşuna verenler ve siyasi projenin gerekliliğine inananlar. İki akım birbirinin rağmına değil bilakis paralel gitti çoğunlukla. Birinci yoldan gidenlerin elinde uygulanmış somut örnekler, çağa taşınmış gelenekler vardı. 

Bunları yenilemek ve çağa seslenmek kolaydı. İkinciler bundan mahrumdu ve aslında geleneği sorunun kaynağı gördüklerinden olandan da yararlanmayacaklardı. Onlar, Batılı Oryantalistlerin yaygınlaştırdığı ‘İslamcı’ yaftasına farklı anlamlar yükleyerek taşımakta da beis görmediler. 

Batı İslamcı derken onu istismar edenler ve son dönemde ‘terörist’leri tanımlıyor. Tartışmanın en riskli alanı da bu olsa gerek. Siz yeniden tanımladığınız o tabelayı boynunuza astığınızda, küresel medya çarklarını elinde tutanların yaftasını taşıma ihtimaliniz kuvvetli ihtimal hâline geliyor. 

O kavram, içini vaktiyle dolduranların istediği şekilde anılıyor. Siz kısık sesinizle devasa medya kartelini kırıp kendinizi anlatana kadar atı alan Üsküdar’ı geçiyor. ‘Kınayıcının kınamasına aldırmayız’ deyip geçme lüksünüz yok; zira ‘iyiliği emir ve kötülükten nehiy’ vazifesi karşınıza dikiliyor. 

İslamcıyız diye ortaya atılmak, bilimsel açıdan doğru mu tartışmalı; fakat mesajla insanlığın arasına kalın duvar örme noktasından hatalı olduğu muhakkak.  

 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=33447

BİTMEYEN TARTIŞMA: İSLÂM-CI-LIK

 
27 Ağustos 2012 / AYŞE ADLI - MURAT TOKAY 
Sokaktan çevireceğiniz mütedeyyin görünümlü kaç kişi olumlu cevap verir ‘İslamcı mısın?’ sorusuna? Bize sıfat olarak ‘Müslüman’ yeter aslına bakarsanız. Ama gelin görün ki meselenin tarihî seyri, teorik kurgusu hiç olmazsa entelektüel planda zorlaştırıyor bunu.

Bir taraftan bakıldığında bütün dünya giriyor ilgi alanımıza. Ancak öte tarafta yani hakikatte, her birimiz çerçevesi sınırlı ‘küçük’ hayatlar yaşıyoruz.

Ana gündemimizi günlük telaşlar teşkil ediyor. Her şey, her zaman olduğu gibi akıp gidiyor. Ya da öyleydi demek gerek belki; zira beklenmedik bir tartışma, kendini ‘öncelikle’ Müslüman addeden mütevazı bireyleri küresel vizyonun sorumlusu hâline getiriverdi.

Biz ki; 150 yıl evvel ‘İslamcı’ diye tanımlanmıştık. Bir ölçüde ‘bu dünyanın’ müsebbibiydik. Fatura ismimize kesilmişti.

Ali Bulaç’ın gazete köşesinde başlattığı İslamcılık tartışmasına bundan evvelki denemelerin aksine pek çok isim katıldı. Çok seslilik bir muhasebenin göstergesi kabul edilebilir elbette. Ancak bir yanıyla da kafa karışıklığını artırmaya hizmet ediyor.

İlk mükellefiyetimiz cebri tarafı ilan edildiğimiz (bkz. Ali Bulaç; her Müslüman bizzarure İslamcıdır!) tartışmayı anlamak olsa gerek. Önümüzde açık duran dosyada müşterek sorularımız var: İslamcılık nedir? İslamcı kime denir? Bu düşünce hangi ihtiyaca cevap verir? Tartışmalar hangi derdimize derman olur?..

Bir modern zaman meselesi duruyor karşımızda. Din, dünya ve ahiretle ilişkimizi topyekûn etkileyen, sonuçları itibarıyla Müslüman’la İslam arasına derin mesafe koyan bir mesele… Her birimizin tartışmanın kaçınılmaz tarafı olmamızın sebebi de, İslamcılığın bu kuşatıcı ve yeniden inşa edici yönü…

Tek bir tanımı yok İslamcılığın. İçerik hakkında konuşmaya geçmeden kimin kavramdan ne anladığını netleştirmek gerekiyor. Kendi değerlendirmemizi yapmaksa ancak tarihî süreci doğru değerlendirmekle mümkün. İki asır önceye kadar potansiyelde evrensellik iddiası taşısa da her hayat tasavvuru, belli alanlarda varlık gösteriyor.

İslam’ın, Hıristiyanlığın nüfuz alanları belli. Rönesans ve Reform sonrası hız kazanan teknik ilerlemeler, dünyanın merkezini Batı’ya kaydırıyor. Osmanlı’nın şahsında İslam dünyası, Batı’yla girdiği mücadelelerden mağlup çıkmaya başlıyor. Devlet de halk da hazır değil böyle bir yenilgiye.

Müslümanlar, İslam nizamı ile yönetilen devletlerini kaybetme riski ile karşı karşıya kalıyor aniden. İmparatorluğun aldığı her darbe dine vurulmuş kabul ediliyor. Sarsıntının şiddeti artarken birileri yenilginin faturasını İslam’a çıkarıyor.

‘Din terakkiye mâni’ onlara göre. Gelişebilmek için bu esaretten kurtulmak gerekiyor. Dininden, bir anlamda kendinden şüpheye düşen o devrin bir kısım münevveri; modernleşme hamlelerinin bir an önce başlatılması ve hızla tatbik edilmesi fikrini savunuyor.

Prof. Dr. İsmail Kara, “Bir idrak tarzı, zihniyet dünyası o gün için hedeflenen terakki yahut galibiyeti getirmiyorsa daha önce yerine getirdiği fonksiyonlara bakılmaksızın bu bilgiden ve arkasındaki zihniyet dünyasından şüpheye düşülmesi kaçınılmaz olacaktır.” diyor.

Batı’da çok önce başlayan, Osmanlı’nın 19’uncu yüzyılda katıldığı modernleşme, büyük bir iddia koyuyor ortaya. Değerlerin temeli; geleneksel zamanlarda iddia edildiği gibi vahiy değil, akıl. İnsan aklı her şeyin üzerinde yer almalı, dünya ve ahiret algısı/hayatı bu bakış açısıyla yeniden inşa edilmeli. Aynı açıklıkla izah edilmese de yeni dünya tasavvurunda ‘madde’ ‘mana’ya yer bırakmıyor.

Osmanlı hızla çözülürken devleti kurtarmak için Batı gibi güçlü olmak zarureti doğuyor. ‘Düşmanın silahıyla silahlanılacak’, yani modernliğin icapları yerine getirilecek. Saray eliyle uygulamaya konan yenilikler, bu temel üzerine inşa ediliyor.

Devlet idaresi, bir taraftan modernleşme hareketlerini yürütürken öte taraftan şaşırtıcı biçimde İslamî unsurları kuvvetlendiriyor. Batılılaşma hamlelerinin iki önemli ismi; İkinci Mahmud ve Sultan Abdulhamid devri, bu paradoks içinde geçiyor. Islahat hareketlerinin ortaya çıkaracağı problemler, dine daha fazla vurgu yapılarak aşılmaya çalışılıyor.

Başta şeyhülislam, resmî ulema, Batılılaşma serüveni boyunca fetvalarıyla Saray’ın yanında yer alıyor. Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmed Cevdet Paşa, Ali Suavi, Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh’un aralarında bulunduğu enletektüel bir zümre ise ‘Kâfire benzemek küfrü gerektirir’ düsturunca bu istikameti sert ve açık bir dille eleştiriyor.

Faturanın İslam’a çıkarılmasını reddeden, sonradan ‘İslamcılar’ diye tanımlanacak bu isimler, ‘Batı karşısındaki yenilgimize din değil onun bugüne kadarki yorum ve yaşanış biçimi sebep olmuştur.’ diyor. Bu hâlden kurtulmak için tecdit ve ihya gerekiyor. Bu karar, o güne dek kazanılmış tüm ilmî birikimin, tasavvuf ekolleri aracılığıyla yerleşen irfanın ve geleneğin reddi anlamına geliyor.

Toplumun kendini var eden kökleriyle bağı radikal biçimde kesiliyor. Artık aradaki yorumlar yok sayılacak, her mesele için doğrudan Kur’an ve sünnete dönülecek. Ve yeni devrin Müslümanları; pragmatik bir yöntem uygulayarak kaynaklardan ‘işlerine yarayacak’ yorumları kendileri çıkaracak. Dünya çok parçalı bir konumdan tek merkeze kayıyor. Problemlerin derinliği de aynı şiddette, kaçınılmaz olarak.

Teknolojiden mahrum kalmanın bedeli açıkken topyekûn bir red söz konusu olmuyor elbette. İlk İslamcı münevverler, sonradan Mehmet Akif ve çağdaşlarının da sahipleneceği bir çözüm buluyor. ‘Dini ve devleti kurtarmak için Batı’nın ilmi, fenni alınmalı; ahlakından uzak durulmalı!’ Yani bir yönüyle modernleşmeye ve getireceği aşınmaya karşı çıkılırken öte yandan gönüllü bir modernleşme evresine giriliyor.

Bu yüzden hiç olmazsa ortaya çıkışı itibarıyla muhalif karakteriyle anılan İslamcılığın  ‘hem uyum hem de muhalefet hareketi’ olduğuna dikkat çekiyor İsmail Kara. Dini ve devleti birlikte kurtarma kaygısı taşıyan bu adamlar; bir yandan modernizmin tahripkâr etkileriyle mücadeleye niyetlenirken öte taraftan toplumun modernliğe uyumunu kolaylaştırıyor ve gerekçelendiriyorlar.

Modern dönem, aynı zamanda ideolojiler çağı olarak da adlandırılıyor. Sosyalizm, kapitalizm, komünizm, liberalizm hep bu dönemde teorize edilip uygulamaya konuyor. Bir modern zaman üslubu olan İslamcılık da kendine çok daha geniş bir ufuk çizmesine rağmen dinin ideolojileştirilmiş hâli kabul ediliyor. Kavram daha ilk ortaya atıldığı dönemde yükleniyor meşruiyet sorununu.

Sosyolog Müfit Yüksel, bir zaruretten doğduğunu reddetmese de İslamcıların, ideolojileştirerek, İslam’ı dünya nizamı parantezine hapsettiklerini düşünenlerden: “Neden yenildik, sorusuna cevap aranıyor. Bir kompleks, yenilgi psikolojisi içindeler.” Bu psikoloji belirliyor tavırlarını. ‘Nasıl güçlü olabiliriz?’ sorusuna, ‘Batı gibi, dünyevileşerek!’ cevabı veriliyor Yüksel’e göre.

Dünyaya yeni bir nizam teklif edecek vakit yok. Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay aynı gerekçeyle, İslamcıların medeniyet iddiası taşımadıklarının altını çiziyor.

Büyük bir risk alınıyor ve modernleşmeye kapı aralanıyor böylelikle. İslamcılığı, ‘Müslümanların, üzerlerine gelen modern dünya karşısında nefsi müdafaası’ şeklinde tanımlayan Abdurrahman Arslan’a göre, bir varoluş biçimi temellerinden sarsılırken modernliğin aynı zamanda ‘ahlak’ olduğunu anlayacak zamanları bile olmuyor. İsmail Kara ise riskin görüldüğü kanaatinde. Fakat devletin, paralelinde dinin kurtarılması her şeyin üstünde. Gereken bedellerin ödenmesi pahasına…

Samimiyeti sorgulanamayacak bir gayret, sözü edilen. ‘Kur’an’a ve sünnete uygun yeni bir siyasi hareket ve dünya mümkün!’ iddiası yatıyor söylemin ardında. İlk bakışta siyasi unsurları dikkat çekse de ilk günden itibaren bütünüyle dinî bir tartışma yapılıyor aslında.

60’lar siyasi mücadele yılları

İlk İslamcılar aydın/ulema profili çiziyor. Batı’yı tanıyor, lisan biliyorlar. Aynı zamanda İslamî ilimlere, Arapça ve Farsçaya vâkıflar. Millî Mücadele yıllarına kadar önemli bir vazife ifa eden İslamcılar, Batı’ya doğru atılan adımları eleştiriyor, basın aracılığıyla toplumun tartışmalardan haberdar olmasını sağlıyor.

Ancak önce Çanakkale Savaşı’nda verilen medreseli kaybı, ardından Cumhuriyet tecrübesinin dine ve dinî söyleme hayat hakkı tanımaması, ağır bir darbe vuruyor bu düşünceye. Mehmet Akif, Eşref Edip, Elmalılı Hamdi, Babanzâde ve arkadaşları, neredeyse 40 yıl sonra bozulacak bir sessizliğe mahkûm ediliyor. Konuşuyorlar, yazıyor, tartışıyorlar fakat seslerine aks-i seda bulunmuyor.

Ali Bulaç’ın üç nesle böldüğü İslamcılığın ilk evresi 1920’lerde sona eriyor. İkinci neslin varlık sergileyebilmesi için imparatorluk toprağının kesin sınırlarla bölünmesi, İslam âleminin büyük ölçüde sömürgeleşmesi ve İkinci Dünya Savaşı’nın yaşanması gerekiyor.

Mısır, İran, Pakistan ve Türkiye’deki İslamcıları yeniden harekete geçiren en önemli olay 1947’de Pakistan İslam Cumhuriyeti’nin kurulması. Türkiye’de Demokrat Parti iktidarıyla yakalanan kısmi rahatlık havası ve köyden kente göç de destekliyor süreci. 1920’lerde Mısır’da toplumu ahlaki ve sosyal bakımdan takviye etmek maksadıyla kurulan İhvan-ı Müslimin, Pakistan’ın kurulmasıyla birlikte millî devleti savunmaya başlıyor.
İslamcılık düşüncesinin politika parantezine alındığı yıllar da demek mümkün bu döneme. Büyük kısmı sömürgeleşen, geri kalanı dinî kimliğinden uzaklaşan İslam dünyası, kurtuluşu millî devlet fikrinde buluyor.

Seyyid Kutup, Mevdûdî, Hasan el-Benna okunuyor, talepler siyasi mücadele konusu oluyor. Ali Bulaç, ‘ikinci nesil’ İslamcıların ıslah edilecek bir devletten mahrum olmaları sebebiyle devlet kurma hedefine döndüklerini iddia ediyor.

İslamcılık düşüncesinin yeni temsilcileri, fikrî açıdan önemli bir zaafla malûl. Namık Kemal, Eşref Edip çizgisi düşüncelerine temel teşkil edecek İslamî altyapıya sahipken 1960’lar nesli için bunu söylemek mümkün değil. Mısır’da, Pakistan’da, Türkiye’de mühendisler devralıyor vazifeyi.

Dinî yönü zayıf politik bir söylem benimsiyorlar. Hedefleri devleti kurtarmak! En azından Türkiye İslamcılarının sonrasına yönelik bir teklif ya da programları olduğunu söylemek mümkün görünmüyor. Politik kaygıları ön planda ancak din, gündemlerinde önemli bir yer işgal etmiyor.

Bulaç’a göre birinci nesilden ‘gelenek düşmanlığı’nı miras alan bu isimler; İslamiyet’i, daha çok siyasi vurgusu olan bir din gibi görüyor, hedeflerini siyasi sahada gerçekleştirebileceklerine inanıyor.

80 kuşağı dünyayı okuyamadı

Türkiye’de 1980’lere kadar kendine Millî Görüş partileri altında yer buluyor İslamcılar. Tercüme kitapları saymazsak; ilmî, entelektüel bir gayretten, siyasi mücadele dışında bir çabadan söz etme imkânına sahip değiliz. Köyden kente göçün artmasıyla paralel olarak oy oranı yükseliyor Millî Görüş çizgisinin. En fazla koalisyon ortağı olabildikleri için birikimlerini test etmek söz konusu değil.

Müfit Yüksel, 80’li yıllara doğru ciddi bir literatür daralması yaşandığına işaret ediyor. Devir ve sorunlar değişse de İslamcılar dönüp dönüp Seyyid Kutup, Mevdudi, Hasan el-Benna okuyor. Kendilerini devrimci jargonla ifade ediyorlar.

Entelektüel yetersizlik içindeki ‘ikinci nesle’ bir darbe de 12 Eylül vuruyor. Liderleri hapse atılan, partileri kapatılan İslamcılar, üzerlerindeki Millî Görüş şemsiyesinden de mahrum kalıyor. Oluşan boşlukta radikalizme kayan İslamcıların ellerinde bir tek devlet kurma hayali kalıyor. ‘Değişen dünyayı okuyamadılar’ diyor, Müfit Yüksel.

“Öğrenci evlerinde kurmaya çalıştıkları İslam devleti hayaliyle gerçekler arasında çok mesafe vardı. Gerçeğe çarptılar. Soğuk savaşın bitmesiyle ideolojiler çökmüştü. Yeni dünyayı tanımadıkları için erimeye başladılar. Çizgileri modernleşme yönünde ağırlık kazandı.”

Yazar ve yayıncı Cevat Özkaya, İslamcıların daha 60’larda içerik mücadelesinden iktidar odaklı siyasete kaymalarını ‘büyük bir hata’ olarak değerlendiriyor. İslamcılığın iktidara karşı olduğundan değil.

 ‘Dinin siyaset dışındaki biçimlerini ihmal ederseniz, bir süre sonra iktidarın sahibi olmaktan ziyade hadimi hâline gelirsiniz.’ düşüncesinden. Nitekim öyle de oluyor Özkaya’ya göre. İslamcılar, siyaseten çözüm bulamadıklarında pragmatist tercihlere kayıyor.

Sadece siyasette değil, genel olarak şehirli Müslüman halkın inanç ve hayat biçimlerinde de hızlı bir değişme, kimilerine göre aşınma baş gösteriyor aynı süreçte. Kısmen de olsa entelektüel birikime sahip İslamcıların savrulması toplumda karşılık buluyor.

90’larda ciddi inanç kırılmaları yaşandığına dikkat çekiyor Müfit Yüksel. İslamcılık düşüncesine en büyük darbeyi, o güne dek kendini İslamcı kabul edenlerin İslam’ı sorgulamaya girişmesi vuruyor. “İslam iflas etmiş bir ideolojidir noktasına kaydılar. İtikadı da sorgulamaya varan, şeriatı tümden reddedenler oldu.

Ve 1991’de Refah Partisi’nin yükseliş grafiğini görüp oraya eklemlenmeye başladılar. Partiyi sekülerizme doğru kaydıran da eski İslamcılar oldu. Millî Görüş tabanı tek başına bu dönüşümü sağlayacak entelektüel donanıma sahip değildi. 80’lerin radikal İslamcıları bu donanımsızlık sayesinde belirleyici oldu. AK Parti içindeki sekülerleşmeye de yine onlar öncülük etti.”

AK Parti İslamcı mı?

Millî Görüş çizgisi konusunda itiraz olmasa da mesele AK Parti’ye geldiğinde tartışmanın çerçevesini genişletmeden önce iktidarın karakteri konusunda bir hüküm koymak gerekiyor. AK Parti’yi İslamcı kabul edip değerlendirme kapsamına alacak mıyız yoksa ‘değildir’ diyenlerin hükmünü benimseyip kapsam dışı mı bırakacağız?

Bu konudaki en net yargıyı İslamcılık tartışmasını başlatan Ali Bulaç koyuyor. Bulaç’a göre, yola çıkarken ‘Millî Görüş gömleğini çıkardığını belirten’ AK Parti, aslında İslamcılıktan vazgeçtiğini ilan ediyordu. Bu yüzden iktidarın yaptıklarını İslamcılık düşüncesiyle ilişkilendirmek doğru değil.

Ali Yaşar Sarıbay, farklı gerekçelerle de olsa Bulaç gibi AK Parti’nin İslamcı olduğu fikrine karşı çıkıyor. “İktidar iddiası taşıdığınızda belli mekanizmaların, süreçlerin gereklerini yerine getirmeye hazırsınız demektir. Günümüz kapitalist parlamenter sisteminde iktidar olmanın şartları bellidir.

Mümkün olduğunca fazla oy almanın yolunu bulacaksınız. Bunun için yine mümkün olduğu kadar geniş bir kesime hitap edeceksiniz. Dolayısıyla keskin formüller önermeyeceksiniz. AK Parti bunların hepsini başardı. İslamcı çizgide gitse iktidar olamazdı. Büyük, kendince doğru, pragmatik bir strateji güderek geldi bu noktaya.”

İktidar Partisi’nin İslamcı çizginin dışında olduğu, herkesin kabul ettiği bir fikir değil elbette. Aksine kimileri, tartışmanın uyandırdığı heyecanı iktidarda İslamcı bir parti bulunmasına bağlıyor. Sarf edilen cümleler, dile getirilen itirazlar AK Parti’ye içeriden muhalefet başladığını gösteriyor onlara göre.

Siyasi partilerin karakterleri hakkında konuşmak tabii ki kişileri değerlendirmek kadar kolay değil. Nitekim AK Parti Milletvekili ve başbakanın danışmanı Yalçın Akdoğan bile net bir cevap vermekten kaçınıyor. İslamcılığın tek bir tanımı yok.

Doğu’da İslamî hassasiyetleri, Batı’da ise terörize olmuş yapıları ifade ediyor ‘İslamcı’ ifadesi. Türkiye’deki hiçbir siyasi partinin silahlı mücadele noktasına kaymadığı notunu düşme ihtiyacı duyuyor Akdoğan. Ancak İslamcı politikalar benimsediklerini söylemek risk içeriyor yine de.

Refah, İslamcılığı yoğun bir parti Yalçın Akdoğan’a göre. İslamî bir hedef koyuyor, bazı politikalarını bu referanslarla şekillendiriyor. Adil düzen anlayışı Kızılelma, ütopya gibi duruyor. Motivasyon sağlıyor. Bu muğlaklık zarar veriyor partiye.

Refah çizgisinin siyaset üslubu ve politikalarıyla AK Parti’nin söylemi karşılaştırıldığında aradaki fark ortaya çıkıyor. Bu sebeple Akdoğan, AK Parti’nin siyasi İslamcı bir kategoride değerlendirilemeyeceğini belirtiyor. Ama, “Muhafazakâr bir parti de dinî referansları önemser.

Bu tercih politika yaparken dini dışarıda bırakmak, dinî değer yargılarıyla politika yapmamak anlamına gelmiyor.” AK Parti, Refah çizgisinin takip ettiği kimlik siyaseti yerine bütün kimliklere alan açan bir yöntem izliyor Akdoğan’ın tarifine göre. Fakat bu yöntem, AK Parti’nin İslam’dan koptuğu, İslamî değerleri önemsemediği anlamına gelmiyor.

Ortada net ve tek başımıza cevaplayamayacağımız bir soru var. AK Parti İslamcı olarak nitelenebilir mi? “İslamcılığın belli idealleri muhafazakârlıkta da mündemiçtir.

Neticede siz dinî değerleri önemsiyorsanız belli hassasiyetlere sahipseniz; amaç ve hedefler noktasında vizyonunuz varsa burada bir örtüşme olabilir.” diyor Yalçın Akdoğan. “İslam dünyasından bakarsanız AK Parti’nin İslamcı olduğu yönünde bir algı olabilir. Bulunduğunuz siyasi iklimle ve anlayışla alakalı. Ben ‘İslamcı değilim’ desem, Mısır’daki Arap anlayamaz.”

Siyasi çerçeve önemli; ancak meselenin sadece bir yönünü ifade ediyor. Hakikatte kavramın içeriği değiştikçe günlük hayattaki tezahürü de ona göre şekilleniyor.

Zaman içinde İslamcıların beklentisi dünyaya döndükçe din, dünyevi konular için fetva alınacak bir mercie indirgeniyor.

Müslümanların ticari hayatını kapitalizm, sosyal hayatını liberalizm, siyasi hayatını demokrasi belirliyor. Ve bu düşünceleri savunmakta hiçbir beis görülmüyor.

İslamcıların dile getirmesi gereken itirazı Ali Yaşar Sarıbay ifade ediyor: “Bir şeye karşı olmak, onu yeniden üretecek mekanizmalardan uzak durmayı gerektirir.

Siz kapitalizmi, ‘Peygamber Efendimiz de ticaretle uğraşırdı’ diyerek savunduğunuzda, ‘İslam zenginliği reddetmez’ dediğinizde; dünyaya hâkim olan bir durum üzerinden İslam’ı meşrulaştırmaya başlarsınız.

Onadığınız veya onamadığınız şeyler açısından, pragmatik bir gözle yaklaşırsanız dinden doğru cevabı alamazsınız.”

İlk devrin zaafları aşılamadı

Pragmatiklik de geleneğin reddi gibi ilk nesil İslamcılardan kalan bir miras. Cevat Özkaya o dönemi kendi şartları içinde değerlendirmek gerektiğini tekrar ediyor.

Sorun, bu söylemin aşılamamış olmasında. Fikir kısırlığının temel sebeplerinin başında entelektüel yetersizlik geliyor. Siyaset bilimi profesörü Ali Yaşar Sarıbay, İslamcılık düşüncesinin neredeyse 100 yıldır Muhammed Abduh, İkbal, Seyyid Kutup söylemine hapsolduğuna işaret ediyor. “Bunlar önemli isimler ama unutmamak gerekir ki herkes kendi zamanı içinden ve kendi zamanına konuşur. Bugün eksik olan bu dünya içinden ve bugüne konuşmak.”

Türkiye gibi kısa zamanda makas değiştirmiş bir ülkede ne sorunlar ne sebepler tek taraflı. İslamcılık düşüncesini ve İslamcıları ortaya çıktığı dönemden itibaren belli bir yöne, çerçeveye hapseden şartları görmek gerekiyor.

Muhataplarımız da katılıyor İslamcıların zamana cevap üretemediği tespitine. Ancak eleştiriyi sadece onlarla sınırlamamak gerekiyor; “Entelektüel kısırlık Türkiye’nin sorunu.” diyor Cevat Özkaya. “Aidiyeti olmayan bir toplum gibi inşa edildi Türkiye. Hep ‘köprü toplumuz’ dendi. Köprü araçsaldır. Bir taraftan bakan doğuyu, ötekiler batıyı gördü. Kendi söylemi, kimliği olmadı.”
 
Prof. Sarıbay da sorunun Cumhuriyet’le birlikte yaşanan kırılmadan kaynaklandığı görüşünde. Geleneği reddeden sadece İslamcılar değil, Cumhuriyet idaresi de kendini inkâr eden bir toplum hedefliyor ve bunun için gereken yapılıyor.

Asırlardır geleneğini devam ettiren Batı toplumunda düşünceler ve düşünürler birbirini beslerken bizim bu imkândan mahrum oluşumuz pek çok soruna gerekçe teşkil ediyor: “Referans kaynaklarımız yok.

Kant uzmanları var, Gazali söz konusu olduğunda kimse, hiçbir şey bilmiyor. Hegel’i biliyorum ama İbn-i Rüşd’ü tanımıyorum. Almanca, İngilizce konuşuyor, o dillerdeki kaynakları tarayabiliyoruz ama Arapça bilen yok. Bu damar kesildi. Sığlığın en temel sebebi bu.”

Müfit Yüksel bir başka yerden bakıyor aynı meseleye. İslam’ın 20’nci asır boyunca köye, köylüye terk edildiği bir hakikat ve içerik yetersizliğinde bu maluliyetin de önemli payı var.

“Türkiye’de İslamî hareketlerin tamamı köylü hareketleriydi. Bizim şehirlimiz kalmadı. Kentli elit Tanzimat’tan Cumhuriyet’e gelen süreçte büyük ölçüde ateistleşti. Anadolu’nun zavallı köylülerine kaldı dava.”

Tartışmanın sebebi ne?

Peki, biz neden bugün tartışıyoruz İslamcılık meselesini. Evet, Ali Bulaç gazetedeki köşesinde bu konuyu haftalarca gündemde tuttuğu için.

Evet, Mümtaz’er Türköne’den Etyen Mahçupyan’a onlarca isim tartışmaya taraf olduğu için. Fakat bir tek bu sebeple mi? Abdurrahman Arslan’a göre hayır! Yeteri kadar moderniz artık. Ve bazı şeyleri kaybettiğimizin farkındayız. Tekrar, yeniden köklere dönüp bilgilerimizi gözden geçirme ihtiyacı duyuyoruz.

Cevat Özkaya ise dolaylı şekilde de olsa AK Parti iktidarı ile ilişkilendiriyor tartışmaları. “Cumhuriyet’in ilk döneminde İslam’ın etkileyeceği alan bırakmadan kurgulanmış bir hikâyeden iktidar çıkarıyorsunuz.

Teorik planda çok şey söylemişsiniz ama iktidarınız bunları uygulayacağınız bir zeminde gerçekleşmemiş. Bir sistemle birlikte varsınız. İktidarınızın üzerinden 15 yıl geçmiş, yapacağınızı hayal ettiğiniz birçok şeyi gerçekleştirememişsiniz. Demek ki olma ihtimali yok…”

Ali Bulaç’ın tasnifinde üçüncü nesle tekabül eden günümüz İslamcılarının beklentisine tercüman oluyor Özkaya. Bulaç’a göre yeni nesil devlet kurmayı değil, var olan devleti ele geçirmeyi arzuluyor. “Üçüncü nesil İslamcıların dönemi yeni başlıyor.” diyor Bulaç.

“Nasıl gelişeceğini ise bilmiyoruz. Türkiye’de önemli noktalarda kırılmaya uğradı bu nesil. İktidarın yapısını sorgulamadan, onu ele geçirdiklerinde ‘iktidar’ olacaklarını düşündüler. Ama tecrübe böyle olmadığını gösterdi.”

Sorunları ardı ardına sıralıyor Bulaç; sermaye ve statü el değiştiriyor fakat millî gelir adil paylaştırılmıyor. Yoksulluk, eşitsizlik giderek artıyor.

Toplumda şiddet potansiyeli çok yüksek, takip edilen yol haritası aileyi çözüyor… İslamcıların şu anda bu sorunları çözmek için gerekli fikrî altyapıya hazır oldukları ise söylenemez.

Tecdid-i iman şart!

İslamcılık düşüncesi birilerinin iddia ettiği gibi miadını doldurdu mu peki? Müfit Yüksel, kendini ‘hâlâ’ İslamcı kabul edenlerin fikrine tercümanlık ediyor: “İslamcılığı bir dünyevi nizama, ideolojik ütopyaya hapsetmiyorsanız bunu söyleyemezsiniz.”

İslam hak bir din, İslamcılık da dinî hassasiyetlerini muhafaza eden insanların hayat tasavvurlarını ifade eden bir düşünce sistemi olarak tanımlanırsa, bitmesi bir yana dünyanın derdine derman olacak yegâne sistem olarak kalmayı sürdürecek. İslamcıların bu sorumluluğu yerine getirebilmesi şartıyla tabii!

Zaman içinde; toplumlarıyla aralarını açan gelenek düşmanlığından, dünyevileşmeye büyüyerek devredilen önemli zaaflara sahip İslamcılar. Öncelikli mesele bu hakikatin fark edilmesi. Ana meselemiz üçüncü neslin sekülerleşmesi.

Başta iman gerekiyor Müfit Yüksel’e göre. “Tahkiki iman. Bediüzzaman’ın bütün derdi de oydu. Pozitivizm Cumhuriyet devrinde insanların imanına, kalbine kastetti.

Son kaleyi kurtarmamız lazım. Temel onun üstüne yükselir. Bunun üzerine yükselecek bir İslam anlayışına muhtacız.” Yüksel’i dinlerken ‘Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman ediniz.’ ayeti geliyor akla. “Evet!” diyor Yüksel.

“İslamcıların da yeniden iman etmesi gerek. İslam’ı merkeze almak zorundalar. Ciddi bir liberal rölativizm yükseliyor. ‘O da olur, bu da olur, şu da olur’ derseniz, İslam’ın ilkesi kalmaz. ‘İman ettim ve iman doğrudur’ deme imkânı kalmıyor elinizde.”

Oysa bugünün dünyasına bir teklif veya çözüm üretilecekse bunun için elimizdeki yegâne kaynak İslam. Kendini İslamcılık ideolojisi üzerinden tarif etsin, etmesin Müslümanların siyasi hedeflerden önce dünyanın sosyal sorunları üzerine kafa yorması, İslam’ı bu gözle yeniden tanıması, anlamlandırması gerekiyor.

Tartışmalar bu maksada hizmet ederse İslamcılığın yarını adına umutlu olmak için bir sebebimiz olacak. 

Prof. Dr. İsmail Kara: İslamcılık hep olacak

İslamcılık tartışmalarının zihinlerde net bir yer tutması için öncelikle kavramın ne zaman, hangi şartlar altında, kim tarafından ortaya atıldığına bakmak gerekiyor.

Bu sorulara net cevaplar bulunmadan atılacak her adım boşlukta kalacak zira. Prof. Dr. İsmail Kara, meseleyle hem ‘fikir tarihçisi’ hem de bizatihi ‘İslamcı’ olması hasebiyle yakından ilgili. Bu konuda önemli çalışmalara da imza atan Kara verdi sorularımızın cevabını.

-İslamcılık düşüncesi ne zaman ve hangi ihtiyaçtan doğdu?

İslamcılığın ortaya çıkışı ile ilgili iki önemli görüş var. Birincisine göre İslam toplumunun kendi iç dinamiklerinden ihya ve ıslah hareketlerinin bir devamı olarak doğmuştur.

Bu görüşte olanlar Gazali, İbni Teymiye, Şah Veliyullah Dehlevi, Muhammed bin Abdülvahhab’la İslamcılık hareketi arasında irtibat kurarlar. Bu yaklaşım biraz da İslamcılığı modern dönemle sınırlandırma teşebbüslerinin önüne geçmeye dönüktür.

İkinci görüşse İslamcılığı İslam dünyasındaki modernleşme hareketlerinin ortaya çıkardığını savunur. Dolayısıyla bazı konularda modernleşme karşıtı fikirlere sahip olsa da esas itibarıyla Batı etkisinde gelişmiş, modern hatta modernist bir düşünce olduğunu söyler.

Sadece belli konularla sınırlı bir yorum değildir. İslam itikadı, hukuku, kaynaklar, Müslümanların yaşama biçimi, ahlak, eğitim, hukuk, tarih, iktisat… Bütün bunları içine alan yeni bir İslam yorumudur İslamcılık.

-Bugün anladığımız anlamda politik İslamcılığa karşılık gelmiyor yani?

Bütüncül olma arayışını hesaba katmak şartıyla İslamcılıktaki politik yönü öne çıkarmakta bir mahzur yok. Çünkü özellikle entelektüel ve aktivist versiyonunun bütün bir İslam yorumu aramakla beraber siyasi öncelikleri vardır.

Bunun anlaşılabilir bir sebebi var; o da İslam dünyasındaki modernleşme hareketlerinin aslında devleti ve dini kurtarmaya dönük bir karakterle ve taleple ortaya çıkmış olmasıdır. Devleti ve dini birlikte kurtarmayı hedefliyor.

-İslamcılığın ortaya çıkışı hangi döneme denk geliyor?

İslam dünyasındaki modernleşme hareketlerinin kronolojisiyle ilişkilendirilebilir. Türkiye, Mısır, Hindistan, İran’daki İslamcılık hareketlerinin tarihleri de bu manada yakındır.

Mutlaka bir tarih vereceksek 18’inci yüzyılın son çeyreğine tarihlendirebiliriz. Mekân ve oturma tarzı dâhil yeni bir eğitim tarzı, giyim kuşam farklılaşması, ilim-bilim ayrışmasına dair ilk işaretler, yabancı dille eğitim, yabancı hocalar, yabancı ders kitapları…

Bu dönemde rejim tartışması gündemde yoktur, aktivist ahlak arayışları daha sonra çıkacaktır, kaynaklara dönüş, kadın meselesi de… Askerî mekteplere karşı gelişen ilk muhalif ifadeler, bir hadise dayalı olarak ‘kâfiri taklidin’ caiz olup olmadığıyla alakalıdır.

‘Hayır, bu kâfire benzemek değildir çünkü…’ denmeye başladığı andan itibaren İslamcılık hareketi ve ideolojisi harekete geçmiş oluyor. Yeni yorumlar istikametinde tercih yapılıyor. Kaynaklara dönüş hareketi buradan başlıyor denebilir.

-Modern hareketlere bir tepki olarak mı?

Kur’an ve sünnetin İslam tarihi içerisindeki farklıklar da taşıyan zengin yorumları bu yeni yönelişler açısından ayak bağı yahut zayıf halka gibi görülüyor.

Bu bağlayıcılığın ortadan kalkması lazım. Kaynaklara dönerseniz tarih içinde oluşmuş fikir ve yorumların bağlayıcılığından kurtulabilirsiniz. Ondan sonra önünüz açık artık.

Dilediğiniz yorumu çıkarabilirsiniz. Nitekim İslamcılık biraz da bu yorumlardır. Elbette bunun bir de ikinci tarafı var: O da kaynaklar üzerinden daha gür sesli, daha meydan okuyan bir din anlayışı ve yaşama biçimi ortaya çıkarmak.

-Kaynağın verdiği şeyi değil de istediğini alacaksın! Bu pragmatik bir yaklaşım değil mi?

Pratik ve pragmatik olmak, buna karşılık nazariyat düşmanlığı modern dönemdeki düşünce hareketlerinin belirgin vasıflarından biridir. Acil çözüm arayışlarının olduğu yerde pratik değeri olan düşüncelerin öne çıkması, ilmî ve teorik zeminin zayıflaması anlaşılabilir.

Bunun ortaya çıkardığı devasa problemler var. Yaşayan ve kartopu gibi büyüyen problemler hem de bunlar. Ama ortada bir zaruret var. Hem devleti hem dini kurtaracak acil bir reçeteye ihtiyaçları var.

Bugün özellikle bu meselenin dini kurtarmak tarafı ihmal ediliyor. Çünkü İslam dünyasında mevcut devletlerle din arasındaki mesafe açılmış, yer yer kopmuştur. Hâlbuki Sünni İslam dünyasında dini kurtarmakla devleti kurtarmak aynı şeydir.

-İlk İslamcılardan önce ilk modernlere bakmak gerekiyor herhâlde?

Osmanlıcılık hareketinin hemen akabinde ortaya çıkan akımın adı İslamcılık. Devlet politikalarıyla yakından alakası var. Saray ve üst bürokrasi bir taraftan modernleşme hareketlerini yürütürken aynı zamanda İslamî diyebileceğimiz unsurları da kuvvetlendiriyor.

Tipik örneklerinden biri, ıslahat hareketleri denildiğinde akla ilk gelen 2. Mahmud’dur. İstanbul’daki türbeleri ve ziyaret yerlerini en çok tamir eden isimdir o. Islahat hareketlerinin ortaya çıkaracağı problemleri ve boşlukları dinî alanı kuvvetlendirerek aşmaya çalışıyor.

2. Abdülhamid de bu paradoksların adamıdır. Zaten modernleşme tarihimiz aynı zamanda paradoksların tarihidir. İslamcılık da bundan kendisine düşen payları ziyadesiyle alıyor.

-İslamcılar ‘hem Batılılaşalım hem İslamlaşalım’ diyorlar. Mümkün mü bu?

Mümkün! Devasa fikrî ve fiilî problemler ortaya çıkarmasına rağmen mümkün. Çünkü oldu. Türkiye’nin ve İslam dünyasının son iki asırdır değişmeyen en hâkim çizgisi budur.

18. yüzyıldan itibaren hem modernleşme hem de yeni bir dindarlaşma hattına girdi. O gün bugün bu iki hat teorik olarak birbiriyle çelişse de birlikte gidiyor.

-Batılılaşma kararı ‘zamana ruhunu vermek’ iddiasından vazgeçmek, Batı’ya teslim olmak değil mi?

Aslında bunu reddediyor. Çünkü İslamcılık aynı zamanda diyar-ı küfür ve sömürgeci Avrupa ile Batılı fikirlerle sert bir mücadeleye girişiyor.

Hem düşman hem merci-i taklit Avrupa. Tanıdık olanlardan birkaçını söyleyeyim. ‘Avrupa dediğiniz yerdeki bütün iyilikler İslam’dan intikal etmiştir.’

Bir diğeri ‘Avrupa’nın üzerine doğan İslam güneşi’ sembolü. ‘Müminin nerede bulursa alacağı yitik malı hikmet’ meselesi de var.

-İslamcılık ait olduğu dünyanın sorunlarını teşhis edip çözüm üretebildi mi?

İslam dünyasına cevabı oldu. Fakat dünyaya olduğunu söylemek zor. Cevap üretmek için çaba sarf etmediğini söyleyemeyiz. Ama netice itibarıyla bu ciddi soru önümüzde duruyor.

-Kendinizi İslamcı olarak niteliyor musunuz?

Hiç şüphesiz! Yalnız benim fikrî ve entelektüel hayatım hem tarihî hem de aktüel İslamcılığa ciddi tenkitler yönelterek geçti.

İster radikal İslamcılık manasında olsun isterse uzlaşmacı-ılımlı İslamcılık olsun aktüel gidişe uyumlu düşünme biçimlerine ve hareketlere mesafeli durdum.

Ben İslam’ın itikat, ibadet, ahlak olduğu kadar siyasi, toplumsal ve ferdî teklifleri ve talepleri olan bir din olduğunu düşünüyor, böyle bir dine inanıyorum.

-‘İslamcı kim?’ sorusunun net bir cevabı var mı?

Nereden baktığınıza, hangi konuyla ilgilendiğinize göre değişir. Bugün tarifler ve çerçeveler daha ziyade siyaset üzerinden kuruluyor, kurgulanıyor.

Tamamen yanlış olmamakla beraber çok eksik. İslamcılık sadece bir iktidar arayışı değil, aynı zamanda İslam’ı zihinlere ve hayata hâkim kılma mücadelesidir kendince.

Pür entelektüel ve aktivist bir hareket olarak alırsanız cemaat ve tarikatlar gelenekçi tarafta yani dışarıda kalır. Halk Müslümanlığı da öyle.

Fakat aynı zamanda Batı’ya, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı bir duruş olarak tarif ederseniz –ki edebilirsiniz– tarikatları işin içine dâhil etmeniz lazım. Çünkü son üç asırda sömürgecilik hareketlerine karşı en büyük direnişler tarikat merkezli olmuştur.

-İslamcılık doğası gereği mi devlete taliptir?

Hiç şüphesiz! Bir tarafıyla Sünni İslam düşüncesinde din ile devletin birbirinden ayrı olmamasıyla bir tarafıyla da bu düşüncenin zaten devleti kurtarmak kaygısıyla ortaya çıkmasıyla alakalı.

Türkiye’deki bazı İslamcıların devlet talebi kalmayabilir. ‘Azalmıştır, zayıflamıştır’ falan diyebiliriz ama ‘İslamcılığın devlet talebi yok’ diye bir cümle kurulamaz.

-Bugün entelektüel olarak bu reflekslerini diri tutuyor mu?

İslamcılık hem bir uyum hem de bir muhalefet hareketidir. İkisini birlikte görmek lazım. Genel olarak bakarsanız İslamcılığın hem muhalefet damarı hem de uyum, uzlaşma damarı açık ve işliyor.

Türkiye’de toplumsal karşılığı olan derin bir muhalefet odağı varsa, olacaksa İslam’dan, İslamcılıktan başka yerde olmayacaktır.

Konjonktürel iniş ve çıkışları elbette hesaba katmamız lazım ama bunlar bir şeyin bitişi, sıfırlanması olarak açıklanamaz.

Ayrıca İslamcılığı sadece ‘iktidara gelmek’ üzerinden açıklamak aktüel olarak para edebilir ama eksik bir okuma olur. İslam var kaldığı müddetçe İslamcılık hep olacaktır.

‘Bitmiştir’ diyenlerin önemli bir kısmı eski İslamcılar. Bir mihrak adına konuşmuyorlarsa kendileri İslamcılıktan kurtulmak istiyorlardır.

-Neden ‘Müslümanlık’ yetmiyor?

Birçoğuna, mesela halka yeter. Türkiye’de en büyük dairenin Müslümanlık oluşu müspet bir çerçeve olarak geliştirilmelidir.

Fakat ‘Müslümanım’ diyen insanların her hâlde tamamının İslamiyet’in aynı zamanda siyasi, toplumsal bir sistem olduğu konusunda inançları, kabulleri yoktur.

Bunlarla İslamcılar Müslümanlık dairesinde birleşir ama İslam’ın aynı zamanda siyasi ve toplumsal alanda talepkâr, mücahede ruhu canlı bir din olduğu noktasında ayrılır, ayrılabilir.

-‘İslamcılar talip oldukları devleti ele geçirdiler ve o yüzden taleplerinden vazgeçtiler’ yaklaşımı doğru mu?

İslam dünyasında soğuk savaş sonrası dönemde İslamcılık hareketleri içleri boşalarak, fikren geri çekilerek siyasi ve maddi başarı kazanmışlardır.

(Necmettin) Erbakan Hareketi, içi boşalarak büyüdü. Talebelerinin içi daha da boşalarak güçlü tek parti iktidarı hâline geldiler. Fikirlerinden, iddialarından vazgeçtiler.

Onun için tek başına siyasi, iktisadi, bürokratik başarıyı görmek yetmez. Sadece böyle bakmak körlüklere bile sebebiyet verebilir.

Mısır, İran ve Pakistan’da durum aynı. İslamcılar bu süreçte ya iktidara geldi ya da siyasi merkeze daha yakın oldu. Yeni bir aşamadayız bugün. Mısır’da güya Müslüman Kardeşler’e mensup biri cumhurbaşkanı olmuş.

Hangi Müslüman Kardeşler’e mensup acaba? Tunus’ta hangi Gannuşi geldi iktidara? 1980 öncesi ve sonrasında İslam coğrafyasında neler olduğuna dikkatle bakmak lazım bugünü anlamak için.

Yalnız içi boşalan sadece onlar değil. İster sağa ister sola ister cemaat ve tarikatlara bakın, maddi yükselişe paralel giden muhteva zayıflamasını her yerde göreceksiniz.

-AK Parti’nin çıkardığı gömlek sahiden İslamcılık gömleği miydi?

Güzel ve fonksiyonel bir istiare ama ben bir gömlek çıkarıldığını düşünmüyorum. Parti kurulduğu zaman ortada gömlek falan kalmamıştı, üstleri çıplaktı.

Eğer Millî Görüş gömleğini çıkarmaktan söz edilecekse bunu ilk çıkaran kişi, Refah çizgisinden itibaren, Erbakan’dır. Bu açık ve soğuk hakikati görmek kimsenin işine gelmiyor.

-AK Parti politikaları İslamcılıktan ne ölçüde etkilenmiştir?

AK Parti tarihe İslamcılığın muhalif kanadını temsil eden bir hareket olarak değil, sisteme uyum kanadını temsil eden bir hareket olarak geçecek. Bugünkü gücü -siyasi başarısını teslim edelim- konjonktüre uygunluğundan kaynaklanıyor.


Müfit Yüksel Sosyolog, yazar: Ana mesele üçüncü neslin sekülerleşmemesi

“İslamcılar Selefilik etkisiyle gelenekle bağlarını koparmışlardı. Zaman içinde itikadı sorgulayan, şeriatı tümden reddedenler oldu. İslamcılık düşüncesine en büyük darbeyi bu vurdu.

Türk İslamcıları Kürt meselesinde baştan doğru refleksler geliştiremedi. İslamcı referanslardan ziyade milliyetçi muhafazakâr söylem geliştirildi.

‘Türk kültürü İslam’dır’ söylemi üzerinden giderek Türkçü bir çizgiye kaydılar. Bölgenin dindar halkı 1970’lerin başından Millî Görüş çizgisinde yer aldı.

Kürt kartı Erbakan’ın elindeydi; ama o bunu görmedi. 1994’te Erbakan, Türkeş ittifakıyla Kürtleri kaybetti. Bölge maalesef PKK’nın insafına terk edildi.

Devletin din karşıtlığına dayanan tavırları, Kürtlere yönelik ağır baskıları, bir kısım şeyh ailelerinde iyice artan istismar yeni kuşaklar bağlamında dindarların kendilerini yeniden üretmelerine engel oldu.

Dindar halk sığınacak liman arıyor.  2005’te Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’da Kürt sonunu konusunda söyledikleri yeniden bir heyecan uyandırdı. 2007 seçimlerine etkisi oldu bu teveccühün. 2008 sonunda ne olduysa neredeyse tersi bir siyasete dönüldü.

Buna rağmen halk AK Parti’den tamamen umut kesmiş değil. Ama gün geçtikçe geriliyor bu ilişki. 2008 sonundan bu yana AK Parti bölgeden adeta BDP lehine ric’at ediyor. Halkın sığındığı limanları kapatıyor.

Son dönemde bazı noktalardaki tıkanmalar görüldü. İslamcılar içindeki bazı insaf sahibi insanlar ‘Biz ne yaptık?’ diye sorgulama içine girdiler.

Müslümanların problemleri ideolojik İslam parantezine alınmamalı. Aksi takdirde ideoloji çöktüğünde dava da çöküyor. Çünkü ideolojiler dünyevidir ve zamanla sınırlıdır. Çöker.

Yeniden uyanış mümkün ve gerekli. Sağlam bir akide önemli. Ana meselemiz üçüncü neslin sekülerleşmemesi. Dili İslam merkezli toparlamak şart, bu da bilgelikle olur.

Başta tahkiki iman! Bediüzzaman’ın bütün derdi de oydu. Son kaleyi kurtarmamız lazım. Temel onun üstünde yükselir çünkü! ”

Ali Bulaç Sosyolog, yazar :   Unutmayalım, ‘İslam’ diye de bir çözüm var

“Ben bu meseleyi 2001 yılında Yeni Şafak’ta yazmıştım. O gün de konuşulmuştu. Fakat bugün çok geniş kapsamda tartışıldı.

Bunun en önemli sebebi İslamcı gelenekten gelen bir partinin 10 yıldır iktidar oluşu ve bu sürede Türkiye’nin ana sorunlarının çözülemeyişi.

Bunların başında Kürt sorunu var, Alevilik var, adaletsizlik var. Eş zamanlı olarak Ortadoğu’da benzer sorunlar yaşanıyor. Bugün Yusuf Akçura’nın sözünü ettiği ‘üç tarz-ı siyaset’ değil, ‘iki tarz-ı siyaset’ söz konusu.

Milliyetçi, sol-sosyalist ve liberal reçetelerde ısrar ediliyor. Fakat İslam diye de bir çözüm var. Şimdi geldiğimiz noktada paradigmalar çöküyor, siyasi rejimler değişiyor.

Türkiye bu değişimden bağımsız değil. Hâl böyle olunca yazdıklarım tartışıldı. Yazım üzerine benim takip edebildiğim 500’den fazla yazı yayımlandı.

Çok iyi yazılar çıktı. Demek ki toplumda böyle bir ihtiyaç hissediliyor. Ama İslamcılar dışında ne liberaller ne sosyalistler ne de milliyetçiler yeni bir şey söylüyor.

 Batı’nın inşa ettiği paradigmaların, modellerin dışında bir şey ortaya konacaksa bunu İslamcılar yapacak. Çünkü İslamcıların kaynağı Kur’an ve sünnet. Müslümanlar bu kaynağa dönmek zorunda.

Bugün, İslam dünyasındaki mezhep çatışmalarına, etnik-sosyal çatışmalara, din devlet ilişkilerine nasıl bir anlam vereceğiz, bunu nasıl çözeceğiz, onu tartışıyoruz.

İslamcılık tartışması, bunu göstermesi bakımından önemli diye düşünüyorum. Derin bir krizden geçerken İslamcılık tartışması akla Said Halim Paşa’yı getiriyor.

Bize ‘Buhranlarımız’ı isabetle ve dirayetle teşhis eden büyük devlet adamı, bir Said Halim Paşa lazım. Türkiye içinden çıkarır, hatta AK Parti de!”

Murat Güze - Tezkire Dergisi yazarlarından, gazeteci, şair: AK Parti iktidarı İslamcılığı sivil alana çekti

On yıllık AK Parti iktidarıyla birlikte İslamcılığın büyük bir kısmının majör siyasi iddialarını asgariye indirdiği, buna mukabil minör siyasal kanalları zenginleştirdiği söylenebilir. Bu minör siyasal kanallardan büyük bir bölümünü de İslamcı sivil toplum örgütlerinin etkinliklerinin artışında görmekteyiz.

Özellikle Milli Görüş geleneğinin 28 Şubat sürecinde yediği darbelerin en önemlilerine sivil alanda maruz kaldığı göz önüne alınırsa, bir zamanlar Milli Görüş’ün –merhum Necmettin Erbakan’ın deyimiyle- “kuş dili”nde siyasi taleplerini dile getirme imkânı yakalamış İslamcılığın o majör iddialarını asgariye indirerek sivil toplumsal alanda kendini pekiştirme yoluna gitmesini de anlayışla karşılayabiliriz.

İslamcılığı bütün unsurlarıyla yeknesak bir siyasi bakışa sahip bir hareket olarak ele almak yanlıştır. Bu açıdan İslamcılığın AK Parti iktidarıyla birlikte majör siyasal iddialarını artık açıkça ifade etmekten bir süreliğine de olsa vazgeçmesi olarak dile getirdiğimiz hususu İslamcı olarak nitelendirebileceğimiz bütün yapılara teşmil etmek de yanılgı olur.

Çünkü AK Parti’nin hegemonize ettiği siyasal alanda yine de faaliyetini sürdüren Saadet Partisi gibi başka siyasal oluşumlar ile birlikte Hizbullah gibi muhalif STK’lar etrafında örgütlenmiş başka bazı siyasal anlayışların da olduğu rahatça görülebilir.

Bu durum göz önünde tutularak İslamcılığın bazı görünümleri (ki bunlar İslamcılık içindeki kahir ekseriyeti teşkil eder) majör siyasal iddialardan vazgeçerken, “marjinal” addedilebilecek başka bazı anlayışların da muhalif ve iktidarda kim olursa olsun uzlaşmaz konumlarını sürdürdüğü tespit edilebilir.

“Marjinal” kelimesini bilhassa tırnak içine alıyorum, çünkü biliyorsunuz Türk siyasetinde Refah Partisi için de bir ara “Yüzde 2,5’luk bir parti” denmiş, hatta o dönem İsmet Özel, “Bize yüzde 2,5 derler” diye bir yazı yazmıştı.

Bu durum İslamcılığın sona ermesinden ya da mevcut iktidara büsbütün eklemlenmesinden çok, İslamcıların AK Parti iktidarına sivil, toplumsal ve siyasal bakımdan bazı durumlarda “kerhen”, bazı durumlarda da “gönüllüce” destek verdiklerini göstermektedir.

Bunu mevcut iktidar içinde erime olarak değerlendirmek de hatadır.  En azından Refah Partisi ve devamındaki süreç göz önünde tutulursa bu tür desteklerin “geçici” ya da “stratejik” destekler olarak algılanması da mümkün olabilir.

Dün Refah Partisi’nin “kuş dili”nde majör siyasal iddialarını dile getiren İslamcılar bugün pekâlâ AK Parti’nin “muhafazakâr demokrat” kimliğinde kendi iddialarını ifade edebilecek unsurlar keşfetmiş olabilir.

AK Parti’nin geniş toplumsal kesimlere hitap eden söyleminin işe yaramadığı durumlarda İslamcılığın tekrar majör siyasal iddialarını dile getirmeye başlaması da mümkündür, bu ihtimal tümden göz ardı edilemez.

İslamcılık gibi 150 yıllık bir tarihe sahip bir siyasi anlayışın 10 yıllık AK Parti iktidarıyla birlikte sönümlendiğini ileri sürmek doğrusu çok aceleci bir hükümdür.

Doç. Dr. Yalçın Akdoğan - Siyaset bilimci, Başbakan’ın danışmanı: İslamcılık dönüşerek yoluna devam ediyor

“Ben İslamcılığı çok önemsiyorum. İslamcılık Türkiye’ye büyük bir dinamizm getirmiştir. İslamcılığın bittiği kanaatinde değilim.

İran devrimi olduğunda birilerine göre İslamcılık bitmişti. İslamcılık iktidara gelmeyi hedeflemiyordu, siyasi iktidar üzerinden toplumu dönüştürmeyi amaçlıyordu.

Toplumu İslamlaştırma projesinde devlet merkezdeydi. AK Parti’nin ve muhafazakârlığın anlayışı bu şekilde değil. Yukarıdan aşağıya bir dönüşüm kalıcı olmaz.

Toplumsal dinamiklere dayalı dönüşümler etkili olur. Muhafazakârlık sadece bütün dünyada devrimci değil evrimci politikaları savunuyor.

AK Parti devlet aygıtını kullanarak toplumu muhafazakârlaştırma, dindarlaştırma, dönüştürme projesi uygulamıyor. ‘İslamcılık bitti mi bitmedi mi?’ meselesinde en kritik yer burası.

Toplumlar nasıl değişip dönüşmeli, bunun yöntemi nasıl olmalı? İslamcılık bu konu üzerinde çok durmuştur. İran devrimi sürecinde devlet odaklı İslamcılık düşüncesinin Türkiye’de sorgulanmaya, dönüşüm geçirmeye başladığını görüyoruz.

Devlet eksenli anlayıştan birey eksenli, insan odaklı anlayışa evrildiğini görüyoruz. Biz devleti konuşalım derken insanı kaybetmeye, özü yitirmeye başladık düşüncesiyle bir özeleştiri oldu.

O dönemde biz Ali Bulaç ve bazı arkadaşlar İslamcılık yerine Yeni İslamcılık demeyi uygun bulmuştuk. Çünkü İslamcılık bir dönüşüm geçiriyordu. Bugün olup bitenleri İslamcılık üzerinden konuşmak çok doğru değil; ama İslamcılık konuşulması gereken önemli bir mevzu. İslamcılık değişerek, dönüşerek akıyor.”

Arap Baharı’nın İslamcıları ne yapacak?

Türkiye’deki İslamcıların geçirdiği dönüşüm ve bugün yüz yüze olduğu problemlerin İslam dünyasında da karşılığı var.

Özellikle Arap Baharı sonrasında Mısır ve Tunus’ta iktidara gelen İslamcıların bir imtihan vermesi gerekiyor. Yola, değerlerine sahip çıkarak mı, kimliklerinden vazgeçerek mi devam edecekler?

İhvan-ı Müslimin kökenli Muhammed Mursi ve Muhammed Gannuşi’nin şimdilik net bir tavır sergilediklerini söylemek mümkün görünmüyor. Cevat Özkaya, İslam ülkelerinde öne çıkan yeni siyasi aktörlerin ‘İslam devleti nasıl olmalıdır?’ meselesine kafa yormuş insanlar olduklarını hatırlatıyor.

Fakat teorisini kurdukları devletle başına geçtikleri ulus devlet aynı değil. “Şimdi yepyeni bir düşünce üretmek zorundalar.” diyor Özkaya.

Görüntüler, araçlar değişir; ‘temeli değiştirmeden İslam’a uygun olanı nasıl yapacağım?’ sorusu gündemin orta yerinde duruyor zira.

Müfit Yüksel, ‘sağlam akide’ sorununun İhvan-ı Müslimin için de geçerli olduğunun altını çiziyor. İslam’ı ideolojik paranteze alan İhvan hareketiydi. Mısır halkının din ve gelenekle bağı hiç kopmadı.

Ancak siyasi mücadeleyi bugüne taşıyan damar, geleneği reddederek geldi bugüne. Sadece Mısır’da değil, İslamcıların tüm Arap dünyasındaki geleceğini; ‘halkın dindarlığı ile tasavvuf ve tarikatlarla barışacak mı?’ sorusuna verilecek cevap belirleyecek Yüksel’e göre.


 http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-33425-bitmeyen-tartisma-isl%C3%A2m-ci-lik.html

İSLAMCILIK VE ÖTESİ - Ahmet TAŞGETİREN

Ahmet TAŞGETİREN


Dost köşelerde yapılan “İslamcılık” tartışmasına girmedim. Ramazan içinde nasıl bir getirisi olacağına karar veremedim. Burada ucundan kıyısından bir şeyler yazmak istiyorum.

27 yıldır tasavvufi duyarlılığı olan bir derginin yayın yönetmenliğini yapıyorum. Bu şu anlama geliyor: Bir yayın kurulu ortamında derginin kapak gündemleri üzerinde düşünüyor ve dosyalar hazırlıyoruz. 

Derginin yayın çerçevesini şöyle belirledik: İslam-insan ilişkileri, İslam-Müslüman ilişkileri, İslam-toplum ilişkilerini takip etmek, ortaya çıkan açı farklarını işaretlemek ve İslam’ın çağrısını insanın, Müslümanın, toplumun, kendimizin gündemine sunmak... Bütün bunlardan hem kendi kişiliğimiz hem toplum adına bir şahsiyet restorasyonunu gerçekleştirmek. 

Acaba biz “İslamcı” bir misyonla mı hareket etmekteyiz?

Dünyanın bugünkü atmosferinde, Müslümanlığını Kur’an çerçevesinde yaşama çabası sergileyen, kalbî hayatına özen gösteren, Allah Teala ile olan hukukunu, O’nun rızası istikametinde oluşturmaya çalışan bir “Sufi” İslamcılık nokta-i nazarından nasıl tanımlanır? 

Ne dersiniz, Afrika’da kuyu açmak, kataraktlı bir çocuğu ameliyat etmek “İslamcılığımız”ın neresine düşer? 

Ne dersiniz, Haiti’ye deprem yardımı götüren insani yardım kuruluşu nasıl bir misyona sahiptir? 

Ne dersiniz, Ramazan’da Anadolu’nun bilmem hangi şehrinden otobüslerle yola çıkıp İstanbul’un büyük camilerinde namaz kılıp dönen hanımlar, “İslamcılık” açısından ne anlama gelirler? 

Ne dersiniz, Tek Parti döneminin en soğuk günlerinde, Kur’an okumanın ateşi avuçlamak kadar zor olduğu zamanlarda, İstanbul-Ankara arası tren seferlerini, Kur’an eğitimi için kullanan, mesela Süleyman Hilmi Tunahan Efendi “İslami bir misyon” içinde nereye konur? 

O dönemin samanlıklarda çocuklara Kur’an öğreten hocaları, o çocukların Kur’an öğrenmesini isteyen ana-babaları, kendilerine “İslamcı” denmese de İslami bir misyon ifa etmekte miydiler? 

İmam Hatiplerin önünü kimsenin görmediği, İmam Hatip’e verilen çocuğun “ölü yıkayıcısı” olduğunun ifade edildiği zamanlarda çocuklarını İmam Hatiplere veren ilkokul mezunu bile olmayan analar-babalar, İslami misyonun neresinde idiler? 

18 yıllık bir fetretin ardından ezanın asli ifadelerle okunmasını sağlayan Menderes, ne “İslamcı” idi, ne “Şeriatçı” idi, ama ne idi? 

Ne dersiniz, AK Parti’nin “İslamcı köken”den gelen kurucu kadroları, reel şartlarda politika inşa ederken, kendi kimliklerinden soyunmuş mu olurlar? İslamcılık, laik bir düzende, reel şartları nasıl yorumlayarak politika yapar? 

Hayrettin Karaman Hoca’nın “Laik Düzende İslam’ı yaşamak” dediği şey, politika platformunda ne anlama gelir? 

Ben Bediüzzaman Hazretleri’nin kendisine “İslamcı” dediğini okumadım, duymadım. Acaba Bediüzzaman’ın o çileli hayatının resmettiği Müslüman tipi nasıl tanımlanır? 

Mehmet Akif’in sıfatı neydi? 

Necip Fazıl da, Nurettin Topçu da, Sezai Karakoç da, İsmet Özel de, kendilerini “İslamcı” diye tanımlamadılar. 

Nereye gelmek istiyorum? 

İslam dünyasının ve Müslümanların “mazlumiyet” statüsünü paylaştığı zamanları yaşıyoruz. Bu statü, en sade, politik alanlardan en uzak insanın bile yüreğinde baskılar oluşturuyor. 

Bundan çıkmak, kurtulmak istiyoruz. 

Bütün bir İslam dünyası, İslam’ın izzetinin yaşandığı bir iklime kavuşmak istiyor. 

“İslamcılık” dışarıdan bir tanımlama, ama ihtiva ettiği misyon dikkate alınarak onunla tanımlananlar tarafından reddedilmeyen de bir tanımlama. “İslam’ın izzeti ile buluşma misyonu”nun neresini reddedeceksiniz? 

Ama bence bu misyon, şu veya bu alanda çalışanın inhisarında değil. 

Bence gecekondu semtine cami yaptıran “hacı emmi” de İslam’ın izzet günlerinin arayış yolculuğunda önemli bir görev ifa ediyor. 

Ya “İslamcılar”ın, para ve iktidar ortamında dönüşmeleri... Manevi derinlik alanında problem yaşamaları...
Bence o da, insanoğlunun kadim imtihanı ile ilgilidir. 

Misyon duyarlılığı ile yola çıkıp yere kapaklanmak her zaman mümkündür. Orada da belki, bir “Sufi”nin “Allah’tan başka her şeyden arındırmak için” kendi kalbine gösterdiği itinayı kuşanmak gerekiyor. 

Sevgili Peygamberimiz’in “Ya Rabbi, göz açıp kapayıncaya kadar beni bana bırakma” diye dua etmesi, en başta bizleri bu yol kazalarına karşı terbiye etmek için değil midir? 

Bence iş, güzel mü’min ve Müslüman olmakta toplanıyor. Allah Teala soruyor: “Ben Müslümanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?”