Popüler Yayınlar

31 Mart 2013 Pazar

SEKÜLER DÜŞÜNCENİN ÇIKMAZLARI





Modern düşünce (1) kendinden öncesine atf-ı nazar etmeyerek, tek doğru bilginin rasyonalizm ve pozitivizm odaklı kendi bilgisi olduğunu iddia eder. Buna göre, fizik ve metafizik birbirinden ayrılmalıdır; insanın ölçebileceği ve üzerinde düşünebileceği alan sadece fiziktir.

Metafizik kiliseye bırakılmıştır. (Burada istidrâdî olarak o zamanki kilisenin, akla şeytan oyuncağı olarak baktığını ve hakikati aramanın, kilisenin hakikatin kendisi olduğu düşüncesine ters düştüğü fikrini belirtmekte fayda vardır.)

Mekanik kâinat görüşüne göre, kâinattaki hâdiseler sebep-netice münasebeti içinde cereyan ettiğinden anlaşılabilir ve böylece fizikî varlığın işleyiş bilgisineulaşılmış olur.

Bacon’un ‘bilimsel yöntemi’ne göre, hakikate ulaşmak ancak deneyle mümkündür; bunun hâricinde  bir yol insanoğlunu hakikate götürmez. Bu düşünce sistemine göre bilgiye giden mutlaklaştırılmış tek bir yol vardır: aklı kullanıp deney ve gözlem yaparak fizikî dünyada sebep-netice münasebetlerini bulmak.

Modernizmin temeli olan yukarıdaki düşünce, varlığın metafizik boyutunu bir kenara bırakmış ve tabiatı tahrip etmenin meşrulaşmasına kapı aralamıştır. Bu yolda insana fayda sağlayan her şey aşırı yüceltilmiş ve mubah sayılmıştır.

Aklın iki işleyişi

Bilime göre her şey bir sebebe bağlıdır. Bu sebep veya sebepler zinciri anlaşılmadan varlığın bilgisine ulaşılamaz. Varlığın metafizikî boyutunu kabul etmeyen modern bilim, varlıkta hikmet aramaz, sadece fayda eksenli sebep ve neticeyi arar. Modern düşünceye göre her fert kendi nefsine mâliktir ve hayatına aklıyla kendince bir mânâ yükler.

Oysa hakikatte akıl iki şekilde işler. Akıl, nefsin bir oyuncağı veya kalbin bir fakültesidir. Dolayısıyla ya nefsiyle düşünen veya kalbiyle akleden insan vardır. Birinci durumda, herkesin kendi heva ve hevesine göre akletmesi sebebiyle, içtimaî hayatta bir kaos ortamının oluşacağı muhakkaktır. Fakat modern felsefe yanlış bakış açısı ile bu fikri bütün âlem için geneller ve kâinatı bir kaos ortamı olarak tasavvur eder. Bu kaos ortamında ise, mücadele vardır ve kuvvetli olan ayakta kalır.

Bu yüzden, Frederic Nietzsche ‘iyi’nin gücü elde etmek olduğunu iddia etmiş ve halkı soylular (kuvvetliler) ve sıradan insanlar olmak üzere ikiye ayırmıştı. Bu anlayışa göre maddî olarak aciz olanlar kendilerini tatmin etmek için, maddî gerçeklerden sıyrılıp kendilerine başka istinad noktası ararlar. Dolayısıyla mânevî arayış, fizikî dünyaya karşı kuvvet yetirememe hâlinden (acziyetten) kaynaklanır. Hakikatte ise, acziyet dini tanımamanın tetiklediği bir durum mudur, yoksa mânevî arayış veya dine yönelmenin bir sebebi midir?

İnsanın acziyeti

Hayat sahiplerinin en mükemmeli olan insan kendine mâlik değildir aslında. Bir örnekle açıklayacak olursak, bir miktar para askerin kendisine aitse, onda her türlü tasarruf hakkına sahiptir. Fakat devlet tarafından kullanılmak üzere ona verilmişse, asker onu ancak belli bir daire içinde kullanabilir.

Yani o paranın mutlak mâliki değildir. Aynen bunun gibi insan da kendine, bedenine mutlak mâlik değildir. Zîrâ bedenini her zaman istediği gibi kullanamaz. Bazen hasta olur, kolunu kaldırmak ister; ama kaldıramaz. Hattâ ölmek istemediği hâlde ölmesi bile, onun bedenine mutlak mâlik olmadığını gösterir.

İnsan, iptal-i akıl ve hisse uğramamışsa başkalarının elemleri ile müteellim olduğundan dünya kendisine umûmî bir matemhane gibi gözükür. Ayrıca, her nefse bir mâlikiyet veren modern insanın gözünde de âlem vahşetin hâkim olduğu bir yerdir. Zîrâ, Sartre’ın da dediği gibi, “İnsanoğlu ne yapacağını bilmez hâlde dünyaya bırakılmış, kendi başına kalmıştır.”

Bu bakışa göre, her yerde zâlimlerin velveleleri, mazlumların vaveylaları duyulmaktadır. Dinden kat-ı nazar eden modern görüşün bu çarpıklığı insanın kalbine, ruhuna elemler yüklemiş, ona acziyet hediye etmiştir. Acziyetten kasıt, insanın fizikî dünyada öğrendiklerine karşılık enfüste bir istinad noktası bulamaması ve ruhen aciz duruma düşmesi hâlidir.

‘Âlemde daima mücadele hâkimdir.’ tasavvuru da tamamen yanlış bir bakış açısına dayanır. “Güneş ve kamerin nebatat ve hayvanatın imdadına; hayvanatın (ve bitkilerin), insanların imdadına yetiştirilmeleri; gıda maddelerinin, meyvelerin; besin zerrelerinin beden hücrelerinin beslenmesine vesile olmaları”(2) âlemdeki yardımlaşmanın ne kadar zahir olduğunu gösteren işaretlerden sadece biridir.

Öyle ki kâinattaki herhangi bir sebebin eksikliği çok büyük zararlara netice verebilmektedir. Örneğin azot çevriminde nitrat bakterilerinin olmamasını düşünelim. Bu durumda bitkiler azotu kullanamayacak, metabolizmaları sarsılacak, fotosentez duracak, havada oksijen azalıp aşırı karbondioksit birikecek ve yeryüzü insanlar için yaşanmaz bir hâl alacaktır. Bunun gibi, kâinattaki küçük büyük bütün dengeler, yardımlaşmanın hüküm sürdüğünü gösterir.

Sebeplerin yeri ve mâhiyeti

Bunun yanı sıra, bütün hâdiseleri neticelere bağlamak, kâinatta mutlak fâil olarak esbabı görmek, modern felsefenin müteal olandan mahrum olmasının bir neticesidir. Bediüzzaman Hazretleri esbabın tesirini, “Esbab-ı maddiye yalnız terkip eder, toplar.

Kendilerinde olmayanı hiçten yoktan yapamadıkları, bütün ehl-i aklın yanında musaddaktır.”(3) şeklinde özetler. Herhangi bir neticeye bakıldığında onda derin bir şuur, aşkın bir ilim ve kudret gibi sıfatlar görülür. Bu sıfatlara sahip olmayan sebepler o neticenin de asıl fâili olamaz. Bununla birlikte, her sebep mümkinattandır, varlığı ile yokluğu müsavidir.

Dolayısıyla her sebep başka bir sebebe, o da bir başka sebebe dayanır. Tıpkı iki ayaklı sandalyelerin ayakta durabilmesi için birbirlerine dayanması gerektiği gibi. Fakat neticede bu silsilenin de ayakta durabilmesi için kendilerinden (mümkinat nevinden) olmayan bir Vacibü’l-Vücud’a bir Musebbebü’l-Esbab’a ihtiyaç vardır.(4) Esbabın en gelişmiş olanı durumundaki insan en ufak bir şeyi yoktan var edemiyorsa, diğer hiçbir esbab hakiki fâil olamaz.

Netice itibariyle, modern bilime göre düşünen insan, salt akılla ve tecrübî metotla fizikî dünyanın bilgisini elde etmeye çalışırken, en küçük daireden en büyük daireye her şeyi sebeplere bağlar. Bir hücreden başlayıp kâinata çıkan bilim adamı keşfettiği mükemmel dengeleri esbaba isnad ettiği için, herhangi bir sebebin de bu mükemmel dengeyi alt üst edebileceğini düşünür. Zîrâ yıkmak, yapmaktan çok daha kolaydır. Böylece modern bilim adamı sırtına çok büyük bir yük yükler. İlim yolunda keşfettiği ve sebeplere dayandırdığı her şey bir müddet sonra ona korku vermeye başlar. İlmi artık ona acziyet vermiştir. Bu acziyet içerisinde bir istinad noktası arar. Bu bazen kendi nefsi (enesi), bazen teknoloji, bazen de tabiat olur.

Görüldüğü gibi, metafiziği fizikten ayırıp her şeyi sebeplere bağlayan mekanik dünya görüşünün; her nefse bir mâlikiyet veren, âlemde kaos tasavvur eden ve mücadeleyi kazanmanın yegane yolunu da kuvvet olarak gören modern anlayışın iddia ettiğinin aksine, dine yönelme acziyetten değil, acziyet dini tanımamaktan kaynaklanır.

Dipnotlar

1. Ali Bulaç, Din ve Modernizm, İstanbul, Yeni Akademi Yayınları, 2006, s.15.
2. Bediüzzaman Said Nursi, Nurun İlk Kapısı, İstanbul: Sözler Yayıncılık, 2004.
3. Bediüzzaman Said Nursi, Asâ-yı Musa, İstanbul, Yeni Asya Yayıncılık, 2005, s.273.
4. Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, İzmir, Nil Yayınları, 2006, s.14.

Kaynaklar

- Nursi, Bediüzzaman Said. Asâ-yı Musa, İstanbul,Yeni Asya Yayıncılık, 2005.
- Nursi, Bediüzzaman Said. Nurun İlk Kapısı, İstanbul, Sözler Yayıncılık, 2004.
- Gülen, Fethullah. Günler Baharı Soluklarken, İstanbul, Nil Yayınları, 2004.
- Bulaç, Ali. Din ve Modernizm, İstanbul, Yeni Akademi Yayınları, 2006.
- Bulaç, Ali. Bilgi Neyi Bilmektir, İstanbul, Yeni Akademi Yayınları, 2005.
- Bulaç, Ali. İslâm Düşüncesinde Din-Felsefe Vahiy-Akıl İlişkisi, İstanbul: Yeni Akademi Yayınları, 2006.
- Bulaç, Ali. Tarihe Kutsala Hayata Dönüş, İstanbul: Yeni Akademi Yayınları, 2006.
- Ünal, Ali. “Modern Sosyolojik Yaklaşım ve Müslümanlar”.

TOLSTOY VE İÇ HESAPLAŞMALARI

Lev Tolstoy 28 Ağustos 1828’de Janaya Poliana’da isminin verildiği Moskova yakınlarında, içinde yedi yüz köle çalışarılan kocaman bir çiftlikte doğdu.

Rusya’nın en büyük ve en köklü ailesinden biri olan Tolstoylar, aynı zamanda en zenginlerinden de idiler. Babası büyük Piyer, Osmanlı elçiliği vazifesinde bulunmuş mühim bir ata’nın çocuğuydu. Annesi, Bolkonski ailesinden bir prensesdi.

Tolstoy, böyle bir debdebe, böyle bir zenginlik içinde gözlerini açtı. Gerçek hayatı geçici zevklerde aramayacak kadar zeki ve akıllı idi. Fakat annesini üç yaşında ve her şeyden çok sevdiği babasını dokuz yaşında kaybedince ölüm korkusu ve tevahhuş, Tolstoy’u o ufacık yaşında perişan etti.

Bundan sonra onu iki akraba kadın büyütecektir. İkisi de son derece iyi kalpli, son derece dindar, son derece candan idiler. Onların yanında biraz olsun saadeti tatmıştı.

Tolstoy diğergam bir ruh asaletine sahipti. Daha küçücük çocuk iken kendisini birazcık mesut hissetti mi, hemen mesut olmayan insanları hatırlar, ağlamaya başlardı. Atının boynuna sarılır, canını acıttığı için ondan özür dilerdi. Bazı hikâyeler uydurur, kendi hikâyelerine kendi ağlardı.

“Hatıralar isimli eserinde o günlerini şöyle anlatır: “İlk senelerin bu kaygısızlığı acaba bir daha dönecek mi? O ateşli dualar nerede? Rikkatin temiz yaşları, bu kıymetli Allah hediyesi nerede? Hayat ayakları altında kalbimi bu derece çiğneyip ezdi mi ki; yazık, bir daha bu heyecanları, bu taşkınlıkları duymayacağım’.

Çocukluk devri böyle geçerken, 1843’de Darülfünunun Şark lisanları Fakültesine giriyordu. Şark dillerine büyük alaka duymakta idi. Bunun için önce Arap ve Türk dilleri bölümünü seçti. Sonra lisancılığı bırakıp hukukta okumayı kendisine daha müsait buldu.

Fakat artık o dönemde çocukluk günlerinin dindar Tolstoy’u değildi. 17 yaşında iken artık kiliseye inanmıyordu. Bununla birlikte inandığı bir şey vardı; bu da manevi mükemmelleşme idi. Kendisini manen ruhen mükemmelleştirmeye son derece gayret ediyordu. “İyi olmak istiyordum, fakat iyiliği ararken çok gençtim ve yalnızdım”. Bunu gerçekleştirmek için aynı sene içinde hem “storik” olup kendi kendine bedenine işkenceler yapıyor, hem “epikür” cü olup bütün bütün bedeni hazlara dalıyor mütemadiyen kendisini saadete ulaştıracak yolu arıyordu.

1847 senesinde üniversiteyi bırakıp baba ocağı Jasnaya—Poliana’ya gitti. 1851 senesine kadar orada kaldı. Böylece halkla yakın bir rabıta içine girdi. Fakirlere yardımda bulunmak, iyilik etmek için çalışıyordu. Fakat bu işlerin de kendisini tatmin etmemesi ve aradığı saadeti burada da bulamaması onun necata etmek için yeni bir yola girmesine sebep oldu. Bu yol askerlik idi. Böylece 23 yaşında iken Kafkasya’ya gidip orduya intisap etti.

Kafkas dağlarında, biraz kendisine gelir gibi oldu. Rus yazarlarının hemen hepsi Çernişevski’nin “Ne yapmalı?” sorusunu kendilerine sormuştur. Tolstoy Kafkasya’da iken bu soruyu kendisine bir çıkış, bir selamet yolu bulmak, sıkıntılarından, buhranlarından kurtulmak için soruyor, gerçeği sadece düşünce yolunda ilerleyen bir feylosof gibi değil, içinden gelen ölüm korkusuna çare bulabilmek gayesiyle arıyordu. O zamandan kalma bir kâğıt parçası büyük yazarın “Bilinmeyen Sorularını “açığa vurmaktadır. Tolstoy şu altı suale karşılık bulmaya çalışıyordu:

1) Niçin yaşıyorum?

2) Varlığımın ne gibi bir gayesi vardır?

3) Başkalarının hayatının ne gibi bir gayesi vardır?

4) İçindeki iyilik—kötülük duyguları arasındaki bu ikilik ne demektir? Bunun sebebi nedir?

5) Nasıl yaşama1ıyım?

6) Ölüm nedir? Kendimi nasıl kurtarabilirim?

Bu soruların neticesinde Allah’ı yeniden buldu. Şimdi yine dindar bir Tolstoy vardı karşımızda. Fakat fikirleri inançlarının gerisinde kalıyor, onlara yetişemiyordu. Bedeni hazlarını yenememişti. İhtiraslarıyla dini örtüşü arasında bir harb vardı. “Günlük” ünde bu ihtiraslarını şöyle sıralıyordu:

1) Kumar arzusu… (Yenilmesi mümkün)

2) Cinsi ihtiras… (Yenilmesi pek güç)

3) Gurur… (Hepsinin en korkuncu)

Tolstoy yazı yazmaya da, burada başladı. “Hatıralarım” ın çocukluk devresine müteallik kısmını bitirmişti. Askerliğe rağmen mütemadiyen yazıyor, kalemini elinden bırakmıyordu. “Sivastopol”’ Hatıralar”“Kazaklar”, “İstila” ismindeki kitaplarını muharebe esnasında telif etmişti. Sonra askerliği de bıraktı. Arayış devam etmekte idi. Bu arada en sevdiği kardeşi olan Nikola’nın kendi kollarında can vermesi üzerine, yok olma korkusu kendisini yeniden sarmış, inançların zayıflatmıştı. İtiraflarında der ki:

Hayatta kıymet verdiğim şeylerin hepsi yok olmuştu. Şu halde niçin yaşayacağım? Hayat durdu. Bugün yarın hastalık ve ölüm de gelecek. Zaten sevdiklerimden birçoğuna geldi de. Taaffünden ve böceklerden başka bir şey bitki değil. İnsan ancak hayatını sarhoş olduğu zaman yaşayabilir. Ben de ölüm ejderinin biz gün gelip beni parça parça edeceğini bil, bile hayat dalına sarıldım. Aile hayatı, birlik, sanat dediğim şeyler artık bana tatsız gelmeğe başladı. Bu his korkunçtu. Bu korkudan kurtulmak için kendimi öldürmek istedim. İçinde kaldığım karanlığın dehşeti tahammül edilmeyecek kadar büyük. Kendimi bundan, bir kurşunla kurtarmak istiyordum”.

23 Eylül 1862’de Tolstoy artık evliydi. Bir süre evlilik kendisini düşünmekten alıkoyduğu için mesut yaşadı’ Fakat sonra ızdıraplar başlamıştı ve tekrar aynı sorular... ‘Ben neyim? Niçin yaşıyorum? Hayatımın gayesi nedir? İyilik nerededir? Fenalık nerededir? Pekala! Zengin, meşhur vesaire olayım, fakat sonra? Bugün yaptığımdan, yarın yapacağımdan ne çıkacak? Niçin yaşamalıyım? Niçin bir şey yapmaktayım? Hayatta beni bekleyen zaruri ölümün,mahvetmeyeceği bir gaye var mıdır?...’

‘Hayatımın istinat ettiği boş şeyin içimde kırıldığını; dayanacak, tutunacak bir yerim kalmadığını görüyorum...”

“Şu halde kendini öldür, böyle muhakemeler yapmaktan kurtulmuş olursun. Hayat hoşuna gitmiyor öyle mi? O halde kendini öldür… Mademki, yaşıyorsun ve hayatın manasını anlamıyorsun, o halde ona nihayet ver ve onu anlamadığını söyleyerek, tasvir ederek, hayat meydanında dönüp durma.’

“Hayatın manzarası seni iğrendiriyor mu? Pekâlâ! Öyleyse defol git!”

Tolstoy hem hayatı terk etmeyi düşünüyor, hem de ondan bir şeyler bekliyordu. Bu korkunç mücadele esnasında kulağını bir ses tırmalayıp duruyordu.

“Hayatın manasını anlamağa muktedir değilsen; düşünme, sadece yaşamakla iktifa et.” Başka bir ses ise buna cevap veriyordu:

“Bunu yapamam. Çünkü şimdiye kadar çok uzun müddet böyle hareket ettim.’

“Hayatın manası! Hayatın manası nerede? Hakikat nerede? Hakikat, ölümdür.” Fakat o zaman da fıtratındaki kendi varlığını muhafaza hissi kulağına fısıldıyordu:

“Hayır, hakikat ölüm değildir; hayattır.”

“Fakat bende artık yaşamak kudreti kalmadı ki!... Hayatın manasını kaybetmiş bulunuyordum.’’

“O’nu aramaya devam et, bir yenisini bulursun...” Sonra hayatın manasını tekrar arıyor.

“Onu uzun zaman türlü ızdıraplar içinde aradım. Mahvolduğunu gören ve kendini kurtarmağa çalışan bir insan gibi arıyordum, fakat hiçbir şey bulamıyordum.’’ Ailesi, edebi eserleriyle avunup oyalanmak onu tatmin etmemişti.

“Zalim hakikate karşı uzun bir zaman gözlerimi perdeleyen bu iki damla bal, yani ailem ve sanat, benim için artık bütün bütün tadını kaybetmişti.”

“Ailem; fakat ailem, karım, çocuklarım onlar da insandır; onlar da tıpkı benim vaziyetimde: Ya yalan içinde yaşayacaklar yahut korkunç hakikati görecekler... Onları seviyorum; binaenaleyh hakikati kendilerinden saklamaya imkân yok; ilimde atılan her adım, hayatta atılan her adım bizi bu hakikate doğru götürüyor. Hakikat ise ölümdür. Sanat ve şiir; süsten, hayatın boş cazibelerinden başka şeyler değildir, onlar hayatın manasını izah etmiyorlar.

Felsefeye gelince bu davada ondan da bir hayır yok!”

Nihayet Tolstoy kafasını çatlatırcasına meşgul eden bu meselelere bir çare bulur:

“İnsana yaşamak imkânını yalnız iman verebilir. Hangi dine mensup olursak olalım, iman bize hayatımızın görünüşte muvakkat fakat hakikatte nihayetsiz olduğunu; ne ızdırabın, ne mahrumiyetlerin ve ölümün onu mahvetmeye muktedir bulunmadığını söyler. Bunun manası şudur ki, insan hayatın manasını ve imkanını ancak imanda bulabilir”

Tolstoy kendisini bu fikre sevk eden hadiseyi itiraflarında şöyle anlatır:

“Bir bahar günü ormanda yalnızdım. Onun esrarengiz seslerine kulak veriyordum ve zihnim uzun zamandan beri mütemadiyen kendini meşgul eden meseleye dönüyordu: ALLAH’ı ARAMAK.

— Pekâlâ, kabul edelim ki Allah benim bütün hayatım gibi bir realite değildir ve bir mücerred fikirden ibarettir ve böyle olmayan bir Allah yoktur. Fakat benim mütemadiyen aramakta olduğum Allah fikri... Peki, bu fikir nereden doğdu? Bendeki bu Allah fikrinin varlığı, Allah’ın varlığını ispat etmez mi? Bu düşünce ile beraber bende hayata karşı bazı sürurlu temayüller doğdu; ruhumda pek çok şey uyandı ve her biri birer mana kazandı… İmanımı kaybettiğim zaman sanki yaşamıyordum. Ben ancak Allah’ı aradığım zaman hakiki bir hayat yaşıyordum.

“—Pekala; öyleyse yaşa ve Allah’ı ara! Yaşamak, Allah’ı aramak demektir. Allah’ı aramak demek ise hayattır… Su zamandan sonra her şey etrafımda ve içimde yeniden aydınlandı ve bu ışık bir daha beni terk etmedi.”

Böylece Tolstoy, hayatını yeni bir esas üzerine kurmak, bu esası da yalnız kendi milletine değil bütün insanlığa bir hayat görüşü, bir kurtuluş yolu olarak belletmek sevdasına kapılmıştı. Tolstoy’un bu yeni yolu ise hakikatte, yeni baştan gözden geçirilmiş ve molozlardan sıyrılıp temizlenerek ilk saf haline sokulmak istenen Hıristiyanlıktır. Tabii bunu zihninde bir tahayyül biçiminde tasavvur ediyordu… Bu günkü Hıristiyanlık onun kafasını karıştırmış ve hiçbir şey anlamamasına sebep olmuştu.

“Sabah akşam ayinlerde diz çöküyordum: Oruç da tutuyordum. Fakat ayinlerin üçte ikisinden bir şey anlamıyordum. Onlardan zorla bir mana çıkarmaya çalıştıkça kendimi aldattığımı, binaenaleyh Allah’a olan münasebetlerimi ihlal ettiğimi ve inanmak kabiliyetimi büsbütün kaybetmek üzere olduğumu hissediyordum.’’

O, zamanın kilisesinden nefret ediyordu. “Dogmatik İlahiyatın Tenkidi” (1881) isimli eserinde kiliseyi yalnız saçmalıkla değil, çıkar düşkünü yalancılıkla da suçluyordu. Kendi yolunu seçmişti artık. Muammalardan arınmış, insan tabiatına müsait bir Hıristiyan dinin arayıcısıydı. Şimdi biraz kendine gelmiş gibiydi. Artık önüne gelene şöyle söylemektedir:

—Mazideki hatıralarımı bıraktıktan, hayatın manasını anladıktan sonra çok mesudum.

— Bu saadet neden ileri geliyor?

— Allah’ın iradesini yerine getirmekten...

— Allah’ın sözünden ne anlamak lazımdır?

— Vicdanımda duyduğum, hayırla andığım ve idealimdeki Yaradan...

— İdealimiz ne olmalıdır?

— Birbirimizi sevmek ve kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkalarına yapmamak.

Tolstoy’un Hıristiyan kiliselerini tenkit etmesiyle birlikte bütün dinlere hürmet göstermesi, kendisine doğuluların, bu arada müslümanların sevgisini kazandırmıştı. Batılılarla birlikte birçok doğulular, pek çok müslümanlar ona sayısız mektuplar yazıyorlardı. Gandi de bunların arasında idi. Bu vaziyet karşısında hükümeti, hatta Çar’ı bile yazılarıyla yerden yere vurduğu halde, ona dokunmuyorlardı.

Şimdi daha ihtiyardı. Artık yaşadığı hayatla mücadele edemeyecek kadar yaşlanmış, bitkin düşmüştü. İçinde bulunduğu muhit, düşünmemek için kendilerini eğlenceye vermiş insanlarla doluydu. Ne kadar kaçsalar da onları gölgeleri gibi takip eden ölüm gerçeğine yaklaşıyorlardı. Ve Tolstoy bu sahteliklerle, yapmacıklarla dolu olan cemiyetten tiksiniyordu.

Kızının sekizinci yaş gününde davetlilerin geliş gidişleri, şarkılar, gevezelikler yüzünden yorgun düşen Tolstoy, kızına ‘Ruhumda bir ağırlık var’ diye dert yandı. Günlüğüne “İçimde müthiş bir gitme arzusu var” diye yazdı… Temmuzun başlarında ise şöyle yazıyordu: “Kaçmaktan başka çare yok. Şimdi bunu ciddi olarak düşünüyorum.

Haydi, göster kendini:” 28 Ekim günü ortalık ağarmadan kalktı, giyindi, öteberilerini topladı ve arabacısına bir araba koşmasını söyledi. Anlaşıldığı kadarıyla Cenub illerine varmak, oradan da Bulgaristan, Sırbistan gibi İslav memleketlerin gitmek istiyordu. Lakin yolda Astapora İstasyonunda hastalandı. Kaçışa devam edebilecek halde değildi.

Acele yatırılması gerekiyordu. İstasyon Şefi, dairesini ona ayırdı. Tolstoy hasta yatağında ateşler içinde kıvranırken dünyanın bütün gazeteleri onun kaçış hikâyesini anlatmaya başlamışlardı. Karısı, kızları, oğulları, dostları, fikir arkadaşları meraklılar, gazeteciler, sinema operatörleri, jandarmalar var hızlarıyla küçük istasyona koşuyorlardı.

Kalabalıktan, şandan, şöhretten kaçan Tolstoy, işte gerek kalabalığın ortasında, şanın, şöhretin, en yüksek zirvesindeydi. Fakat şöyle inliyordu: “Yeryüzünde acı çeken milyonlarca insan var; ne diye hep birden burada yalnız Lev Tolstoy’la alakadar oluyorsunuz?”


İki gün sonra güç anlaşılır bir sesle “Hep bön... Hep bu nümayişler. Yeter! İşte bu kadar” diye söylendi. Ertesi gün 7 Kasım 1910’da saat sekizi beş geçe küçük istasyonda, Tolstoy son nefesini verdi. Büyük hatası, bozulmamış dini yani fıtri hakikat İslamiyet’i, bozulmuş olan Hıristiyanlıkta araması olmuştu.

Diğer insanlardan farklı olarak yepyeni şahikalara çıkmak için ömürleri boyunca çok defalar buluğa eren dehanın çocuklarında, bir o kadar da buhranlar görünür. Aslında o devreler yeni doğuşların sancılarıdır. Eğer İlahi inayet ve ilham yüklü telkinler onlara rehberlik etmezse neticede “ölü doğum” kaçınılmaz olacaktır. Daha da kötüsü bu velud dimağlar yıllar boyu, insanları bunalım ve tedirginliklere itecek tehlikeli fikirleri de vazederek, nesillerin beyinlerini parça parça ederler.

Evet, bu dâhilere mürşit ellerin uzanmaması neticesi, çeşitli paradoksların arasında bir türlü aydınlık kapının yolunu bulamayıştan, usta kuyumcuların ellerine geçmeyen bu cevherlerin toprak altında bir hazine gibi çürüyüp gitmeleri ne kadar hazindir. Ah, keşke bunlara bir yol gösteren olsaydı!

Eğer Tolstoy da, Göthe kadar olsun İslam gerçeğinin berrak çehresiyle yüz yüze gelmiş olabilseydi, kim bilir, edebiyat dünyasına neler hediye edecek ve ruhunun derinliklerinde tebessüm eden nice incileri gözlerimizin temaşasına sunacaktı. Evet, Tolstoy da bir karanlıktan bir diğerine seyahat eden nice kabiliyetler ve rehbersizlikten başını taştan taşa vuran pek çok hakikat arayıcıları için, bir kutup yıldızı bile olabilirdi.

Hiç olmazsa, eğer buhranlı anlarında olsun vahyin aydınlığı ile dolu ilahi mesajları ve büyüklerimizin şaheserlerini Tolstoy’a tanıtabilseydik, kim bilir belki de Saint Augustin’in söylediği: “Ne kadar geç tanıyabildim seni, ey kadimler kadimi, ey tazeler tazesi güzellik, ne kadar geç sevdim. Yazık senden ayrı geçen yıllarıma, yazık!” ifadelerinden daha yanık teessüflerin, Harb ve Sulh yazarının kaleminden damladığına şahid olacaktık.

Acaba Tolstoy gibi mutlak gerçeği, saf güzelliği ve bozulmamış şekliyle ilahi ölçüleri arayan insanlara karşı bizler vazifemizi tam olarak yapmış sayılır mıyız? Fikir ve sanat gücümüzle iç dünyamızın ve iman neşemizin çarpıcı güzelliklerini cihana duyurmak için kaç şaheser ortaya koya- bildik? Acaba ne zaman insanlığın mesuliyet yükünü bütün ağırlığı ile omuzlarımızda hissedecek ve bu şuurla uyanmış nesilleri yetiştirebileceğiz.

 http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/tolstoy-ve-ic-hesaplasmalari.html

YALNIZ BİR ADAM: NECİP FAZIL


16 Mayıs 1980. Türk Edebiyatı Vakfı, vefatından tam üç yıl önce Üstad Necip Fazıl Kısakürek'e "Sultanü'ş-Şuara" (Şairler Sultanı) unvanını takdim etti. Necip Fazıl, 26 Mayıs 1904'te Çemberlitaş'tan Sultanahmet'e doğru inen sokakların birinde büyük bir konakta doğar. Bahriye mektebine gireceği 1916 senesine kadar Büyükdere'de Emin Efendi isimli sarıklı bir hocanın işlettiği Mahalle Mektebi'nden başlayarak çeşitli okullara devam eder. Fransız Papaz ve Kumkapı'daki Amerikan Koleji'nde öğrenim görür. 1916'da, "Ne oldumsa bu mektepte oldum." dediği, şahsiyetini şekillendiren Mekteb-i Fünûn-ı Bahriye-i Şâhane'ye imtihanla alınır. İlk aruz denemelerini orada kaleme alır. 1920 yılında Bahriye Mektebi'ni bitiren şair, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne girer. İlk şiirleri, Ziya Gökalp'in kurup Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı "Yeni Mecmua"da yayımlanır. Dönemin Millî Eğitim Bakanlığı'nın yurtdışı bursunu kazanarak, 1924 senesinde Paris Sorbonne Üniversitesi'ne kaydolur. Paris'in gece hayatı ve aldatıcı cazibesinde bohem hayatı yaşar. Paris'te derin bir bunalıma düşen şair, devletin kendisine gönderdiği bütün parayı kumarda harcar. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından üniversiteye gitmediği ve parasını kumarda harcadığı öğrenilince bursu kesilir, yurda dönmesi istenir ve İstanbul'a döner. 1925'te ilk şiir kitabı Örümcek Ağı'nı yayımlar. O yıllarda bir arkadaşının aracılığıyla Felemenk Bahr-i Sefid Bankası'nda işe başlar. Daha sonra kısa sürelerle Osmanlı Bankası'nın çeşitli şubelerinde çalışır. 1928 senesinde, "Kaldırımlar" adlı ikinci şiir kitabını çıkarır. Henüz 24 yaşında iken yayımladığı bu eseriyle büyük bir şöhrete kavuşur. 1932 senesinde askerliğini bitirdikten sonra üçüncü şiir kitabı "Ben ve Ötesi"yle şöhretin zirvesine çıkar. Öyle ki, şiirleri ders kitaplarına girer. Varlık dergisinin kurucusu Yaşar Nabi, onun için "bir mısraı bir millete şeref verecek şair" ifadesini kullanır. Fakat şairin 1934 yılına kadarki buhranlı hâli ve çalkantılı dönemi hep aynı arayışın doğum sancıları içerisinde geçer. Büyük şehirlerin serseri kaldırımlarından, duvarları yaralı otel odalarına, azap kulesi bacalardan, ölüm çanın-dan da acı kampana seslerine kadar gördüğü, duyduğu ve tattığı her şeyde aynı şüphe, korku ve cinnet hâlet-i rûhiyesi içindedir. Kurtuluşu arayan bir seyyah gibi yapayalnızdır. "Her fikir, beyninde bir çift kelepçe" olan şair, "benlik kazanında" dev sancıların pençesindedir:

"Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük
Selâm, selâm sana haşmetli azab;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük"

Ve bir akşam, çalıştığı bankadan evine dönerken vapurda karşısında oturan ve gözlerini ondan hiç ayırmayan "Hızır" tavırlı garip bir adam, ona ruh dünyasında çektiği "hafakanlar", "zonklamalar", "kanlı kıymıklar" ve bütün ıstıraplarının ilâcını verecek, kurtuluş reçetesini yazacak müjdecisi Abdülhakîm Arvasî Hazretleri'nin adresini verir.

"Tanrı Kulundan Dinlediklerim" isimli eserinin "O'nu Nasıl Tanıdım" başlıklı ilk yazısında şöyle der: "Dinmek bilmez bir ağrı çeken diş... Ne kibrit çöpünden imdat, ne berber kerpeteni, ne karanfil yağı, ne de eczacı güllacından... İşte böyle; bir zamanlar beynim 'mutlak hakikat' acılarına yataklık etti... Ağrıyan akıl dişimdi."

"Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş
Fikir çilesinden büyük işkence"

mısralarıyla anlattığı 30 yıllık büyük ruh ıstırabı, korkunç fikir buhranı 1934 yılında "Eyüp'teki eski bir tekkede" şairin sonradan "Tanrıkulu" adını vereceği "müjdecisi, efendisi"ni ilk ziyaretiyle daha da şiddetlenecektir; çünkü şair, eski bohem hayatıyla efendisinin ona telkin ettiği hayat tarzı arasında bocalayacaktır. Yıllarca "deliler köyünden bir menzil aşkın", "benliği bir kazan ve aklı kepçe", "boşluğu ense kökünde gezdirerek" "öz ağzından kafatasını kusan" şair, "meçhuller caddesinin kimsesiz bir seyyahı" olarak, "mutlak hakikatin dönmez davacısı" oluncaya kadar bunalımlarını yaşamaya devam edecektir.

Efendi Hazretleri'ne tasavvuf hakkında sorduğu bir suâl üzerine aldığı cevap bütün ruh dünyasını alt üst eder; "Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz... Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?"

"Ve uçtu tepemden birden bire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde..."
...
"Sanki burnum, değdi burnuna yokun,
Kustum öz ağzımdan kafatasımı."

Çok zaman sonra şair, efendisinden aldığı tesiri şöyle anlatacaktır: "Onda; harikanın nasıl teşekkül ettiğini ve ne kadar benlikten kaçtığını 'Terk-i Terk' dedikleri makam... Her şeyi bıraktıktan sonra tekrar dünyaya avdet... Her an bir büyük huzurda olma kal'asının burcunda sancağı sallanıyordu! Sizinleyken sizinle değildir... Ama sizinledir... Bu irşad kutupluğu makamıdır. Bu mânâyı öyle yaşadım öyle duydum, öyle içtim ki.."1

"Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz
Yepyeni bir dünya etti hediye"
...

"Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel;
Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel"

Artık şair, fildişi kulesinden 'agora' tabir ettiği toplumun vicdanına inmiş, cemiyetin ve toplumun mücadele sahası olan meydanlarda ve fikir kulüplerinde çağımızın buhranını dile getirmeye başlamıştır. Fânîliğin, şehvetin ve korkunun bütün kapılarını zorlayan, yıllardır nefsin lâbirentlerinden bir çıkış noktası arayan şair, "kanına girdiği nurtopu günlerin" "yiyip bitirdiği kudsî emanetin" hesabını sormak üzere aynadaki hâlinin karşısına dikilir:

"Çıkamam, aynalar, aynalar zindan
Bakamam, aynada, aynada vicdan
Beni beklemeyin o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti"

Şair artık sanatta gâyenin Allah'ı aramak olduğuna inanmaktadır:

"Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış
Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış"

Bu arada, bohem hayatının karanlıklarından kurtularak "müjdecisi, efendisi"nin "ruhuna çaktığı büyük temel çivilerinden" aldığı kelimeler üstü bir tesirle yeniden doğan şairi, dönemin münekkit ve yazarları içlerine sindiremez, çok garipseyerek çeşitli yakıştırmalarda bulunurlar: "İslâm komünisti!", "Sâbık şair", "Şiirine yazık etti!"

Ancak şairin kendi ifadesiyle içini öyle bir "sosyal mücadele ruhu; sanatının muhtaç olduğu cemiyeti yoğurma heyecanı" kaplar ki, kısa bir zamanda geniş kitlelerin sahipleneceği Büyük Doğu mecmuasının ilk sayısını çıkarır (1943). Artık toplum üzerinde oluşturulan baskılar, sosyal adaletsizlik, ahlâksızlıklar ve materyalist fikir akımlarına karşı bir 'dur' deme vakti gelmiştir:

"Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak"
feryadına karşı yurdun dört bir köşesinden Büyük Doğu'nun açtığı cepheler vasıtasıyla büyük destek gelmiş ve üstadın hep aradığı, özlemini çektiği gençliğin ilk tohumları atılmıştır.

"Ben bir genç arıyorum, gençlikte köprübaşı!
Tırnağı en yırtıcı hayvanın pençesinden
Daha keskin eliyle başını ensesinden,
Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına
...

Soruverse: ben neyim ve bu hâl neyin nesi!
Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi!"
Dönemin despotik güçlerinin materyalist ve pozitivist fikirlerini dayatmalarına rağmen o, 35 yıl boyunca yayın hayatına devam eden Büyük Doğu mecmuasıyla edebî, fikrî ve siyasî sahalarda amansız bir mücadele verir.

Memleket ve millete sinsice sızan tehlikeleri, cemiyetin vicdanına sunar; "İşte bangır bangır ilân ediyoruz... İşte dâvânın bamteli... Evet tekrarlıyoruz ve bin kere tekrarlasak da az buluyoruz ki, komünizma bâtılın ve dalâletin sistemi olsa da... Ona karşı koyma hakkı ancak hakkın ve hidayetin sistemi İslâmiyet'tedir..."

1952'de Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman'ın Malatya'da bir suikast teşebbüsünde yaralanması ile başlayan hâdiseler, dönemin basını tarafından özellikle Büyük Doğu'ya karşı karalama kampanyasına dönüştürülmüş ve onu da, azmettirici sıfatıyla o meşhur savunmalarını yapacağı sanık sandalyesine oturtmuştur. 1964'te Büyük Doğu'nun 11'inci devresini açar ve Adnan Menderes için kaleme aldığı "Zeybeğin Ölümü" adlı şiirinden dolayı takibata uğrar.

1974'te daha önce "Örümcek Ağı/1925", "Kaldırımlar/1928", "Ben ve Ötesi/1932, "Sonsuzluk Kervanı/1955", "Çile/1962" ve "Şiirlerim/1969" adlarıyla yayımlanan şiir kitaplarını yeni şiirleriyle birlikte tek kitapta; "Çile"de (1974/Bütün Şiirleri) toplar. Siyasî ve kültürel meseleleri ele alan meşhur "Rapor"ları, 1980 yılına kadar on üç yıl süreyle yayımlanır. 26 Mayıs 1980'de Türk Edebiyatı Vakfı tarafından "Şairler Sultanı" ve 1982 yılında yayımlanan "Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu" adlı eseri münasebetiyle de yılın fikir ve sanat adamı seçilir. Necip Fazıl 1981 yılında "İman ve İslâm Atlası" isimli eserini yazmak için bir daha çıkmamak üzere evinin küçücük odasına kapanır. Ömrünün son günlerini 1,5 yıllık mahkûmiyet kararı yüzünden her ân götürülme tehdidi altında kendini tamamen Allah'a adamış bir derviş yaşantısı içinde gerçek dostlarıyla mahzun sohbetler yaparak geçirir.

"Dünyam 78 yıllık bir çile, iç burkuntuları idi. 'Ne ölüm terleri döktüm, nelerden...' Varlık yokluk muamması, yok ölüm, yok hayatın gayesi. Ve milyarlarca karıncaya lâf anlat! Fakat şimdi görüyorsun işte: Zorlu nefs'e diz çöktürüyorum" der son sohbetinde.2

Ve bir gece...
"Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun!
Ölümü de öldüren Rabb'e secdeler olsun!"
dediği ve ömrü boyunca gergef gibi işlediği biricik meselesi sonsuza varma gerçeğinin zamanı gelmiştir. Yatağından doğrulup yorgun gözlerini, yedi kat göklere, ötelerin ötesine doğru diker... Ve son sözü:
"Demek böyle ölünürmüş!.." (25 Mayıs 1983)
...

"Hayatım, başından beri muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin has-sasiyeti içinde birini arıyordum. Birini...
O kim mi?

Allah'ın sevgilisi...

Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedilik sarayının paslanmaz tâcı...

Tek dâva O'nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktaydı.

Bin bir istikâmette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki bedava emniyet ve bedahet saadeti karşısında şaşkın, hep o "Bir" etrafında helezonlar çizilen bir hayat...

Benim hayatım budur!"

Batı kültürünün içinde yetişen ve saf şiirin asrımızdaki en güçlü temsilcisi olarak görülen Necip Fazıl, "Allah" demenin yasak olduğu bir dönemde inandığı değerler uğrunda "ciğerinden kalemine kan çekerek" davasının, kendi ifadesiyle "hohlaya hohlaya" buz dağlarını eritmenin mücadelesini vermiştir. "Ateşte ve cımbızda" bile olmadığını söylediği büyük fikir çilesi ona, "bir kanlı şafakta, yepyeni bir dünya hediye edecek", "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan gençliğin yetişmesi uğrunda tam otuz küsur yıl zindanlarda işkence görecek, "akrebin kıskacında bir hayat" yaşayacaktı. Ve bir gün, günü gelince "iyi insanların iyi atlara binip gittiği" âleme göçecektir.

Ömrünü ve bütün mücadelesini "tırnaklarıyla kazıyarak" ulaştığı "mutlak hakikat"e, kendi çok sevdiği ifadesiyle "öteler"e ve eşyanın hakikatine kenetleyen büyük şair, benliğin nefsinden toplumun ve cemiyetin nefsine hitap eden bir davanın çevresinde örgülenmiş hayatı ve sanatında, hep "Yüceler"i, "Mavera"yı ve "Allah"ı anlatmış ve sanatkârı "Allah'ı aramak memuriyetinde olan zamanın hakiki Fatih'i" şeklinde yorumlamıştır.

Koca bir imparatorluğun çöküşüne şahit olan şair, Balkan harpleri, Dünya savaşları ve Millî Mücadele sonrasında kurulan Cumhuriyet'e şahitlik edecek ve yaşanan bütün bu hâdiseler, onun ruh dünyasına önemli tesirler yapacaktır. Aynı dönemin buruk acılarına, yıkım ve sarsıntılarına daha erkenden şahitlik edecek olan Mehmet Âkif ve Yahya Kemâl de, koca bir devletin çöküşünden arda kalan acıları bütün derinliğiyle yaşayacak ve şiirlerinde resmedeceklerdir. Onlar, kapanan bir çağın önemli şahitleridirler. Türk şiirinin yeni temel taşları bu çileli yılların içinde döşenmeye başlayacaktır. Millî ve mânevî değerlerimizin hiçe sayıldığı, ilim ve irfanın hor görüldüğü, din ve tasavvufun dışlandığı ve mukaddesatın târumâr edildiği bir dönemde, yeni dünyanın içine düştüğü boşluğun perdesini kendi öz dişleriyle yırtarak çıkan Necip Fazıl, "duvara bir titiz örümcek ağı" gibi ördüğü şiirini inceden inceye inşa edecek ve âdeta asrımızdaki insanın yapması gereken "varlık muhasebesini" kendi şahsında yapacaktır.

Tiyatrodan romana, hikâyeden hatıraya kadar geride birçok önemli eser bırakan Necip Fazıl, şiirleriyle de bir devre ışık tutmuş ve saf şiirin asrımızdaki en önemli temsilcilerinden biri olmuştur. "Âlemin nâmütenahi kesretinden büyük ve merkezi vahdete ulaşmak, şiirin biricik gâyesidir" diyen şair "şiirlerinde Yunus'un derûni sesini, Fuzûli'nin yakıcı ıstırabını, Bâki'nin ihtişamını, Nef'i'nin öfkesini, Nâbi'nin hikmetli söyleşisini, Ziya Paşa'nın hicvini, Abdülhâk Hâmid'in metafizik ürpertisini, Mehmet Akif'in dinî duygularını ve Yahya Kemâl'in tarih özlemini toplamıştır."3

Necip Fazıl'a yakınlığıyla bilinen ve onun şiirini ve 'Poetika'sını en iyi yorumlayanlardan biri olan Sezai Karakoç, şu enfes değerlendirmeyi yapar: "Şiir, aslında Necip Fazıl'da sürekli olarak 'ben'in hiçlikle yaptığı ölümüne savaşın en etkili ve belki de tek silâhıdır. Varoluş sırrı, hakikat sırrıdır asıl önemli olan. Zamanın raksı ne içindir? Bir son vardır; bu 'ben' bu soruların etrafında dönüp durmaktadır. Şair, mutlak hakikati arayıp durmaktadır."4 Karakoç, Necip Fazılla ilgili tespitlerini özetle şöyle sürdürür: Benliğin bu büyük varoluş savaşını sürdüren Necip Fazıl, başlangıçta mistik bir güçle eşyanın, daha sonra karşısına çıkan ölümün perdesini kaldırarak birdenbire ruhun büyük cehdiyle hakikatle karşılaşmıştır. Bu, Allah'tır. Mâverâ perdelerinin gerisinde, ebedî, ezelî gerçek olan Allah, 'Ben'in kurtuluşunun da anahtarıdır... Hakikati İslâm'ın Allah ve İnsan anlayışında bulan şair, tekrar meseleler ve davalar yüklü olarak topluma döneceğini Çile şiirinin sonunda ifşa etmektedir. Baudelaire, Varlaine, Mallarme, Rimbaud kaçtığı dünyalardan geri dönmemişlerdir. Ama Necip Fazıl, topluma ve insanlara geri dönmenin sorumluluğuyla toplumun ortasına atılmıştır. Bundan sonra çeşitli eserleriyle, neşriyle ve şiiriyle insanı kendi benini kurtaran gerçeğe çekmeye, çağırmaya çalışacaktır. Bu da İslâm dünyasının tarihi sosyolojik şartlarında çok çetin ve yıpratıcı bir savaşın içine girmek demek olmuştur.5

Dipnotlar
1- Ahmet Kabaklı, Sultanu'ş-Şuara, s.142, Türk Edebiyat Vakfı Yay., 1. Basım, Mat-Yapım – Kasım 1995.
2- Kabaklı, age, s.188.
3- Mustafa Miyasoğlu, Necip Fazıl Armağanı, Konak Yay., s. 304 - İstanbul Matbaa, Mayıs 2004.
4- Karakoç, Edebiyat Yazıları-II, Diriliş Yay., s.67, Diriliş, 1970 - 2.Baskı, Bayrak Matbaacılık – İstanbul 1997.
5- Karakoç, age, s.69.

EN BÜYÜK LÜTUF: HİDAYET

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehayâ) sabah-akşam tekrar ettiği dualardan biri, “Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliğiyle beraber başkalarına muhtaç olmayacak kadar rızık istiyorum” niyazıdır.


                                                                                                      Prof. Dr. Osman Güner

Allah Resûlü (s.a.s.), aralarında Abdullah b. Amr’ın (r.a.) da bulunduğu bir grup sahabeyle birlikte Ka’be’yi tavaf ediyordu. Tavaf bitince Beytullah’ın karşısına geçerek onu bir müddet süzdü ve sonrasında fem-i güherlerinden şu ifadeler dökülüverdi: “(Ey Kâbe!) Sen ne güzelsin ve senin kokun ne güzel! Sen ne büyüksün ve senin kudsiyetin ne büyük! Muhammed’in canı (kudret) elinde olan (Allah)'a yemin ederim ki, mü’minin kudsiyeti (ve saygınlığı) Allah katında senin kudsiyetinden daha yüksektir; malı da canı da hürmete layıktır; mü’min hakkında ancak hüsnü zan besleriz.” (İbn Mâce, Fiten 2)

Resûl-i Ekrem (s.a.s.) bu ifadeleriyle, Kâbe’nin kudsiyeti ile “mü’minin saygınlığı” arasında bir mukayese yapmayı değil, yüce Yaratıcı’nın varlığını ve yaratılış gayesini idrak etmiş, Rabbine boyun eğerek hidâyete ermiş mü’min bir kulun Allah katındaki saygınlığına dikkat çekmeyi murad etmiştir. İman edip Yaratan’ın kulu olduğunu idrak etmiş bir insan, elbette en yüce varlık olma şeref ve payesini kazanmış olmaktadır. İmanın ona kazandırdığı bu şeref, başka hiçbir şekilde elde edilemez. Bu şerefe nail olmuş bahtiyarlar zümresine de ancak hürmet edilir ve her hâlükarda hüsnü zan beslenir. Hidâyete ermiş bir mü'minin misali, tıpkı bir dağ kütlesinden bin bir güçlükle çıkarılıp işlenen altın madenine benzer ki, işlenmeden önce taştan, topraktan farkı yokken, işlendikten sonra değeri kat kat artmış ve kıymetini bilenlerce büyük bir beğeniyle vitrinleri süsleyen en nadide mücevher haline gelmiştir. Efendimiz’in (s.a.s.) sözlerinde ifade buyurulduğu gibi, imanla hidâyete ermiş bir insanın kazandığı değer de tıpkı bunun gibidir.

Hidâyet Nedir? 

Hidâyet, “doğru yola gitmek, doğru yolu göstermek” manasına mastar, “doğru yol, kılavuzluk ve rehberlik” anlamına da isim olarak kullanılır. Istılah olarak ise, “mahiyet itibariyle tertemiz, dupduru ve lekesiz yaratılmış insanın küfür, şirk ve sapıklıklardan kurtularak İslâm’ın aydınlık yoluna girmesi” demektir.

Hidâyet, hüdâ, hedy, hâdî, mühtedî ve ihtidâ gibi türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de en çok zikredilen kavramlardan biridir. Kur’ân-ı Kerim’deki ıstılahları inceleyen meşhur el-Müfredât adlı eserin müellifi Râgıb İsfahânî, hidâyeti, “özellikle ilahî emirlere muhatap olan insana
‘lütufla, iyilik ve yumuşaklıkla’ Hakk'ın yolunu gösterme” şeklinde tarif eder. Bu tarif, Kur’ân’da İslâm’ı tebliğ metodunun açıklandığı “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve (gerektiğinde) onlarla en güzel şekilde mücadele et!” (Nahl Sûresi, 16/125) ayetinin muhtevasını çağrıştırmaktadır. Buna göre hidâyet, sadece “iletmek” anlamında nötr bir kelime değildir; birkaç istisna dışında, müspet manada kullanılır ve bizatihi “doğru yol ve doğruluk” anlamına gelir. Nitekim zıttı ‘dalâlet’ olup, ‘doğru yoldan sapmayı’ ifade eder.

Hidâyet kavramı Kur’ân-ı Kerim’de umumiyetle Cenâb-ı Hakk’a (c.c.) izâfe edilmekle birlikte, ilâhî vahiylere, peygamberlere, meleklere, fert olarak insana ve ümmetlere de nispet edilmektedir. Hidâyet, Kur’ân’da “Doğrusu, insanlar için kurulan ilk ibadet evi, elbette Mekke’deki, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe’dir” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/96) ayetiyle Kâbe’ye izâfe edilmekte; diğer bir kısım ayetlerde de ilâhî talimata uymadıkları için helak edilmiş geçmiş milletlerin acıklı halleri hidayetle alakalı olarak nazara verilmekte ve bundan ders çıkarılması öğütlenmektedir: "Önceki sahiplerinden sonra dünya mülküne vâris olanlar hâlâ şu gerçeği anlamadılar mı ki, eğer dilemiş olsaydık kendilerini de günahları sebebiyle musîbetlere uğratırdık?" (A’râf Sûresi, 7/100; bkz. Tâhâ Sûresi, 20/128)

Mutlak Hidâyet Sadece Allah’a (c.c.) Aittir

Mutlak manada kuluna hidâyeti bahşeden Mevlâ-yı Zülcelâl’dir. Hâlik-ı Zülcemâl’in en güzel isimlerinden biri ‘Hâdî’dir, yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan, onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necât (kurtuluş) yolunu gösterip açıklayan, kullarından dilediğini tevhid nuruyla müşerref kılan ve dilediğini dosdoğru yola hidayet edendir.
(Tâhâ Sûresi, 20/50) Aynı şekilde, yeni doğan bir yavruya memeyi tutmasını, yumurtadan çıkar çıkmaz civcive daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını idrak ettiren, hasılı her canlıya en uygun şartlarda hayatını idame etme istidadını ilham eden O Hâdi-i Mutlak’tır.

Büyük lügat âlimi İsfahânî, Kur’ân-ı Kerim’deki hidâyet kavramını, ayetlerin müşterek muhtevası çerçevesinde gruplandırarak, Hâkim-i Mutlak’ın insanlara hidâyet bahşetmesinin dört merhalede olacağını ifade eder:1 Buna göre birincisi, bütün mahlukatı, hayatlarını idame ettirebilmeleri için akıl ve idrak yetenekleriyle donatıp bu sayede elde ettikleri zarûrî bilgilerle hidâyet bahşetmesi (umûmî hidâyet): “Yaratıp düzene koyan, takdir edip yol gösteren O’dur.” (A’lâ Sûresi, 87/2-3) İkincisi, kılavuzluk için peygamber ve kitaplar göndermek suretiyle Hakk’ın yolunu göstermesi: “Onları (elçileri), emrimizle insanlara doğru yolu gösteren önderler yaptık.” (Enbiyâ Sûresi, 21/73) ve “Hakikaten bu Kur’ân, en doğru yola iletir.” (İsrâ Sûresi, 17/9). Üçüncüsü, kendi iradesiyle hidâyeti kabul edenlere tevfîk lütfetmesi, hidâyete muvaffak kılması (husûsî hidâyet): “Allah doğru yolda gidenlerin hidâyetlerini artırır ve onları takvâya erdirir.” (Muhammed Sûresi, 47/17) Dördüncüsü de, rahmetiyle muamele ettiği kullarını Cennet'le mükâfatlandırması: “Müminler (Cennet'te) hamd ve şükür duygularıyla dopdolu olarak, ‘Bizi dünyada iken bahşettiği hidayetle bu nimetlere erdiren Allah’a hamdolsun. Allah bizi doğru yola erdirmemiş olsaydı, biz kendiliğimizden bu yola asla ulaşamazdık.’ derler.” (A’râf Sûresi, 7/43).

Nihaî planda hidayet de dalâlet de ancak Allah’ın elindedir ve bunların vücut bulmaları Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yaratmasına bağlıdır. Kur’ân-ı Kerim buna bütün açıklığıyla işaret etmektedir. Şöyle ki: “Allah kime hidâyet verirse o hidayete erer. Kimi de dalâlette bırakırsa, artık onu irşad edecek bir mürşid bulamazsın.” (Kehf Sûresi, 18/17) Bu ifadeler gösteriyor ki, her ne kadar kulun tercihte bulunma ve mübaşeret etme gibi cüz'î iradesiyle gerçekleştirebileceği fiiller bulunsa da, neticede hidâyet ve dalâlet ancak Allah’ın (c.c.) yaratmasıyla varlık sahasına çıkmaktadır. O halde “Allah kime hidâyet murad ederse, onun gönlüne hidayet şuaları akar ve sonra da o gönülde karar kılar. Kimi de sapıklığa sürüklemek murad ederse, bütün vâiz ve hatipler onu kurtarmak için bir araya gelseler, onun imdadına koşsalar, ona anlatılacak her şeyi anlatsalar, tebliğ sevabını alsalar bile, o şahsın sapıtmasını önleme adına hiçbir şey yapamazlar. Çünkü onun hidâyete erme liyâkatı selbolmuştur. Artık ne yapılırsa yapılsın hiçbir faydası yoktur.

Burada şu hususu da nazardan uzak tutmamak gerekmektedir. Hidâyet ve dalâleti Allah yaratır; ancak itibarî dahi olsa, onları mevcut iradenin istek ve talebi üzerine yaratır. Kul ister, Hâdî ve Mudill isimleriyle müsemma olan Allah (c.c.) da, hidâyet ve dalâleti yaratıverir. Dolayısıyla sapıtanın kendisi yine bizzat kul olur. Onun içindir ki biz, kıldığımız her namazda, Fatiha Sûresini okurken Cenâb-ı Hakk’a dua edip yalvarır ve “Allah’ım bizi mağdûb (gadaba uğramış) ve dâllînin (sapıtmışların) yoluna sürükleme.” (Fatiha Sûresi, 1/7) diye niyaz ederiz.” 2 Dolayısıyla her ne kadar hidayet Allah’ın (c.c.) yaratmasına bağlı olsa da, onun dünyada insanı emniyet ve itminana ulaştırması, ahirette de kurtuluşa vesile olması, insanların kendi hür iradeleriyle ortaya koyacakları tavır ve davranışlara bağlı kılınmıştır.

Netice olarak “Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz.” (İnsan Sûresi, 76/30); “Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola iletir.” (Müddessir Sûresi, 74/31) fehvasınca kimse, O’nun dilediğinden başkasını dileyemez. O’nun saptırdıklarını hidayete erdiremez, O’nun hidayete erdirdiklerini de saptıramaz. Hidâyet meselesinde de işin çoğu O’na (c.c.) aittir. Bize ait olan o kadar cüz’î, o kadar küçüktür ki, bunları görmezlikten gelerek, olan şeylerin bütününe sahip çıkmamız, Allah’a karşı suiedeb ve cüretkârlıktan başka bir şey değildir. 3

Resûl-i Ekrem’in (s.a.s.) Hidâyet Konusundaki

Azmi ve İştiyakı


Yüce Allah kullarına hakkı, hakikati göstermek için lütfuyla gönderdiği vahiyleri ve peygamberleri hidayetine vesile kılmıştır. Allah Resûlü (s.a.s.) de yirmi üç yıllık risâleti boyunca hidayete vesile olmak için olağanüstü bir gayret göstermiştir. O’nun bu gayreti Kur’ân-ı Kerim’de,
“Resûlüm! Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendini harap edeceksin.” (Şuarâ Sûresi, 26/3) diye ifade edilmektedir. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) kendisine tevdi edilen bu vazifeyi yerine getirmekten başka bir şey düşünmüyor; O’na ne açlık, ne susuzluk, ne maruz kaldığı muameleler ve ne de işkenceler rahatsızlık veriyordu. O’na rahatsızlık veren, uykularını kaçıran, kendini helak edecek noktaya getiren tek şey vardı, o da, Allah’ın dinini insanlara anlatması, Allah’ın lütfuyla insanların bu Din’e inanmaları ve hidayete ermeleriydi.

Efendimiz’in (s.a.s.) Rabbine yönelip O’ndan istekte bulunurken sabah akşam okuduğu duasında şu dört hususa dikkat çektiğini görüyoruz: “Allahım, Senden hidayet, takva, iffet ve insanlara muhtaç olmayacak kadar zenginlik istiyorum.” (Müslim, Zikr 72,78). Allah Resûlü’nün sık sık yaptığı bu duasında “hüdâ”yı istemesini şöyle değerlendirmek mümkündür: Efendimiz’in “hüdâ”dan kastı “Lâ ilâhe illallah” hakikatidir. Nitekim O, bir hadislerinde “İmanınızı sık sık ‘Lâ ilâhe illallah’la yenileyin” (İbn Hanbel, Müsned, 2/359) buyurmaktadır. İnsan için zaman, mekân ve kendi atomları her an değiştiğinden o da maddesi itibarıyla her gün âdeta farklı bir şahıs olmaktadır ve her gün, ihya edilmemiş bir zamana, ölü bir mekâna girmekte ve henüz tenevvür etmemiş ölü bir kısım zerreler onun vücuduna girmektedir. Öyleyse insan, her an “Lâ ilâhe illallah” demek suretiyle “Allahım, Senden hidayet talep ediyor ve şahsî dünyamı aydınlatmanı istiyorum” duygu ve düşüncesi ile imanda yenilenmeye talip olmalıdır. 4

Allah Resûlü, risalet vazifesiyle şerefyâb olunca, “Önce en yakın akrabanı uyar.” (Şuarâ Sûresi, 26/214) emr-i ilahîsi gereği, yakın akrabalarına evinde yemek vermiş, onlara kendisinin Allah’ın Elçisi olduğunu bildirmiş ve kendilerini Allah’ın varlığını ve birliğini kabule davet etmişti. (İbn Hanbel, Müsned, 1/159) Yine bir defasında Safa tepesine çıkarak oradan Kureyş’e seslenmiş ve her bir kabilenin ismini anarak onları Allah’ın azabına karşı uyarmış ve hidayete ermeleri için çağrıda bulunmuştu. (Müslim, İman 355) Görülüyor ki, Efendimiz ilahî ferman gereğince öncelikle kendi akrabalarının hidayete ermelerini istemişti.

Allah Resûlü’nün amcası Ebû Tâlib, kırk yılı aşkın bir zaman O’nu himaye etmiş bir insandı. Mekke müşrikleri O’na ilişmek istediklerinde, aşılmaz bir sur gibi karşılarında önce onu bulurlardı. Ebû Tâlib, nübüvvetin üzerinden on yıl kadar bir zaman geçmiş olmasına rağmen hidayete ermemişti. Artık ölüm döşeğinde, son anlarını yaşamaktaydı. Allah Resûlü’nün, kendisine bunca iyiliği dokunmuş baba yadigarı amcasının ötelere imansız gitmesine gönlü razı olmuyordu. Fırsat buldukça yanına gelerek ısrarla ‘Lâ ilâhe illallah’ demesini istiyor ve “Böyle de ki, sana ahirette şefaat edeyim.” diyordu. Lâkin Ebû Tâlib, o sırada orada bulunan müşriklerin diline düşmekten çekinerek bu telkinlere müspet bir karşılık vermemiş ve son nefesinde “Abdulmuttalib’in dini üzere” diyerek hidayete erme fırsatını kaçırmıştı. Efendimiz bu tablo karşısında çok üzülmüştü. Hıçkırıklarını tutamamış, hüngür hüngür ağlayarak “Men edilmediğim sürece senin için istiğfar edeceğim.” demişti. Ancak bu hadisenin hemen akabinde inen şu ayet, O’nu sinesindeki bu ıstıraptan men etmişti: “(Kâfir olarak ölüp) Cehennem ehli oldukları, açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah’a) ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de inananlara.” (Tevbe Sûresi, 9/113).

Efendimiz’in (s.a.s.), en yakınındaki amcasının hidayete kavuşması için gösterdiği bu iştiyak ve azmin, Allah’ın (c.c.) izni ve meşieti olmadıkça bir netice hâsıl etmediği görülmüştür. Yüce Allah, en sevgili kulu ve elçisine insanları hidayete erdiren yegâne iradenin Kendi İradesi olduğunu, Resûlüne düşen vazifenin yalnızca hidayet yolunda mübaşeret ve vesile olmakla sınırlı kalacağını şöyle ifade buyurmuştur: “(Ey Muhammed) gerçekten sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, bilakis Allah dilediğine hidâyet verir. Hidayete erecek olanları en iyi O bilir.” (Kasas Sûresi, 28/56) Efendimiz, nübüvvetin sonraki merhalelerinde hidayet konusunda kendisine düşen vazifenin şuurunda olduğunu şöyle dile getirmiştir: “Ben tebliğ ve davet edici olarak gönderildim. Hidayet meselesinde benim hiçbir müdahalem ve salahiyetim söz konusu değildir. Şeytan da bâtılı süslü göstermek ve sizi azdırmak için gönderilmiştir. (Unutmayın ki) Onun da dalâlet hakkında bir söz ve salahiyeti yoktur.” 5

Resûlüllah (s.a.s.) dinin tebliğinde o kadar harîsti ki, hak ve hakikatin anlatılmadığı tek bir kimsenin dahi kalmasını istemiyordu. İslâm’ı neşretmek ve hidayete giden yolları aralamak maksadıyla her fırsatta insanlarla buluşuyor, onlara Allah’a imanı ve teslimiyeti anlatıyordu. Nitekim nübüvvetin 10. senesinde yanına Zeyd b. Hârise’yi de alarak Tâif’e gitmişti. Allah Resûlü’nün iman ve hidayete davet ettiği Tâifliler, O’na karşı çok çirkin ve insanlık dışı bir tavır sergilediler. Ayakları kan revan içinde kalan Nebî (s.a.s.), Utbe b. Rebia’nın bağına sığınmak zorunda kalmıştı. Buna rağmen O’nda yılmayan bir azim, kırılmayan bir şevk ve tükenmeyen bir ümit vardı. Yüce Mevlâ, âlemlere rahmet olarak gönderdiği Elçisi’ne bu çirkinliği reva gören Tâiflilerin helaki için vazifeli bir melek göndermiş ve dilemesi halinde başlarına azap yağdıracağını bildirmişti. Efendimiz (s.a.s.), kalbleri katılaşmış bu taş yürekli insanların soyundan istikbalde Allah’a iman edecek tek bir kimsenin bulunabileceği ümidiyle helak olmalarına razı olmamış ve küfrün bataklığındaki bu insanları hidayete erdirmesi için Rabbi’ne dua ve niyazda bulunmuştu. (Buhârî, Bed’u’l-halk 7)

Allah Resûlü (s.a.s.), insanları hidayete erdirmesi için Rabbine dua dua yalvarır ve kendisini muvaffak kılmasını isterdi. Yemen’in Devs kabilesine mensup Tufeyl b. Amr, Mekke’ye gelerek İslâm’ı kabul etmişti. Mekke’ye ikinci kez geldiğinde, kavminden gördüğü eziyetlerden dolayı Nebî (s.a.s.)’a şikayetçi olmuş ve onlar hakkında beddua etmesini istemişti. Resûl-i Ekrem dua için ellerini kaldırmış, bu esnada orada bulunanlar: “Devsliler yandı.” demişlerdi. Âlemlere rahmet olan Kutlu Nebî: “Allahım, Sen Devs’e hidayet nasip et ve onları İslâm ile müşerref kıl!” diye hidayet için dua etmiş ve Tufeyl’e (r.a.) de: “Sen yumuşak bir üslupla tebliğine devam et.” talimatını vermişti. Hz. Tufeyl kavmine döndüğünde, bu duanın bereketiyle çok güzel neticeler elde etmişti. (Buhârî, Meğâzî 77) Nitekim en çok hadis rivayet eden sahabi olarak tanıdığımız Hz. Ebû Hüreyre, Tufeyl’in (r.a.) kılavuzluğu sayesinde bir rivayete göre Mekke döneminde iken hidayete kavuşmuştu. 6

Resûl-i Ekrem (s.a.s.), insanların hidayete ermelerine vesile olabilmenin, onlara güzellikle muameleden, kolaylık göstermekten, sert ve haşin tavırları terk etmekten, muhataba değer vermekten, ülfet ve yakınlaşma tesis etmekten, tatlı ve yumuşak bir üslupla gönüllere hitap etmekten, müşterek noktaları yakalamaktan ve hediyeler vererek kalıcı dostluklar kurmaktan geçtiğini biliyor ve beşerî münasebetlerde bu kaidelere uymaya itina gösteriyordu. 7 Bu konuda ashabına da tavsiyelerde bulunuyor ve gerektiğinde onları yumuşak bir üslupla uyarıyordu. Zira başkalarının hidayetine vesile olacak kimsenin insanî ilişkilerde en güzel ahlakî erdemleri bizzat yaşayarak temsil etmesi çok büyük önem arz ediyordu. Nitekim Allah Resûlü, Yemen halkının isteği üzerine, onlara ashabın en mümtaz muallimlerinden Muaz b. Cebel’i gönderirken, “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhârî, İlim 12) tavsiyesinde bulunmuştu. Ahalisi Hıristiyan olan bu bölge insanlarının hidayetine vesile olacak usûlü de ona şöyle bildirmişti: “Yemen halkını önce Allah’tan başka ilah olmadığını, Muhammed’in de Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu kabule çağır! Bunu kabul etmeleri halinde beş vakit namaza, bunu da kabul etmeleri halinde mallarının en seçkinlerinden olmamak üzere belli miktarda zekât vermeye çağır!” (Müslim, İman 29) Efendimiz (s.a.s.) bu tavsiyeleriyle, insanların hidayetine vesile olabilmek için tedriciliğe ehemmiyet verilmesi ve en güzel kılavuzluğun sergilenmesi gerektiğine işaret etmektedir.

Azim, sabır ve kararlılıkla hedefe kilitlenip neticeyi Allah’tan (c.c.) beklemek, hidayete vesile olma hususunda muvaffakiyet için olmazsa olmaz bir prensiptir. Bu konuda Allah Resûlü’nün hayatı eşsiz örneklerle doludur. Hakem b. Keysân savaşlardan birinde esir alınmış ve Resûl-i Ekrem’e getirilmişti. Efendimiz ona İslâm’ı arz etmiş, fakat o bunu kabul etmemişti. Nebî (s.a.s.) teklifini ısrarla sürdürmüş ve onun hidayetine vesile olmak istemişti. Öyle ki, Hz. Ömer, Hakem’in Resûlüllah’ın davetine karşı gösterdiği bu menfi tavır karşısında dayanamamış ve bir an önce onun boynunun vurulmasını istemişti. Allah Resûlü buna rağmen Hakem’i ikna etmek için davetine devam etmiş ve nihayet Allah (c.c.) Hakem’e (r.a.) hidayet nasip etmişti. Resûlü Ekrem ashabına dönerek: “Biraz önce size uymuş olsaydım onu öldürecektim ve o da cehennemlik olacaktı.” buyurmuş ve daha sabırlı olmaları gerektiğini ima etmişti. Hz. Ömer’in ifadesiyle, Hakem b. Keysân (r.a.) hakikaten ihlaslı bir Müslüman olmuş ve Allah (c.c.) yolunda pek çok cihada iştirak etmişti. 8

Hidâyete Vesile Olmanın Mükâfatı

Yüce Allah, kulun mübaşereti ve sebeplere sarılması neticesinde hidayete giden yolda muvaffakiyet lütfedecektir. Bu hususta kula düşen, sebepleri araştırmak, vesilelere sarılmaktır. Kur’ân-ı Kerim, hakka ve hakikate götürecek vesileler aranması konusunda şu teşvikte bulunur:
“Ey iman edenler, Allah’tan korkun. (Kur’ân ve kâinat kitabını mütalâa ile tanımaya çalıştığınız) Rabbinize karşı saygılı olun ve O’na yaklaşmaya vesile arayın!” (Mâide Sûresi, 5/35) Efendimiz (s.a.s.) de son nefeslerine kadar hidayet yolunda ashabına ve ümmetine rehberlik etmiştir. Sonraki devirlerde Nebî’nin (s.a.s.) varisleri olan Allah dostları, erenler ve âlimler farklı yollardan, değişik usullerle Rab’lerine yürümüşler, hakka ve hidayete giden yolda insanlara vesilelik ve kılavuzluk etmişlerdir.

Allah Resûlü, bir hayra vesile olan ve hidayete çağrıda bulunanı Allah katında büyük bir mükafatın beklediğini müjdelemektedir: “Kim hidayete çağrıda bulunursa, kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek ve tabi olanların sevaplarından da hiç bir şey eksilmeyecektir. Kim de dalalete davet ederse, kendisine tabi olanların günahları kadar günah ona verilecek ve tabi olanların günahlarından da hiç bir şey eksilmeyecektir.” (İbn Mâce, Sünnet 14) Yani hayra vesile olan bir müesseseye öncülük etmiş, katkıda bulunmuş veya gelecek nesillerin yetiştirilmesi için eğitim seferberliğine iştirak etmiş bir kimse, bütün bu sa’y u gayretinin neticesini bir gün mutlaka karşısında görecek ve amel defteri hiç kapanmayacaktır.

İnsanların hidayetine vesile olanlar da aynı şekilde dünyevî ve uhrevî mükafata nail olacaklar ve kazandıkları bu yüce vesilelik payesi onlar için tükenmeyen bir sermaye olacaktır. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.), Hayber’de muharebenin en kritik anlarında Hz. Ali’yi yanına çağırarak ona sancağı vermiş ve sonrasında çok önemli bir tavsiyede bulunmuştur: “Ey Ali, sen şimdi Hayberlilere iyice yaklaşıncaya kadar sükûnetle ilerle. Sonra onları İslâm’a davet et ve üzerlerine vâcip olan İslâmî esâsları onlara haber ver. Allah’a yemin ederim ki, senin irşadınla Allah’ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin kırmızı develere sahip olmandan” (Buhari, Megâzî 39) -bir başka vesileyle ifade buyurdukları gibi- “üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha kıymetli ve daha hayırlıdır!” (Hudarî, Nûru’l-Yakîn, s. 255) Bu da gösteriyor ki, Efendimiz’in işaret buyurduğu gibi, gönlünü Allah’ın rızasını kazanma ufkuna yöneltmiş bir mü’min sadece kendi kurtuluşu değil, adanmış bir ruhla bütün bir insanlığın kurtuluşu için çalışmayı kendisine vazgeçilmez büyük bir fazilet ve mesûliyet bilecektir. Öyle ki, ashabın bu husustaki fedakarlık ve gayretleri dillere destandır.

Netice-i kelâm, Yüce Mevlâ hidayeti her halükarda kendi izni ve dilemesine bağlamıştır. O (c.c.) dilemeden ve rıza göstermeden hiç kimsenin hidayet vermesi mümkün değildir. Ancak O’nun lütfu ve inayetiyle hidayete ermek mümkündür. Bununla birlikte Allah (c.c.) rahmeti ve lütfu gereği, gönderdiği peygamberleri, ilahî vahiyleri, Din’in mukaddeslerini ve sevdiği kullarını hidayetine birer vesile olarak kabul edeceği müjdesini vermiştir. Bu münasebetle Allah Resûlü (s.a.s.) de ömrü boyunca insanların hidayeti için olağanüstü bir gayret ve çaba göstermiştir; göstermiştir çünkü, bir insanın ebedî mutluluk veya azabı bu vazifeyi ifa ve liyakat keyfiyetine bağlı kılınmıştır.

Efendimiz (s.a.s.) insanların hidayete ermesi konusunda o kadar harîs davranmıştır ki, O’nun bu iştiyakı Allah tarafından,
“İnanmıyorlar diye nerdeyse kendini harap edeceksin.” diye tadil ve takdir edilmiştir. Zira hidayete erdirmek, Peygamber’in (s.a.s.) salahiyetinde değil, ancak Allah’ın (c.c.) mutlak iradesine bağlı ilahî bir lütuf ve tasarruftur. Resûlüllah’ın nazarında, bir insanın hidayetine vesile olmak, yeryüzündeki en değerli varlıktan daha kıymetli bir hadisedir. Allah Resûlü ashabını böylesine bir adanmışlık ruhu ve vazife şuuruyla terbiye etmiş ve onlara, yeryüzünde hakkı ve hidayeti (Din-i Mübin-i İslâm’ı) herkese ulaştırmaları ufkunu en yüce hedef olarak göstermiştir.

* oguner@yeniumit.com.tr

Ondokuz Mayıs Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi

Dipnotlar

1. Râgıb İsfahânî, el-Müfredât, “Hdy” maddesi.
2. M. Fethullah Gülen, Kader, s. 112
3. M. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler, 2/192
4. M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları, s. 171
5. Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/546
6. İbn Hacer, el-İsâbe fî Temyîzi's-Sahâbe, 3/287. Ebû Hüreyre'nin geç Müslüman olduğu ve buna rağmen çok fazla hadis rivayet ettiği yönündeki olumsuz iddia ve isnatların dayanaktan yoksun olduğu anlaşılmaktadır.”
7. Bkn. Ahmet Önkal, Rasûlüllah’ın İslâm’a Da’vet Metodu, s.150-195.
8. Kandehlevî, Hayâtu’s-sahâbe, 1/75-76.

30 Mart 2013 Cumartesi

ADIN YASİN SENİN! - ALİ TOKUL


Genç adam, ofisinde masanın tam karşısındaki duvarda asılı, Orta Asya ülkelerini gösteren haritaya dalmıştı yine. Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan... On sene evveline kadar buraların adını bile bilmezdi. Zihninde, liseden kalma “Türkler, Anadolu’ya Orta Asya’dan göçmüştür” cümlesi vardı sadece. Uçsuz bucaksız o coğrafya, kendisi ve kendisi gibi bir çokları için, pek de iyi şeyler çağrıştırmayan dört harften ibaretti: SSCB
Genç adam, Anadolu ile Orta Asya’nın, kalpten kalbe bir yol ve Anadolu insanıyla Orta Asya halklarının aynı anneden süt emmiş çocuklar olduğunun.. insanımız için vazgeçilmez fevkalâde önemli bazı duygu, düşünce ve değerleri bu topraklardan damıttığımızın... bunlarla hayatımızı ve kültürümüzü farklılaştırıp, zenginleştirdiğimizin... şimdi hürriyetlerine kavuşan bu ülkelere, kırlangıçlar gibi uçup, kardeşliğimizin ve vefa duygumuzun tezahürü olarak, ne pahasına olursa olsun hizmet etmemiz gereğinin ve gerçeğinin... kardeşlik ve vefa endeksli bu hizmetin de bir yürek ve sevgi işi olduğunun künhüne ve idrakine, Kırık Mızrab’ın içli, dertli, ızdırap dolu nağmeleriyle varmıştı. Kaderinin yoluna su serptiği talihlilerden biri olarak da, şimdi bu ülkelerden birinde, Kazakistan’da yaşıyordu.

Ne ilginç bir tevafuktu ki yolu, Kazakistan’a gitmeden birkaç ay önce, okuduğu bir kitapta bu vefa ve sevgi kahramanlarından Atravlı Yasin’e rastladı. İçi yandı. Günlerce aklından çıkmadı Yasin. Oturduğu, kalktığı her yerde onu anlattı.

Kazakistan’a geldiğinde de ilk onu sordu. Hikâyesini, Almatı’yı tepeden seyreden mezarının başında anlattılar:


Ata topraklarında okulların açılması, onun liseyi bitirdiği yıllara denk gelmişti. Ateş parçası Yasin’in de yüreğine buraların ateşi düşmüştü. Sonunda o da yüzlercesi gibi dünyasını bir bavula sığdırıp Yesevî ülkesine kanatlanmıştı.


Bir taraftan üniversitede okumaya diğer yandan da Atrav Kazak–Türk Lisesi’nde rehberlik yapmaya başladı. Okulu ve öğrencileri Yasin’in dünyası ve hulyası olmuştu artık. Varsa yoksa onlardı. O taptâze dimağlara Anadolu kültürünün mayasını çalıyor, iki ülkenin ebedî kardeşliği, mutlu ve aydınlık geleceği için çalışıyordu. Delikanlı damarlarında vatanı ve bayrağı için bir şeyler yapmaya çabalamanın hazzı ve heyecanı çağlıyordu. Bu beklentisiz duygularla öğrencileriyle kaynaşan Yasin onların sevgilisi ve “Yasin ağabeyi” olmuştu. Şimdi Atrav’lı balalar, yardan, anadan, serden geçmiş, destanı ezberden okunacak yiğitlerin türküsünü söylüyordu.



Atrav 94 yılının Ağustos'unu yaşıyordu...

Akjayık ırmağının kenarında Yasin, arkadaşları ve öğrencileriyle piknik yapıyordu...

Her şey o kadar güzeldi ki...

Ne olduysa topun ırmağa kaçmasıyla oldu. Önce öğrencisi Nursultan koştu topun peşine. Bir an evvel topu yakalamak kaygısıyla kulaçlıyordu suları. Aniden suda çırpınmaya, batıp çıkmaya, çığlık atmaya başladı. Yasin, öğrencisinin canhıraş feryatlarıyla irkildi. Nursultan’dan başka herşeyi, bir anda yok oldu gözünden. Ve tereddütsüz atladı ırmağa.

Can havliyle uzandı Nursultan’a... Tuttu, kucakladı, sırtına aldı... Dermanı tükeninceye kadar çırpındı, çırpındı. Başardı sonunda. Nursultan kurtuldu... Ama Yasin kayboldu suda. Kaderi beklentisizlerin, gariblerin kaderiyle buluştu... Garip Yunus,

“Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garib bencileyin”le sanki Yasin’i anlatıyordu.

Yasin hayatının baharında, bütün baharlarını, yüreğini ve ruhunu, hazansız baharlar yaşaması için bu topraklara vermişti... Vücudu bir tohum gibi Kazakistan’ın bağrına düşerken binlerce Yasin’in umudunu ve müjdesini veriyordu sevenlerine.

Müdürü, Yasin’in acı haberini Türkiye’de öğrendi. Bir çocuk bekliyordu o günlerde. Yasin’in toprağa düştüğü gün bir kınalı koçu oldu. Kucağına aldı, öptü, kokladı onu... Belletmenini, Yasin’ini öper, koklar gibi, “kınalı koçum!” dedi, hıçkırarak. Adın Yasin senin! Şimdi genç adam ne zaman bir fatiha için Yasin’in mezarına gitse toprağından,

“Eğil de kulak ver bu sessiz yığın
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.”
mısralarının yükseldiğini duyar...

Ve Almatı’yı tepeden seyreden mezarın başında geleceğe umutla bakar.

http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/adin-yasin-senin.html

POSTMODERNİZME KARŞI REÇETE - KEMAL SUSKUN


Ali Bulaç, Postmodern Kaosta Kıble Arayışı adlı yeni kitabında zamanı ve mekânı “modern” adlandırmasıyla bölen hâkim Batı söylemine karşı çıkıyor ama onu anlamlandırmayı da ihmal etmiyor.
 
POSTMODERN KAOSTA KIBLE ARAYIŞI, ALİ BULAÇ, İNKILAP KİTAPEVİ, 280 SAYFA, 15 TL

Hâkim söylemin, egemenin dilinin, ‘diğerleri’ (geriye kalan) üzerinde travmatik bir etkisi vardır. Önce söylenenler inkâr edilir, görmezden gelinir.

Osmanlı’nın Rönesans’a, Reform’a ve Aydınlanma’ya verdiği ilk tepkidir bu. O devir için Osmanlı, “İslam âlemi” demektir. Bu, Batı’nın hâkim güç olmadan evvel yaşadığı bir dönüşüm, kemâle erme sürecidir. Haliyle ‘diğerleri’ tarafından anlaşılmaya değer görülmemiş olabilir.

Devrin Osmanlı metinleri, daha ziyade devletteki ve toplumdaki yozlaşmanın kaynağını, içeride aramaya koyulmuşlardır. Padişaha sunulan raporlarda, bugün sıklıkla işittiğimiz, “Bu mesele dünyada şöyle hallediliyor.” gibi satırlara rastlamak ihtimal dışıdır; devrin şartları bakımından gereksiz de görülebilir. Ardından, egemenin varlığı küllî bir biçimde ortaya çıkar ve çatışma süreci başlar.

Ama bu çatışma aşk-nefret ikilemini beraberinde taşır. Bir kısım, illa ki o varlığa sempati duyacaktır. Sonra kabullenilir ve hâkim söyleme göre hizaya girilir. Burada da çatışma duygusu içeriksel bir muhalefet olarak hayatını sürdürür. Nihayet, makul bir zeminde, kısmen de olsa eşitlik duygusu içinde onunla diyaloğa geçilir.

İslamcı miras nedir?

‘İslam âlemi’nin Batı ile ilişkisinde hangi aşamadayız? Bu şema doğrusal değil, döngüsel bir seyri işaret ediyor. Üstelik Osmanlı’nın yıkılışıyla birlikte çeşitlilik baş göstermiştir İslam coğrafyasında. Birkaç kez kabullenilen Batı’nın hegemonik söylemi, aşırı milliyetçi dalgalara dönüşmüştür kimi zaman.

Sosyalizm, komünizm akımları 1960’larda ve 1970’lerde Türkiye, Suriye, Mısır gibi ülkelerde Batı’yla ilişkileri başka boyutlara taşımıştır. Avrupa ve ABD’deki “ikbal dönemleri”, İslam coğrafyası için bir türlü aşılamayan ideolojik tıkaçlara sebep olmuştu; oralardaki kriz dönemlerinde ‘diğerleri’ çoğunlukla kendi halleriyle cebelleşmekteydi.

Ama bugün farklı bir yapısal durumla karşı karşıyayız. 2008 krizi, Arap uyanışı ve Çin’in yükselişi, Afrika’nın sessiz dönüşümü aynı zamansal düzlemde gerçekleşiyor ve bu gerilim hattında alınacak kararlar, tarihi, yani Batı’yla ‘diğerleri’nin etkileşimini, farklılaştırabilir. Bunun için, Doğu’nun basiretli, Batı’nın da basiretsiz kararlar alması beklenir elbette...

Ali Bulaç, Postmodern Kaosta Kıble Arayışı kitabıyla bu tartışmaya geleneksel bir cepheden katılıyor. Bulaç, İslamcı mirası reddetmeyip geliştirme taraftarı. İslamcı miras: Devletlerin çözülme süreçlerinde “Ne yapmalı?” sorusuna İslam coğrafyasında verilen siyasî cevapların toplamı. Bulaç, zaman-mekânı “modern” adlandırmasıyla bölen hâkim Batı söylemine karşı çıkıyor ama onu anlamlandırmayı da ihmal etmiyor.

Modern ve postmodern dönemlere dair tespitleri, kurucu söylemlerden değil, eleştiren-yıkan söylemlerden ileri geliyor. Haliyle ‘modern tahayyül’e karşı çıkmanın, Batı için bile kaçınılmaz olduğunu düşünüyor. ABD’de okul saldırıları, Brievik’in Norveç’teki kanlı eylemi, Batı’daki ‘ahlakî kriz’in görüntüleri... Bulaç’a göre İslam’ın tarihî ve kültürel kodları bu krizleri çözmeye hayli elverişli .. Ama ‘kapitalizmin ıslahı’ konusuna şüpheyle yaklaşıyor Bulaç ve kapitalizmden, modernizmden ve ‘postmodern kaos’tan çıkışı teklif ediyor. Bu durumda şu soru güncelliğini koruyor İslam coğrafyası açısından: Ne yapmalı?

Özü yeniden keşfetme çağrısı

Bu bakımdan, Ali Bulaç’ın Batı’yı anlamlandırma çabası hayli gereklidir. Belki bunu, farklı perspektiflerden ve daha çeşitli metotlarla yapmak lâzım. Öte yandan Bulaç’ın İslam coğrafyasına uyarısı olarak okunabilecek “Mevlana” ve “Yunus Emre” bölümleri, İslam’ın özünü de yeniden keşfetmeye çağırıyor.

Burada mesele Mevlana ya da Yunus Emre’nin İslam’ın özüne zarar vermesi değil –böyle bir şey bahis dışıdır– bugün New Age tarzı akımların, bu iki İslam bilgesini kendi potalarında eritme çabasıdır. Bulaç çift yönlü işleyen bir entelektüel çabadan bahsediyor ancak bunun pratik hayata yansıması konusunda ekonomi-politik ya da sosyolojik bir öneri getirmiş değil henüz.

Bu bağlamda, İslam coğrafyası için ‘basiret’in iki kaynağından bahsetmek mümkün: Ömer bin Abdülaziz’in dediği gibi “Allah’la ilişkileri düzeltmek” ve ‘çağın bilgisi’ni elde etmek. Teorik planda bu kaostan çıkmak için çok sayıda uyarı yapılabilir elbette, ancak pratik anlamda küllî bir projenin yokluğu hâlâ göze çarpıyor.

 http://kitapzamani.zaman.com.tr/kitapzamani/newsDetail_getNewsById.action?newsId=8136

29 Mart 2013 Cuma

GEÇEN HAFTA NELER OLDU?


1 Mart 2013


- İSTANBUL

Bazı yürekler gam ve kederle doldu. Bazılarınınki serinledi.
Bir annenin gözüne uyku girmedi. Gece boyu nöbet tuttu çocuğunun başında. Ateşini ölçtü her saat başı.

Çocukluk komşumuz Fadime teyze öldü.

Kimi kuşlar şakıdı. Kimileri gayb alemine alındı.
Bir ağaç kovuğunda hayat buldu üç yumurta.

Sabahların çiği yorgun sokakların omzuna düştü.

Hâlâ gökte ay vardı.

Saatler çaldı.

Ezanlar okundu.

Ezan saatini bekleyen yaşlılar vardı. Tek tük gençler.

Kimileri yokuşlara tırmandı.

Kimileri yokuşlardan indi.

Kimileri erkenden yollara düştü rızkını aramak için.

Kimisi metrobüste, dayadı cama başını, hülyalara daldı. Biri açtı kitabını okudu. Facebook’una baktı birkaçı.

Yorumlar gözden geçirildi. Kızın birinin canı sıkıldı. Onu terk eden delikanlının ilişki durumu değişmişti.
İçinden küfretti.

Bir diğeri, ilk vapurla karşıya geçmekteydi. Yolculuk boyunca, mavi sulara bakarak, doksan dokuz kere “Rabbi innî messeniye’d-durru ve ente erhamu’r-rahimiyn” ile “Lâ ilahe illâ ente subhaneke innî küntü mine’z-zalimiyn” dedi. Günler böyle akıp gitti.

Bir hafta daha yakınlaştı yaşayanlar ölüme.

Bilinmezlikler tuttu köşe başlarını.

Kadının biri gece yarısı tatlı uykusunu yardı geçti. Uyandı, abdest aldı. Başını secdeden alamadı saatler boyu.

Dudakları kıpır kıpırdı şehir rüyadan rüyaya geçerken.

Masum bir gülümseme belirdi bir bebeğin yüzünde.

Kimi aşka tutuldu yeniden. Kimi aşkla yaralandı.

Âşıklara verilen güller bir hafta dayanamadı.

Güneş doğdu yedi kere, yedi kere de battı. Tam zamanında.

Ne geleni vardı ne gideni bazı evlerin.

Bazı evlerde huzur, bazı evlerde kavga dövüş vardı.

Bazıları nefs-i emmarenin, bazıları kalbin yolundan yürüdü.

Kimileri dünyanın üzerindeydi, kimilerinin de dünya üzerlerinde.

Dünyanın yarısı aydınlıktı yarısı karanlık.

Dağların tepeleri yine soğuktu. Çöller yine kor ateş.

Oscar ödülleri dağıtıldı.

Alt kattaki komşu taşındı.

Üst kattan kavga gürültü yan komşudan müzik sesleri eksik olmadı.

Arabayı park ederken arka tamponu sıyırdı bir sürücü.

Ayakkabılar biraz daha eskidi.

Yeni bir çanta aldı kadın. Saydı, yirmi dokuz tane olmuştu çantaları.

Adam, “Sen kim oluyorsun da arabayı benimkinin önüne kırıyorsun,” diye bas bas bağırdı.

Biz kimiz, diye düşündü yeni yetme delikanlı.

 Birilerinin dilinden sonsuz hamd döküldü, birilerininkindense kasvetli isyan.

Kimileri aziz bir misafir gibi yaşadı geçtiğimiz haftayı. Kimileriyse  kendilerine acıyarak geçirdi aziz saatleri.

Kadın boşanırken kuzeni evleniyordu.

Politikacılar her zamanki nutuklarını attılar. Hayatın faniliğinden bahseden pek olmadı.

Oynaştı durdu yunuslar azgın dalgalarda.

Kiminin acısı taştı kiminin sevinci.

Şair haklıydı (Tomas Tranströmer): “Ölüm, doğuştan var olan o leke,/giderek büyüyordu/hepimizin üstünde, kiminde/hızlı, kiminde yavaş.

Haklar gasp edildi.

Dünyanın mahkemeleri tartamadı kırık kalplerin iniltisini.

Hesaplar ahirete bırakıldı.

Meleklerin gözü dünyadaydı. Onlarla şenlendi kainat.

Çoğu insan bezgin kalktı yataktan.

Kimilerine uzaklar yakın oldu, kimilerine yakınlar uzak.

Bir çöl rüzgârı altını üstüne getirdi kumların.

Yine ölüm öldürülmedi.

Kabir kapısı kapanmadı.

Ebedi bir saadeti kazanmak ya da kaybetmek en önemli meseleydi.

Bazıları bunu mesele yaptı, bazıları ölüm yokmuş gibi yaşadı.



Kalbin misafiri

Başından sonuna kadar okumak nasip olmadıysa da, Hz. Mevlânâ’nın Mesnevi-i Şerif’ini (Timaş Yayınları) parça parça okuduğum olur. 5. cilt 3650. beyitteki şu bölümün sevinçlere, dert ve kederlere bakışı çok manalı.

 “İnsan vücudu, bir misafirhaneye ve muhtelif fikirler de çeşitli konuklara benzer. Dertli ve sevinçli düşüncelere aynen razı olan arif de konuk seven ve gariplerin gönlünü alan İbrahim Aleyhisselam’ın haline benzer.

Çünkü o, devamlı misafirine ikramla meşgul olup kafir, mümin, emin, hain olsun bütün konuklarına güler yüz gösterirdi ve kapısı herkese açıktı.

Bu beden bir misafirhaneye benzer. Ona her köşeden her gün konuklar gelir. Onlar için ‘Boynumda bir yüktür’ deme. Şimdi onlar, yokluk âlemine uçar giderler. Gayb âleminden her ne gelmişse o, gönlün misafiridir, onu hoş tut sen.”



Güç ve ünden utanmak

PEN 2013 Öykü Ödülü verilen Leylâ Erbil’in şu sözleri hayli çarpıcı:

“Önerilen ödülü; ünü, gücü, saltanatı görmezden gelebiliriz diyor gibiyim zaman zaman.

 Bir yazar gücü ne yapsın ki! Gerçek yazar güçten de ünden de utanır; nasıl bir dünyanın, onu  kendisine  sunduğunun bilincindedir…’’

http://www.zaman.com.tr/cuma_gecen-hafta-neler-oldu_2059615.html
 

‘Adalet mülkün temelidir’ sözü Hz. Ömer’e aittir

Mustafa Armağan
m.armagan@zaman.com.tr

Bir dizide mahkeme salonlarının duvarlarında yazan “Adalet mülkün temelidir” sözünün altında Atatürk’ün imzası görünmeyince kıyametler kopmuş. Kınayanlar mı istersiniz, twitter’da cikleyenler mi, “Eyvah! Ulu Önder’in bir sözü daha silindi” feryadını basanlar mı! Bir gazetemiz de üşenmeyip bunu manşetine taşımış.
  
 Ne diyelim: Bu kadar cahillik ancak 2013 Türkiye’sinde olur.

    Cahillik, çünkü bu sözün Atatürk’le hiçbir alakası yok. Kaldı ki Atatürk’ün de sahiplendiği yok. Nitekim kendisinden yaklaşık 1.300 (bin üç yüz) yıl önce söylenmiştir ve birazdan ispatlayacağımız gibi kesin olarak Hz. Ömer’e aittir. Üstelik de yanlış bir çeviri...

    Sözün Arapça aslı “El-‘adlü esâsü’l-mülk”tür Türkçede ‘mülk’ kelimesi “Mahkeme kadıya mülk değil” deyiminde olduğu gibi genellikle taşınmaz (gayrimenkul) anlamında kullanılır. Oysa Arapçada devlet, düzen, ülke, egemenlik, iktidar, saltanat anlamlarına da gelir.

    Dolayısıyla “Adalet mülkün temelidir” sözüyle kastedilen şey şudur: “Devletin veya düzenin esası adalettir.”

    ‘Esas’ kelimesi için seçilmiş olan ‘temel’ de yanlış bir karşılıktır. Bir devletin adalet temelinde kurulmuş olması önemli ama adalet sadece devlet binasının temel kısmında bulunmaz ki! Sözün sahibi olan Hz. Ömer’in anlayışına göre adalet bir devletin temelinde olduğu gibi çatısında da, yani her zerresinde vücut bulmalıdır. Temelinde adalet olup da çatısında zulüm yaşanırsa o binada adaletin varlığından söz edilebilir mi?

    Şimdi bakalım “Adalet mülkün temelidir” sözü Hz. Ömer tarafından nasıl ve hangi bağlamda söylenmiş?


İbni Kesir’in naklettiği Hazreti Ömer’in konuşması.

HZ. ÖMER’İN ADALETİ

Sadece İslam tarihinde değil, dünya tarihinde de Hz. Ömer çapında âdaletiyle temayüz etmiş bir devlet başkanı bulmak kolay değildir. O, insanlık tarihinin adalet tahtının tacidarlarından biridir. Hayatından pek çok örnek verilebilir ama şu çarpıcı sözü yeterlidir adalet anlayışının hangi noktalara ulaştığını göstermek için:
  
 “Devlet malını yetim malı konumuna koydum. İhtiyacı olmayan yetim malına tenezzül etmesin. Muhtaç olansa meşru surette, ihtiyaç ve emeğine uygun olarak yararlansın.”

    Hicretin 20. yılında devletin geliri artmış, Hz. Ömer de Mekke’nin ileri gelenlerini maaşa bağlamıştı. Ölçüsü, Peygamber Efendimiz’e (sas) yakınlıktı. Kim O’na yakınsa daha yüksek maaşa bağlanacaktı. Oğlu itiraz etti. “Peygamber’in kölesi Zeyd’in oğlu Üsame 4 bin, bense senin oğlunum, 3 bin dirhem alıyorum. Adalet mi bu?” Hz. Ömer mutlak ölçüsünün Efendimiz olduğunu beyan eden şu şoke edici cevabı verdi:

    “Ona daha fazla verdim, Çünkü Allah Resulü onu senden, onun babasını da senin babandan daha çok seviyordu.”
    Gördüğünüz gibi insanın duygu ve düşünce sınırlarını zorlayan bu erişilmez adalet anlayışını bütün hayatına yaymış olan Hz. Ömer’in ağzına yakışırdı “Adalet mülkün temelidir” sözü.

  “EL-ADLÜ ESASÜ’L-MÜLK”

  637 yılındayız. Hz. Ömer’in İran hükümdarı Yezdicerd’in üzerine gönderdiği Sa’d b. Ebi Vakkas komutasındaki kuvvetler Medayin’e, sonra da Nehrevan’a girmişler, Sasanilerin paha biçilmez hazinelerini ganimet olarak Hz. Ömer’e göndermişlerdi. “Kisra’nın baharı” denilen muhteşem bir halı, mücevherli kılıçlar, kemerler, süslü elbiseler üst üste yığılmıştı. Bir de Kisra’nın altın bilezikleri vardı dizi dizi.

    Halife Ömer, Süraka b. Malik’in kollarına taktırdı bilezikleri. Kisra’nın elbiselerini giydirdi. Sonra “çıkart” dedi ona. Şöyle dedi: “Allah’ım, benden daha fazla sevdiğin Resulüne ve Ebubekir’e vermediğin süslü eşyaları bana verdin. Bunları vermenden sana sığınırım.” Zengin olmanın bir düşüklük gibi görüldüğü bu aydınlık tablonun ardından Hz. Ömer’e bu defa Kisra’nın kılıcını getirdiler. Şöyle dediği duyuldu:

    “Şüphesiz Kisra kendisine verilen dünyalıkla ahiretinden oldu. Dünya ile meşgul oldu. Kendisi veya damadı için mal topladı ama şahsı için ahirette yararlı olacak bir şey yapmadı.”

    İşte “Adalet mülkün temelidir” sözünü bu bağlamda söylemişti Halife Ömer. Bunu İbn Kesir “El-Bidâye ve’n-Nihâye” adlı eserinde (cilt 7, s. 68) şu şekilde dile getirir:

    “Adalet mülkün temelidir (esasıdır) ve baki kalmasının ve devam etmesinin sırrıdır… Beyhâkî ve İmam Şafi şunu dediler: Ömer b. Hattab, Kisra’nın bileziklerini Süraka b. Malik’e verdikten sonra şöyle dedi: “Kisra b. Hürmüz’ün bileziklerini kollarından çıkarıp Beni Müdlic kabilesinden Arab olan Süraka b. Malik’in kollarına takan Allah’a hamd olsun.”

    Daha sonra Hz. Ömer, Müslümanlara bir hutbe verdi. Onlara Kisra’nın mülkünün (devletinin) zulüm ve eziyetlerle yok olduğunu, halbuki mülkün (devletin) temelinin ve ayakta kalıp devam etmesinin sırrının adalet olduğunu beyan edip açıkladı. Daha sonra bütün ganimetleri paylaştırdı. Ve bu ahlakla Müslümanlar İran şehirlerini (ülkesini) fethettiler. Kisra’nın mallarına mirasçı oldular. Güneş İslam illerinde batmaz oldu.”
   
Bundan 640 yıl önce, Atatürk’ün ölümünden de 565 yıl önce vefat eden bir tarihçinin kitabında aynen böyle yazıyor. Yani “Adalet mülkün esasıdır” sözü, Hz. Ömer’indir ve bir devletin zulümle ayakta kalamayacağı, ‘ilelebet payidar olması’nın sırrının adalet esası üzerine kurulması olduğu fikrinin patenti ona aittir.

    Başkalarınca söylenmiş sözleri Atatürk’e mal etme gayretkeşliğinin başka örneklerini de biliyoruz.

    Mesela Romalı şair Juvenalis’in neredeyse 2 bin yıllık “Orandium est ut sit mons sana in corpore sano” (Sağlam bir bedende sağlıklı bir kafa vermesi için Tanrı’ya dua etmelisin) sözü Atatürk’e mal edilerek “Sağlam kafa sağlıklı vücutta bulunur” şekline sokulmuştur.

    Keza “Köylü milletin efendisidir” sözü de Kanuni’ye aittir ve aslı “Reaya milletin efendisidir” şeklindedir. Reaya, sadece köylü demek değildir. Üreten ve vergi veren anlamındadır ve Kanuni bir devletin devletten geçinenler sayesinde değil, üretici kitle sayesinde ayakta durduğunu anlatmak istemiştir.

    Sözün özü: Mahkemeleri bırakın, diğer yerlerdeki sözler de asıl sahiplerine iade edilmelidir diyoruz. Zaten adalet bir şeyi ait olduğu yere koymak demek değil midir? O zaman tarihte de adalet istiyoruz. Hem de Hz. Ömer adaleti… 

http://www.zaman.com.tr/mustafa-armagan/adalet-mulkun-temelidir-sozu-hz-omere-aittir_2051795.html