Popüler Yayınlar

25 Temmuz 2013 Perşembe

ABD dış politikasının bir darbeyle imtihanı

10 Temmuz 2013


Geçtiğimiz hafta içinde, yakın siyasi tarihimizden tanıdık olduğumuz bir olay bu sefer Mısır'da yeniden sahneye konuldu. 

Mısır ordusu siyasi durumdan kendilerine vazife çıkarıp halkın bir kısmının da desteğini arkasına alarak seçimle işbaşına gelmiş bir hükümeti devirerek iktidara el koydu veya bu satırlar yazılırken anlaşıldığı kadarıyla el koymaya çalıştı.

Hepimiz ekranlardan Mısır halkının bir kısmının Stockholm sendromuna kapılmışçasına yıllardır kendisinin gardiyanı, demokrasinin celladı olan Mısır ordusunu alkışladığını ve darbeyi coşkuyla karşıladığını dehşetle izledik.

Darbe sırasında aynı zamanda hangi bölgesel güçlerin darbecileri tebrik etmek için sıraya girdiğine ve “biz kediye kedi deriz” demeyi bilenlerin darbeye darbe dememek için içine düştükleri komik duruma şahit olduk.

Mısır'da tüm bu olaylar gelişirken birçokları tüm tartışmalara rağmen dünyanın hâlâ bir numaralı gücü olan Amerika'nın ne tepki göstereceğini merakla bekledi.

Sonuç Amerika'nın özellikle Soğuk Savaş tarihini bilenler için beklenen ancak Arap Baharı'yla Amerikan dış politikasında yeni bir dönemin başladığını sananlar için şaşırtıcıydı.

Mısır, Amerikan dış politikasının otoriter müttefiklerin demokratikleşme süreci ile imtihanında son on senedir en zorlu anları yaşadığı ülkelerin başında geliyor.

George W.Bush'un 11 Eylül sonrası başlattığı “özgürlük gündemi” adı verilen politikasından bu yana Amerikan dış politikası Mısır'daki demokratikleşme konusunda sürekli zikzaklar içinde.

2000'li yılların başında “özgürlük gündemi”nin Amerika'nın Ortadoğu politikasında öne çıkmasının hemen arkasından Mısır'da Müslüman Kardeşler'in güçlenme ihtimali Amerikan yönetimini önemli bir ikilemle baş başa bırakmıştı.

Zira her ne kadar demokratikleşme Amerikan dış politikası kimliğinin önemli öğeleri arasında gösteriliyor olsa da Mübarek rejiminin sağladığı destek noktası Amerika'nın hem Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz güvenliği, hem Ortadoğu'ya güç projeksiyonu hem de İsrail-Arap sorunu açısından çok ciddi bir öneme sahipti.

Ancak 2005 yılında Kahire'yi ziyaret eden Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, bu ikileme nokta koyarcasına önemli bir özeleştiri yaparak ve Mübarek'i oldukça kızdırarak yaptığı çıkışında, Amerika'nın son 50 yılda Ortadoğu'da demokrasi yerine güvenliği öncelediğini ancak 50 sene sonrasında ikisini de elde edemediğini söylüyordu.

Uzun konuşmadan herkesin aklında kalan bu cümle, birçokları tarafından Amerikan dış politikasında yaşanacak derin bir revizyonun sinyali olarak algılanmıştı.

Ancak kısa bir süre sonra bu iyimser beklentiler boşa çıktı. Hem Mübarek'in Washington'daki dostları, hem “İslamcı tehdit” söyleminin sahipleri hem de Mübarek'in Ortadoğu'da işgal ettiği konumun Amerikan çıkarlarına en uygun pozisyon olduğunu düşünen ulusal güvenlikçiler, Mısır'ın ABD bölgede iki ülkeyle ve dünyada terörle savaştayken “kaybedilemeyecek kadar önemli bir ülke olduğu” kanısını kabul ettirmişlerdi.

Başkan Obama'nın seçimleri kazanması ve hemen sonrasında 2009 yılında Kahire'yi ziyaret etmesi ve yaptığı konuşma Rice'ınki kadar cesaretli olmasa da en azından olası bir değişimin mesajlarını taşıması bakımından oldukça önemliydi.

Ancak bu dönemde Amerikan dış politikasında değişim bekleyenler bir kez daha yanılmıştı. Zira “Ortadoğu bataklığından” bir an önce çıkmaya çalışan bir Amerikan başkanı için bölgede “istikrar” her şeyin başında geliyordu.

Arap Baharı kapıya dayandığında Obama yönetimi bir kez daha bölgedeki dengeleri yeniden hesaplama çalışmasına girdi. Tunus'taki devrimden sonra Beyaz Saray'da Mısır'da olası rejim değişimi için yapılan risk analizleri negatif sonuç vermiş ve Mübarek'in bu tip olayları kontrol altına alabileceği öngörülmüştü.

Zamanın dışişleri bakanı Clinton'un Tahrir'de gösteriler başladığında Mübarek rejiminin istikrarlı ve duruma hakim olduğu yönündeki açıklamaları, bu analizlerle birlikte siyasi temennilerin sonucuydu.

Ancak olayların büyümesi ABD yönetimini bir kez daha iki arada bir derede bıraktı. Beyaz Saray'da yapılan uzun Mısır toplantılarında yaşanan fikir ayrılığına ek olarak başta Suudi Arabistan ve İsrail olmak üzere diğer bazı ülkelerin de Mübarek lehine topa girmeleri, Amerikan yönetiminde kafa karışıklığını daha da artırdı.

Sonunda artık durum iyice kontrolden çıkmaya başladığında Obama yönetimi “tarihin doğru tarafında” bulunmayı tercih ederek ilk kez bölgedeki geleneksel Amerikan dış politikasından uzaklaştığı imajını vermeye çalıştı.

Son olaylar, Amerika'nın Mısır politikasında ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışanlar için yeni bir derslik vaka oldu.

Olayların başlamasından hemen sonra karmaşık cümleler, muğlak ifadeler, “4 Temmuz rehaveti” ile “iyi oynayan kazansın” gibi anlamsız bir pozisyon sürdüren ABD'nin Sisi'nin askerî müdahale açıklamasından sonra olaya darbe deme konusunda sergilediği çekimserlik herkese ortaya çıkan yeni durumu gösterdi.

Amerika sanki Oliver Stone ile Costa Gavras'a yeni malzeme sağlıyormuşçasına darbecilere -artık herkesin ne anlama geldiğini az çok bildiği- “demokrasiye bir an önce dönülmesi” çağrısında bulunmaktan öte bir tepki göstermekten sakındı.

Sonrasında medyada yer alan veya sızdırılan birçok haberde “Mursi nerede yanlış yaptı?” tezi işlenerek de darbeye siyasi hataları düzeltmek için girişilmesi gereken bir eylem muamelesi çekilirken öte yandan da meşruiyet sağlanmaya çalışıldı.

Bu arada önemli Ortadoğu uzmanları da Mısır ordusunun Mısır'ın demokratikleşmesine nasıl vesile olacağı yolunda uzun yazılar kaleme almaya başlamıştı.

Beyaz Saray, gelen tepkilerden artık rahatsız olmuş olacak ki son günlerde yaptığı düzeltme açıklamaları ile kendince elini rahatlatmaya çalışıyor.

Obama yönetimi, Mısır'da bu olaylar sırasında yeniden sergilediği zikzaklarla sadece kafaları karıştırmakla kalmadı, aynı zamanda ayağına gelen büyük bir kamu diplomasisi fırsatını da tepmiş oldu.

Tüm Soğuk Savaş tarihinde adı yarı ciddi yarı komplo teorisi olarak darbelerle anılan ABD için Mısır, bu imajı düzeltmek adına altın bir fırsat sunmuştu.

İran'da bundan neredeyse 60 sene önce Musaddık'a karşı yapılan darbeye adının karışmasının olumsuz havasını bir türlü üzerinden atamayan ABD yönetimi için Mısır'da darbe girişimine karşı çıkmak belki de bir dönüm noktası olacaktı.

Bu durum Mısır'da darbeye zemin hazırlandığı bir sırada Senegal, Tanzanya, Güney Afrika'dan oluşan Afrika gezisinde Obama'nın verdiği demokrasi mesajlarını daha anlamlı kılacaktı.

Bunların hiçbiri olmadı. Her ne kadar son açıklamalarında ABD yönetimi daha dikkatli bir tutum sergilemeye ve olayın detayları üzerinde durmaya başlasa da durumun kamuoyunda algılanış biçiminde değişecek bir şey yok.

Zira kamuoyu siyasal olaylarda ayrıntıları, açıklamaları, mazeretleri değil pozisyonları görüyor. Toplumsal hafıza kritik dönüm noktalarında ülkeleri ve liderleri durdukları yerle hatırlıyor.

Onun üzerine kamu diplomasisi için harcanan milyarlarca dolar başarısız bir propaganda ve israf olarak kayda geçiyor.

 *SETA Vakfı, Washington, DC

Sorun, değiştirilecek madde sayısı değil neyin değiştiril(me)diğinde

25 Temmuz 2013


Anayasa konusu, onlarca yıldır olduğu gibi, yine gündemin ön sıralarında. 

Siyasî partilerin kırmızı çizgileri bir yana, önümüzdeki bir buçuk-iki yıllık süre içinde gerçekleşecek olan üç büyük seçim varken, “yeni anayasa” yapmak neredeyse imkânsız.

Uzlaşma Komisyonu üyelerinden bazıları da kamuoyu önünde açıkça sürecin tıkandığını belirtiyorlar zâten. Bu durumda, Komisyon’un hâlen üzerinde ittifak etmiş bulunduğu 48 maddenin TBMM’den geçirilmesi öneriliyor.

Bu 48 maddeye hattâ yenileri de ilâve edilerek sayı artırılabilir diye de ekleniyor. Gerekçelerden biri, bunun yeni anayasa sürecindeki tıkanmışlığı aşmak için iyi bir motivasyon olacağı.

İktidar partisinden, öncelikle de Başbakan’dan gelen bu 48 madde önerisinde muhalefete yönelik siyasî bir atak da var:

Üzerinde oybirliği sağlanmış maddelerin geçirilmesine karşı çıkmaları bir tür “samimiyetsizlik” karinesi olarak sunulmak isteniyor. İşin bu kısmı beni çok ilgilendirmiyor, doğrusu. Ama şu “48 madde” veya hani “başkaları da ilâve olunabilir” ihtimâline binâen “48+ madde”nin TBMM’den geçirilmesi önerisini çok sorunlu buluyorum. Şu nedenlerle:

İlk akla gelen sorun halen çalışmaları devam eden Uzlaşma Komisyonu ile ilgili. Görevi “yeni anayasa taslağı”nı hazırlamak olan Komisyon’un bir buçuk yılı aşkın bir süre önce benimsediği çalışma ilkelerine göre, bu taslağın TBMM’den nasıl geçirileceği konusunda da yine kendisi karar verecektir.

Şimdi, Komisyon’un üzerinde ittifak ettiği bazı maddelerin –sayı önemli değil- TBMM’den geçirilmesi demek Komisyon’un çalışma ilkelerini, yani Komisyon’u yok saymak demektir.

Bu 48 küsur maddenin TBMM’den geçirilmesi, Komisyon’un onayı olmadan yapılırsa, bu Komisyon’un lağvedilmesi anlamına gelir ki, 48 küsur maddeden sonra artık Komisyon olmayacağına göre yeni anayasa da  yapılmayacak demektir.

Meğer ki Komisyon kendi çalışma ilkelerini gözden geçirip bu 48 küsur maddenin TBMM’den geçirilmesinden sonra çalışmalarına nasıl devam edeceğini yeniden düzenlesin.

48 küsur madde önerisiyle ilgili asıl sorunlar ise bu maddelerin içeriği ile ilgili. Bu konuda hemen vurgulanması gereken nokta şu: Küsurâtında neler olabilir bilmiyoruz ama şu ân için üzerinde oybirliği sağlanmış 48 madde içinde Türkiye’nin yeni anayasa ihtiyacının kaynağını oluşturan sorunları çözebilecek neredeyse tek bir madde dahi yok.

Türkiye’nin yeni anayasa ihtiyacının özünü meydana getirdiği bugün kimsenin inkâr edemediği “Kürt sorunu”nun iki önemli boyutundan biri olan “anadilde eğitim” sorunu bu maddeler arasında değil.

Anayasa’ya darbe sonucu girmiş olan “anadilde eğitim yasağı”nı kaldırma konusunda, darbelere karşı olduğunu beyan eden partilerin, üstelik de darbecilerin yagılanmakta olduğu bir dönemde bu yasağın kaldırılması konusunda uzlaşma sağlayamamış olmaları ibret vericidir.

Kürt sorununun diğer boyutu olan “yerel demokratik özerklik” konusunda da bu 48 madde içinde hiçbir şey yok.

Daha demokratik bir Türkiye için yeni anayasa yapmaya çalıştığını varsaydığımız Komisyon, çağdaş demokrasilerin en temel ilkelerinden olan yerel özerklik konusunda da uzlaşamamış durumda.

Yeni anayasa ihtiyacının bir diğer esaslı kaynağı olan Alevî sorunuyla ilgili olarak örneğin Diyânet’in anayasal statüsü de bu 48 madde içinde yer almıyor. Yâni eskilerin tâbiriyle 48 madde içinde “sadre şifâ” hiçbir şey bulunmuyor.

Bunlar olmayanlar. Bir de olanlar var ki, onlar arasında çok sorunlu maddeler bulunuyor. Bunlardan ikisini hemen burada zikretmek istiyorum.

Son günlerde Türkiye siyâsetini meşgul eden Gezi olaylarıyla birlikte gündemde olan hak ihlâlleri bağlamında öne çıkan “yaşama hakkı” ve “toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı” bu 48 madde içinde yer alıyor.

“Hayat (Yaşam) Hakkı” başlıklı 4. maddede “Herkes hayat (yaşam) hakkına sahiptir” dendikten sonra, “suçla mücadele esnasında kanunun cevaz verdiği durumlarda bu hakkı ortadan kaldıracak ya da tehlikeye düşürecek ölçüde güç kullanımının kesinlikle zorunlu olması hali” istisna edilmiştir.

Buradaki sorun “suçla mücadele esnasında kanunun cevaz verdiği durumlar” ifâdesindedir. Türkiye’deki herkes çok iyi bilmektedir ki kanunlarımızda düzenlenmiş suçlar ve bunlarla mücadele kosunuda cevaz verilen durumlar, sürekli olarak uluslararası insan hakları ölçülerine aykırı olduğu tescil edilen konulardır.

Son günlerin olayları içinde, hukuken dayanağı olmayan bir biçimde “izinsiz toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma”nın suç, bununla mücadele eden kolluk kuvvetlerinin insan haklarını ihlâl edici biçimde biber gazı kullanmasının “doğal hak” sayıldığı, bu bağlamda ölümlerin meydana geldiği Türkiye’de, yaşam hakkı ile ilgili bu istisna ifâdesinin ne kadar sorunlu olduğu iyice açığa çıkar.

Bu nedenle en azından burada doğrudan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki (AİHS) istisnaların aynen tekrar edilmesiyle yetinilmesi yerinde olurdu.

  Bu konuyla da bağlı olan asıl büyük vahâmet ise “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkı” başlıklı 24. maddede.

Bu maddenin birinci fıkrası “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme ve bunlara katılma hakkına sahiptir” diyerek demokratik ölçülere uygun bir düzenleme benimsedikten sonra, 3. fıkrasında, “İdari makamlar, kanuna dayanarak toplantı ve gösteri yürüyüşünün yapılacağı yeri, güzergâhı ve zamanını hakkın demokratik işlevini ve etkisini dikkate alarak belirler” diyerek, terim yerindeyse, bir çuval inciri berbat etmektedir.

Bu düzenleme 1. fıkradaki “önceden izin almaksızın” ifadesini anlamsızlaştırmakta; Türkiye’nin defalarca ihlal nedeniyle mahkum olduğu AİHS’nin ve hattâ 1982 Anayasası’nın da gerisine düşmekte, idâreye (yani hükûmete) toplantı ve gösteri yürüyüşlerini fiilen izne tâbi tutma yetkisini anayasal olarak tanımış olmaktadır.

Barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin önceden izin alınmaksızın her yerde ve zamanda yapılabileceği, idârenin bu konudaki görevinin bunların kamu düzenini bozmayacak bir biçimde gerçekleştirilmesini sağlamak olduğu yönündeki standartları anayasal olarak inkâr eden bir düzenlemedir.

Gerçekten vahim olan, Türkiye gibi halen devlet yöneticisi konumundaki yetkililerin “izinli-izinsiz toplantı ve gösteri” ayrımı yapma cesaretini gösterebildiği bir ülkede bu düzenlemenin yeni ve demokratik bir anayasa önerisinde “ittifak”la yer almasının gündeme gelebilmesindedir.

Hiçbir temel sorunu çözememek bir yana, üzerinde oybirliği sağlanan hak ve özgürlük maddeleri de bu kadar demokratik özgürlük anlayışının gerisindeyse, insan biraz da umutsuzluğa kapılıyor, ister istemez.
 l.koker@zaman.com.tr

Öğretmen Evlenirse Bu Sözleşme Derhal Geçersiz Olur!

25 Temmuz 2013


Ülkemiz daha fazla doktorla, daha fazla hukukçuyla daha güzel ülke olabilir. 

Ancak, idealist öğretmenlerle sorunlarını en aza indirmiş bir ülke olacaktır. 

Hatta yeteri kadar idealist öğretmen olmadığı için, toplumda bu kadar hukukçuya, bu kadar doktora ihtiyaç olduğunu söylemek de mümkündür.

Bugünlerde öğrenciler ve aileleri tatlı bir telaş içinde. Öğrenciler, hayatlarında önemli kapıları açacak bir tercih yaptılar. Yakında üniversite tercih sonuçları açıklanacak. Okuyacakları üniversite ve seçecekleri meslek, belki de tüm hayatlarını etkileyecek.

Aşağıda okuyacağınız metin, Amerika’da okul yönetimleriyle genellikle bayanlardan oluşan ilkokul öğretmenleri arasında 1930’lu yıllara kadar kullanılmış sözleşmenin ilk sayfasının Türkçeye çevrilmiş halidir.

Önce onu okuyalım:

İşbu metin, Bayan Smith ile [George Washington] Okulu Mütevelli Heyeti arasındaki sözleşmedir. Buna göre Bayan Smith 1 Eylül 1923’ten başlayarak 8 ay ders verecektir. Karşılığında, Mütevelli Heyet, her ay Bayan Smith’e 75 dolar ödeyecektir.

 Bayan Smith aşağıdaki kurallara uymayı taahhüt eder:

1- Evlenmemek. Eğer öğretmen evlenirse bu sözleşme derhal geçersiz olur.

2- Erkeklerle zaman geçirmemek.

3- Okul etkinliklerinin dışında, akşam 8 ve sabah 6 saatleri arasında evde olmak.

4- Şehir merkezindeki pastanelerde aylak aylak dolaşmamak.

5- Mütevelli heyetinin başkanının iznini almadan şehirden ayrılmamak.

6- Sigara içmemek. Eğer öğretmenin sigara içtiği öğrenilirse bu anlaşma geçersiz olur.

7- Bira, şarap ve viski içmemek. Eğer öğretmenin bira, şarap veya viski içtiği öğrenilirse bu anlaşma geçersiz olur.

8- Kardeşi veya babasının dışında herhangi bir adamla arabaya binmemek.

9- Parlak renkli elbiseler giymemek.

10- Saçını boyamamak.

11- En az iki pardösü giymek.

12- Aşık kemiklerinden iki santim yukarı çıkan elbiseler giymemek.

13- Sınıfları temiz tutmak için:

a- sınıfı günde en az bir kere süpürmek

b- sınıfın tabanını haftada en az bir kere sıcak su ve sabunla silmek

c- günde en az bir kez tahtayı temizlemek

d- çocuklar saat 8.00’de gelince sınıfın sıcak olması için sobayı saat 7.00’de yakmak

14- Yüz pudrası, rimel kullanmamak ve tırnaklarını boyamamak.

Bu metni, Amerika’daki üniversitelerde yapıldığı gibi kadınların 70 yılda elde ettikleri kazanımları göstermek ya da Amerikan eğitiminde dini rengin yoğunluğunu göstermek amacıyla yorumlamak mümkündür.

Ancak ben bu metni, sözleşmedeki disiplin anlayışını ve çalışma aşkını, kadınların fedakârlığını eğrisiyle doğrusuyla yüzyılımızın en büyük küresel gücü olan Amerikan mucizesinin arkasındaki isimsiz kahramanların yaptıklarını gösteren bir metin olarak yorumluyorum.

Amerikan başarısının arkasında, bakir topraklar ve Protestan ahlak anlayışı kadar, idealist insanların da katkısı vardır.

Amerikan şehirlerinde, herkesten bir kuruş alırsak kocaman bir hastane yaptırabiliriz diye yola çıkıp kızaklarla uzun yolları aşan kadın doktorların, 50 yıl bir davaya gönül vermiş ve başarmış erkeklerin sayısı hiç de az değildir.

Amerika’nın başarısını sadece kaba kuvvetle, işgalle, sömürüyle açıklayan bakış açısı tutarlı bir bakış açısı değildir. Kaldı ki sömürmek için bile muazzam bir organizasyon kabiliyetine ve pratiğine ihtiyaç vardır.

Şimdi biraz da bu sözleşmenin Türkiye için ne anlama gelebileceğini konuşalım:

Herhangi bir istatistiksel bilgiye dayanmadan ülkemizdeki üniversite ve meslek tercihleri hakkında şunları söylemek mümkündür:

Çevremdeki öğrencilerden gözlemleyebildiğim kadarıyla, puan türü ve seviyesi uygun olan öğrenciler tıp fakültesini ya da diş hekimliğini seçiyorlar. Sağlık sektörünü hukuk takip ediyor.

Ardından mühendislikler geliyor. Elbette mühendislikler arasında da bir hiyerarşi var. Mühendisliklerden sonra iyi üniversitelerin uluslararası ilişkiler, işletme ve iktisat bölümleri geliyor.

Daha sonra da öğretmenlikler geliyor. Öğretmenliklerde de en büyük kriter Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı atamalar. Yanı sıra bayanlar için uygun bir meslek olduğu, mesai kavramının nispeten rahat olduğu gibi algılar da var toplumumuzda.

Aslında bu süreç çok daha önce, öğrenci liseye başlarken şekilleniyor. Fen liselerine giren öğrencilerle Anadolu liselerine giren öğrencilerin tercih alanları büyük oranda liseye girdikleri gün başlıyor.

Meslek tercihlerinde genellemenin yapacağı yanlışları göze alarak şunları söylemek mümkün: Meslek tercihlerinde iki ögenin önemli olduğunu görüyoruz.

Bunlardan biri, meslek sahibinin elde ettiği maddi imkânlar, diğeri de bir mesleğin güçle olan ilişkisi. Burada güç kelimesiyle doğrudan, nüfuzu, emir vermeyi kastediyorum.

En yüksek puanları alan öğrencilerin tıp ve hukuk fakültelerine gitmesinin toplumda var olan daha kaliteli ve insani sağlık ve adalet arayışıyla da ilgisi olabilir.

Ancak asıl motivasyonun her iki mesleğe mensup olanların sahip olduğu maddi imkânlar ve erkle ilgili olduğunu iddia etmek mümkündür.

Bugünlerde, yüksek puanlar aldığı halde hâlâ öğretmen olmak isteyen idealist öğretmen adayları var mı bilmiyorum. Etraftaki insanlar üzerinde geçici bir nüfuz icra etmek ve bundan zevk almak yerine, toplumdaki tüm problemlerin ve çözümlerin kaynağı olan insana kendini adayan öğretmen adaylarının sayısının çok az olduğunu, ancak böyle öğretmenlerin son derece değerli olduğunu düşünüyorum.

1930’lu yıllarda Anadolu’nun ücra köylerine giden ve yıllarca oralarda çalışan Kemalist öğretmenleri, Köy Enstitülerinden mezun olup hayatını çocuklara adamış idealist öğretmenlerin idealizmini takdir etmemek mümkün mü?

Gönüllü bir sürgün gibi dünyanın dört bir yanına gidip yarınını düşünmeden, oralardaki Türk okullarında filiz veren öğretmenlere gıpta etmemek mümkün mü?

Ancak, nüfusu seksen milyona yaklaşan, öğrenci sayısı birçok Avrupa ülkesinin toplam nüfusundan fazla olan ülkemizde sorunların çözümü için daha fazla idealist öğretmene ihtiyacımız yok mu?

Adı sanı belli olmayan, para kazanmayı, otorite sahibi olmayı değil, insan yetiştirmeyi kendine amaç edinmiş idealist öğretmenlere…

Ülkemiz daha fazla doktorla, daha fazla hukukçuyla daha güzel bir ülke olabilir. Ancak, idealist öğretmenlerle sorunlarını en aza indirmiş bir ülke olacaktır. Hatta yeteri kadar idealist öğretmenimiz olmadığı için, toplumda bu kadar hukukçuya, bu kadar doktora ihtiyaç olduğunu söylemek de mümkündür.

 *Doç. Dr. İpek Üniversitesi

Paradigma ne demektir?

 
Tanım 1 : Türkçesi ictihad. Yunanca paradeigma kelimesinden gelir.
“Paradigma, bireyin iç ve dış dünyasını (kendisini ve etrafını) yorumlama, algılama ve bilme süreçleriyle ilgili tüm etkenlerin yarattığı örgütlü ve dinamik düşünsel sistem, düzenektir.”

Bir başkası paradigma’ya çok kısaca, “algı düzeneği” diyordu.

Psikolog Prof.Dr. Doğan Cüceloğlu bir TV programında kavramın açıklamasını çok daha pratiğe indirgeyerek, gözlüğünü çıkarıp sunucuya göstermiş ve “İşte bu” demişti.

Nasıl bir gözlükle bakıyoruz dünyaya?

Bir arayol bulup paradigma’yı, insanın yaşamı (tabii ki, hem kendisini hem de etrafını) yorumlama ve algılama biçimi diye tanımlayalım.
Tanım 2 : Kişilerin, grupların veya toplumların bakış açısı. Thomas Samuel Kuhn'a göre: "Belli bir bilimsel yaklaşımın doğayı sorgulamak ve doğada bir ilişkiler bütünü bulmak için kullandığı açık ya da örtülü inançlar, kurallar, değerler ve kavramsal-deneysel araçların tümüdür."
Tanım 3 : Paradigma kavramı algı süreci, seçici algı ve algıda organizasyon kavramları ile açıklanıyor. Algı, duyusal verilerin anlamlandırılması sürecidir. Algılayanın hazıroluşu (ihtiyaçları, güdüleri vb.) ve algılanan nesnenin özellikleri seçici algılamada etkili faktörlerdir. Algılama sürecinin aktiftir. Algılayan nesneleri gelişigüzel değil bir düzen içinde algılar. Algılama süreci sadece fiziksel çevrenin algılanması ile sınırlı değildir. Sosyal olayların algılanmasında da aynı süreçler sözkonusudur.

Paradigma kavramı, algılama, yorumlama ve bilme süreçleriyle ilgili tüm etkenlerin yarattığı örgütlü ve dinamik düşünsel sistemdir. Paradigmaya karşılık "algı düzeneği" teriminin de kullanılabilir. Paradigma bir tür harita, belirli durumlarda nasıl davranılması gerektiğine ilişkin bir temel kalıptır. Bursa haritası ile İzmir'de adres bulmak mümkün değildir. Ancak gerçek durumlara uygun bir harita ile doğru sonuçlara ulaşılabir. Gerçek durumlara uygun paradigmaları belirlemek zordur. Sistemli düşünme yöntemleri ile bu başarılabilir. Bu nedenle özgür ve yaratıcı düşünmek çok önemlidir. Bilimsel düşünme metodu, iyi bir düşünme metodudur.

Paradigmalar hiyerarşik bir düzen içinde ilişki içindedir.

Toplumumuzda yaşam önemli ölçüde geleneksel kültüre uygun bir paradigmayla yürümektedir. Bununla birlikte yasal çerçevenin çağdaş kültüre uygundur. Akademik eğitim temel paradigmaları değiştirmeye yetmez. Bu nedenle akademik eğitim köklü davranış değişiklikleri oluşturmayı tek başına başaramaz. Torpilin (kayırmanın) yasal olarak suç sayılması çağdaş kültüre uygundur ama yüksek eğitim almış kişilerin rüşvet alması geleneksel kültüre bağlı kalıplanmış bir davranış olarak devam etder. Bu nedenle adam kayırma üniversiteler gibi en yüksek akademik eğitim merkezlerinde de yaşamaktadır.
 




Darbeye darbe diyemeyen demokratlar!

9 Temmuz 2013


Demokrasi, zamanımızın büyülü kavramı. 

Eskiden hiç olmazsa faşistler demokrasiye doğrudan karşı çıkardı. 

Sosyalistler ise kavrama özel bir anlam yükleyerek, yani sosyalizmi demokrasiyle özdeşleştirerek kullanırdı.

Şimdilerde neredeyse önüne gelen demokratım diyor. Bu hem iyi hem kötü. İyi, çünkü demokrasinin, sözde de olsa, yaygın biçimde benimsendiğine işaret ediyor.

Kötü, zira demokrasiyi anlam kaybına uğratıyor ve muğlaklaştırıyor. Allah aşkına, birileri söylesin, Maocu nasyonal sosyalist İşçi Partisi demokrat olabilir mi? Sosyalist fraksiyonlar demokrasiden ne anlar? Taksim Platformu'nun ve Taksim Dayanışması'nın demokrasinin ne olduğundan ve nasıl işlediğinden haberdar olduğu söylenebilir mi?

Bununla beraber, beni asıl ilgilendiren demokratım diyen herkesin tavrı değil. Birer savaş ideolojisi olan sosyalizmin ve Atatürkçülüğün müntesiplerinin demokrat olma derecesiyle en azından bu yazıda pek ilgilenme durumunda değilim.

Gözlerimi çevirdiğim yer liberalim diyenlerin veya liberal olduğu söylenenlerin demokratlığı. Aynen 28 Şubat süreci ve Gezi kumpanyası gibi Mısır'daki darbe de bazı liberallerin rotasını şaşırmasına, yalpalamasına yol açtı.

Şahin Alpay, 6 Temmuz 2013 tarihli Zaman'daki “Mısır'da asker niçin müdahale etti?” başlıklı yazısında, ne yazık ki, demokrasi ve Mısır darbesi hakkında vahim yanlışlıklarla dolu yorumlar yaptı.

Yazıyı değerlendirmeden önce şunu belirtelim: Bu tür konularda yapılacak değerlendirmeler, kişiler değil ilkeler üzerinden yapılmalıdır. Yani konunun özü Mursi değil, demokrasinin ilkeleri.

İlkeli bakmayan herkes kolayca oraya buraya savrulabilir. Maalesef yazı demokrat değil jakoben, tepeden inmeci, ilkesiz olduğu söylenebilecek bir tavrı yansıtıyor.

Başlığından itibaren darbeyi meşrulaştırıcı tonda.  Sandığı küçümseyen koroya katılmakta. Aslında bu yazıya aynı gün Gülay Göktürk'ün Bugün'deki yazısı (“ ‘Sandık' ” her şey değildir”), o niyetle yazılmış olmamakla birlikte, harika bir cevap teşkil etti. Ben de birkaç noktanın altını çizeyim.

Yazı vahim maddî bilgi hatalarıyla dolu. Tam manasıyla Batılı oryantalistlerin izinde. İddiaya göre Mursi kucaklayıcı olmamış, halkı ikiye bölüp kutuplaştırmış, ekonomik ve sosyal sorunlara çözüm bulmamış, zaten halkın azınlığı tarafından seçilmiş ve istifası talebiyle 22 milyon imza toplanmış.

Mısır, demokratik geleneği olmayan bir ülke. 25 Ocak 2012'de Mübarek'in devrilmesiyle bir gecede herkes demokrat olmadı herhalde.

Mursi de üç aşağı beş yukarı her Mısırlı ne kadar demokratsa o kadar demokrat olmalı. Mursi'nin kendisi dahi hatalar yaptığını ifade etti, ama her yaptığının hata olduğu iddiası Batı'daki amansız İslam ve Müslüman Kardeşler düşmanlarının propagandası.

Bakın aynı gün Erdal Şafak, Sabah'ta “Bir krizin anatomisi” başlıklı yazısında Mursi'nin Mübarek dönemi yargı bürokrasisi ve elitleri tarafından nasıl yalnızlaştırıldığının dökümünü vermiş.

Aynı şekilde nasıl otorite kullanamaz hâle getirildiğini, en temel atamaları yapmasının engellendiğini ve muhalefetin her türlü ortak çalışma teklifini reddettiğini de.

Erdal Şafak'ın aktardığı bilgiler başka kaynaklar tarafından da doğrulanıyor. Mantığa uygun olan da bu. On yıllarca bir diktatörün emrinde, uyum içinde çalışan yargıçlar, generaller ve girdiği her seçimi kaybeden ama darbecilerden görev talep etmekte beis görmeyen Baradey demokrat oldu, Mursi olamadı öyle mi?

Demokrasi bir oyun gibidir. Kuralları önceden bellidir. Kimse oyunun ortasında ben kuralları tanımıyorum diyemez. Sandık, demokrasinin en önemli aracıdır ve onun sonucunu başka hiçbir şey geçersizleştiremez.

Ayrıca demokrasilerde halk zaten parçalıdır. Halkın bir bütün olması ihtimali ancak totaliter sistemlerde akla gelir. Mursi, oyunu herkes gibi oynamış ve kazanmıştır. Dolayısıyla, iktidarı meşrudur.

Azınlık tarafından seçildiği iddialarına gelince, evet öyle olmuş olmalıdır, başka türlü olması zordur, ama bu, onun meşruiyetini yitirmesine sebep olamaz.

Mursi iktidarını muhalefetle birlikte kullanmak zorunda da değildir. Sadece,  demokratik anayasanın sınırları içinde kalmak ve insan haklarına saygı göstermek zorundadır.

Kilit görevlere elbette kendine yakın hissettiği, birlikte verimli çalışabileceğine inandığı kimseleri atayacaktır. Ayrıca, darbeci Sisi ve korsan devlet başkanı Mansur da onun tarafından atanmadı mı? Demek ki her atadığı, Mursi ile hemfikir değilmiş.

Demokrasi teorik olarak çoğunluğun yönetimidir ama pratikte her zaman en büyük azınlığın yönetimidir.

Meşruluk çoğunluk olmaktan değil en büyük azınlık olmaktan kaynaklanır.

ABD, istikrarlı demokrasiler arasında oy kullanma oranının en düşük olduğu ülkedir. Bu oran bazen yüzde 50'nin altına bile inmektedir. Bu anlayışla  bakarsak, meselâ, Obama yönetimi de toplumun dörtte hatta beşte birinin tercihidir ve iktidarı meşru olmayabilir.

Ama nedense Cumhuriyetçiler Beyaz Saray'ın önüne 2 milyon insan yığıp “Obama, Beyaz Saray'dan defol!” demiyor. Mursi muhalifleri onun gitmesi için 22 milyon imza toplamış. Olsun, ne önemi var ki? Demokrasi imza toplama rejimi değil oy toplama rejimidir, mühim olan muhaliflerin o imzaları seçimde oya dönüştürebilmeleridir.

Dönüştürürlerse zaten Mursi'den kurtulacaklardır. Demokrasi budur ve böyle işler. Şimdi ne oldu? Darbeciler tüm toplumu kucakladı mı? Seçmenlerin yarısından çoğu, Mursi'ye oy veren yüzde 52'si dışlandı.

Demokrasi böyle mi kurulacak? Mursi sosyal ve ekonomik problemleri çözememiş. Ne yani, çok fakir bir ülke olan Mısır'da Mursi bir yıl içinde mucizeler yaratıp ülkeyi Avrupa seviyesine mi getirecekti? Bunun sihirli formülü mü var?

Biliyorsanız darbecilere verin, mutlu olsunlar. Kaldı ki, problemleri çözememesi muhalefet için daha iyi değil mi? Bu ilk seçimlerde iktidardan indirilmesini kolaylaştırmaz mı? Bahsettiğim yazıda geçen bazı ifadeler ise kelimenin tam anlamıyla dehşet verici.

Deniyor ki:  “Sonunda kendi atadığı genelkurmay başkanı onu azletti.” Evren de darbe yapmamış, Demirel'i azletmişti bu bakışa göre. Azli, atayan makam yapar. Veya, bazen, ABD'de olduğu gibi, geri çağırma müessesesi parlamento tarafından işletilir.

Mursi'yi Sisi mi atamıştı ki Sisi azledebilsin? Darbeye darbe demek çok mu zor?  Yazıda hortlayan “demokrasi sandıktan ibaret değildir” anti demokrat zihniyetine hiç girmeyeyim, zaten Gülay Göktürk ve Zaman'da 8 Temmuz'daki yazısında Nuri Yurdusev (“Sandık demokrasinin her şeyidir”) gerekeni benim yapabileceğimden daha iyi söylemişler.

Demokratım diyenler bugünlerde daha ilkeli olmaya ve durmaya dikkat etmeli. Tarihin şahitliğinde herkes kendi sicilini yazıyor. Demokrat olduklarını iddia edenler darbeye darbe demekten kaçınıyorlarsa onların gerçek bir demokrat olduğundan şüphe etmeye yerden göğe kadar hakkımız var.

Batı’yı bir de böyle okumak…

22 Temmuz 2013


Soğuk Savaş sonrasında Batı dünyasında yaşanan gelişmeler ve dünyanın diğer bölgelerinde meydana gelen olaylar ve özellikle Mısır'daki darbe karşısında Avrupa ve ABD'nin sergilediği tavır, yakla­şık iki yüz elli yıl önce Aydınlanma düşünürlerinin ileri sürdüğü ve “modern dünyanın her zaman dilinden düşürmediği”, eşit, özgür ve kardeşçe ya­şanır bir dünya kurma projelerinin bir ütopya olarak tarihin tozlu sayfalarında kaldığını bir kez daha ortaya koymuştur.

“Liberal” Batı dünyasının, özel mülkiyet ve serbest rekabet temelli demokrasi ve insan haklarını esas alan siyasal düzen savunusu aslında sosyalist dünyayla yaşanan mücadelenin aracı olmaktan başka bir anlam taşımamaktaydı.

Aslında Batı medeniyetinde, 18. yüzyıl Aydınlanma felsefesinin özellikle Fransız aydınlarının ortaya koyduğu eşit, özgür ve kardeşçe bir dünya tasarımının, bir bütün olarak Batı düşünce tarihinin yaşadığı değişim ve dönüşümlere baktığımızda, kendine hiçbir zaman alan bulamadığı açıkça gözükmektedir. Söz konusu durumu ana hatlarıyla şöylece özetlemek mümkündür.

Yunan düşüncesinde Sokrates (İÖ 469-399), Platon (İÖ 427-347) ve Aristoteles'le (İÖ 384-322) ortaya konulan adalet ve erdem anlayışı Hıristiyan siyasal düşüncesinin kurucusu olan Aurelius Augustinus'un (İS 354-430) da katkısıyla yaklaşık iki bin yıl varlığını devam ettirdi.

Haçlı seferleri sonrasında ticaretin gelişmesi, feodalitenin çözülmeye başlaması ve ilk olarak zengin İtalya şehir devletlerinin ortaya çıkardığı fiili durum toplumsal ve siyasal ahlakı çok ciddi anlamda erozyona uğrattı.

Modern siyasal düşüncenin öncüsü olan Niccolo Machiavelli (1469-1527), İtalya birliği adına Prens'in iktidarı elinde tutmak ve güçlendirmek için her türlü yolun meşru olduğunu ileri sürerek siyasal düşünceyi ahlaki değer yargısından soyutladı.

Daha sonra “Ben ve korku beraber dünyaya geldim” diyerek İngiltere'nin içinde bulunduğu kaos ve kargaşayı en iyi şekilde ifade eden Thomas Hobbes (1588-1679), “insan insanın kurdudur” düşüncesini ortaya attı.

Hobbes, bencil bireyin yaşam mücadelesinde hayatta kalması için her türlü yola başvurmasını meşru sayarken, toplumsal düzen için mutlak siyasal iktidar anlayışını Leviathan (Ejderha) (1651) ile ortaya koydu.

Hobbes'tan sonra İngiliz siyasal düşüncesinin en önemli düşünürü olan John Locke'un (1632-1704) ileri sürdüğü olumlu insan ve liberal siyasal düşüncesine rağmen, onun ölümünden tam on yıl sonra Bernard Mandeville (1670-1733), “Arılar Efsanesi” adlı eseriyle erdemli insan anlayışına çok büyük bir darbe vurdu.

Mandeville'e göre toplumları dinamik tutan ve ilerleten ahlak ve erdem değil, erdemsizliktir. Lange'ye göre bu eser, klasik ekonomi di­siplinini tam olarak ortaya koymuştur.

Aydınlanma yüzyılı olarak kabul edilen 18. yüzyıl, aynı zamanda bir Fransız yüzyılıdır. Fransız aydınları rasyonel bir varlık olarak kabul ettikleri ve ahlaki bir değer yükledikleri insanın bu çağda olgunluk devrine girdiğini ifade ettiler ve gelecekte daha mükemmel bir toplumsal düzen kurabileceği öngörüsüyle Fransız Devrimi'nin temellerini attılar.

Ancak 1789 Fransız Devrimi'nden hemen sonra yaşanan Napolyon Sa­vaşları, arkasından Sanayi Devrimi'nin meydana getirdiği uluslararası ve ulusal boyuttaki kaos ve kargaşa ve bireysel hak ve özgürlükler adı­na yapılan 1848 Devrimi'nin kanlı bir şekilde bastırılması, Aydınlanma felsefesinin bir dünya cenneti yaratma hayallerini suya düşürmeye yetmişti.

Bu süreç içerisinde düşünce olarak da Thomas Robert Malthus'un (1766-1834) “nüfus prensibi” 19. yüzyılda çok ciddi tartışmalara neden olmuştu.

Ona göre, nüfus geomet­rik olarak çoğalırken kaynaklar aritmetik olarak artmaktaydı. Dolayı­sıyla hızlı nüfus artışının kıtlık, hastalık, fakirlik ve savaş gibi öldürü­cü faktörler yanı sıra doğum kontrolü, kürtaj ve insanların az çocuk yapma yönünde eğitimi yoluyla kontrol edilmesi gerekmekteydi.

Malthus'tan sonra John Stuart Mill'le (1806-1873) birlikte canlanan sosyal liberalizme karşı Herbert Spen­cer'in (1820-1903) ileri sürdüğü “en iyinin hayatta kalması” düşüncesi çatışmacı anlayışı güçlü bir şekilde yeniden ortaya koyacaktır.

Ancak bütün bu yaşanan olumsuz düşüncelere rağmen bütün evreni yaratan mükemmel bir Tanrı'nın olduğu anlayışı varlığını sürdürdüğü için söz konusu düşünceler geniş kitlelere yayılma imkânını bulamamıştır.

EVRİMCİ PARADİGMA VE SEKÜLERLEŞME

Nihayet 1859'da Charles Darwin'in (1809-1882) (Türlerin Menşei) “do­ğal ayıklanma” temelli biyolojik evrim teorisi, dünyada eşitlik ve kar­deşliğin değil, gücün ve güçlünün yanında yer alan anlayışın tek geçer­li akçe olduğunu özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında yaygın bir dü­şünce haline getirmiştir.

Söz konusu düşünceyi bu derece etkin kılan şey, evrene dair bütün­cül bir açıklama getirme iddiasıyla yaradılış paradigmasının yerini doğal ayıklanmacı evrimci paradigmanın almasıdır.

Evrimci paradigmanın yaradılış paradigmasının yerini almasıyla birlikte bilim dünyasında yepyeni beyaz bir sayfa açılmıştır.

Modern Batı'da bütün bilimler bu paradigma üzerinden yeniden inşa edilmiştir. Söz konusu paradigma öylesine güçlü gelmiştir ki, her düşünce ve ideoloji kendi haklılığını göstermek için ondan referanslar getirmektedir.

Doğal ayıklanmacı evrimci düşünceye, Malthus'un “nüfus prensibi”nden dolayı ondan uzak durması gereken eşitlikçi sosyalist düşünce bile dört elle sarılmıştır.

Bilimsel sosyalizm adına Engels aracılığıyla Marksist düşünce evrimci düşünceye eklemlenmeye çalışmış ve George Lichthein'in ifa­desiyle; “Marksist düşünce 1840 ile 1880 yılları arasında “Hegel'den Haeckel'e” hareket etmiştir. 

Batı'nın genel anlamda sekülerleşmesi de böylece gerçekleşmiştir. Batı'yı doğru okumanın yolu da bu evrimci paradigmayı anlamaktan geçmektedir. Doğal ayıklanmacı evrimci paradigmanın temel parametrelerini kısaca şu şekilde ifade etmek mümkündür.

Bütün evrenin oluşumu madde ve kuvvet bağlamında ele alınmıştır. Evrende ilk canlının oluşumundan en gelişmiş toplumların ortaya çıkması ve Aydınlanma düşüncesinin zihinlere yerleştirdiği ilerlemenin de hiç durmadan sürmesi, bütün varlıkların hayatta kalma mücadelesine bağlanmıştır.

Darwin'in kendi ifadesiyle söz konusu hayatta kalma mücadelesinin nedeni Malthus'un “nüfus teorisi” yani kaynakların kıtlığıdır.

Bütün canlılar için olduğu gibi insanlar için de tek amaç ne şekilde olursa olsun hayatta kalmaktır. Söz konusu yaşam mücadelesinde en önemli dayanak kuvvet olmakla birlikte bu hayatta kalmayı sağlayan kuvvetin yeterli olmadığı durumlarda da her türlü yol ve yöntem kullanılabilir.

Bütün bu yol ve yöntemler hayatta kalmanın aracı olmanın dışında bir anlam taşımamaktadır. Çünkü bu biyolojik materyalizmle büyük kitlelere ahlaklı ve erdemli olmayı telkin eden din ve bütün semavi dinlerin en temel düşüncesi olan ve onları ahlaklı ve erdemli kılmada çok önemli bir işlevi yerine getiren öteki dünya artık yok olmuştur.

Dolayısıyla doğal ayıklanmacı evrimci paradigma içerisinde demokrasiyi, eşitliği, özgürlüğü kısacası insan haklarını aramak beyhude bir çabadan başka bir şey değildir.

Modern Batı'nın tarihinde yaşanan olaylar bunu defalarca bize göstermiştir. En son Bosna'da, Irak'ta, Afganistan'da, dünyanın birçok bölgesinde ve son olarak da Mısır'da yaşananlar karşısında Batı'nın tutumu bunu açıkça ortaya koymuştur.

Batı düşüncesinin doğurduğu ideolojilerin ilki olan liberalizmin bugüne kadar varlığını sürdürmesinin en önemli nedeni, uygulamalarının doğurduğu olumsuzluklar sonucunda ortaya çıkan alternatif ideolojilerle söz konusu değerleri, inanmadığı halde, araçsal bir şekilde kullanmış olmasıdır.

Soğuk savaş sonrası liberallerin dillendirdiği, “tarihin sonu”, “siyasetin sonu” gibi söylemlerle kendi galibiyetlerini ilan etmeleri sonun başlangıcından başka bir şey değildir.

Modern Batı düşüncesinin (liberalizmin) bu çöküşe doğru gidişinin iki nedeni vardır.

Birincisi alternatiflerini alt etmesiyle yani düşmanlarını ortadan kaldırmasıyla kendisinin sorgulanmaya başlanması, ikincisi ise bu durumun farkına varmasıyla düşman olarak, kendi cinsinden olmayan bir medeniyeti (medeniyetler çatışması) yani İslam medeniyetini seçmiş olmasıdır.

Bu ayrı bir makale konusudur. Ancak Batı son on beş, yirmi yıllık dönemde kendi cinsinden olmayan bu yeni düşmanıyla yaptığı mücadelelerde karizmasını ciddi anlamda çizdirmiştir.

Bence yapılması gereken, dünya siyasetinde yaşanan olaylar karşısında Batı'nın, modern değerlerle bağdaşmayan tutumunun nedenlerini araştırmak değil, söz konusu değerlerin Batı düşünce geleneğinde olup olmadığının yeniden ciddi anlamda sorgulanmasıdır.

NOT: Bu yazı İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları (2006) ve Küre Yayınları (2012) “Osmanlı Aydınları ve Sosyal Darwinizm” adlı doktora çalışmasından esinlenmiştir.

*Doç. Dr., Karadeniz Teknik Üniversitesi

Sana gülmüyoruz sana doğru gülüyoruz.

21 Temmuz 2013
Gülmek zekâyla, ağlamaksa kalpledir. Gözyaşından sual olunmaz belki ama kahkahadan olunur.

Bundan sebep matematik gibi mizahın da mizan ve nizam üzerine kurulu olmasıdır.

Cicero'ya göre, mizahi zekâ, büyük suçları veya büyük günahları nükteye alet etmez; dış görünüşe ilişkin unsurları da güldürü nesnesi olarak kullanırken ihtiyatlıdır.

Çünkü, mizahta sınır aşılırsa “amaç'' ölür. Ortada sadece, içi boşalmış bir patavatsızlık, yani mizahın cesedi kalır.

Kaba bir soytarı da güldüremez mi insanı? Tabii ki güldürür. Ama bunu ölçüsüzlüğün ve aşağılık olanın içinde taklalar atarak; kendini  ve başkasını harcamaktan  kaçınmayarak yapar.

Sokrates'in karşıt görüşü çürütmek için kullandığı ironi ise “yüce'' ve “aşağılık'' olanın bir aradalığından doğan zıtlık üzerinden kurar kendini.

Bu taktik, sorumsuzca kullanıldığında,  tek amacı küçük düşürmek ve utandırmak olan bir bayağılığa dönüşür. “İroniyi, kendi küstahlığının sözcüsü olarak kullanmak insanın kişiliğini yozlaştırır.'' derken bir bildiği vardı Nietzsche'nin.

Mesela, yakınlarda  bu yozlaşma semptomlarından biri “zekâ pırıltısı'' olarak alkışlandı. Bir mezuniyet törenindeki pankartlardan birinde, “Benim integral alamayan bacılarımı dövmüşler''  yazıyordu. İlgimi çeken, söylemin içeriği değil. Ne de olsa,  dünya üzerinde beğen beğenme, çeşit çeşit zihniyet var.

Bu ifade şekline bir zekâ atfedilmiş olmasıydı şaşırtıcı olan. Pankart, en net olarak, integral alabilmenin bir “yücelik'', alamamanın ise bir “aşağılık''lık ihtiva ettiğini söylüyordu bize.

Bacı, kelimesi ise bizi Anadolu'nun yeşil çayırlarına salıyordu. -Cümlenin kadına yönelik şiddeti alay malzemesi yapmasını konuşmaya bile değmez.- 

Her şey bir yana, bu okuduğumuzdan ne gibi bir mana çıkarmamız bekleniyordu, neye gülecektik? İntegral almayı bilmeyenlere mi? İntegral ve türevin seçmeli ders yapılmasını eleştiren, o çok derin alt göndermeye mi? Neye bakıp kime bakıp gülecektik? Bu sorulara değişik cevaplar verilebilir elbet.

Ama şu kesin ki, ortaya attıkları bu laf, benzerleri gibi,  bumerang misali kendi kendilerinin eleştirisine dönüşüverdi. Tıpkı Hitchcock'un İp adlı filminde, kendini-diğer-insanlardan-üstün-sananların çuvallayışı gibi.

Filmde, Brandon ve Philip, verecekleri davete daha erken çağırdıkları arkadaşları David'i öldürüp, cesedini salondaki sandığa yerleştirirler.

Brandon'a göre, entelektüel yönden üstün insanlar ahlak kavramını aşmış kişilerdir. Kurallar bağlamaz onları. Ve ayrıcalık, seçkinlerin, limitsiz kredi kartıdır.

O kartla diledikleri kadar “harcar''lar. David gibilerin ise yaşama hakkı zaten yoktur, sıradan biridir çünkü o.

Katiller, sandığın üstünü davet yemekleriyle donatırlar. Aralarında maktulün babasının da olduğu davetliler gelince, oyunun ikinci perdesi başlar. Yüksek zekâlarının zirvesinden konuklarla alay ederler.

Sandığın çevresinde dolanıp David'in neden hâlâ gelmediğini merak eden insancıkların saflığına gülerler.

Vakit ilerledikçe cüretleri artar. Ve kibrin sarhoşuyla, David'in babasına verecekleri kitapları delikanlıyı boğdukları iple bağlayacak kadar ileri giderler.  Gösterileri, küt bir zekânın bayağılığını ortaya çıkararak sona erer. Kanımca insanları harcayarak yapılan ironi de David'i öldüren ipten farklı değil.

Cinayeti çözen kişi de yanlış anlaşılmanın kederini taşıyan bir Nietzsche'den başkası değil. “Çapulcu'' söylemi ise mizaha dair daha önce yaşamadığımız bir deneyim yaşattı bizlere.

İçimizden bazıları Başbakan tarafından ortaya bırakılan “çapulcu'' yaftasını üstüne aldı. Amaç zekice bir oksimoron örneği sergilemek; eylemin ''yağmacılık'' ile uzaktan yakından alakasının olmadığının altını mizahın gücü ile iyice çizmekti kanımca.

Her şey iyi gidiyordu; ta ki yağma başlayana kadar. Gezi'deki hesap sokaktaki çok renkli kitleye uymadı. Bu yıkım, söz konusu ithamı; talihsiz bir açıklama olmaktan çıkarmakla kalmadı doğru bir tespite dönüştürerek kendi elleriyle akladı.

 “Çapulcu'' kelimesi ise Fransa'nın Baldırıçıplak'ına muadil bir efsane olabilecekken, ola ola eylemin “mcguffin''ı oldu (Bir Hitchcock terimi: Şaşkınlığı ve gerilimi tetikleyen, olayların etrafında döndüğü şey).

Tansiyon yükseldikçe, karnavala özgü mizah yerini “alay''a bıraksa da, zekânın ışıldadığı,  gülümseten anlar da yok değildi. Mesela, Hayko Bağdat'ın, Gezi Parkı'nda kutlanan Kandil'de, “Devrimci devrimci direnirken, kandil kutlayıp, simit yiyip, Kur'an dinleyen bir Ermeni haline geldim, galiba RTE gene kazandı.'' demesi mizahın en başarılı örneklerinden biriydi.

Apolitik kanadın kendini, ‘Mustafa Keser'in askerleriyiz' diye tanımlayarak, apolitikliğinin altını çizmesi; 'herkes evinin önüne bir kap su koysun, TOMA'lar susuz kalmasın', gibi örnekler incelikli bir ironinin eseriydi. Gerçek mizah bizi tevazu ve insanlık sınırlarına geri çağırır.

Sıkıntı verici değil, özgürleştiricidir. Karşımızdaki ile ona hakaret etmeden eleştirel bir temas kurma çabamızdır.

Erdemli bir mizah, içeriğindeki düşünceye saygı duyulmasını bekler ve eninde sonunda hak ettiği saygıyı samimi bir gülüşle birlikte görür. Beckett'in deyişiyle, bu samimi gülüş, yüce bir şakaya şaşkınlıkla sunulan saygıdır.

Kendini fazla önemseme bağımlılığının semptomlarından biri olan alay ise çevrede kendinden başka saygı duyacak bir şey bulamayanların hasletidir.

Neşesiz gülüşlerle donanmış yüzlerin sahipleri hep bu dertten mustaripler ne yazık ki. Oysa farkında değillerdir ki bir kara mizaha dönüşmüşlerdir çoktan kendileri.

Velhasıl Nietzsche'nin de dediği gibi, “Bir kimse yaşamı ne kadar kapsamlı bir şekilde anlarsa o kadar az alay edecektir. Belki de sadece 'anlamasının kapsamlılığı' ile alay edebilecektir.”

Not: Başlık, Ölü Ozanlar Derneği (1989) filminden alıntıdır.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

RÜŞVET EKONOMİSİ


23 Temmuz 2013

Geçtiğimiz günlerde Uluslararası Şeffaflık Örgütü'nün (Transparency International) her yıl yayınladığı “Küresel Yolsuzluk Barometresi Raporu”, 2013 yılı için açıklandı. 

107 ülkede 100 binden fazla kişiyle yapılan anket sonuçlarına göre katılanların yarıdan fazlası dünyada yolsuzluğun arttığını düşünüyor.

Türkiye için sonuçlar incelendiğinde ise pek de parlak bir durumla karşılaşılmıyor. Öyle ki, geçtiğimiz yıl her beş kişiden biri rüşvet verdiğini açıkça ifade ediyor. Ankete katılanlar arasında rüşvet vermiş olsa da bunu açıklamayanları da düşündüğümüzde, bu oranın daha da yüksek olacağı tahmin ediliyor.

Araştırmaya göre, Türkiye'de yolsuzluğun en yüksek oranda algılandığı kurumların başında ise siyasi partiler gelmekte… Medya ve Meclis ise yolsuzluk algısında siyasi partileri takip ediyor. Ankete katılan her üç kişiden biri siyasi partilerde yolsuzluğun çok yüksek düzeyde olduğunu belirtiyor.

Bu durum şu acı gerçeği bir kez daha önümüze sergiliyor. Rüşvet ve yolsuzlukla mücadelede en önemli aktörler olan siyaset kurumları ve medyanın, ülkemiz açısından yolsuzluğun en yaygın olarak algılandığı kurumlar olması; yolsuzlukla mücadelenin motivasyonuna ve gerçekçiliğine gölge düşürmeye devam ediyor.

Rüşvet toplumsal bir hastalık, bir kanser gibidir. Öyle bir kanser türüdür ki bu, kanserli kısmı kesip atmakla bitmez. Damarlara kadar, kana kadar sirayet etmiştir.

Bundan daha da kötüsü toplumun DNA'sına ilişmesidir. Yani artık nesillerden nesillere aktarılan bir genetik kod olmaya başlamışsa, rüşvetin ve yolsuzluğun önüne geçilmesi neredeyse imkânsız hale gelmiştir.

Rüşvet sadece kamu çalışanlarıyla ilgili bir durum değildir, bir ahlâk sorunudur. Toplumsal ahlâkın yozlaşması ve sistematik bir hale dönüşmesinin izdüşümüdür.

Aynı zamanda bir sistem sorunudur, sistem rüşveti meşru kılıyorsa artık kanser vakasının en üst safhasına gelindiği anlaşılmalıdır. Rüşvet, kamusal bir kötülük olarak tanımlanır literatürde…

Ancak rüşvet, tek tarafı olan bir durum değildir. Rüşveti alan bir taraftır, veren ise diğer taraf. Aynen piyasadaki arz-talep dengesi gibi, rüşveti alanlar yolsuzluk arz ederken, verenler ise talep konumundadırlar.

Veren olmazsa alan da olmayacaktır, ancak almadan işlemler yürütülmüyorsa vermek de kaçınılmaz olacaktır.
Rüşvet alan kamu çalışanı için, birtakım maliyetler ve riskler söz konusudur.

Ancak bir kamu dairesinde rüşvet alan memur sayısı yüksekse yani yolsuzluk yaygınsa, rüşvet alan memurun katlandığı maliyet ve risk oranı düşecektir.

Çünkü böyle bir kamu dairesinde rüşvet, iş sürecinin bir parçasıdır. Bu tür kurumlarda rüşvet ve yolsuzlukla ilgili bir otokontrol sistemi vardır ki; aslında bu sistem “negatif otokontrol” olarak düşünülebilir.

Bu sistem, bırakın rüşveti engellemek, “rüşvetlendirme” sürecinin kontrolü içindir. Nasıl ki, kamu kesimi cebir gücünü kullanarak vergilendirme sürecini işletiyorsa, kamu çalışanları da aynen bu sisteme benzer şekilde “rüşvetlendirme” mekanizmasını kurgulayabilmektedir.

Peki, bu mekanizma nasıl çalışır, kaynağı nedir? Bir defa şunu kabul etmek gerekir ki, günümüzde yolsuzluk ve rüşvet mekanizmasını çalıştırmak için kamusal hizmet sunmak şarttır.

Yani daha fazla yolsuzluk için daha fazla hizmet üretmek gerekir. Eskiden, zimmete geçirme, doğrudan doğruya kasa boşaltmalar ile rastlanan yolsuzluk türleriyle artık fazla karşılaşılmıyor. Son yıllarda nitelikli yolsuzluk örnekleri daha ön plana çıkıyor.

Yolsuzluk için hizmet şart dedik; evet, kamusal hizmetteki artış beraberinde yolsuzluklarda da artışa neden olabilir. Ancak bir toplumda kamusal hizmetlerden faydalanma oranı düşükse ve memnuniyet seviyesi normalin altındaysa; bu toplum için, hizmet üreten ve fakat yolsuzluk da yapan kesimler “hoş (!)” görülebilir.

Daha doğrusu işin olumsuz yönü görülmeyebilir, es geçilebilir. “Diğerleri hem yolsuzluk yapıyor hem de hizmet üretmiyordu”, karşılaştırmalarda eksik bir bakış açısıdır.

Kötünün iyisi, belki de en kötüsüdür. “Yolsuzluk yapıyorlar, ama hizmet de ediyorlar” demek, aslında bugünkü suni rahatlık için gelecek nesillere yük yüklemektir. Çünkü yolsuzlukların maliyetleri eninde sonunda topluma dönecektir ve sosyalize edilecektir.

Bir toplumun hizmet-yolsuzluk ikilemine düşmesi ve ikisinden birini tercih edemeden, ikisini birlikte tercih etme zorunluluğuna tabi olması, önemle üzerinde durulması gereken bir konudur.

Geçtiğimiz yıllarda yaptığımız bir araştırmada, katılımcılara iki tür belediye başkanı adayı olsa; bunlardan biri yolsuzluklarla hiç anılmamış ancak yeterince ve etkin hizmet üretemeyen bir aday; diğeri ise hizmet üretebilen, aktif ve fakat yolsuzluklara adı karışmış bir aday ise hangisine oy verirsiniz diye sormuştuk.

Aldığımız yanıtlara göre, her üç kişiden ikisinin hizmet üreten ve aynı zamanda yolsuzluklarla anılan adaya oy vereceğini saptamıştık. Toplumun böyle bir tercihte bulunması, yolsuzlukların artık kanıksandığını ve hizmet üretmenin, çoğu zaman yolsuzlukların görünürlüğünü azalttığını göstermektedir.

Peki, rüşvetin sonuçları nelerdir, nelere mal olur? Her şeyden önce rüşvet ve yolsuzluklar kamu kaynaklarının etkin kullanımını engeller, verimsizliğe neden olur. Örneğin; bir kamu ihalesine girip rüşvet vererek ihaleyi kazanan firma, şu üç seçenekten birini ya da birkaçını tercih eder.

Olması gerekenden yüksek bir maliyetle işi alır, sunduğu mal ya da hizmetin kalitesi düşüktür ya da teslimat süresi uzar.

Tabii, rüşvet ve yolsuzluğun adalet ilkesini zedelemesi, rekabeti engellemesi, ahlaki yozlaşma gibi sonuçları aşikârdır ve uzun dönemde önü alınamayacak sosyal, siyasal ve ekonomik maliyetler doğuracağı açıktır.

Dolayısıyla hem kısa hem de uzun dönemde, doğrudan ve türev etkilerle toplumun tüm kesimlerini etkileyen bir süreç yaşanacaktır.

Fuzuli, ta 16. yüzyılda “selam verdim, rüşvet değüldür deyu almadılar” demiştir. Evet, rüşvet, dün de vardı, bugün de… Hatta ilk çağlardan beri tüm toplumlarda görülen bir hastalıktı.

Önemli olan, hastalığın farkına varmaktır, göz göre göre hastalığı görmezlikten gelmek, nedeni ne olursa olsun körlüktür.

Rüşvet ve yolsuzlukları önemsememek, çeşitli gerekçelerle, kötü örnekler arasındaki karşılaştırmalarla arka plana itmek; ehven-i şer anlayışını kabullenmek; başta kendimize, içinde bulunduğumuz topluma ve gelecek nesillerimize yapacağımız en büyük kötülüktür.

Bu körlük ve kötülük halinden sıyrılmak; rüşvet ve yolsuzluk alanında hassasiyeti artırmak, toplumsal bir hastalık olan bu durumdan kurtulmanın tek yoludur.

*Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi

Beyazların kaçışı ve Detroit’in düşüşü

23 Temmuz 2013


Detroit şehrinin iflas ilanıyla birlikte ülkeyi bir hüzün kapladı. Böyle bir ihtimalin olduğu biliniyordu. 

Yine de Birleşik Devletler’in dördüncü en büyük şehrinin bu kadar derine batması insanı umutsuzluğa sürüklüyor.

Bu, senelerce hafızalardan silinmeyecek bir an oldu. Düşüş ve iflası anlamak sadece dolarlara bakmayı değil, zamanda geri gidip çoğunun unutmak istediği fakat unutulmaz bir dönemi hatırlamayı gerektiriyor.
1960’ların sonunda ırklar arasındaki gerilimleri ülkemizin bazı kısımlarına hâkim olmuştu. Bu gerilimleri bazılarının hayatına mal oldu.

1967 yazında Detroit’te de bu gerilimler mevcuttu. Ülkenin gördüğü en kötü ayaklanmalar burada gerçekleşti. Detroit’in ilk siyahi belediye başkanı olan Coleman Young şöyle yazmıştı: “En büyük kaybımız şehrin kendisi oldu.” Bir zamanların gururlu şehri için bu yaz sonun başlangıcı oldu. Çok daha alttan gelen bir toplumsal hareketin başlangıcıydı bu.

 “Beyazların kaçışı” son zamanlarda çok kullanılan bir tabir değil. Bunun sebebi bu kaçışın en büyük dalgalarının ırklar arasındaki gerilimin azalmasıyla durmuş olması. Genç nesiller bu tabirin ne olduğunu bile bilmiyor olabilirler.

Fakat o dönemde yaşayanlar “beyazların kaçışını” çok iyi hatırlıyorlar. Ayaklanmalar, özgürlük mücadeleleri ve çok da sivil olmayan itaatsizlikler döneminde siyahlarla beyazların bir arada yaşadığı bölgelerden beyazların kaçışını anlatıyor.

Onların taşınmalarının sebebi korku ve bazen de karşı ırka dair önyargılardı. Beyazlar mahallelerinden taşındıkça, azınlıklar buralara yerleşti. “Mahalle değişti” denirdi. Bu aslında ‘beyaz bir mahalle siyah oldu’ demenin başka bir yoluydu.

1950’lerde insanlar şehirlerden banliyölere taşındılar. Detroit’in demografisi ve mahalleleri ise 1967 isyanlarından sonra hızlıca değişti. Binlerce beyaz mahalle sakini bir anda taşınıyor, şehrin altyapısı, vergi gelirleri ve istihdam dengesi bundan çok etkileniyordu. Burada olanlar, ülkenin diğer yerlerinde ırk temelli göçlere zemin hazırlamış oldu.

Benim kasabam Gary, Ind. 1960’ların sonunda ufak ama gelişmekte olan bir kentsel yerleşimdi. Eklektik bir ırk ve din toplamı vardı, fakat birlik içinde yaşıyorduk. İkinci kez bir siyahi belediye başkanı seçilmiş olmasına rağmen Detroit ayaklanmalarının ardından başlayan beyazların kaçışını hiçbir şey durduramadı.

Bugün mahvolmuş bir şehir var, kendini yeniden inşa etme kapasitesinden yoksun çökmüş bir şehir. Beyazların kaçışı kalıcı bir iz bıraktı. Farklı grupların oturduğu şehir merkezlerinin gücü ve önemi azaldı. Irklar arasındaki bölünme hayalet kasabalar yarattı. Bazıları bir süre dayandılar fakat son yılların korkunç ekonomik şartlarında daha fazla ayakta kalamadılar.

Detroit’in iflasının sadece ekonomik boyutu değil kentteki bozulmuş ırklar arası ilişkilerin bu iflas üzerindeki etkisi de bize bir ders olmalı. Bir zamanların büyük şehri Detroit’in önündeki esas mesele, düşüşünü kendini yeniden inşa etmenin yeni bir örneğine çevirerek cemaatleri tekrar oluşturmaktır.

Esas zafer bu olacaktır. 46 yıllık öfke, korku, önyargı ve geride kalışı silmek kolay olmayacak. Fakat şehirlerin ayakta kalabilmek için ırkların çeşitliliğine kucak açmayı ve bu çeşitlilik içerisinde yeşermeyi öğrenmeleri gerekiyor.

Washington Post 22 Temmuz 2013

Amerikan Gerilemesi’nin Sinematografisi

24 Temmuz 2013


Amerika Birleşik Devletleri’nde geçtiğimiz hafta bir zamanlar otomotiv piyasasındaki en önemli kentlerden olan Detroit şehrinin iflasını açıklaması Amerikan ekonomisindeki sarsıntıları yeniden gündeme getirdi.

Şehirde yaşanan ekonomik yıkımın büyüteç altına alınması şimdiye kadar entelektüel ve akademik alanda uluslararası sisteme odaklanarak yapılan Amerika’nın gerilemesi tartışmasının Amerika’daki sıradan insanın hayatına etki eden farklı bir boyutunu yeniden ortaya koydu.

Amerika’nın toplumsal dokusu ve istikrarı için özel öneme sahip bu boyutu akademik ve entelektüel eserlerden ziyade popüler kültür yapıtlarında özellikle de son dönem üretilen düşük bütçeli filmlerde görmek çok daha kolay.

Yaklaşık on senedir sürekli olarak tartışılan ancak 2008 yılında Lehman Brothers’ın iflasıyla yeni bir ivme kazanan Amerika’nın gerilemesi tartışması sadece akademik ve siyasi dünyada değil artık her alanda sürekli olarak konuşulan bir konu.

İçinde Thomas Friedman, Fareed Zakaria, Charles Kupchan gibi Amerika’nın önde gelen siyasi gözlemci ve yazarlarının yanında aralarında eski Başkan Yardımcısı Al Gore, eski Dışişleri Başkan Danışmanı Richard Haas, eski Temsilciler  Meclisi Sözcüsü Newt Gingrich’in de olduğu siyasi figürlerin kaleme aldığı eserler meselenin uzun bir zamandır Amerika’daki entelektüel ve siyasi gündemi işgal etmesine sebebiyet vermişti.

Dahası Başkan Obama’nın okuduğu kitaplar arasında Amerika’nın gerilemesi üzerine yazılan kitapların bulunması konunun yüksek siyaset seviyesinde tartışılmaya başlandığını gözler önüne sermişti.

Ancak her biri çok satanlar listesine giren bu kitap ve yayınlar ve siyasi düzlemde yapılan tartışma, Amerikan halkından ziyade uluslararası sistem üzerine yoğunlaşırken Amerika’daki halkın bu gerileme tartışmasının neresinde olduğu konusunda çok fazla bir açıklama sağlamamıştı. Bu boşluk son zamanlarda  Amerika’da gösterime giren bazı filmler sayesinde az da olsa doldurulmaya başladı.

Yayınlanan bu filmler Amerika’nın içinde bulunduğu ekonomik darboğaz, sosyal gerilim ve siyasal kutuplaşmanın izleri yanında gerileyişin farklı toplumsal izdüşümlerini sergilerken yaşanan krizlerin Amerikan toplumsal muhayyilesine yaptığı etki de daha açık bir şekilde görülüyor.

Örneğin “Here Comes the Boom” filminde okulun tasarruf tedbirleri çerçevesinde bütçede yaptığı kısıntıların yol açacağı ders iptallerini engellemeye çalışan bir biyoloji öğretmeninin seneler önce bıraktığı profesyonel güreşçilik kariyerine yeniden geri dönmesi ve okulu iflastan kurtarması konu alınıyor.

Her ne kadar gişelerde fazla başarı göstermese de film her sene yüzlerce okulun ekonomik sebeplerle kapandığı Amerika’nın eğitim sektöründe çalışanlar için bir anlam ifade ediyor.

Okulun iflastan kurtarılmasından sonra sergilenen sevinç gösterisi aslında Rocky 4’te Ivan Drago’dan rövanşı almak için boks kariyerine geri dönen Rocky’nin zaferini anımsatıyor. Ancak bu sefer mücadele soğuk savaş yıllarında küresel bir hakimiyet için değil bir okulun kurtarılması için yapılıyor.

Ancak her işsiz “Here Comes the Boom” filmindeki öğretmenler kadar şanslı değil. Ekonomik krizler sebebiyle şirketlerde uygulanan yeniden yapılanma programları dahilinde uygulanan işten çıkarılmaların mağdurları çoğu zaman bir kahraman yerine “Amerikan rüyasını” yeniden canlandırmaya çalışıyor.

Kriz kurbanları bazen tıpkı “The Internship” filminin kahramanları olan Vince Vaughn ve Owen Wilson gibi yeni bir kariyer macerasına girmek bazen de “Everything Must Go”  filmindeki kahraman gibi  görülmemiş bir inat sergilemek zorunda kalıyor.

Bu noktada aslında “The Internship” filminde Amerikan rüyasının ölüp ölmediği konusunda kahramanların yaptığı tartışma Amerikan halkının umut ve umutsuzluk arasında  gidip gelişinin önemli bir sunumunu ortaya koyuyor.

Amerika’da gerileme tartışmalarının yaşandığı bu dönemde sıradan Amerikalının krizle mücadele hikayeleri yanında daha üst perdeden yaşanan gerilemenin ne anlama geldiği konusuna eleştirel yaklaşan filmler de gösterime girmeye başladılar. Bunların bazıları gerilemenin kültürel boyutuna yapılan atıfları içeriyordu.

“God Bless America”  filminin sığ eğlence kültüründen sıkılmış olan kahramanı yaşanan kültürel yozlaşmanın tıpkı Morris Berman’ın seneler önce iddia ettiği gibi Amerika’nın sonunun geldiğinin işareti olduğu iddiasında bulunuyordu.

Berman’ın Amerika’yı Roma’nın son günlerindeki haline benzetmesi gibi filmin kahramanı Frank de ortaya çıkan eğlence tutkusunun her büyük imparatorluk çökerken ortaya çıkan ve halkın dikkatini dağıtmayı amaçlayan bir saçmalık olduğuna inanmaktaydı.

Dahası Frank’e göre medya ve televizyon tektip, apolitik ve duyarsız bir toplum yetiştirirken popüler kültürün içine yedirilmiş  patriyotizm ile de  sığ ve gelişmeye kapalı bir siyasi yapıyı yeniden üretiyordu.

Buna benzer daha geniş çapta bir başka eleştiri de senaryosu Aaron Sorokin tarafından kaleme alınan Newsroom dizisinin daha ilk bölümünde üniversite öğrencileri ile bir anchormanin arasında geçen tartışmada göze çarpıyordu.

Dizinin anchorman kahramanı kendisine yöneltilen “Amerika neden en büyük ülke?” sorusuna salondakilerin ve sahnedeki liberal ve muhafazakarların beklemediği bir şekilde adeta  “Kral Çıplak” diyerek cevap vermeyi tercih ediyordu.

McAvoy, Amerika’nın artık en büyük ülke olmadığını zira okuma-yazma oranında yedinci, matematik eğitiminde yirmi yedinci, fen bilgisi eğitiminde yirmi ikinci, ortalama yaşam süresinde kırk dokuzuncu, ortalama gelir dağılımında üçüncü ve ihracatta dördüncü olduğunu ve Amerika’nın hâlâ dünya liderliğini koruduğu üç alanın hapsedilmiş vatandaş ve meleklerin gerçek olduğuna inanan insan sayısı ve son olarak savunma harcaması olduğunu ifade eder.

McAvoy salondaki üniversitelilere de dönerek bu neslin tarihin en kötü jenerasyonu olduğunu ve sorulan sorunun anlamsızlığını anlatırken gerilemenin sadece istatistiksel olmakla kalmadığını topluma da sinmiş olduğunu gösterir.

Son zamanlarda gösterime giren filmler arasında  “yıkılmadık ayaktayız” mesajı veren filmler arasında ise Olympus Has Fallen ve White House is Down gibi Amerika’nın askerî gücüne meydan okunmasını konu alan yapımları içeriyor.

Amerika başkentini korumak için verilen kahramanca mücadelenin işlendiği filmler sanki savunma harcamalarında kısıntıların tartışıldığı günlerde savunma sanayisinin direnişinin izlerini taşıyor.

Adı geçen filmler Amerika’nın gerilemesi konusunun kamuoyu tarafından nasıl algılandığı ve yaşandığını ortaya koyması bakımından bu tartışmaya önemli bir katkı sağlıyor.

Özellikle ekonomik zorlukları temel alan senaryolar Amerika’da toplumun hedefleri, politika öncelikleri ve endişeleri konusunda yaşadığı dönüşümün açıklanmasında ciddiye alınması gereken bir değişken olarak göze çarpıyor.

Amerika’nın gerilemesinin uluslararası sistem boyutu haricinde bu daha dahili sonuçlarını görmek bu yeni tartışmayı anlamak, anlamlandırmak ve yorumlamak için özel bir önem taşıyor.

*SETA Vakfı Washington, DC